Dünkü yazımın Abdullah Gül’ün Göcek tatilini konu alan bölümünde, “Demek içlerinde varmış, ama gidemiyorlardı, şimdi emirlerindeki protokol görevlileri yol yordam gösteriyor, onlar da gidiyor” demiştim. Pek çok okur, “Ne demek istediğiniz belli olmuyor, bunu daha açık yazsanıza” diye mesaj göndermiş.
Anlatayım o zaman ne demek istediğimi: siyasal İslamcı kesimin ezici bir çoğunluğu kendi görüşü dışındaki görüşlere asla önem vermez, reddeder, kendi dışındaki yaşam biçimlerini sürekli suçlar, bunlara meyledenleri de genellikle lanetler.
Siyasal İslamcıların tavrı
Ancak son yıllarda görüyoruz ki, siyasal İslamcı zihniyet eğer zenginleşmiş ve hele iktidarı elinde tutar hale gelmişse, bu reddettiği kavramları da ucundan kıyısından kullanır olmuş.
Örneğin, tatil alışkanlıkları. Denize girmek, yaz tatili yapmak son yüzyılın genel adetlerinden biri. Batı kültürü deniz tatilini 1900’lerin başlarında keşfetmişti. Türkiye’de çok dar bir çevre denize yüzme amaçlı girerdi bu yıllarda. Atatürk Florya’da denize girerek bunun da bir ihtiyaç olduğunu anlatmaya çalışmıştı. Ancak o yıllarda bu alışkanlık pek gelişmedi. Dünyada deniz tatili 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kitlesel hale geldi.
Türkiye tatili öğreniyor
Türkiye bu alışkanlığı 60’lı yıllarda öğrendi. Çünkü o yıllarda turizm hamlesi başlamıştı. Önce Alanya sonra Antalya, Avrupalı turistlerin akınına uğrayınca deniz tatili Türk halkı için de cazip hale gelmeye başladı. 80’li yıllarda Marmara’nın kirlenmesiyle birlikte Güney sahilleri gözde oldu. 90’lı yıllarda ise zenginlerin süper tekneleriyle cennet koyları doldurması gerçeğini yaşama sürecine girdik.
Karşı çıkılana merak
İnsanın genel karakterdir, çok karşı çıktığınız davranışlar aslında merak konusudur da. Türkiye’de İslamcı kesim özellikle deniz turizmini ahlakı bozan bir unsur olarak gördü. Kadınların mayo giyerek, yani vücutları çıplak halde erkeklerle birlikte denize girmesi, kumların üzerine sere serpe yatmaları ahlaki yönden bir çöküş olarak nitelendi bu kesimde.
Ama öyle anlaşılıyor ki, bu yaşam biçimi İslamcıların merakını da çekiyor. Buna karşın bu meraklarını giderme şansını kendilerinde bulamıyorlar.
İki nedenden birincisi bu tür bir yaşamın kurallarını bilmiyorlar. Nerede ne yapılacağı konusunda fikirleri yok. İkincisi, aynı ahlaki çukura düşme endişesi.
Kırılma başlıyor
İslamcı kesim bu yaşam biçimini “gayrı ahlaki” bulmasına karşın içindeki merakı da bir türlü bastıramıyor. Bir bakıyorsunuz Türkiye’de bir tür “Cem Yılmaz” taktiği ile karşısına aldığı dindar kitlenin beynini yıkayan Cüppeli Ahmet Hoca Monte Carlo’da jet ski sefası sürüyor.
“Bizim neyimiz eksik” diyen bir kesim İslamcı “tesettür oteli” adı altında açılan deniz kenarı otellerinde adeta lanetledikleri yaşam biçimini sürdürüyor.
Ortaya çıkan manzara
İslamcı kesimin “yoz” dedikleri bir yaşam biçimini türbanlarıyla, haşemalarıyla taklit etmeleri, İslamcı olmayan ama kendisini demokrat sayan kesimlerde de sempati ile karşılanıyor. “İslam da modernleşiyor” mantığı ile bu akım destekleniyor ve “Fena mı işte, herkes dilediği gibi yaşasın” aldatmacası beyinlere kazınmaya çalışılıyor.
