İngiliz televizyon belgeselcisi Ben Lewis, Rusya’yla ilgili yaptığı araştırmalar sırasında karşısına çıkan komünist dönem fıkralarından çok etkilenip bu konu üzerine yoğunlaşmaya karar veriyor. Rusya, Romanya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti’ne gidiyor. Birçok belgeye ulaşıyor, röportajlar yapıyor. Sonunda komünist dönemin fıkralarını, neden ve nasıl oluştuğunu anlatan, insanların neye neden güldüğünü çözmeye çalışan bir kitap yayınlıyor: Hammer and Tickle (Çekiç ve Gıdıklanma)...Birçok fıkrayı bir araya getiren kitabın ana teması şu: Bir Sovyet fıkrası ciltler dolusu felsefi metne bedeldir. Komünist dönemdeki hayatın akışını öyle basite indirgeyerek anlatır ki yapılan propagandaların saçmalığını en iyi şekilde gözler önüne serer. Sovyet fıkraları en zor zamanlarda bile ayakta kalmayı başarmış, nesilden nesile geçerek dimdik ayakta kalmış, totaliter rejimler altında kalan halkların en büyük silahı olmuştur. Değerli okurum Giray Ertuğrul bu kitapla ilgili bilgiyi gönderdiği sırada Rus orduları Gürcistan’a girmişlerdi. Artık komünizm yok ama Ruslar bir anda böyle gündeme gelince ben de Ben Lewis’ın kitabındaki fıkralarından örnekler vermenin tam zamanı olduğunu düşündümŞeytanla konuşmaBrejnev, Nixon’ı ziyaret eder. Nixon masasındaki kırmızı telefonla şeytanı arar ve 15 dakika konuşur, yardımcısı, “Bu konuşma bin 500 dolar tuttu” der.Brejnev, Moskova’ya döner ve yardımcısına “Bana şeytanı ara, Amerikalılar konuşabiliyorsa, ben de konuşurum” der. Şeytanla 15 dakika konuşup kapattıktan sonra yardımcısına sorar: “Bu konuşma ne kadara patladı bize?” Yardımcı cevap verir: “5 cent efendim!” Brejnev şaşırır: “Niye bizimki o kadar ucuz?” Yardımcı: “Çünkü Amerikalılarınki milletlerarası tarife, bizimki şehir içi.” Vayyy ne cesaretRomanya lideri Çavuşevsku ile Reagan ve Gorbaçov lüks bir kruz gemisinde seyahat eder. Köpekbalıkları etraflarını sardığında Reagan şov yapmak için saatini denize atar ve korumasına seslenir: “John, git ve saatimi getir.” Koruma düşünmeden suya atlar ve saati getirir. Kalabalık “Vaay, ne cesaret!” der. Gorbaçov altta kalmaz saatini atar, koruması atlar getirir. Kalabalık “Vaay, ne cesaret!” der. Çavuşevsku aynı şeyi yapar. Koruması kıpırdamaz. “Hayatta atlamam efendim” der. Kalabalık “Vaay, ne cesaret!” der.Beş dakikaSibirya’daki bir hapishanede üç tutuklu sohbete dalar. Birincisi: “Beni hapse attılar çünkü fabrikaya hep 5 dakika geç geliyordum. Sabotaj yapacağımdan şüphelendiler.” İkincisi: “Ben hapisteyim çünkü fabrikaya hep 5 dakika erken geliyordum. Ajan olduğumdan şüphelendiler.” Üçüncüsü: “Ben fabrikaya hep zamanında geliyordum. Batı icadı bir saatim olduğu için hapse atıldım.” Kim öksürdüStalin fabrika işçilerine bir konuşma yapar: “Sovyetler Birliği’nde bizim için en değerli şey insan hayatıdır.” Bu sırada salondan birinin öksürük sesi gelir. “Kim öksürdü” diye sorar Stalin. Ses yok. “Pekala o zaman NKVD’yi çağırın.” Stalin’in polis teşkilatı NKVD ellerinde yarı otomatik silahlarla girer ve fabrikadaki işçileri taramaya başlar. En sonunda fabrikada 7 kişi kalır. “Kim öksürdü?” diye bir kez daha sorar Stalin. Bir adam elini kaldırır. “Feci şekilde grip olmuşsunuz. Hemen arabamı alın ve bir hastaneye gidin” der, Stalin.Cehennem beğenAdamın biri ölür, arafta ona iki seçenek sunulur: Ya komünist cehenneme gideceksin ya da kapitalist cehenneme! Adam kapitalist cehennemin kapısına gider, Ronald Reagan’la karşılaşır, nasıl bir yer diye sorar. Reagan cevaplar: “Burada adamı önce diri diri kızgın yağa atarız, sonra da kör bıçaklarla küçük parçalara ayırırız.” Adam hızla uzaklaşıp komünist cehenneme gider. Kapısının önünde uzun bir sıra olan cehennemin başında Karl Marx vardır. Burası nasıl diye sorar. Marx cevaplar: “Burada adamı önce diri diri kızgın yağa atarız, sonra da kör bıçaklarla küçük parçalara ayırırız.” Adam şaşırır: “Kapitalist cehennemden farkı yok, neden millet buraya girmek için sıraya giriyor?” Marx cevaplar: “Çünkü genellikle yağımız biter, çoğunlukla bıçağımız da yoktur...” Hangi kuyrukMoskova’da bir votka dükkânının önünde beş kilometrelik uzun bir sıra vardır. Adamın biri içinde bulunduğu duruma çok sinirlenir ve Gorbaçov’u öldüreceğim diye sıradan çıkar. Bir saat sonra döndüğünde sıradakiler sorar: “Gorbaçov’u öldürdün mü?” Adam, “Hayır” der, “Onun sırası daha da uzundu.” Stalin’in piposuGürcü delegeler Stalin’i çalışma odasında ziyaret eder. Görüşme bitip delegeler odadan çıkarken Stalin piposunu aramaya başlar. Kağıtların altına, masaya bakar bulamaz. Bunun üzerine siyasi polis şefi Lavrenti Beria’yı çağırır: “Gürcüleri koridorda yakalayıp bak bakalım. Pipomu onlardan biri mi almış?” Beria koşarak çıkar. Bir süre sonra Stalin piposunu masanın altında bulur. “Beria, gel buldum pipoyu gerek kalmadı.” Beria cevap verir: “Biraz geç kaldınız efendim. Delegelerin yarısı piponuzu aldığını itiraf etti. Geri kalanı da sorgulama sırasında öldü!” Afrikalı çıplaklarStalin bir gün limuzininde şoförüyle sohbete dalar. “Söyle bakalım, devrimden sonra daha mı mutlu oldun, daha mı mutsuz oldun?” Şoför cevap verir: “Daha mutsuz oldum çünkü devrimden önce iki tane takım elbisem vardı, şimdi bir tane var.” Stalin karşılık verir: “Ohoo, sen haline şükret. Afrika’da halk çırılçıplak koşturuyor!” Şoför sorar: “Öyle mi? Onların devrimi ne zaman olmuştu?” İki iskeletİki iskelet Kiev sokaklarında karşılaşır. “Merhaba” der bir tanesi, “Sen ne zaman öldün?” Diğeri cevap verir: “1932’deki Büyük Kıtlık’ta. Peki ya sen?” İskelet “Tanrı’ya şükür, henüz ölmedim” diye yanıtlar. Diğeri onu uyarır: “Şşşt, bugünlerde Tanrı’ya değil, Stalin’e şükretmelisin. Ancak Stalin öldüğünde tekrar Tanrı’ya şükredebilirsin!” ***** Kadınlar sözlüğü - İhtiyacımız var: İstiyorum - Ne istiyorsan onu yap: Nasılsa bedelini ödeteceğim- Konuşmaya ihtiyacım var: Onaylanmaya ihtiyacım var - Sinirli değilim: Elbette sinirliyim aptal herif- Beni seviyor musun?: Pahalı bir şeyler istemek üzereyim- Beni ne kadar seviyorsun?: Bugün bir halt karıştırdım- Bir dakika içinde hazırım sevgilim: Kalınca bir kitaba başlayabilirsin- Popom biraz büyük mü?: Bana güzel de - Bir iletişim problemimiz var: Benimle hemen uzlaş- Hayır bağırmıyorum: Benimle hemen uzlaşsan çok iyi edersin ***** Kadın peşinde koşmanın zararı yoktur, zararlı olan onu yakalamaktır
