‘Çağın en büyük siyasi projesi’

6 Ağustos 2008

AKP’nin kapatılma davası sırasında dünyanın her tarafından yükselen sesler arasında üzerinde pek durulmayan bir konu dikkatimi çekti. Konuya Güngör Mengi ile Cüneyt Ülsever dışında da kimse değinmedi.İngiliz Independent Gazetesi, AKP hakkındaki kapatma davasını ele alan yazısında, “Eğer AKP kapatılırsa tarihin en önemli siyasi projesi de bitecek” ifadesini kullandı.“Tarihin en önemli siyasi projesi” hep konuştuğumuz Büyük Orta Doğu Projesi. Bu proje kabaca şu: Enerji kaynakları ve iklim konusunda dünyanın en önemli bölgelerinden biri Orta Doğu. Bu bölge genel olarak Müslüman halkların denetiminde. Buna karşın bölgenin tam ortasında İsrail var. Bu ülkenin güvenliği Batı, özellikle de ABD için çok önemli.Bölgedeki Müslüman devletler, demokrasi ve hukukla henüz pek barışık değil. Batı, gerek iç çatışmalar gerekse düzensizlik yüzünden bölgedeki çıkarlarını tam olarak kollayamıyor.Müslüman çoğunluğu tümden pasifize etmek teknik olarak mümkün değil. Oysa bölgenin hemen dibindeki Türkiye, Müslüman olmasına rağmen Batı ile uzlaşmış, global dünyanın içine çekilmiş, demokrasi ve hukukla barışık bir yapıda. Tek kusuru, İslam ülkeleri içinde çok saygın bir yeri olmaması.O halde Türkiye’de yönetim laik, demokratik, hukuk devleti yapısı korunarak daha İslami görünümlü bir kadronun eline verilmeli. Böyle bir Türkiye de İslam ülkeleri için rol model olarak kullanılmalı.Aslına bakarsanız bu proje çoktan iflas etmişti. Ancak görülüyor ki Batı son bir şans daha yaratmak ve projeyi tekrar işler hale getirmek istiyor. Bu nedenle de İngiliz gazetesi, adeta BOP taraftarlarının sözcüsüymüş gibi “AKP giderse tarihin en büyük siyasi projesi çöker” diyebiliyor.Oysa Türkiye’nin tarihteki en büyük siyasi projesi 1923’te kurduğu Cumhuriyet’tir. Bu sayededir ki Türkiye çağdaş dünya ile ilişkidedir ve diğer tüm İslam devletlerinin önündedir.Türkiye, kendi gerçeğini bilerek tavır almayı becerse ne Orta Doğu Projesi’ne ihtiyaç kalır ne de Türkiye bugünkü sıkıntıların içinde olur. *** “Ölüm” minicik bir kızın içine doğmaz Konya’daki tüp gaz faciasında can veren minik kızlardan birinin babası gözyaşlarını içine akıtarak “Kızımın içine doğmuştu, bize her gün gelip ölmesi halinde üzülüp üzülmeyeceğimizi soruyordu” diyor.11 yaşında bir kız çocuğunun içine ölüm duygusu doğar mı? Doğmaz. Ama içinde bulunduğu iklimde ona birileri sürekli ölümden, ölümden sonraki hayattan söz ediyorsa bu duygu onun bilinçaltına yerleşir. “Ben ölürsem üzülür müsünüz?” sorusu da “içine doğmaktan” değil “bilinçaltının dışa vurmasından” kaynaklanmaktadır.Oyun oynatılmayan, televizyon seyrettirilmeyen, belki okula gönderilmeyen küçücük çocukların bilgisiz ve yeteneksiz sözde din hocalarının ellerine teslim edilmesine ses çıkarmamak bana göre en büyük ihanettir.Konya’da çocuklar enkaz altında kaldıkları için öldü. Ama belli ki binlercesi ruhlarına işlenen hurafelerin enkazı altında eziliyor. *** Orman yangınlarına karşı tam 6.5 milyar dolarlık fon buldum Yanan sadece ormanlarımız değil. Yüreğimiz de ciğerimiz de yanıyor. Milli servetimiz havaya uçup gidiyor. Bizse gözyaşı döküyoruz. Önlemlerden söz ediyoruz. Sonra gelecek yangına kadar her şeyi unutup gidiyoruz.Antalya yangını ile orman yangınları yine gündemde. Tarihin en önemli orman yangınlarından biri kabul ediliyor bu. Yüzlerce kilometrekarelik kızıl çam ormanlarımız yok olup gitti.Bu yangınlar önlenebilir miydi? Haydi diyelim ki çıkmasını önlemek çok zor, bu kadar büyümeden söndürülebilir miydi? Eğer elimizde yeterli yangın söndürme uçağı olsaydı muhtemelen önlenirdi.Oysa yangın söndürme uçağımız yok. Kiralıyoruz. O da yetmiyor. Peki bu Akdeniz’de Avrupa’nın en uzun ormanlık sahiline sahip olan Türkiye’nin ayıbı değil mi? Türk Hava Kurumu, Kanal D ile birlikte açtığı kampanyayla yangın söndürme uçağı almak için para toplamaya çalışıyor. Kimse para yokluğundan şikâyet edemez çünkü paramız var.Nereden mi biliyorum? Hepimiz biliyoruz aslında. Biri çıkıp bana, daha doğrusu kamuoyuna, “Türkiye’nin neden 300 metre dalabilen denizaltılarına ihtiyacı olduğunu bu denizaltıları hangi savaşta kime karşı kullanacağımızı ve ne sonuç alabileceğimizi” mantıklı biçimde anlatsın lütfen. Ve bu denizaltılar için 6.5 milyar doların nereden bulunabildiğini de söylesin.İşte size kaynak. Vazgeçin denizaltı projesinden, bu parayla orman yangınlarını önleyecek ya da kısa sürede söndürebilecek tüm ekipman alınsın. Türkiye’ye yakışan bu olur. *** Kuş isimleri İdris kumar oynuyormuş. Temel de arada sırada gidip soruyormuş: -Nasıl gidiyor kanaryam? -Kaybediyorum! Bir müddet sonra yine: -Nasıl gidiyor güvercinim? -Kaybediyorum!Bu konuşma bülbülüm, serçem diye devam edince Cemal, “Ne tuhaf adamsın” demiş, “İnsan hiç erkek arkadaşına böyle hitap eder mi?” Temel fısıldamış: “Bu kadar kişinin içinde kuş beyinli diyemem ya!” *** Bilgisayarın cinsiyeti Kadınlar ve erkekler bilgisayarın dişi mi yoksa erkek mi olduğunu tartışıyorlarmış:Kadınlar bilgisayarın erkek olduğunu savunmuş. “Çünkü” demişler, “Bilgisayarlar aslında sorunları çözmek için yaratılmış olmalarına rağmen ömürlerinin dörtte üçünü sorun yaratarak geçirirler. Daha da önemlisi, bunlardan bir tane aldığınız an, biraz daha sabretmiş olsaydınız çok daha gelişmiş bir modeline sahip olabileceğinizi görüp pişman olursunuz!” Erkekler tabii tam ters görüşte: “Bilgisayar dişidir” diyorlar, “Çünkü onun mantığını yaratıcısından başka hiç kimsenin anlaması mümkün değildir, bu bir. Yaptığınız en küçük hatayı bile derhal hafızasına kaydedip tekrar tekrar önünüze koyar. Bu ikiii... Ve bir bilgisayar aldıktan kısa bir süre sonra fark edersiniz ki, bir o kadar daha parayı ona gereken aksesuarlar için harcamaktasınız, bu da üüüççç....” *** Büyükler neden büyüktür, bilir misiniz? Biz, dizlerimizin üstüne çökmüşüz de ondan. Stirner

Devamını Oku

Bütün bunlar olacaksa çırpınmamak mı gerek?