Peki modernlik nedir?
Tabii bu arada her nedense akıllara ortaya çıkan müthiş tezat gelmiyor. Kendini demokrat sayanların “İslam modernleşiyor” söylemi ve İslamcıların da buna karşı çıkmaması, asıl modernliğin Batı kültürünün bir sonucu olduğu tezinin kabul edildiğini gösteriyor.
Gelelim bizimkilere
Başkomutan Abdullah Gül Göcek’te tekne gezisi, Başbakan Erdoğan da Bodrum’da süper lüks otelde deniz tatili yapıyor. Neden Göçek, neden Bodrum. Göcek ve Bodrum, siyasal İslamcılara göre Türkiye’nin ahlaki yönden zayıf kesimlerinin çılgın eğlence partileri düzenlediği, rezilliğin bininin bir para olduğu yerler. O halde nasıl oluyor da Türkiye’ye yeni bir rejim ve yaşam biçimi dayatmaya çalışanlar tatillerini burada geçiriyorlar?
Merak her şeyin önünde
Siyasal İslamcı da olsa herkes sonunda insan. Ve insanda, yaradılışından gelen “değişime ve tabii ki bozulmaya” eğilim vardır. Gül ve Erdoğan yıllarca kendilerini baskı altında tuttular. Din faktörü her şeyin önündeydi onlar için.
Lanetledikleri yaşam biçimlerini aslında merak da ettiler. Ama etkili ve güçlü konumlarda değillerken bu meraklarını giderme şansları yoktu. Çünkü bilmiyorlardı nasıl davranacaklarını.
İktidar değiştirdi
Ama iktidar olunca işler de değişiyor. Güç ellerinde. Öğrenmeleri artık çok kolay. O halde devlet gücünü ve olanaklarını da kullanarak karşı çıktıkları ama çok merak ettikleri bu yaşamı yakından görmeleri mümkün. Gül ve eşi hanımefendi hayatlarında Göcek’i hiç görmüşler miydi? Merak ediyorlardı tabii de gidemiyorlardı. İşte şimdi gittiler. Umarım özgür olmanın, dilediği gibi yaşamanın inançlarla bir ilgisi olmadığını da fark etmişlerdir.
Yaşam güzel. Dünya güzel. Bu güzellikleri kaçırmak hiç de akıl kârı değil. Başkomutan ve Başbakan bunun keyfine vardıklarında gerçek değişim de başlamış olacaktır.
YARIN: Bu yazıyı yazdığım için sakın Gül ve Erdoğan’ın deniz tatili yapmasına karşı çıktığımı sanmayın. Dediğim gibi keşke bu tür davranışlar yayılsa da siyasal İslamcılar da “keyifli” yaşamın farkına vararak bağnazlıktan kurtulsa. Yarın sizlere Okluk ile ilgili görüşlerimi yazacağım. Gül ve Erdoğan’a bir çağrı yapmak istiyorum.
Babacan açıklama yapmalı
Cumartesi günkü “Atatürk olmasa Hazreti Muhammed’in mezarı olmayacaktı” yazım inanılmaz bir ilgi gördü. Bazı televizyon kanalları bu yazıyı haber yaptı. Bilinmeyen bir gerçeğin ortaya çıkması pek çok kişiyi heyecanlandırdı.
Atatürk’ün Vahabi Suudi’lere gönderdiği telgrafın orijinali Dışişleri arşivinde duruyor. 12 Eylül yönetimi bu belgeyi “kerhen” bir kitaba koymuş, kitap şu anda satılmıyor bile.
Yaşar Nuri Öztürk ise bu belgeyi incelemek için Dışişleri Bakanı Ali Babacan’a başvurduğunu ama “ret” cevabı aldığını söylüyor.
Ali Babacan’a büyük sorumluluk düşüyor. Dışişleri’nde olduğu bilinen bu belgeyi ortaya çıkarıp kamuoyu ile paylaşmak zorunda artık. Atatürk’ün bütün İslam dünyasını rahatlatan çıkışını ve bunun belgesini Türrk halkı da görmeli ve öğrenmeli.
Hava soğuduğunda gölge veren ağaçları unutursun.
Japon atasözü