Gazetelerin turizm ilanları sayfalarına bakıyor musunuz arada sırada? Tatile çıkmaya niyetlenenler mutlaka bakıyordur. Geçenlerde bu sayfalara gözüm takıldı. Özellikle güney sahillerinde ne kadar çok otel var. Üstelik hepsi birbirinden güzel, imkânları da çok geniş.Bu ilanlarda dikkat çeken özelliklerden biri, genellikle otellerin fotoğraflarını da yayınlamaları. Haklılar tabii, müşteri nereye gidecek olduğunu bilmek ister. Ancak bir otelin tanıtım fotoğrafları diğerlerinden farklı.Rixos Otelleri’nin reklamlarında genellikle adeta cennetten çıkma güzellikte, bikisinin sadece altı olan seksi kadın fotoğrafları kullanılıyor. Adeta “Bizim otellerimize gelirseniz karşılaşacağınız manzara budur” deniyor.Bir keresinde Bodrum ve Belek’teki Rixos Otellerini gezmiştim. Gerçekten de Rus kadın turistler sayesinde manzara aynen böyle.Şimdi bunu niye yazdım? Çünkü Başbakan Erdoğan ve ailesi yaz tatilini Bodrum Rixos’ta geçirdi. Peki derdim ne? Elbette hiçbir derdim yok. Ama bir şey dikkatimi çekiyor.Bir taraftan mayo veya bikiniyle denize girmeyi, içki içmeyi, çılgınca müzik dinleyip dans etmeyi yozlaşma ve hatta ahlak dışı olarak niteleyeceksiniz, öte yandan da günün 24 saati bu yaşam biçimini seçenlerin arasında olacaksınız.Sadece buna dikkat çekmek istiyorum. Muhalefet etmiyorum yani. *** Evren’den hâlâ bir açıklama yok Sayın Cumhurbaşkanım elbette çok meşgul olduğunuzu ve her yazarı okumaya fırsat bulamadığınızı biliyorum. Ayrıca belli ki emrinizdeki kişiler hakkınızda yazılan yazıları size sunmakta çekingen davranıyorlar.Yüksek müsaadelerinize sığınarak bir kere daha hatırlatmak istiyorum Atatürk’ün 100’üncü doğum yılına denk gelen 1981’de sizin emrinizle Atatürk hakkında arşiv araştırması yapılmıştı.Dışişleri arşivini araştıran bir memur Atatürk’ün Suudi Kralı’na gönderdiği telgrafın metnini bulmuştu. Atatürk, Vahabi Kral’ın Hazreti Muhammet’in mezarını yıkmak istemesine şiddetli öfke göstererek “Eğer bir taşına dokunursanız ordumu aşağı yollarım” diyordu bu telgrafta.Sayın Cumhurbaşkanım Bu tarihi ve çok önemli belge, başında bulunduğunuz 12 Eylül Askeri Yönetimi’ne de sunulmuştu. O sırada ne düşündüğünüzü bilemiyorum elbette, bu belgenin kamuoyu ile paylaşılmasına izin vermemiştiniz. Yine de çok sınırlı sayıda basılan bir kitabın içine hiçbir duyuru yapılmadan konulmasını emir buyurmuştunuz.27 yıl sonra bu gerçek ortaya çıktı. Artık zatıalinizin deyimiyle “kaynağını Atatürk’ten alan” ve “Atatürk devrimlerini kalıcı biçimde yerleştirmek için” yapılan bir askeri müdahalenin başındaki general olarak Atatürk’e ait bu belgeyi niçin kamuoyuna duyurmadığınızı açıklamanızı istirham ediyorum.Bu sadece benim değil, gönüllerindeki Atatürk sevgisi hiç ölmeyen milyonların arzıdır. *** Joost Lagendijk Bu ismi biliyorsunuz. Sık sık Türkiye’ye geliyor, çünkü bizim komiserimiz. Bize çekidüzen vermeye çalışıyor. En son AKP’nin kapatılmaması için adeta bir militan gibi çalışmış, tehdit üzerine tehdit savurmuştu.Türkiye’de AKP’nin iktidarını sürdürmesi için çırpınan Joost Lagendijk her nedense bir terör örgütü liderinin kendi ülkesinde yaşamasına hiç ses çıkarmadı. Bir terör örgütü liderini yıllarca besleyip saklamak ve kim bilir belki de bazı olaylarda taşeron olarak kullanmak. Herhalde demokrasinin gereklerinden sayılıyor bu Avrupalı cici beyler için.Dursun Karataş, Hollanda’da öldü. Yaşadığı yer de biliniyordu. Çünkü Hollanda, Karataş’ı bir ara tutuklamış sonra da serbest bırakmıştı. Türkiye’nin ısrarlı iade taleplerine de kulak tıkamıştı. Şimdi bu Joost Lagendijk hiç olmazsa cenazeye gelip son görevini de yerine getirseydi. O zaman hiç olmazsa ilkeli adam sınıfına girerdi belki. *** Paşam, lütfen o arabaya binmeyinSayın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt artık emekli olmanıza ve sivil hayata geçmenize çok az bir zaman kaldı. Ancak emeklilik hayatınızla ilgili kamuoyunun zihninde oluşan “küçük” bir kuşku var.AKP iktidarı bugüne kadar emekli olan genelkurmay başkanlarının hiçbirine yapmadığı bir uygulamayı sizin için yapıyor. Değeri bir milyon lirayı (eski parayla bir trilyon) bulan çok lüks, zırhlı bir Audi otomobil size makam aracı olarak tahsis edilecek.Elbette teröre karşı keskin bir mücadele vermiş bir komutan olarak bu millet emeklilik günlerinizi rahat, huzur ve can güvenliği içinde geçirmeniz için elinden gelen fedakârlığı yapacaktır.Ama Sayın Paşam, Türkiye’nin her yerinde hain terörist saldırıları sonucu üstelik zırhı olmayan askeri araçlar içinde şehit olan onlarca askerimiz varken, o çok lüks arabaya binmek size huzur verecek mi? Biliyor musunuz ki o arabayı kabul etmiş görünmeniz bile kamuoyunun önemli bir bölümünde nasıl bir düş kırıklığı yarattı. Türk halkı sevdiği, saydığı makam sahiplerinin önünde her zaman saygı ile eğilmeyi, sevgi ile bağrına basmayı çok iyi bilir.Ancak vicdanları sızlatacak imkânları kullanmaya kalkanları da bir anda elinin tersiyle silip atar. Lütfen paşam, o arabayı kabul etmeyin.*** Kırmızı bültenYeni öğrendiğimiz bir bilgiye göre halen yurt dışında olan eski milletvekili Turan Çömez ve emekli general Levent Ersöz’le ilgili tutuklama kararı çıkmış. İyi de 1 Temmuz operasyonundan hemen sonra belli bir medya kesimi bağıra bağıra verdiği haberlerde bu iki kişi için kırmızı bülten çıkarıldığını açıklıyordu. Demek ki bu gerçek değilmiş. Herhalde kırmızı bülten deyimi bazılarının çok hoşuna gidiyor. Ne ayıp şeyler yaşıyoruz böyle. *** Delikleri bilen Temel Avcılar, Temel’in önderliğinde ormanda ilerliyormuş. Karşılarına küçük bir delik çıkmış. Temel: “Yatın, tavşan deliği” demiş. Yatmışlar. Delikten tavşan çıkmış. Avlayıp yola devam etmişler.Yolda bakmışlar, daha büyük bir delik. Temel: “Yatın tilki deliği” demiş. Yatmışlar. Tilki çıkmış, vurmuşlar.Sonra delik büyümüş. “Yatın ayı ini” diye bağırmış Temel. Ayıyı da avlamışlar.Temel’in her şeyi bilmesinin rahatlığıyla keyiflenmiş avcılar. Bir süre sonra kocaman bir delik çıkmış karşılarına. Temel’e bakmışlar. Temel: “Uşaklar” demiş, “...ne çikacağunu bilmeyrum. Siz yatın, ne çikarsa bahtumuza!” Ertesi gün gazetelerde şu haber varmış: “Dört avcı, tren altında kaldı.” *** Sadece bir iyi vardır, bilgi. Ve sadece bir kötü vardır, cehalet. Sokrates