6 Ağustos 2008

Karşı çıkmakla tartışmak farklı şeyler. Öyle olaylar olur ki karşı çıkabilirsiniz ama konuyu tartışmanızın da bir anlamı olmadığını bilirsiniz. Dünya 1980’lerden itibaren yeni bir yapılanmaya soyundu. “Global ekonomi” dediğimiz kavram ortaya çıkarken bir dizi “beklenen ve beklenmeyen” olay bu kavramın temellerini oluşturdu.Örneğin, 70 yılı aşkın hüküm süren Sovyet komünist rejimi tamamen çöktü. Solda görünen İslamcı hareket aşırı sağa kayarken teröre de bulaştı. Koca Çin, ülkeyi kendi halkına karşı komünist, dışarıya karşı aşırı liberal politikalarla yönetmeye başladı.Türkiye bu yeni yapılanmanın en önemli ülkelerinden biri haline geldi. Kendi farkına varmasa da oluşan global baskı nedeniyle önemli bir değişim geçirdi. Bu global dalgayla en uyumlu olacak siyasi yapılanma iktidara getirildi. Korundu, kollandı ve bugünlere geldik.Global dünya sistemi önceden planlanan hedeflere doğru hızla yürürken, bunu fark etmeyen ya da karşı çıkmak yerine tartışmaya kalkan ülkelerde bir dizi karışıklık ve acılar yaşanıyor.Bu yeni sistemin önemli ülkelerinden biri olan Türkiye de bundan en çok payını alanlardan. Hiç kuşkusuz ki global dünya çok önemsediği Türkiye’yi asla dışlamayacak, biz istesek de istemesek de sistemin içinde tutacak.Global dünyanın hedeflerini iyi okuyan çevreler önümüzdeki günlerin perspektifini çıkarıyorlar aslında, bir anlamda ne olacağını biliyorlar.İşte bu konulardaki ilişkilerine ve bilgisine güvendiğim önemli bir isimle çok ilginç bir konuşma geçti. Bu önemli kişi global dünya koşullarını anlatırken, “AKP’nin kapatılmaması normal. Çünkü sistemin sürmesi için yeterli siyasi kadrolar henüz oluşmadı, AKP kapansa yerine gelecek kadro yoktu” dedi.Sonra da anlattı: “Bak hiç şaşırma ama ilk önce Kıbrıs mutlaka elden çıkacak. Artık bunun tartışılması bile abes. Ardından hatta belki eş zamanlı olarak Kuzey Irak’ta bir devlet kurulması gündeme gelecek. Bu devlet Kerkük ve Musul’u da barındıracak. Türkiye buna sessiz kalmak zorunda. Bunun ötesindeki adım ise Türkiye’nin bu devlete toprak vermesidir. Apo da mutlaka serbest bırakılacak ve Kürt Parlamentosu’ndaki yerini alacak. Ayrıca Ermenistan ile sınırlar açılacağı gibi diplomatik ilişkiler de kurulacak. İran’a saldırıda Türkiye ABD’nin yanında yer alacak. Global dünyanın bunların olmamasına tahammülü yok çünkü.” Bütün bunlar olabilir mi? Olursa ne pahasına olur? Daha kaç kişi can verir, kaç milyar dolarımız havalara uçar gider? Peki birileri “Direnmenin âlemi var mı?” demeye başlarsa ne olacak?*****“Can Ataklı’yı işten kovdu” Önceki akşam ATV Ana Haberleri’nde Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından Hayrettin Ertekin isimli kişinin geçmişte yaptıkları işleniyordu.Haberin son cümlesinde ise ekranda birden benim görüntüm belirdi. Sunucu, “Hayrettin Ertekin son olarak Business Channel’ın sahibi olarak karşımıza çıktı. Ertekin, askerin ricası üzerine Can Ataklı’yı işten kovdu” dedi ve ekrana bu cümle güm diye yazılı olarak düştü.Bir televizyonun, başka bir yerde çalışan bir gazeteci için böyle bir ifade kullanması çok yakışıksız. Haber müdürünün gözden kaçırdığına inanmak istiyorum.Gelelim adımın geçtiği bölüme. Üzerinden tam bir yıl geçti. Bu olayla ilgili birkaç satır yazıp normal hayatıma dönmüştüm. Ama elbette oynanan bu oyunu tüm ayrıntılarıyla yazacağım. Sadece Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın emekli olmasını bekliyorum.Korktuğumdan değil, sadece kuruma olan saygımdan. Hayrettin Ertekin gibi adı birçok yolsuzluk ve dolandırıcılığa karışmış kişileri yanına danışman olarak alan bir Genelkurmay Başkanı üzerinden Silahlı Kuvvetler’i yıpratmak istemediğim için bekledim. Bu ayın sonunda bir yıl önce kendilerini ülkenin sahibi sanan kimi emekli generallerin, Cumhurbaşkanlığı danışmanlarının ve iş adamlarının yaptıklarını ayrıntılarıyla yazacağım.*****Abdullah Gül siyasi yasaktan tamamen kurtuldu Eğer AKP kapatılsa ve Yargıtay’ın siyasi yasak istediği isimlere ceza gelseydi çok karmaşık bir durumla karşı karşıya kalacaktık. Çünkü siyasi yasak getirilmesi istenen kişiler arasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de vardı.Gül’ün siyasi yasak kapsamında olup olmayacağı, Cumhurbaşkanlığı’na devam edip etmeyeceği veya ne şekilde Çankaya’dan indirileceği konuları hem hukuki hem de siyasi bir dizi spekülasyona neden olacaktı.Ancak Anayasa Mahkemesi, AKP’ye kapatma ve bazı kişilere siyasi yasak getirme cezası vermedi. Ama kimilerine göre “ağır bir ihtar” var kararda. Laikliğe aykırılığın odak noktası kabul edilen AKP eğer bunda ısrar ederse yeniden bir kapatma davası açılabilir yani. Ama bu kez siyasi yasak istenenler arasında Abdullah Gül adı kesinlikle olmayacak.Çünkü Gül, Cumhurbaşkanı olmadan önceki dönem nedeniyle suçlanan kişiler arasında yer almıştı. Anayasa Mahkemesi kararıyla Gül bir anlamda beraat etti. Bundan sonra açılacak bir dava Gül’ün Cumhurbaşkanlığı süresini kapsayacağı için hakkında bir suçlamada bulunmak mümkün olmayacak.Kısacası önümüzdeki dönemde Tayyip Erdoğan tasfiye edilebilir ama Gül’e 6 yıl daha kimse dokunamaz.*****Mülakat Sevgili Can Abi arkadaşımın kardeşinin başından geçen bir olayı paylaşmak istiyorum: Delikanlı 22 yaşında, üniversitenin İktisat bölümünden yeni mezun olmuş ve ne yazık ki her Türk genci gibi işsizlikle boğuşmakta. Son olarak Arap kökenli bir bankanın (adı bende) sınavlarına girdi, iyi dereceyle sınavı geçti ve kaldı mülakata! İşte olay burda başlıyor. Mülakatta klasik hoşbeşten sonra gelen sorular şöyle: - Oruç tutar mısın? - Namaz kılar mısın? - Annen hidayette mi?Bizimki anlamıyor soru tekrarlanıyor: - Annen türban takıyor mu? - Cemaate üye misin? - İslam eserlerinden hangi kitapları okursun? Bu sorular karşısında genç oldukça şaşırıyor ama ilginçliğin arkası kesilmiyor, mülakatı yapan kişiden son bomba geliyor: “Senin burda ne işin var, o zaman niye geldin ki?” (G.Y)*****Bazıları büyük doğar, bazıları büyüklüğü kazanır, bazılarına da büyüklük yakıştırılır. Shakespeare