AKP Genel Başkan Yardımcısı’nın bir arsanın imar durumu ile ilgili imzaladığı protokol, belki de tarihimize “rüşvetin kesin belgesi” olarak geçecek nitelikte.Rüşvet genellikle “söze” dayanılarak alınır verilir. Yani bir anlamda rüşvetin de bir raconu vardır.Ancak görüldüğü kadarıyla Şaban Dişli “söze” dayanan sisteme pek güvenmediği için resmi niteliği olmayan ama en azından tarafları birbirine bağlayan protokol imzalamış, kendini garantiye almış.Tabii olay böyle olmayabilir de. Gerçekten Dişli’nin açıklamasındaki gibi “Eski bir ortaklığın devamı” da olabilir. Yani Dişli’nin zamanında ortaklarına verdiği 1 milyon doları bu yolla geri aldığı da düşünülebilir.Bu noktada iş Meclis Başkanı Sayın Köksal Toptan’a düşüyor.Bilmeyenler için hemen söyleyeyim: Milletvekilleri, seçildikleri gün itibarıyla Meclis Başkanlığı’na bir mal beyanı verirler. Bu mal beyanında seçilmiş kişinin ve birinci derece yakınlarının tüm mal varlıkları ile maddi servetleri bulunur. Milletvekili eğer varsa borçlarını ve alacaklarını da bu mal beyanına yazmak zorundadır.Mal beyanları yasa gereği açıklanmaz, Meclis Başkanlığı’nda durur. Eğer bir milletvekilinin yasama dönemi süresince bu mal varlığında akla ve mantığa pek uygun olmayan artış olduğu gözlenirse Meclis Başkanı mal varlığı belgesini işleme koyabilir.Şimdi diyorum ki Meclis Başkanı üzerine düşeni yapmalı. Kamuoyuna açıklamak zorunda değil elbette, ama Şaban Dişli’nin seçildiği tarihte verdiği mal beyanını incelemeli.Doğal olarak eğer Dişli gerçekten eski bir ortaklıktan kalan alacağını tahsil ettiyse bunu mal varlığında belirtmiş olmalı. Bu durumda Sayın Toptan “Arkadaşımızın açıklaması ile mal varlığı beyannamesi birbirini tutmaktadır, konunun üzerinde durmaya gerek yok” der, olur biter.Ama eğer bu alacak verecek konusu mal varlığı beyannamesinde yoksa, tarafsız olmak zorundaki Meclis Başkanı yasal işlem yapmalıdır.Temiz siyaset böyle olur. ***** Büyükanıt Paşam iyi ki yanlıştan döndünüz Sayın Genelkurmay Başkanı dünkü gazetelerde sizinle ilgili doğru olmamasını dilediğim bir haber vardı. 30 Ağustos’ta emekli olacağınız için devletin üst düzey makamlarına veda ziyareti yapıyorsunuz. Ancak bu ziyaretlere ana muhalefet partisini dahil etmeyeceğiniz belirtiliyordu.Tam “Sayın Paşam bir insan olarak alınganlık gösterebilir, duygusal davranabilirsiniz. Ama temsil ettiğiniz makamın sahibi olarak böyle bir hakkınız olmadığını herhalde siz de biliyorsunuz” diye yazmıştım ki Meclis Başkanı’na yaptığınız veda ziyaretindeki konuşmanız önümdeki ekrana düştü.Bu açıklamanızda CHP Genel Başkanı’nı da ziyaret edeceğinizi açıklıyordunuz. “Çok şükür” dedim kendi kendime. Hiç olmazsa daha fazla yıpranmanızın önüne geçmiş oldunuz.Neden böyle söylüyorum? Sayın paşam bilmiyorum izleme şansınız oluyor mu, kamuoyunda size yönelik şiddetli bir eleştiri kampanyası var. Pek çok kişi bir otomobil uğruna, Silahlı Kuvvetler’in ilkelerinden taviz verdiğiniz görüşünde. Bilmiyorum tabii daha 9 şehidimizin kanı kurumadan o bir milyon liralık lüks otomobile binecek misiniz?Sayın Paşam o otomobili kabul ederek hakkınızda oluşan olumsuz görüşleri lütfen daha da pekiştirmeyin.. ***** Belediye açıklaması İstanbul Büyükşehir Belediyesi dün AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin adının karıştığı Silivri’deki imar düzenlemesi hakkında bir açıklama yaptı.Açıklamada söz konusu arazi ile ilgili daha önceki imar çalışmaları ve mahkeme kararları belirtildikten sonra “Buranın imar planı değişikliği için belediyemizden hiç kimse bir ricada bulunmamıştır” deniyor.Belediye bu açıklama ile kendini temize çıkarmak istiyor ama bu açıklama bana biraz halkın zekâsı ile alay etmek gibi geldi. Çünkü herkes bilir ki, bu tür işlerde kimse “ricada” bulunmaz. Resmi başvuru da yapmaz. Bu tür işler özel konuşmalarda, araya adam sokularak hatta muhatabına bir takım avantajlar sağlayarak yapılır.Yanisi şu belediye “bizden rica eden olmadı” diyerek doğru söylemektedir. Ama her doğru gerçek değildir. ***** Devlet uyuyor demek kiSavcının Ergenekon iddianamesinin delilleri arasına Abdullah Çatlı’nın Fransa ve Hollanda’da 20 bombalama eylemi yaptığını açıklayan gizli belgeyi koymasının büyük sorumsuzluk olduğunu yazmıştım dün.Çünkü bu belge ile Türkiye uluslararası alanda bir anda “terörist ülke” konumuna geçebilir. Bunun yanı sıra Fransa ve Hollanda ağır tazminat isteklerinde bulunabilir. Hepsinin ötesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin itibarı ve inandırıcılığı ortadan kalkabilir.Bu yazıya dün çok tepki geldi. Okurlar böyle bir sorumsuzluğun nasıl yapılabildiğine akıl erdiremediklerini belirtiyorlardı.Ama benim asıl akıl erdiremediğim, devletin yetkili organlarının nasıl bu kadar sessiz kaldığı. Bu ülkenin Dışişleri Bakanı nerede? Böyle bir belgenin ortaya dökülmesinin yaratacağı sakıncaları görmüyor mu? Başbakanlık, Genekurmay, MİT nasıl olur da en küçük bir tepki bile göstermez.Bu olay devletin de uyuduğunu mu yoksa aymazlığını mı gösteriyor acaba? ***** Görgü dersi Öğretmen, 8-10 yaşındaki erkek çocukları bir araya toplamış, nezaket, görgü kuralları ve yaşam dersleri veriyormuş.“Michael” demiş, “Genç bir hanımla ilk kez akşam yemeğine çıkıyorsun. Masaya oturdunuz ve tam o sırada senin çişin geldi. Kız arkadaşına ne dersin?” Michael hiç düşünmeksizin yanıtlamış: “Bir dakika, çişimi yapmam lazım.” Öğretmen gülümsemiş: “Ama bu pek kaba olmadı mı? Şöyle daha kibar bir şekilde söylesek?” Sonra dönmüş “Sherman, sen söyle bakalım ne dersin?” Sherman biraz düşünmüş: “Çok özür dilerim, tuvalete gitmem gerek, hemen döneceğim.” Öğretmen beğenmiş ve “Bakın bu daha iyi oldu. Ama yine de yemekteyken tuvalet kelimesini kullanmasak, ne dersiniz?” Sonra “Edward, sen söyle bakalım, nasıl izin alırsın kız arkadaşından” diye sormuş.Edward kendinden emin: “Sevgilim, bana bir dakika müsaade eder misin? Çok eski bir arkadaşımla bir el sıkışacağız. Hem durum uygun olursa yemekten sonra seni onunla tanıştırabilirim de!” Öğretmen bayılmış... ***** Her siyasi parti, kendi yalanını yutarken ölür. John Arbuthnor