Devamını Oku

Anıtkabir’in iki temel ve önemli işlevi vardır

4 Ağustos 2008

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın 14 Ağustos’ta Türkiye’ye yapacağı resmi ziyarette “Anıtkabir krizi” çıktı biliyorsunuz. İran Cumhurbaşkanı, Anıtkabir ziyaretinde bulunmak istemiyor. Bu nedenle resmi ziyaret çalışma ziyaretine dönüştürüldü ve Ahmedinecad, Ankara yerine İstanbul’a gelecek. Böylelikle Anıtkabir ziyareti de fiilen ortadan kalkmış oldu. Bu tabii ki rahatsız edici bir durum. İran’ın radikal İslamcı rejimi nedeniyle Türk halkı bu duruma daha da hassas yaklaşıyor. Ne yazık ki Türkiye bu konuda zayıflık gösterdi. Bu kadar küçültücü bir duruma düşmemeliydik.Dışişleri Bakanı Ali Babacan “Şekle değil içeriğe bakın” diyor. Bir anlamda Anıtkabir ziyaretinin üzerinde durulmamasını istiyor. Ama bu bana göre doğru değil, Babacan yanılıyor veya bunları kasıtlı olarak söylüyor.Anıtkabir, Türkiye için iki önemli işlevi taşıyan bir yerdir. Birinci işlevi, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran büyük önder Atatürk’ün mezarıdır. Bu açıdan bakınca Anıtkabir’e gitmek bir mezar ziyaretidir.Ancak Anıtkabir’in ikinci işlevi daha önemlidir. Burası, Türkiye Cumhuriyeti’ne gösterilen saygı seremonisinin yapıldığı bir mekândır. Anıtkabir bu işlevi üstlendiğinde buranın mezar olma vasfı ortadan kalkar.Türkiye’ye resmi ziyarette bulunan her yabancı devlet adamı Anıtkabir ziyaretiyle aslında Türkiye Cumhuriyeti’ne duyduğu saygıyı gösterir. Türk halkı da ülkemizi ziyaret eden yabancılardan bu saygıyı göstermesini haklı olarak ister.İşte bu yüzden resmi törenlere katılan kadınların başlarının açık olması temel ilkedir. Çünkü resmi törenler mezar ziyareti değil Cumhuriyet’e saygı seremonisidir. Böylelikle Anıtkabir, kamusal alan niteliği kazanır ve kurallar da buna göre uygulanır.Özel ziyaretlerde ise kimsenin bir kural koymaya hakkı yoktur. İster başı açık ister kapalı gelen kadınlar mozolenin başında Fatiha da okur, ellerini açıp dua da eder.Bu nedenle İran’ın sözde “bizde mezar ziyareti yok, bu nedenle Anıtkabir’e gitmeyiz” bahanesini, İran’ın “laik Türkiye Cumhuriyeti’ne saygısı yok” şeklinde tercüme etmemiz yanlış olmaz.İran komşumuzdur, gerektiğinde elbette iş birliğimiz sürecektir. Diplomatik ilişkilerimizin de aksamaması gerekmektedir. Ama İran’ın Anıtkabir’in temel işlevini ayak altı etmesine ses çıkarmamak ve buna boyun eğmek aynı zamanda kendimize olan saygımızın da ortadan kalkmasına neden olmaktadır.*****Yerli kaybetti yabancı kazandıBir büyük bankanın yatırım fonlarını yöneten ismiyle sohbet ettim pazar günü. Laf döndü dolaştı Anayasa Mahkemesi’nin kararına geldi doğal olarak. Bankacı dostum çok ilginç bir şey söyledi: “Yabancılar kapatmama kararı çıkacağını 48 saat önceden biliyordu. Bu nedenle çok hızlı alımlar yaptılar. Türkler ise kapatmaya çok inanmışlardı, bu nedenle ellerindeki malları aceleyle boşaltmaya çalıştılar” dedi.Ben de “Yani?” dedim anlamamazlıktan gelerek. Dostum devam etti: “Yanisi şu ki, yabancılar bu sayede çok para kazandılar, yerli yatırımcı ise zarar etti. Burada anlaşılmayan yabancılar bu kararı nasıl ve kimden öğrendikleriydi.” Bankacı dostumun anlattıklarını dinledikten sonra internetten kapama kararından önce yabancı danışmanlık şirketlerinin yaptıkları açıklamaları bir daha arayıp buldum. Hepsinde de “muhtemelen” şartı konularak “AKP kapatılmayacak” bilgisinin bulunduğunu gördüm. Ancak şunu da öğrendim başka kaynaklardan. Resmi olarak “muhtemelen” diyen bu yatırım ve danışmanlık şirketleri önemli müşterilerine telefon açarak, “Şu anda Türkiye borsası en cazip anında. İktidardaki parti kurtulacak, çok kısa sürede çok büyük kâr sağlayacaksınız” mesajını vermişler.Bir şey çıkar mı bilemem ama İMKB ve SPK yöneticileri acaba son bir hafta içinde kimlerin normalin üzerinde alım, kimlerin panik halinde satış yaptığını araştıracak mı?Nasıl olsa ortaya bir suç ve suçlu çıkmayacaktır ama hiç olmazsa yabancıların bu işi Anayasa Mahkemesi’nden bile daha iyi bildikleri ortaya çıkmış olur.*****TSK’ya güvenimiz daha da yükseldiYüksek Askeri Şûra’nın önemli kararları dün açıklandı. Yeni Genelkurmay Başkanı ile bazı kuvvet ve ordu komutanlarının atanması tamamlandı. Generalliğe yükselenler belli oldu. Atama ve terfiler de yapıldı.Bu şûrada sürpriz olarak nitelenecek iki nokta var. Birincisi Orgeneral Hayri Kıvrıkoğlu’nun orgeneralliğe yükseltilmesi ve Ege Ordu Komutanlığı’na atanması. Laiklik konusunda çok net görüşü olan Kıvrıkoğlu’nun bu göreve gelmesi kamuoyunu değil ama askerleri şaşırtmış.İkinci sürpriz ise çok uzun yıllar sonra ilk kez bu şûrada ordudan hiç kimsenin ihraç edilmemiş olması. Her yıl değişen sayıda askeri personelin Türk Silahlı Kuvvetleri’yle ilişkisinin kesildiğini öğrenirdik. Bu kez olmadı.Bu tabii son derece sevindirici bir gelişme. Anlaşıldığı kadarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nde adı çeşitli yolsuzluklara, suiistimallere karışan hiç kimse kalmamış. İlhami Erdil’le bu olay noktalanmış. Bunun da ötesindeki sevindirici gelişme, çeşitli tarikatların etkisinde kalarak irticai faaliyetlere karışan tek personel bile kalmamış olduğunu öğrenmemiz. Bunda komutanların Atatürk devrimleri ve laiklik konularındaki inançlı bağlılıklarının ve özenlerinin etkili olduğu anlaşılıyor. Orduya olan güvenimizin bu YAŞ’la daha arttığını hissetmek insana sevinç ve huzur veriyor.*****Harika polisSayın Ataklı cuma günü sabah saat 06.00 sularında Caddebostan ile Orduevi arasındaki parkurda yürüyorum. Uzaktan bir polis gözüktü. Zaman, zaman o saatlerde bir polis aracı dolaşır. Bu seferkinde genç, güler yüzlü bir polis camdan başını uzatarak, yol üstünde bulunan çok az sayıdaki insanın her birine ayrı ayrı “Günaydın, hayırlı sabahlar” diyordu. Arabanın plakasını almak ve bu güzel jesti duyurmak, o memuru tanıtmak isterdim. Maalesef olamadı. Başarı dileklerimle. n Behzat Rızvani*****1 Mart tezkeresiDünkü yazımda Anayasa Mahkemesi’nin kararını 1 Mart tezkeresine benzetmiştim. Ancak bunu yaparken yanlışlıkla tezkerenin üçte iki çoğunlukla kabul edilmesi gerektiğini belirtmiştim. Oysa tezkerenin geçmesi için oylamaya katılanların salt çoğunluğu gerekiyordu. Çekimser kalanlar yüzünden bu salt çoğunluk sağlanamamıştı. Bu teknik yanlışı düzeltmek ve özür dilemek istiyorum.

Devamını Oku

Türkiye’nin geleceğinden kuşku duymayın

3 Ağustos 2008

Sevgili okurlar siyasi tarihimizin en kritik haftasını bitirdik. Beklenenin aksine Anayasa Mahkemesi bugüne kadar hiçbir davada görülmemiş bir hızla çalışarak AKP hakkında açılan kapatma davasını sonuçlandırdı. Anlaşıldığı kadarıyla Anayasa Mahkemesi’nden kapatma kararı çıkmaması toplumun önemli bir kesiminde olumlu karşılandı. AKP’ye kapatma yerine “ağır ihtar” niteliği taşıyan bir karar sunulması yeterli bulundu.1 Mart tezkeresi gibiEğer 1999’da anayasa değişikliği yapılmamış olsaydı 6-5’lik bir sonuç parti kapatmayı gerektirecekti. Bu açıdan bakınca “Anayasa Mahkemesi aslında AKP için kapatma kararı aldı, ama nitelikli çoğunluk sağlanmadığı için parti kurtuldu” görüşü doğru. Tıpkı 1 Mart tezkeresindeki gibi oldu. O tezkerenin oylanmasında da “Evet” oyları çok daha fazlaydı, ama üçte ikilik çoğunluk sağlanamadığı için tezkere Meclis’ten geçmemiş sayılmıştı.Türkiye’nin çıkarıSevgili okurlar, başta AKP’liler olmak üzere Türkiye’nin önemli bir bölümü kararın “kapatma” olarak çıkacağını düşünüyordu. Hatta AKP buna göre planlarını bile hazırlamıştı. Ancak Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın da söylediği gibi üyelerin bir bölümü “Türkiye’nin çıkarının AKP’yi kapatmamaktan geçtiğine” karar verdiler. Herhalde Anayasa Mahkemesi üyeleri de “AKP kapatılınca yerine kim gelecek?” sorusuna bir cevap bulamadılar.Bu daha mı iyi?Tabii alternatifsiz olmak AKP’nin kapatılmamasını haklı mı kılıyor? Alternatifsizlik mutlaka çok etkili ama şahsi inancım fiili durumlardan sonra alternatif bulunmasının zor olmayacağı yönünde. Çünkü demokrasi kendi içinde mutlaka alternatif bulur. AKP’nin kapatılması halinde siyasetin çok büyük bir kaosa düşmeyeceğine inananlardandım. Bunu da ısrarla dile getirdim. Hatırlayacaksınız. Ama 5 Anayasa Mahkemesi üyesi böyle düşünmediğini ortaya koydu.Büyük uzlaşmaSevgili okurlar Anayasa Mahkemesi elbette ülkemizin en yüksek ve en bağımsız mahkemesi. Bir yerlerden telkin ve uyarı alması düşünülemez bile. Ancak şunu da görmek zorundayız: Anayasa Mahkemesi bu ülkenin gerçeklerinden de uzak duramaz. Direk temaslar olmasa bile gelişmelerden etkilenmemeleri mümkün değil. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi’nin içinde AKP’nin de bulunduğu Türkiye’nin en etkin güçleriyle bir uzlaşma sağladığına inanıyorum. Üyelerden asker kökenli olanın bile kapatmaya karşı oy kullanması bende bu duyguyu güçlendiriyor. Merakım bu uzlaşmada AKP ne verdi?Sert bir uyarı mı?Kapatma kararının ardından medyanın özellikle AKP dümen suyunda gitmeyen bölümü “Bu kararla AKP çok ağır bir uyarı aldı” yorumunu yaptı. Bu görüşe göre AKP kapatılmamıştı ama laiklik karşıtlığının odak noktasında bulundukları da tespit edilmişti. Yani AKP’ye “Artık çok dikkatli ol, aslında kapandın ama kurtuldun, bundan böyle laiklikle ilgili hata yaparsan çok kötü olur” denmişti. Bu iyi bir temenni. Ben de yürekten katılmak istiyorum. Buna karşın kuşkularım da var.“Ne uyarısı” derseEvet sevgili okurlar Anayasa Mahkemesi kararı AKP’ye yönelik sert bir uyarıdır ama AKP bunu algılamazsa ya da bu yorumlara değer vermezse ne olacak? “Bak bu çok ciddi uyarıdır” diyenler, bundan sonra laiklik konusunda çok daha vahim adımlar atılırsa ne yapabilecekler? İşte AKP’nin sert uyarıldığını ileri süren çevreler bu soruların da cevabını bulmak zorundadır. Aksi takdirde bu temenniler “züğürt tesellisi”nden öte bir anlam taşımayacaktır.Yeniden kapatmaAKP, bir yıl önceki seçim zaferinden sonra bu kez Anayasa Mahkemesi kararı ile büyük bir zafer daha kazanmıştır. Artık önünde hiçbir engel yoktur. AKP, yarın Anayasa’yı tümden değiştirip, Anayasa’nın en önemli bölümlerinden biri olan başlangıç bölümünü tamamen atarsa, örneğin artık konuşulmayacağı söylenen türban bırakın üniversitelerde tüm kamuda kullanılır hale gelirse bunun önüne geçecek güç yok. Bunu şunun için yazıyorum, “AKP sert uyarıldı” iyi niyeti kısa bir süre sonra hüsrana dönüşebilir. O zaman yeniden mi kapatma davası açılacaktır?Siyaset yenidenSevgili okurlar, AKP kapansa da kapanmasa da hepimiz biliyorduk ki Türkiye yepyeni bir siyasi yapılanmaya gitmek zorunda. Şu anda kapamama durumu ile karşı karşıyayız ve siyaset belki partinin kapanmasından daha önemli hale geldi. Artık AKP’den rahatsızlık duyan hiç kimse şikâyet etmek veya yakınmak durumunda değildir. Eğer yukarıda yazdığım bazı kuşkuları duyanlar varsa ellerini taşın altına koymak zorundadır. Yeni siyasi oluşumlar mutlaka yaratılmalıdır.Şansı kullanmalıBir önemli noktaya daha değinmek istiyorum. Anayasa Mahkemesi’nin “kapatmama” kararı Türkiye’de bir gerçeğin daha kanıtlanmasına neden oldu bana göre. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sanıldığı gibi bu tür durumlarda “baskıcı” bir tutum izlemediği ortaya çıktı. Hatta tam tersine Silahlı Kuvvetler aldığı tavırla daha bile sorumlu davrandı. Bir süre önce askerin Türkiye’yi yönetme hevesi olmadığını ama siyasetçilerin çoğu kez asker bahanesi arkasına sığınmaya çalıştığını yazmıştım. İşte AKP bu duruma ilk kez karşı duran ve bu oyunu bozan parti oldu. Bu şansın da bundan sonra iyi kullanılması gerekir.AKP medyasıSevgili okurlar, dava sürecinde bu köşede de çok rastladığınız bir “AKP medyası” deyimi vardı. Anayasa Mahkemesi kararından sonra artık bu tanımlamaya da gerek kalmadı. En azından ben bundan sonra böyle bir deyim kullanmamaya karar verdim. Bu medya gerçekten canla başla çalıştı. Sonuca ulaşmak adına hiçbir ahlaki kurala uymamak, namuslu davranmamak pahasına inanılmaz bir propaganda yaptı. Bunda da başarılı olduklarını teslim etmeliyiz. Ve en önemlisi Erdoğan’ın medyayı kontrol etmek için milyarlarca doları gözden çıkarması da meğer doğru bir kararmış.Aradaki farkAncak şunu da söylemeden edemeyeceğim. Süreç boyunca AKP medyası olarak tanımladığımız medya ile aramızda çok önemli bir fark vardı. Evet, Can Ataklı olarak AKP’nin kapatılmasının daha iyi olacağını yazdım. Ama bunu yaparken ahlaki değerlere, hukuk kurallarına ve demokrasiye bağlılığı da ihmal etmedim. Sorguladım, eleştirdim, karşı çıktım, görüşümü tüm dürüstlüğümle yansıttım. AKP medyası tanımındakiler ise adeta bir “biat kültürü” davranışı sergilediler.Yepyeni bir sayfaSevgili okurlar bundan sonra önümüzde yepyeni bir sayfa açılıyor. Ben Türkiye’nin geleceğinden hiçbir zaman endişe etmedim, umutsuzluğa kapılmadım. Bu duygularım aynen bugün de sürüyor. Bu yeni süreçte yine eleştirel bakışla, AKP’nin iktidar yöntemlerini izleyeceğimden ve yeri geldiğinde yine lafımı sakınmayacağımdan emin olabilirsiniz. Türkiye özlediği gerçek çağdaş yaşama, Atatürk’ün gösterdiği yolda, demokratik yöntemlerle mutlaka ulaşacaktır. Herkesin içi rahat olmalı.Bu gece Avrasya’dayımYine bir bilgi vermek istiyorum. Bu gece Avrasya Televizyonu’nda Lale Şıvgın’ın hazırlayıp sunduğu “Beyin Fırtınası” adlı programa katılıyorum. Saat 21.00’de başlayacak programın konusu tahmin edeceğiniz gibi Anayasa Mahkemesi’nin kararı ve olası etkileri. Fırsat bulursam bu yazıda anlatmaya çalıştıklarımı daha geniş bir şekilde anlatmak istiyorum. Şu ana kadar programa katılacağını bildiğim bir kişi var o da Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş. Konya’da faciaGeçen haftanın en üzücü olayı Konya’daki Kuran kursu binasının çökmesi ve 17 kız çocuğumuzun ölmesiydi. Çocukların beynini çok küçük yaşlarda ilahi görüşlerle doldurmaya çalışanlar keşke dünyevi gerçekleri de göz önünde tutsalardı. Bütün parlak söylemlerine rağmen özünde dini siyasete alet edenlerin cahilliği ve vurdumduymazlığı hep masum yavruların başına patlıyor.Hepinize iyi haftalar. *** Karanlığı lanetlemektense bir mum yakmak daha iyidir. Çin atasözü