Ergenekon davası ile ilgili görüşlerimi biliyorsunuz. İddianamede yer alan birbirinden kirli ve pis eylemler, cinayetler, bombalamalar, adam kaçırmalar, tehdit ve şantajlar yaşandı bu ülkede. Ve bunlara karşı yıllardır yazılar yazıyorum.Ancak Ergenekon savcısı bütün olayları sanki tek kaynaktan emir alınarak yapılmış gibi tek parça haline getirdi. Bu da olayın çözümünden çok çözümsüzlüğüne yol açacaktır. Korkum bu.Tabii bu davanın AKP’nin kapatılmasına karşı kullanıldığı ve asıl amacın muhalif görünen herkesi toparlamaya yönelik olduğu kuşkusu da yaygın.Ama bugünkü konumuz bambaşka. İddianmede öyle bir belge var ki, bu çok ciddi bir şekilde Türkiye’nin başını derde sokacak.Yeni Şafak Gazetesi’nin (gazetenin bunda kusuru yok) haberine göre Ergenekon savcısı, 1996 yılında Kutlu Savaş’ın yazdığı bir raporda açıklanmayan 11 sayfalık bölümü “deliller” klasörüne koymuş.Kutlu Savaş’ın o sırada yazdığı raporun içeriği aşağı yukarı biliniyordu ama gerçekten açıklanmasında binbir sakınca olduğu için kimse üzerine gitmiyordu.Bu belge Susurluk olayının başkahramanı Abdullah Çatlı ile ilgili. Kutlu Savaş’ın raporunda devletin 1983 yılında Abdullah Çatlı’ya Fransa’da görev verdiği ve Çatlı’nın iki yılda Hollanda ve Fransa topraklarında 20 bombalama eylemi yaptığı belirtiliyordu.Raporun bu bölümü “çok gizli devlet sırrı” olduğu gerekçesiyle hiç açıklanmadı. Ama Ergenekon Savcısı bu belgeyi internet üzerinden herkesin ulaşabileceği şekilde davanın dosyasına koymakta bir sakınca görmedi.Peki şimdi ne olacak? Fransa ve Hollanda, Ergenekon davası nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi topraklarında bombalı eylemler düzenlediğini resmen öğrenmiş oldu.Gerçi bombalama olaylarından sonra Fransa bu konudaki şüphesini dile getirmişti. Ancak işin gereği Türkiye bunu hep inkâr etmişti. Oysa şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi belgeleri “Biz Fransa ve Hollanda’da bombalı eylemler yaptık” diyor.Bu belgeyle Türkiye hem “terörist ülke” damgası yiyebilir hem de pek çok uluslararası ilişkideki itibarını ve en önemlisi inandırıcılığını kaybeder. Fransa “Benim ülkede bombalar patlattın, Ermeni soykırımı yapmadığına nasıl inanırım” derse cevabımız var mı?Ergenekon savcısı, anladığım kadarıyla aldığı destekle coşmuş coşmuş ve uçuşa geçmiş. Türkiye’ye ise geçmiş olsun. *** Evren Paşa bir açıklama borçlu Sayın Cumhurbaşkanım bilmiyorum dikkatinizi çekti mi, geçtiğimiz cumartesi günü Hazreti Muhammed’in Medine’deki mezarının 1926 yılında Vahabi Suudi Krallığı tarafından yıkılmak istendiğini yazmıştım. Suudi Kralının bu girişimi Atatürk’ün yazdığı “Peygamber efendimizin mezarının bir taşına dokunursanız ordumu aşağı gönderirim” telgrafı üzerine durmuştu.Zatıalinizin Devlet Başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin başında olduğunuz 1981 yılında Atatürk’ün 100. Doğum Yılı nedeniyle ilgili araştırmalar yapılmasını emir buyurmuştunuz.Bu araştırmalar sırasında Dışişleri Bakanlığı arşivini tarayan bir memur bu telgrafın belgesini bulmuştu. Ancak bu belge her nedense sizin ülke yönetiminde bulunduğunuz sırada adeta hasıraltı edilmiş ve şu anda piyasada örneği bulunmayan bir kitabın derinliklerinde gizlenmişti.Sayın Cumhurbaşkanım bunun gerekçesinin açıklanması kamuoyunu rahatlatacaktır. Çünkü zatıalinizin o dönemde de buyurdukları gibi askeri müdahalenin temel nedeni Türkiye’yi Atatürk çizgisine yeniden oturtmaktı.Şimdi kamuoyu şiddetle merak etmektedir. Bu kadar Atatürkçü bir kadro nasıl olur da Atatürk’ü din dışı gibi göstermek isteyenlerin suratlarında tokat gibi patlayacak bir belgeyi saklamıştır?Sayın Cumhurbaşkanım, bu açıklamayı yapmanın zatıalinize düştüğünü söylememe lütfen izin buyurunuz. *** Okluk Koyu’nu kullansanıza Başkomutan ve Başbakan kendi yaşam biçimlerine uymasa da insanların cıvıl cıvıl olduğu güney sahillerinde tatil yapıyorlar. Dünkü yazıda bu durumu biraz anlatmaya çalışmıştım.Her ikisi de haklıdır, elbette bir insan olarak onlar da dünya nimetlerinden yararlanmak isteyeceklerdir. Ama diyorum ki keşke modern hayata geçişte bir ara katman kullansalar.Neyi mi kastediyorum? Rahmetli Özal’ın yaptırdığı ve kullandığı Okluk Koyu’ndaki Cumhurbaşkanlığı konutu var. Özal, 100 metrekare bile olmayan bu evde keyifli tatiller geçirmişti.Her nedense ondan sonra gelen Cumhurbaşkanları bu evi hiç kullanmadı. Demirel zaten oldum olası bu konuda çok tutucuydu. Sezer ise sanki “hırsızlık” yapıyormuş duygusuna kapılıyordu herhalde.Oysa Gül ve eşi hanımefendi belli ki bu tür yaşama büyük özlem duyuyor. Hanımefendi her tarafı kapalı halde Göcek’in sıcak ve baştan çıkarıcı atmosferinde olmak istiyor.Herhalde içinden “Şu sulara kendimi bir atabilsem” düşüncesi geçiyordur. Bunun çaresi çok kolay. Zaten hazırda bekleyen Okluk Koyu’nda tatil yapabilirler. Üstelik burası son derece korumalı olduğu için medyayla köşe kapmaca oynama derdinden de kurtulurlar. Hem bakarsınız Hanımefendi burada dilediği gibi denize de girer. Bunların yanı sıra Gül, Okluk Koyu’ndaki evi örneğin Başbakan’ın kullanımına da verebilir. Erdoğan da 7 yılda süper zenginler sınıfına geçen bir turizmcinin himmetine sığınmak yerine devletin olanaklarından yararlanarak dilediğince tatil yapar. Hem kızları da sanıyorum bu modern yaşama özeniyordur, onların da bu duyguları hayata geçer.Demirel döneminde önermiştim. Okluk Koyu, bir dünya cenneti. Cumhurbaşkanı burayı yabancı konuklarını ağırlamak için kullanabilir. Nasıl ki ABD başkanlarının Camp David’te bir yazlıkları var ve yakın gördükleri yabancı devlet adamlarını buraya davet ediyorlar, Gül de aynısını yapabilir.Rahat bir ortamda ülkeler arası ilişkilerin sıcak tutulması da kolaylaşır. Sayın Başkomutan Okluk Koyu’nu incelesin derim. *** Mafya babası Fıkra yine Yıldırım Tuna’dan: Bir mafya babası evli bir kadınla ilişki kurmuş. Bir gece kocası yok diye kadının evine gitmeye karar vermiş ve adamlarına “Ben içeri girdikten sonra hemen büyük bir branda ayarlayın ve pencerenin hemen altına dört ucundan gerin” demiş.Sonra da ne yapacaklarının talimatını vermiş: “Kadının kocası gelirse kapıyı bir kere çaldırın, ben aşağıya atlayacağım, yakalanıp raconu çizdirmeyelim... Tamam mı?” Adamları, “Başüstüne patron” demişler. Mafya babası kadının evine girmiş, tam soyunup yatağa uzandığı anda evin kapısı çalınca bizimki kendini tereddütsüz pencereden donla 4. kattan aşağı fırlatmış. Kadın üzerine alelacele bir şey alıp kapıyı açmış ki karşısında patronun adamlarından biri... “Yenge” demiş adam mahcup bir şekilde önüne bakarak, “Patrona söyle her taraf kapalı branda falan bulamadık!” *** Kendine güvenen herkes, dünyayı idare edebilir. Voltaire