Devamını Oku

Kırıp geçiren yaşanmışlıklar

2 Ağustos 2008

Biliyorsunuz, son birkaç pazardır çeşitli konularda fıkraları bir araya getirip sizlerle paylaştım. Bu hafta da bir okurumun yolladığı yaşanmış fıkra gibi olayları yazıyorum. Polis arkadaşlarımız başta olmak üzere hep birlikte gülelim. İşte fıkra gibi yaşanmışlıklar:GöstermelikBirkaç gün önce trafiğin çok işlek olmadığı bir yerde normal olarak kırmızı ışıkta durdum. O an arkama yanaşan trafik polisinin anonsunu aynen aktarıyorum: “34 xxx... devam et, devam et. Sanki biz olmasak duracaksın.” Türk polisi ve UFOEveeet, şimdi de o kocaman alkışları Antalya’da UFO gördüğü için polisi arayan vatandaşa “Havadayken yapabileceğimiz bir şey yok, inerse tutuklarız” diyen yurdum polisi için alabilir miyiz?Yemin et!Yıllar önce sabahın erken bir saatinde nasılsa kimse görmez diye kırmızı ışıkta geçip sola döndüm ve 50 metre ilerideki kırmızı ışıkta beklerken trafik polisine yakalandım. Ehliyet ve ruhsatı istediğinde “Ama ışık sarıydı” itirazıma sert bir komutla “Yemin et!” dedi. Resmen kalakaldım, insan yalan yere yemin edemiyormuş. Yemin edemediğimi gören sevgili polis kahkayı basarak “Hadi yırttın, yalan yere yemin etseydin cezayı yazacaktım, bir daha dikkatli ol” dedi ve gitti. Kaç oğlum kaç!Öğlen saatleri. Trafikteyim. Kırmızı ışıkta dururken yandaki kalabalığı fark ediyorum. Bir polis otosu ve kalabalığın ortasında bir genç elini kolunu sallayarak konuşuyor. Kulak kesilip durumu kavramaya çalışıyorum. Çocuk yayalara kırmızı yanarken karşıdan karşıya geçmiş, tabii bunu gören polis ceza yazıyor. Çocuk, “Herkes geçiyordu ben de geçtim” gibilerinden kendini savunuyor. Polis umursamaz bir tavırla ekip arabasına giderken yaşlı bir teyze çocuğa bağırıyor “Kaç oğlum kaç! Arkanda plakan mı var?!” Polis megafonuBir teyzemiz yayalara kırmızı yanmasına rağmen karşıdan karşıya geçmeye çalışırken, 10 metre öteden megafon sesi gelir polisten, “Abla, zaten şişmansın bir de pişman olma!” Hayırlı cezalarYer İstanbul, Yenibosna. Otobüs durağından çıktık Avcılar istikametine doğru gideceğiz. Otobüs kısa yoldan trafiğe girebilmek için yasaklı yerden “U” dönüşü yapıyor. Yurdum polisi görev başında megafon açık ve o anlamlı anonsu geçiyor: “Otobüsçü! Cezan hayırlara vesile olsun, devam et sen ben plakana gönderirim nasıl olsa.” Kendin dinleKocamın arabasını aldığım ve içine sigara kokusu sinmesin diye bütün camlarını açtığım anda en sevdiğim şarkının radyoda çalmaya başlaması üzerine radyonun sesini de sonuna kadar açıp dolaşırken yurdum polisinden gelen anons: “34 xxx..., müziği kendin dinle! Kendin dinle ya da parçayı değiştir!”*****Zenci sütanneGenç bir kadın, aylardır şantiyede olan kocasına aşağıdaki satırları yazar:“Sevgilim, biliyorsun, sen şantiyedeyken nur topu gibi bir bebeğimiz oldu. Sütüm yetmediği için, yavrumuzu besleyebilmek için bir sütanne tuttum. Yalnız, bu sütannenin zenci olmasından dolayı çocuğumuz, emdiği sütün etkisiyle zaman içinde zenciye dönüştü. Haberin olsun dedim. Bu konuda benim bir suçum olduğunu düşünmezsin umarım. Öptüm, biricik eşin...” Kadının kocası da bunun üzerine annesine bir mektup yazar: “Sevgili Anneciğim... Karım bana gönderdiği son mektupta, sütü yetersiz olduğu için bir sütanne tutmak zorunda kaldığını, o sütannenin zenci olduğunu ve bu yüzden bebeğimizin renginin de zamanla koyulaştığını yazıyor. Tabii ki bundan eşimi sorumlu tutamayız. Selam ve sevgilerimle.”Annesi ise oğluna şöyle bir cevap yazar:“Sevgili Oğlum... Aslına bakarsan, sen doğduğunda benim sütüm de yetersiz kalmıştı. Ama biz fakir olduğumuzdan, sütanne tutamayıp onun yerine seni inek sütüyle beslemek zorunda kalmıştık. Bu durumda takdir edersin ki, senin safkan bir öküz olmanın sorumlusu ben değilim. Seni seven annen...”*****Bazı icatlar ve tarihleriBugün pek çok kolaylık sağlayan eşyaların ne zaman icat edildiğini biliyor musunuz? Tarihle teknolojiyi kıyasladığınızda şaşırtıcı sonuçlara varacaksınız. İşte bazı örnekler:1280, İlk gözlük İtalya’da yapıldı.1450, Johannes Gutenberg’in baskı makineleri kitap üretiminde çığır açtı. 1592, Galileo, cisimleri 30 kez büyüten bir teleskop yaptı.1622, Blaise Pascal, babasının vergi hesaplarında kullanması için bir toplama makinesi icat etti.1733, İngiliz bir dokumacı tarafından icat edilen “uçan mekik” adındaki alet bir kişinin bir günde üretebileceği kumaş miktarını ikiye katladı.1752, Benjamin Franklin, yıldırımın elektrikten kaynaklandığını gösterdi.1783, Marquis de Jouffroy d’Abbans ilk buharlı gemiyi yüzdürdü.1783, Montgolfier kardeşler bir sıcak hava balonunu başarıyla uçurdu.1819, Augustus Siebe, basınçlı bir dalgıç elbisesi tasarlayarak insanların daha derinlere dalabilmesini sağladı.1826, Fransız fizikçi Joseph Niepce tarihteki ilk fotoğrafı çekti.1830, İlk dikiş makinesi Fransız terzi Barthelemy Thimonnier tarafından tasarlandı.1837, İki İngiliz mucit William Cooke ve Charles Wheatstone ilk elektrikli telgraf makinesini yaptı.1838, Samuel Morse kendi geliştirdiği Morse alfabesini ilan etti.1846, Amerikalı bir dişçi bir çene ameliyatında acıyı hissettirmemek için eter kullandı.1848, İlk yürüyen merdiven, New York’ta turist çekmek için kuruldu.1849, Çengelli iğne icat edildi.1857, New York’ta bir dükkân asansörü olan ilk bina oldu.1863, İlk metro hattı Londra’da işletmeye açıldı.1868, bir gazetenin yazı işleri müdürü olan Christopher Sholes ilk kullanışlı daktiloyu yaptı.1901, İlk radyo transistörünü Marconi geliştirdi.1903, Henry Ford, yeni araba fabrikasıyla seri üretim tekniğini getirdi.1911, Ernest Rutherford, atomun merkezinde bir çekirdek olduğunu gösterdi.1926, John Logie Baird ilk televizyon görüntüsünü başarıyla iletti.1938, Amerikalı Chester Carlson ilk fotokopi makinesini icat etti.1960, Theodore Maiman ilk lazeri yaptı.1977, Dünyanın tekrar kullanılabilen ilk uzay gemisi olan Uzay Mekiği, ABD tarafından fırlatıldı.1982, Philips ve Sony şirketleri kompakt diski çıkardı.1990, Yüksek netlikte televizyon (HDTV) yayını ilk kez yapıldı.*****Bildiğim tek şaşmaz kural bütün kuralların şaştığıdır!

Devamını Oku

Şaraptaki ay yıldıza 5 bin lira ceza

1 Ağustos 2008

Saros Körfezi’ndeki Ece Koyu’ndayız. Şimdi Şekerbank Yönetim Kurulu Üyesi olan çok eski dostum Erdal Batmaz, Saros’u gezdiğimizi öğrenince bizi buraya davet etmişti. Ece Koyu, Gelibolu Yarımadası’nın Saros Körfezi tarafında genişçe bir koy. Hayli korunmalı. Gerçek anlamda balıkçı barınağını ilk kez burada gördüm.“Hiç mi balıkçı barınağı görmemiştin” diyeceksiniz. Gerçekten de böylesini görmemiştim. Bu balıkçı barınakları şöyle: Tepede bir köy var. Bu köyde balıkçılık yapanlara sahilde bir evlik yer veriliyor. Ne suyu ne de elektriği var. Üstelik aktarma istasyonlarına da uzak olduğu için cep telefonları da çekmiyor. İşte Erdal Batmaz’ın böyle bir yerdeki tanıdığı sayesinde balıkçı barınaklarından birinden yararlandık.Balıkçılardan çevre sorunları hakkında bilgiler almaya çalıştım. Balık neslinin azalmasından onlar da çok üzüntülü, doğal olarak suçu trolcülerde ve onlara karşı neredeyse hiçbir şey yapmayan yetkililerde buluyorlar.Deniztemiz Derneği ile Saros’a gelen Cüneyt Ülsever, Yalçın Bayer ve Cumhuriyet Gazetesi’nden dünya şirini iki genç stajyerle birlikte inanılmaz birkaç saat geçirdik.Bu arada Erdal Batmaz mimar Reşit Soley ile Dardanel’in sahibi Niyazi Önen’i de davet etmiş. Niyazi Önen’i yıllar önce gittiğimiz bir Ağrı gezisinden tanıyordum. O zamandan beri görmemiştim. Reşit Soley’in ise ismini biliyordum ama hiç tanışmamıştık.Meğer Reşit Soley mimarlıkla ilgili çalışmalarını tamamen bırakmış kendini Bozcaada’da şarapçılığa adamış. Tekel’in fabrikasını özelleştirmeden satın almış. Şimdi Corvus adını verdiği şarapları üretiyormuş.Reşit Soley’den şarapçılıkla ilgili pek çok bilgi aldım. Soley, şarapçılığın bir kültür olduğunu, birkaç nesil gerektirdiğini söyledikten sonra “Benimki amatör olarak başladı. Ama çok sevdim, şimdi bir yandan öğrenmeye diğer yandan da iyi bağcılık yapmaya çalışıyorum. Ayrıca hayatın sadece tıkınmaktan ibaret olmadığını da göstermek istiyorum” dedi.İşini çok ciddiye aldığı ise Bozcaada’daki bağının dünyanın en iyi 10 bağından biri seçilmiş olmasından belli. Bu arada Soley’den başına gelen çok ilginç bir olayı öğrendim.Soley, Corvus şarapları çok iddialı. Bu nedenle Corvus’un fiyatı da hayli yüksek. Yani Türk şarabı olarak alışmadığımız fiyatlardan satılıyor. Şişenin etiketinde küçük bir ay yıldız var. Hemen yanında “Gururla Türk” yazıyor.İşte bu ay yıldız, Bayrak Kanunu’na aykırı bulunmuş. Soley’e 5 bin lira ceza kesilmiş. O da ay yılızdaki yıldızı çıkarmış. Şimdi yine “Gururla Türk” yazıyor ama sadece küçük bir ay var yanında. Bayrak Kanunumuzun uygulamasında bazı hatalar olduğu hissi uyandı bende.Konuyla ilgili son bir not daha: Şarap ve tabii ki diğer alkollü içkiler üzerinde anormal vergi var. Miktarını yeni öğrendim. Örneğin 30 liraya satılan alkollü içkinin neredeyse 18 lirası vergiye gidiyormuş. Bunun da makule çekilmesi gerek. ***** Ne çok asker şehit oluyor Yok AKP’nin kapatma davasıydı yok Ergenekon’du derken yaşanan bir başka gerçeğin üzerine fazla eğilemedik.Son günlerde dikkat ettiniz mi ne kadar çok şehit vermeye başladık. Hemen her gün Güneydoğu’dan bir şehit haberi geliyor. Gazete sayfaları ve TV ekranları acılı insanların feryatlarıyla dolu.Peki nasıl oluyor bu? Lütfen artık klişeleşmiş “Terörün son çırpınışları, bittikleri için can havli ile saldırıyorlar” savunmasına geçilmesin.Bir ordu kendi toprakları içinde bu kadar büyük kayıp veremez. Veriyorsa bunun hesabını da vermek zorundadır. Gencecik çocuklarımız bu kadar kolay ölürken cenazelerde boy göstermek, güya üzülüyormuş gibi yapmak kimseyi tatmin etmez. Ayrıca gece yarıları tıpkı Amerikan ordusunun yaptığı gibi medyaya dağıtılan uçaklardan atılan bomba görüntüleri bu halkı pek tatmin etmiyor. ***** ‘Aman Allahım bu bizim patron’ Göcek koyları bu hafta sonunu çok hareketli geçiriyor. Zaten tekne sahiplerinin çoğu her hafta sonu Göcek’te. Ama bu hafta Belma Simavi’nin geleneksel ağustos daveti var. Bu nedenle Göcek olduğundan da kalabalık.Tabii İstanbul’un pek çok ünlü ismi Göcek’e akın edince magazin servislerinin de işi yoğunlaşıyor. Çünkü bu sayede aynı anda pek çok ünlüyü fotoğraflama şansı var.Çok satan magazin dergilerinden birinin muhabirlerinden biri tuttuğu tekne ile koyları geziyor ve teknelerde güneşlenen denize giren ünlülerin fotoğraflarını çekiyor.Muhabire bir istihbarat geliyor. “Falanca ünlü, şu koyda bir teknede” diye. Bu ünlü, çok ünlü de medyada pek fotoğrafı çıkmıyor. Muhabir bu nedenle bu ünlünün fotoğrafını çekmek için plan yapıyor çünkü müthiş bir atlatma haber yapacak.Ünlünün bulunduğu koyu ve tekneyi öğrendikten sonra pusuya yatıyor ve saatlerce güneş altındaki teknede bekleyerek en iyi pozu yakalamaya çalışıyor. Sonunda beklediği an geliyor. Ünlü kişi yanındaki misafiriyle teknede beliriyor.Muhabir deklanşöre hızla basmaya başlıyor, çekiyor da çekiyor. Ve hemen hızla oradan uzaklaşıyor.Oteline döndüğünde büyük iş başarmış olmanın keyfiyle dijital makinesindeki fotoğrafları incelemeye başlıyor. Çektiği ünlünün fotoğraflarını biraz büyütünce daha önce hiç dikkat etmediği diğer kişiye bakıyor ve hayret içinde bağırıyor: “Aman Allah’ım bu bizim patron değil mi?” Onca emek boşa gidiyor tabii. ***** Cağ kebap nedir? Bugünkü köşe biraz seyahatnameye döndü, ama ne yapayım üst üste birkaç yere gidince böyle oluyor.Mustafa Sarıgül’le Erzurum’a oradan da Bingöl’ün Karlıova İlçesi’nin Dörtyol Köyü’ne gitmiştik.Dönüşte Erzurum’a vardığımızda “Buraya kadar gelip de bir cağ kebabı yemeden gidilir mi?” diye sordum. Aslına bakarsanız cağ kebapın ne olduğunu da bilmiyorum. Bildiğim tek şey bizim bildiğimiz dönerin yatay biçimde olanı.Dediler ki “Tabii gideriz.” Yanımızdaki Erzurumlular hemen telefonlar ettiler ve “Kemal Koç’a gideceğimizi” söylediler. Gittik.Kemal Koç’un dükkânını görünce çok şaşırdım. Çünkü üzerinde “Cağ kebabını bulan adam” yazıyor. Meğer Tortum usulü denilen cağ kebabını 1998 yılında ilk yapan Kemal Koç’muş. Ondan sonra bu usul bütün Erzurum ve çevresine yayılmış, oradan da büyük kentlere.Kemal Koç sadece kebapçı değil, filozof gibi bir adam. Dükkânın her tarafında kendi yazdığı “özlü sözler” var. Hani bu sayfada tarihten ünlü kişilere ait sözler var ya, işte onlar gibi. Bana bir kitapçığını verdi, içinde bütün sözler var. Bir ara birkaç örneği sizlere de yazmak istiyorum.Bu kadar yazdım ama hâlâ cağ kebap nedir sorusuna cevap yok. Çünkü cağ kebabın ne olduğunu öğrenince çok şaşırdım. Meğer cağ, etlerin geçirildiği şişin adıymış. Ama bu şiş bildiğimiz gibi değil, bir tür kulpu var. Yatay olarak ateşin üzerinde pişirilen etler hızla kesiliyor ve aynı hızla bu kulplu şişlere geçiriliyor. Sonra bunlar ateş üzerinde biraz tutulup sıcak sıcak masalara dağıtılıyor. Yemesi öyle keyifli ki anlatamam. Tabi bir de yine yeni bir şey öğrenmenin keyfi... ***** Bir toplumda suç varsa orada adalet yoktur. Eflatun