Dünkü yazımın Abdullah Gül’ün Göcek tatilini konu alan bölümünde, “Demek içlerinde varmış, ama gidemiyorlardı, şimdi emirlerindeki protokol görevlileri yol yordam gösteriyor, onlar da gidiyor” demiştim. Pek çok okur, “Ne demek istediğiniz belli olmuyor, bunu daha açık yazsanıza” diye mesaj göndermiş.Anlatayım o zaman ne demek istediğimi: siyasal İslamcı kesimin ezici bir çoğunluğu kendi görüşü dışındaki görüşlere asla önem vermez, reddeder, kendi dışındaki yaşam biçimlerini sürekli suçlar, bunlara meyledenleri de genellikle lanetler.Siyasal İslamcıların tavrıAncak son yıllarda görüyoruz ki, siyasal İslamcı zihniyet eğer zenginleşmiş ve hele iktidarı elinde tutar hale gelmişse, bu reddettiği kavramları da ucundan kıyısından kullanır olmuş.Örneğin, tatil alışkanlıkları. Denize girmek, yaz tatili yapmak son yüzyılın genel adetlerinden biri. Batı kültürü deniz tatilini 1900’lerin başlarında keşfetmişti. Türkiye’de çok dar bir çevre denize yüzme amaçlı girerdi bu yıllarda. Atatürk Florya’da denize girerek bunun da bir ihtiyaç olduğunu anlatmaya çalışmıştı. Ancak o yıllarda bu alışkanlık pek gelişmedi. Dünyada deniz tatili 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kitlesel hale geldi.Türkiye tatili öğreniyorTürkiye bu alışkanlığı 60’lı yıllarda öğrendi. Çünkü o yıllarda turizm hamlesi başlamıştı. Önce Alanya sonra Antalya, Avrupalı turistlerin akınına uğrayınca deniz tatili Türk halkı için de cazip hale gelmeye başladı. 80’li yıllarda Marmara’nın kirlenmesiyle birlikte Güney sahilleri gözde oldu. 90’lı yıllarda ise zenginlerin süper tekneleriyle cennet koyları doldurması gerçeğini yaşama sürecine girdik.Karşı çıkılana merakİnsanın genel karakterdir, çok karşı çıktığınız davranışlar aslında merak konusudur da. Türkiye’de İslamcı kesim özellikle deniz turizmini ahlakı bozan bir unsur olarak gördü. Kadınların mayo giyerek, yani vücutları çıplak halde erkeklerle birlikte denize girmesi, kumların üzerine sere serpe yatmaları ahlaki yönden bir çöküş olarak nitelendi bu kesimde.Ama öyle anlaşılıyor ki, bu yaşam biçimi İslamcıların merakını da çekiyor. Buna karşın bu meraklarını giderme şansını kendilerinde bulamıyorlar.İki nedenden birincisi bu tür bir yaşamın kurallarını bilmiyorlar. Nerede ne yapılacağı konusunda fikirleri yok. İkincisi, aynı ahlaki çukura düşme endişesi.Kırılma başlıyorİslamcı kesim bu yaşam biçimini “gayrı ahlaki” bulmasına karşın içindeki merakı da bir türlü bastıramıyor. Bir bakıyorsunuz Türkiye’de bir tür “Cem Yılmaz” taktiği ile karşısına aldığı dindar kitlenin beynini yıkayan Cüppeli Ahmet Hoca Monte Carlo’da jet ski sefası sürüyor.“Bizim neyimiz eksik” diyen bir kesim İslamcı “tesettür oteli” adı altında açılan deniz kenarı otellerinde adeta lanetledikleri yaşam biçimini sürdürüyor.Ortaya çıkan manzaraİslamcı kesimin “yoz” dedikleri bir yaşam biçimini türbanlarıyla, haşemalarıyla taklit etmeleri, İslamcı olmayan ama kendisini demokrat sayan kesimlerde de sempati ile karşılanıyor. “İslam da modernleşiyor” mantığı ile bu akım destekleniyor ve “Fena mı işte, herkes dilediği gibi yaşasın” aldatmacası beyinlere kazınmaya çalışılıyor.Peki modernlik nedir?Tabii bu arada her nedense akıllara ortaya çıkan müthiş tezat gelmiyor. Kendini demokrat sayanların “İslam modernleşiyor” söylemi ve İslamcıların da buna karşı çıkmaması, asıl modernliğin Batı kültürünün bir sonucu olduğu tezinin kabul edildiğini gösteriyor.Gelelim bizimkilereBaşkomutan Abdullah Gül Göcek’te tekne gezisi, Başbakan Erdoğan da Bodrum’da süper lüks otelde deniz tatili yapıyor. Neden Göçek, neden Bodrum. Göcek ve Bodrum, siyasal İslamcılara göre Türkiye’nin ahlaki yönden zayıf kesimlerinin çılgın eğlence partileri düzenlediği, rezilliğin bininin bir para olduğu yerler. O halde nasıl oluyor da Türkiye’ye yeni bir rejim ve yaşam biçimi dayatmaya çalışanlar tatillerini burada geçiriyorlar?Merak her şeyin önündeSiyasal İslamcı da olsa herkes sonunda insan. Ve insanda, yaradılışından gelen “değişime ve tabii ki bozulmaya” eğilim vardır. Gül ve Erdoğan yıllarca kendilerini baskı altında tuttular. Din faktörü her şeyin önündeydi onlar için.Lanetledikleri yaşam biçimlerini aslında merak da ettiler. Ama etkili ve güçlü konumlarda değillerken bu meraklarını giderme şansları yoktu. Çünkü bilmiyorlardı nasıl davranacaklarını.İktidar değiştirdiAma iktidar olunca işler de değişiyor. Güç ellerinde. Öğrenmeleri artık çok kolay. O halde devlet gücünü ve olanaklarını da kullanarak karşı çıktıkları ama çok merak ettikleri bu yaşamı yakından görmeleri mümkün. Gül ve eşi hanımefendi hayatlarında Göcek’i hiç görmüşler miydi? Merak ediyorlardı tabii de gidemiyorlardı. İşte şimdi gittiler. Umarım özgür olmanın, dilediği gibi yaşamanın inançlarla bir ilgisi olmadığını da fark etmişlerdir.Yaşam güzel. Dünya güzel. Bu güzellikleri kaçırmak hiç de akıl kârı değil. Başkomutan ve Başbakan bunun keyfine vardıklarında gerçek değişim de başlamış olacaktır.YARIN: Bu yazıyı yazdığım için sakın Gül ve Erdoğan’ın deniz tatili yapmasına karşı çıktığımı sanmayın. Dediğim gibi keşke bu tür davranışlar yayılsa da siyasal İslamcılar da “keyifli” yaşamın farkına vararak bağnazlıktan kurtulsa. Yarın sizlere Okluk ile ilgili görüşlerimi yazacağım. Gül ve Erdoğan’a bir çağrı yapmak istiyorum. *** Babacan açıklama yapmalı Cumartesi günkü “Atatürk olmasa Hazreti Muhammed’in mezarı olmayacaktı” yazım inanılmaz bir ilgi gördü. Bazı televizyon kanalları bu yazıyı haber yaptı. Bilinmeyen bir gerçeğin ortaya çıkması pek çok kişiyi heyecanlandırdı.Atatürk’ün Vahabi Suudi’lere gönderdiği telgrafın orijinali Dışişleri arşivinde duruyor. 12 Eylül yönetimi bu belgeyi “kerhen” bir kitaba koymuş, kitap şu anda satılmıyor bile.Yaşar Nuri Öztürk ise bu belgeyi incelemek için Dışişleri Bakanı Ali Babacan’a başvurduğunu ama “ret” cevabı aldığını söylüyor.Ali Babacan’a büyük sorumluluk düşüyor. Dışişleri’nde olduğu bilinen bu belgeyi ortaya çıkarıp kamuoyu ile paylaşmak zorunda artık. Atatürk’ün bütün İslam dünyasını rahatlatan çıkışını ve bunun belgesini Türrk halkı da görmeli ve öğrenmeli. *** Hava soğuduğunda gölge veren ağaçları unutursun. Japon atasözü