Devamını Oku

AKP’nin yolu açık olsun

30 Temmuz 2008

Demek ki gerçekten bir bildikleri varmış. Yoksa son gün 6-5 söylentisi çıkmazdı. Önce asker sonra İstanbul sermayesi, Türkiye’nin AKP iktidarı ile yola devam etmesinin daha iyi olacağı yönünde uzlaşmaya vardı.Tabii bunda Orta Doğu politikasını henüz tamamlamamış olan ABD’nin Türkiye’ye bakış açısının çok büyük etkisi oldu. Amerika da AKP’yi tercih etti.Zaten Anayasa Mahkemesi Başkanı da uzun giriş konuşmasında bunu hissettirdi. Anayasa Mahkemesi üyelerinin dünya koşullarını da dikkate almak zorunda olduğunu belirtti.Anayasa Mahkemesi kararını açıkladığına göre söylenecek fazla bir şey yok. AKP, 4.5 aylık beklentiden sonra yolunun açık olduğunu görmüştür. Bu nedenle bize AKP’ye “yolun açık olsun” demekten başka söz düşmez.Tabii şimdi pek çok yorum yapılacak. AKP’nin bu kararla daha ılımlı ve uyumlu bir havaya gireceği söylenecek. Zaten bir yorum da şöyleydi: “AKP kapatılmasın. Ama Hazine cezası alsın. Böylelikle AKP’nin laiklikle ilgili kulağı çekilmiş olur. Bu parti bundan sonra daha dikkatli olur.” Bu iyi niyetli bir yaklaşım. AKP, sanıyorum önümüzdeki 3 ay boyunca, tıpkı Erdoğan’ın seçim akşamı partisinin balkonundan yaptığı konuşmadaki gibi yönetilecek.Hatta herkes bundan çok hoşnut olacak ve AKP’ye muhalefet edenlerle alay edecekler.Önemli olan 3 ay sonra Türkiye’nin nasıl olacağı. Artık AKP’nin önünde hiçbir engel kalmamıştır. Çok kısa bir süre içinde yeni anayasa gündeme gelecek ve bu anayasa ile bugüne kadar “sabredilen” her şey uygulamaya sokulacak.Yeni anayasa ile en başta AKP zihniyetine en büyük engel olarak görünen Anayasa Mahkemesi ya kaldırılacak ya da yapısı değiştirilecek.Laiklikle ilgili tartışmalar da yeni dönemde tamamen ortadan kalkacak, hatta belki de Atatürk ilke ve devrimlerini savunmak bile sıkıntı yaratacak.Seçimlerde zafer kazanan AKP şimdi kazandığı yeni ve eşi bulunmaz zaferin tadını elbette çıkaracak.Belli ki 1923 devrimini ve cumhuriyeti artık bir kenara atacak.*****Bingöl’de bir köy Geçen hafta cuma günü Mustafa Sarıgül aradı. O sırada Saros’taydım. “Erzurum’a oradan da Bingöl’ün bir köyüne gidiyorum. Gelir misin, senin için iyi bir gözlem olur” deyince tereddütsüz kabul ettim.Sarıgül benim gibi Ertuğrul Akbay’ı davet etmiş. Süheyl Batum da geleceğini söylemiş ama son anda başka bir işi çıktığı için gelememiş.Pervaneli bir uçakla 2.5 saat süren yolculuktan sonra Erzurum’a indik. O andan itibaren Sarıgül’ü izleme fırsatım oldu. Alanda kalabalık bir karşılama heyeti vardı. Davullar zurnalar çalıyor, Sarıgül’ü öven marşlar söyleniyordu.Belli ki Sargül, İstanbul Şişli dışında da ciddi bir organizasyon içinde. Sordum, “Şu anda bir parti kursak 65 ildeki il ve ilçe başkanlarıyla yönetim kurulları hemen görev başı yapabilir” dedi.Sarıgül bir lider gibi davranıyor. Son derece otoriter. Hiçbir hareketini şansa bırakmıyor gibi.Havaalanından 50’yi aşkın araçtan oluşan bir konvoyla 90 kilometre uzaktaki Bingöl’ün Karlıova İlçesi’ne yakın Dörtyol Köyü’ne vardık. Meğer buradaki cami depremde yıkılmış. Sarıgül de köye yardım amacıyla camiyi yeniden yaptırmış, bunun açılışı yapılacakmış.Köy, bir Kürt köyü. 2007 seçimlerinde tüm oylar AKP’ye gitmiş. Ama şimdi sorunca “İsteklerimizi yerine getirmedi” diye yakınıyorlar. Köyde gördüğüm çok sayıda türbanlı (cıvıl cıvıl renkli) kız artık İstanbul’da oturduklarını, yaz tatili nedeniyle köye ziyaret için geldiklerini söylediler. Ayrıca Sarıgül geliyor diye civardan da pek çok kişi toplanıp gelmiş.Sarıgül bulunduğu yere göre konuşan bir siyasetçi. Cami açılışında öyle bir konuşma yaptı ki, köylüler coştu da coştu. Bu ilginç. Örneğin, Sarıgül Baykal’ı şikayet ediyor köylü, “Baykal istifa” diye bağırıyor. Kardeşim siz oyunuzu zaten CHP’ye vermediniz ki! Ama her nasılsa Sarıgül’e karşı bir sevgi var. “Bizden biri” diyorlar.Bölgeden başka izlenimler de yazarım tabii. Ama Sarıgül’le ilgili şunu söyleyeyim: Kendini tamamen Başbakanlığa hazırlıyor. Bunun için CHP’nin başına geçmeyi ya da yeni bir oluşum yaratmayı hedefliyor.