Sevgili okurlar geçen hafta kamuoyunda en çok Anayasa Mahkemesi’nin aldığı karar ve bunun yaratacağı etkiler konuşuldu. Özellikle AKP’ye sıcak bakmayan çevrelerde Silahlı Kuvvetler’in tavrı biraz şaşkınlık yarattı. Elbette hiç kimse Silahlı Kuvvetler’in AKP’nin kapatılması yönünde bir baskı gücü oluşturacağına inanmıyor ve buna destek de vermiyordu.Asker üyenin oyuAncak Anayasa Mahkemesi’nin asker kökenli üyesinin bile kapatma karşıtı oy kullanması ister istemez kafaları karıştırdı. Hemen ardından gelen Yüksek Askeri Şûra ve Genelkurmay’ın CHP ile savaşa tutuşması kuşkuları da artırdı. Kamuoyunda “Asker hükümetle uzlaştı” yorumları önü kesilemez hale geldi.İrtica tehlikesiKamuoyunun şaşırmasına sanıyorum bizzat Silahlı Kuvvetler’in üst komuta kademesi neden oluyor. Çok değil bir yıl önce Harp Akademileri’nde düzenlenen bir toplantıda başta dönemin Cumhurbaşkanı olmak üzere tüm komutanlar irtica tehlikesine karşı adeta bayrak açmış ve “Türkiye’nin tarihindeki en büyük tehdit ve tehlike ile karşı karşıya olduğu”nu açıklamışlardı.Şimdi ne değişti?Sadece bu toplantıyla yetinmeyen Silahlı Kuvvetler’in tepe yöneticileri her fırsatta “İrticaya karşı Atatürk ilke ve devrimlerini korumak için dimdik ayakta durulduğu” mesajları verdi. Bu uğurda halkın da gücünü göstermesi ve demokratik tepkisini dile getirmesi istendi. Anlaşılıyor ki, ordu yöneticilerinin bu tavrı askeri ihalelere, tayin, terfilere ve lüks otomobil alımlarına kadarmış. Vatandaş böyle söylüyor.CHP ile çatışmaBu arada askerin son bir yılda ikinci kez CHP ile büyük söz düellosuna girmesi de çok ilginç. Hükümet karşısında, doğal olanı yapan ve emir alarak görevini yürüten Genelkurmay’ın ana muhalefet partisine şahin kesilmesi kamuoyunda da ibretle izleniyor. Bu tartışmanın demokratik hukuk devleti ilkelerine de aykırı olduğunu söylemeliyim. Silahlı Kuvvetler, devletin önemli kurumlarından biridir ve hükümetin emrindedir. Askerin bu çıkışına hükümetin müdahale etmesi gerekir. Aksi takdirde yarın aklına gelen her devlet kuruluşu muhalefetle ağız dalaşına girme cesareti bulur.6.5 milyar dolarlık denizaltıSevgili okurlar, bana göre son yılların en önemli olaylarından biri Almanlara verilen 6.5 milyar dolarlık denizaltı ihalesidir. Deniz Kuvvetleri’nden, konunun uzmanı kiminle konuşsam bu ihalenin sırrını çözemediklerini söylüyorlar. Genelkurmay Türkiye’nin 300 metreye dalan bu kadar pahalı denizaltılara neden ihtiyacı olduğunu inandırıcı biçimde açıklamalıdır. Önerimi tekrarlamak istiyorum. Bu projeden vazgeçilsin, aynı parayla ormanlarımızı koruyacak önlemler alınsın. Bu arada bir de Atak helikopterleri ihalesi de yapıldı. “Bu helikopter uçamaz” diyenler var. Araştırıyorum. Milyarlarımız orada da boşa akmıyordur inşallah.Rektör atamalarıGeçen haftanın çarpıcı gelişmelerinden biri Başkomutan Gül’ün rektör atamalarındaki yanlı tutumuydu. Gül, fikrini beğenmediği isimleri seçimleri kazansalar bile rektör yapmadı. Sevgili okurlar, pek çok yazar Sezer’in de böyle yaptığını söyledi. Bu kesinlikle yanlış bir yorum. Sezer seçimini yaparken Atatürk ilke ve devrimlerine, Anayasa’nın değişmez kurallarına bağlı isimleri seçiyordu. Sezer, araya sokuşturulan ve rejimi değiştirmek isteyen siyasal İslamcılara göz açtırmıyordu. Yani Sezer, Anayasa’nın gösterdiği yolu izliyordu. Gül ise siyasal İslamcı isimlere rağbet ediyor, aradaki farkı herkes görmeli.Göcek tatiliSöz Başkomutan’dan açılmışken, yadırgadığım bir noktayı da belirtmek istiyorum. Gül ve eşi hanımefendi, Göcek’te 34 metrelik bir teknede tatil yaptı. Elbette tatil herkesin hakkı, özellikle Cumhurbaşkanı bu konuda da öncü olmalı. Ancak seçilen yer bana garip geliyor. Neden dini siyasete alet edenler her seferinde aslında karşı oldukları kişilerin yaşadıkları yerlere ve yaşam biçimlerine bu kadar öykünürler. Bu da takiyenin bir çeşidi değil mi? Belli ki içlerinde varGül ve ailesi bugüne kadar hiç bu tür bir tatil yapmadı. Ama Cumhurbaşkanı olunca soluğu Göcek’te alıyor. Aslında galiba Gül çiftinin bu tür yerlere gitmek içlerinde var. Keyifli bir hayatın nasıl olduğunu onlar da merak ediyorlar. Ama daha önce nasıl gidileceğini orada ne yapılacağını bilmiyorlardı. Oysa şimdi emirleri altındaki her şeyi bilen protokolcüler, yol yordam gösteriyorlar. Böylece daha önceki çekingenlik de bitmiş oluyor. Ama insan da “Yahu madem bu tür şeylerden keyif alacağınızı biliyorsunuz niye kendinize bu kadar eziyet ettiniz yıllarca” diye düşünüyor. Ergenekon olayıSevgili okurlar AKP’nin kapatılma davası sürecinde iyice tırmandırılan Ergenekon olayı yavaş yavaş soğumaya başlıyor. Ergenekon olayı medyada da önemli çatışmalara neden oldu. AKP’nin kapatılmasını önlemek için canla başla çalışan bir kesim gazeteler ve televizyonlar AKP muhalifi olarak kabul ettikleri gazetecileri Ergenekon olayını ciddiye almamakla suçladılar. Bu müthiş bir yalan.İddialar doğruHemen ve bir kez daha belirtmek istiyorum. Ergenekon davası olarak nitelenen dosyalardaki pek çok olay ve iddia kesinlikle doğrudur. Yıllardır bu olayların izini süren, üstüne onlarca yazı yazmış bir gazeteciyim. Şunu da rahatlıkla söyleyebilirim ki, zamanında muhtemel suçlu olarak düşündüğümüz bazı isimler de şu anda ya tutuklu ya da sanık durumunda. Peki sıkıntı nerede?Tek çatı altındaBakın Ergenekon’la şunu yaptılar. Çoğunu bildiğimiz bütün pis olaylar bir araya getirildi, hepsi bir torbaya kondu ve sanki bunların tamamı aynı örgüt ve lider tarafından organize edilmiş gibi gösterildi. İşte bu tavır yüzünden belki de Ergenekon davası tavsayacak ve yine hiç kimse yaptığının bedelini ödemeyecek.Hukuken çok zayıfİddianame ve delil dosyalarından medyaya yansıyanlar, yansıtılış biçimi nedeniyle herkesi hayretler içinde bırakıyor. Ancak büyük sansasyon olarak duyurulan olayların belge ve delillerine bakıldığında bunların duruşmalarda çok rahatlıkla çürütüleceğini görüyoruz. Bu durumda dava başladıktan kısa bir süre sonra sanıkların çoğunun serbest bırakılması, birçok delilin delil niteliği taşımadığına karar verilmesi ve hatta kimsenin ceza bile almaması sürpriz olmayacaktır.Oysa mutlaka çözülmeliSevgili okurlar Ergenekon olayı bahanesiyle de olsa Türkiye ilk kez geçmişinde yaşadığı kirli ve kanlı oyunların üzerindeki sır perdesini aralama şansı buldu. Ama savcılar bu olayı AKP’nin kapatılmasını önlemek adına kullanmaya kalktıkları için çok çabuk yerle bir edilecek iddianame hazırladılar. AKP kapatılmadı, tehlike geçti. İddianame artık daha ciddi hale getirilebilir.Hz. Muhammed’in mezarıCumartesi günü yazdığım “Atatürk olmasaydı Hazreti Muhammed’in mezarı da yoktu” başlıklı yazı hayli ses getirdi. Dinci çevrelerin, Atatürk’ü İslam düşmanı olarak tanıtmaya kalkanların böyle bir belgeyi saklamaları herkese normal geliyor. Ama 12 Eylül askeri yönetiminin, üstelik bütün felsefesini Atatürk’e bağlamasına rağmen böyle bir belgeyi saklamış olmasına kimsenin aklı ermiyor. Herhalde uçaklardan ayetler atan Evren ve arkadaşları da Atatürk’ün sanki İslam’a karşı biriymiş gibi algılanmasının daha iyi olacağını düşünmüşler. Aman Yarabbim.Hepinize iyi haftalar dilerim. *** İnsan savaşmadığı düşüncelerini değiştiremez. Thomas Mann
Değerli dostum Memduh Bayraktaroğlu ile sık sık konuşur dertleşiriz. Geçenlerde yine siyaset üzerine konuşurken “Annemin anlattığı çok hoş bir fıkra- ibret hikayesi var. Senin hem hoşuna gideceğini hem de okurlarınla paylaşacağını sanıyorum, bak anlatayım” dedi.Sonra da anlattı. Gerçekten hoş bir siyaset analizi gibi hem komik hem düşündüren fıkra:Kaynana, çaydanlıktır. Ateş üstünde sürekli, fokur fokur kaynar. Gelin ise demlik... Çaydanlığın üzerinde demlenir durur. Damat çay bardağıdır. Bir yanda çaydanlık doldurur onu. Diğer yanda demlik... Görümce kaşıktır. Sürekli karıştırır bardağı. Taşıncaya kadar hem de... Kayınpeder ise, çay tabağıdır. Taşanları toplar. Bu kıssadan bir hisse çıkarmak gerekirse:Halk çaydanlık, politikacılar demlik. Ordu çay bardağı, gazeteciler kaşık. Çay tabağı yok. Oysa çay tabağı şart! Medya kaşık olacağına, çay tabağı olmalı. *** Hayata dair altın öğütler - Sadece aşk için evlen.- Sevinçlerini sakın erteleme.- Her gün 30 dakika yürüyüş yap.- Her yemekten önce şükret.- Bir arkadaşına sırrını açıklamadan önce iki kere düşün.- Kaybedecek şeyleri olmayan insanlardan kork.- Gözünün önünde hep güzel şeyler bulundur.- Kendini ve başkalarını affetmesini bil.- İlk yardımı öğren.- Biri seni kucakladığında ilk bırakan sen olma.- Her gün 6 bardak suyunu içmeyi unutma.- Kendine yapılmasını istemediğin hiçbir şeyi başkalarına yapma.- İyi ve başarılı bir evliliğin iki şeye bağlı olduğunu unutma: a) Doğru insanı bulmak b) Doğru insan olmak.- Ebeveynlerini, eşini ve çocuklarını eleştirmek istediğin zaman dilini ısır.- Sevimsiz olmayacak şekilde ayrı fikirde olmayı öğren.- Çok mükemmel bulduğun bir fikri başkasının engellemesine izin verme.- Keyifsizliklerini açığa vurma.- Evliliğini güzelleştirmek için her gün bir şeyler yap.- Güç, sahip olduğun mallarla ilgili değildir. Unutma!- Kalem ve not defterini daima yanında taşı.- Zaman ve kelimeleri boş yere harcama, ikiside çok değerli.- İnsanların yaptıkları olumsuz şeyleri değil, ileride yapacaklarını düşün.- Senden az ya da çok parası olanlarla, paran hakkında konuşma.- Bir şeyi elde etmek çok çaba sarf ettiysen, tadını çıkarmak için zaman ayır.- Birisinin kahramanı ol.- Neyi ve kimi desteklediğini insanlara söyle. *** Tatil ilanlarında sloganların diliSizlerle daha önce defalarca Yıldırım Tuna fıkralarını paylaştım. Çok beğenildiğine dair mesajlar da aldım. Mevsime ayak uyduran Tuna bu defa gazetelerdeki tatil ilanlarında geçen slogansı cümlelerin şifresini tecrübelerine dayanarak çözümlemiş. Birlikte gülelim:- Nostalji yaşayacaksınız: Klima ve banyo yok- Tropikal bir ortamda: Yağmurlu- Benzersiz bir konumda: Şehre uzak- Bol seçenekli: Fiyata hiçbir şey dahil değil- Tam kaçamak yapılacak bir konumda: Oteli bulmanız imkânsız- Her şeyi siz keşfedeceksiniz: Ödemeyi siz yapacaksınız- Tecrübeli rehberimiz eşliğinde: Daha önce uçağa binmiş bir elemanımızla- Parmaklarınızı yiyeceksiniz: Bu fiyata bir de yemek mi verelim *** Neden ALO deriz? Telefonu açışımızda kullandığımız “Alo” sözcüğünün Allessandra Lolita Oswaldo isimli kişinin kısaltılmış adı olduğunu biliyor muydunuz? Peki, neden bir başkasının değil de Allessandra Lolita Oswaldo’nun ismi?Telefonu icat eden Graham Bell, ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. Atölyesinde telefon çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo’dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham Bell, telefonu açar açmaz “Allessandra Lolita Oswaldo” diyordu. Bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu “Ale Lolos” diye karşıladı. Çalışmaları uzadıkça Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu: “Alo!” Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka bir şey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca Graham Bell’i telefonuyla baş başa bırakıp onu terk etti. Yaşlı Bell, sevgilisinin bir gün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı. Bell’i artık başka kişiler de arıyordu. Fakat o, telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu “Alo” diyerek açıyor ve herkes “Alo” diyordu. O günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell’in anısına saygı olarak “Alo” demeye başladı. Bugün hepimizin kullandığı “Alo” sözcüğü işte buradan geliyor. *** Matematik asla yalan söylemez Matematik ve rakamlarla oynamanın sonu yok. Kapı üstlerinde, plakalarda, telefon çevirirken gördüğümüz rakamlarla inanılmaz şeyler yapabilirsiniz. Matematik daima kesin doğruyu verir, üzerinde oynamanız asla mümkün değildir.Okurlardan İrfan Öztürk çok hoş bir rakam oyunu göndermiş. Başarı için gerekenler listesinde bulunan bazı kelimelerin harfleri alfabedeki sıra numarası ile eşleştirip topladığımızda ortaya çok ibret verici bir tablo çıkıyor. Matematiğin şaşmaz doğruluğu basit bir kelime oyununda bile kendini gösteriyor. İşte size kelimeler ve harflerin sıralamadaki değerleri. Ne kadar ilginç sonuç değil mi? A B C Ç D E F G Ğ H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 Z = 29 E = 6 K = 14 A = 1 % 50 BAŞARI Ç = 4 A = 1 L = 15 I = 11 Ş = 23 M = 16 A = 1 K = 14% 85 BAŞARI D = 5 E = 6 N = 17 E = 6 Y = 28 İ = 12 M = 16 % 90 BAŞARI Y = 28 A = 1 L = 15 A = 1 K = 14 A = 1 L = 15 I = 11 K = 14 % 100 BAŞARI T = 24 O = 18 R = 21 P = 20 İ = 12 L = 15 % 110 BAŞARI *** Tükürecek onca surat varken lütfen yerlere tükürmeyiniz
Pazartesi akşamı Avrasya Televizyonu’nda Lale Şıvgın’ın sunduğu “Beyin Fırtınası” programına katılmıştım biliyorsunuz. Programın diğer konukları Nevzat Yalçıntaş ile Erol Manisalı idi.Nevzat Yalçıntaş program sırasında Atatürk’le ilgili küçük bir anekdota yer vererek “Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hazreti Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, ‘Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim’ demişti. Bunun üzerine Suudiler Hazreti Muhammed’in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi” dedi.Programın ana konusu kapatma davası olduğu için bu konu fazla uzun sürmedi. Programdan sonra Lale Şıvgın, yayının yapıldığı Doğatepe tesislerinde bizlere birer çorba ikram etti. Bundan yararlanarak Yalçıntaş’a “Hocam programda anlattığınız olayın ayrıntılarını söyleyebilir misiniz?” diye sordum.1981 yılında 12 Eylül askeri yönetimi Atatürk’ün 100. doğum yılı nedeniyle kapsamlı bir program hazırlamış. Prof. Yalçıntaş o dönemde İlim Kurulu’nun başına getirilmiş. Amaç Atatürk’le ilgili çeşitli kaynaklardan arşiv araştırması yapmak ve “bilinmeyen Atatürk’ü” ortaya çıkarmakmış.Yalçıntaş, “Dışişlerinde Münir Bey vardı. (Soyadını hatırlayamadı) İyi bir araştırmacı ve arşivciydi. Ona Dışişleri Bakanlığı arşivlerinin araştırılması görevi verilmişti” diyerek anlatmaya başladı.Sonra da sürdürdü: “Bir gün Münir Bey aradı. Çok ilginç bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söyledi. O sırada benim çalıştığım başbakanlık binası ile dışişleri binası aynı yerde. Hemen atlayıp geldi. Çok heyecanlıydı.” Prof. Yalçıntaş, Münir Bey’in gösterdiği belgeye baktığında çok şaşırdığını belirterek şöyle devam etti: “Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin kralına gönderilmişti. Telgrafta ‘Hazreti Muhammed’in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim’ anlamına gelen cümleler vardı.” Yalçıntaş, burada Hazreti Muhammed’in mezarı ile ilgili kısa bir detay anlattı. İngiliz işgali sırasında komutan olan Fahrettin Paşa’nın kabri terk etmemek için uzun süre direndiğini, aç kaldıklarını bu nedenle çekirge yiyerek beslendiklerini, sonunda İngilizler’in hiçbir şekilde dokunmamaları kaydıyla Hazreti Muhammed’in mezarını terk ettiklerini ancak kutsal emanetleri de yanlarına aldıklarını söyledi.Şimdi gelelim belgenin bulunmasından sonraki gelişmelere, çünkü vahim ve ilginç olan bu: Nevzat Yalçıntaş’ın anlattığına göre Münir Bey belgeyi önce bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda müsteşara oradan da Bakan İlter Türkmen’e geliyor. Tabii Evren Başkanlığı’ndaki Milli Güvenlik Konseyi’nin de haberi oluyor.Sorun şu: Bu belge ne yapılacak? Dönemin Atatürkçü komutanları ve onların emrindeki bürokrasi bu belgenin açıklanmasını istemiyor. Ancak belge de ortaya çıkmış bir kere. Sonunda o dönemde yazılan ve şimdi kitapçılarda tek nüshası bile kalmayan bir Atatürk kitabının içine, hiçbir anons yapılmadan konuyor.Kısacası konu adeta kapatılıyor, sadece o tuğla gibi kalın kitabı sonuna kadar okuyanların dikkatini çekecek biçimde “zevahiri kurtarmak” adına konuyor.Peki bu belge şimdi nerede? Kimin koruması altında? Bu da bilinmiyor. Bilinen tek şey, Atatürk’ün İslam aleminin peygamberi Hazreti Muhammed’in mezarının ortadan kaldırılmasını önlemesi herkesten saklanıyor.*****Hazreti Muhammed Mescidi Nebevi’de yatıyor Hazreti Muhammed 571 yılında doğdu 632 yılında vefat etti. Peygamberimiz Medine’de oturduğu evde toprağa verildi. Bu mezar bugün dünyanın en büyük camisi olan Mescidi Nebevi’nin içinde.Mescidi Nebevi, Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç etmesinden sonra ilk namaz kıldığı yer. Hazreti Muhammed, Medine’de oturduğu evin hemen yanına kentin ilk mescidini inşa ettirmişti. Bu mescit geçen yıllar içinde defalarca yenilendi. Bugün 600 bin kişinin aynı anda namaz kılabildiği Mescidi Nebevi’nin korumasını çok uzun yıllar Osmanlı askeri yapmıştı.Arabistan’da mezar adeti yoktur. Ölüler herhangi bir yerde toprağa verilir, üzerine belirleyici bir şey konmaz. Bu nedenle sadece Hazreti Muhammed’in mezar yeri ile ilgili bilgi vardır. O’nun dışındaki İslam büyüklerinin mezarlarının yeri bilinmez. Bir süre önce Hazreti Muhammed’in annesine ait olduğu ileri sürülen bir mezar ortaya çıkarılmıştı. Ancak Suudi yönetimi bu mezarı da ortadan kaldırmış ve yerine otopark yapmıştı.Atatürk’ün müdahalesi olmasa Suudiler, Mescidi Nebevi’nin hemen dibindeki Hazreti Muhammed’in mezarını da tamamen ortadan kaldıracaktı. Nitekim Hazreti Muhammed’le aynı yere defnedildikleri bilinen Sahabe’nin önde gelen isimlerinin mezar yerleri bugün dümdüzdür.*****Yaşar Nuri Öztürk: Ali Babacan araştırma izini vermediNevzat Yalçıntaş’la sohbetimiz sırasında “Bir gün Yaşar Nuri Öztürk Bey aradı. Benim bu anlattığımı duymuş, belgeye nasıl ulaşabileceğini sordu” dedi. Ben de “Belgeyi bulmuş mu?” diye sorunca “Onu bilemiyorum, ama galiba bir kitabına koymuş ben okuyamadım” dedi.Bunun üzerine önceki gün Yaşar Nuri Öztürk’ü aradım. Öztürk, Yalçıntaş’ın anlattıklarını doğrulayarak, “Ancak bunu henüz bir kitabıma koymadım. Araştırmayı aşağı yukarı tamamladım, Gazi Mustafa Kemal ve İslam isimli çok kapsamlı bir kitap hazırlıyorum, bunun bitmesi üç yılı alır. Konu bu kitapta yer alacak” dedi.Milletvekili olduğu sırada bu belgeye ulaşmak için çok çalıştığını söyleyen Öztürk, “Belge Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde. Milletvekili sıfatımla bu arşivlerde çalışmak için bakan Ali Babacan’a başvurdum, ama bana izin vermedi” diye konuştu.Öztürk’e “Peki hocam, böyle bir belgenin açıklanmasını neden istemiyorlar?” diye sordum. Öztürk’ün cevabı çok ilginç oldu.Şöyle dedi: “Atatürk’ü din ve İslam dışı göstermek isteyenler elbette bu belgeden rahatsız olacaklardır. Bu nedenle dini siyasete alet edenler emperyalistlerle iş birliği bile yapabiliyor. Dincilerle İslamı reddedenler bu noktada birleşebiliyor.”