***** Sahil Güvenlik ne yapar? Saros Körfezi’nde gezerken ilginç bazı bilgiler aldım. Saros, dünyada kendi kendini temizleyebilen birkaç körfezden biri. Zaten bugüne kadar temiz kalabilmesinin birinci nedeni bu.Saros dip zenginliği ve güzelliği ile de dünya çapında bir yer. Yakın döneme kadar balık türü çokluğu, dipteki mağaralar ve mercan kayalıklarıyla da eşsiz bir doğa cenneti.Körfezi mahvedenlerin başında “vahşi” balıkçılar geliyor. Hiçbir kural tanımayan balıkçılar trol ve gırgırla denizin dibini ve ekolojiyi de yok ediyor.Bunu önlemek başta Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın işi. Ama bu teşkilat ancak çok yukarıdan gelen bir talimat olursa bu vahşi balıkçılara müdahale ediyormuş.Buna karşın bölgede amatör balıkçılık yapan veya dalanlara ise neredeyse acımasızca yaklaşıyormuş. Amatör balıkçıların tekneleri didik didik aranıyor ve bir belgesi bile eksik çıksa sahile çekiliyormuş.Zaten anlatanlar körfez içinde bir sahil güvenlik botunun da çok nadir göründüğünü söylüyorlar. Oysa körfezde bir Sahil Güvenlik noktası bulunsa, botlar sürekli seyir halinde olsa ve asli görevini yapsa trol ve gırgırcıların doğayı mahvetmelerinin önüne geçilir. Peki, Sahil Güvenlik bu dünya cennetinde neden yok acaba?***** Bir Saroslu’nun yakınması Sayın Can Ataklı Saros Körfezi ile ilgili yazınızı okudum. Enez-Büyükevren bölgesinde 12 senedir oturduğumuz bir yazlığımız var. Maalesef bu süre içinde doğa büyük bir değişim geçirdi.*Şahsa ait olan yazlıkların veya sitelerin arıtma tesisleri kontrol edilmiyor, kanalizasyon direkt olarak denize veriliyor gereken cezalar uygulanmıyor.* Site olarak çöp için köy muhtarına sezonluk bin 600 YTL civarında para ödeniyor. Bulunduğumuz bölgede 5-6 tane site var. Muhtar bu parayı alıyor çöpü toplayacak kişiye veriyor (ne kadar ödüyor onu bilmiyorum) ondan sonra çöpler köyün dışında yol üstündeki bir araziye hiçbir önlem alınmadan boşaltılıyor. Bütün çöpler etrafa dağılıyor, hayvanlar arasında dolaşıyor. * Bilinçsizce bir yapılaşma var ormanın dibine, içine kadar inşaat yapılıyor, bu izinleri kim nasıl veriyor?Saros Körfezi dünyada kendi kendini temizliyebilen iki denizden birisi böyle devam ederse doğa iflas edecek. (A.K.)***** Herkesin güvenini kaybeden daha ne kaybetsinPublilius Syrus

Devamını Oku

Cumhurbaşkanı-Başbakan gizli görüşme yapamaz

30 Temmuz 2008

Pazar günü. Veliefendi Hipodromu hıncahınç dolmuş. Herkes merakla Başbakanlık Koşusu’nu bekliyor. Koşunun öneminin yanı sıra yarışı Başbakan Erdoğan’ın da izleyecek olması heyecanı artırıyor. Ancak gelen bir haber herkesi hayal kırıklığına uğratıyor. Çünkü Başbakan Erdoğan, Ankara’da çok önemli bir toplantısı olduğunu bildirerek Başbakanlık Koşusu’nu izlemeye gelemeyeceğini bildiriyor.Başbakan’ı taşıyan Ata uçağı saat 20.30’da İstanbul’dan havalanıyor ve Ankara’ya doğru yola çıkıyor.Saatler 21.30’u gösterirken Ankara Çukurambar Semti’ndeki Kar Apartmanı’nın önüne sivil plakalı bir araç yanaşıyor. İçinden çıkan kişi hızla apartmana giriyor ve 22 No’lu dairenin kapısı açılıyor. Az sonra yine sivil plakalı bir araç daha geliyor. Arabadaki kişi de 22 No’lu daireye giriyor.Kar Apartmanı’ndaki 22 No’lu daire AKP İzmir Milletvekili Mehmet Tekelioğlu’na ait. Konukları ise Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. Ülkenin en tepesindeki iki isim bu dairede tam beş saat baş başa kalıyorlar.Saat 22.30’da ise İstanbul Güngören’de iki hain bomba art arda patlıyor. Aralarında henüz annesinin karnında birkaç gün sonra doğmayı bekleyen bir bebeğin de bulunduğu 18 kişi hayatını kaybediyor, yüzün üzerinde kişi de yaralanıyor.Bu olay siyaset tarihimizin en vahim olaylarından biridir. Demokratik ve şeffaf bir ülkede, kardeş olsalar bile Cumhurbaşkanı ile Başbakan gizli görüşme yapamaz. Eğer yaparlarsa ve bu ortaya çıkarsa Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın hemen istifa etmeleri gerekir.Çünkü Cumhurbaşkanı devlet protokolünü aşarak aynı zamanda bir siyasi parti Genel Başkanı olan Başbakan’la gizli görüşme yaparsa tarafsızlığını tamamen yitirmiş ve o partinin dümen suyuna girmiş demektir.Bir Cumhurbaşkanı hele sıkıntılı bir dönem geçirdiğimiz şu günlerde herkesle görüşebilir. Hatta görüşmeli, Anayasa’nın kendisine verdiği kurumlar arası koordinasyonu sağlamalıdır. Ama bu görüşmelerin yeri sadece ve sadece Çankaya Köşkü’dür.Gül ve Erdoğan’ın bu beş saat süren özel görüşmede ne konuştukları işin teferruatıdır. Bu da açıklanmalıdır ama gizli görüşme başlı başına bir skandal olduğu için hepsinin önüne geçer. Bu tür bir gizli görüşme devlet yapısını çökertmekle eş anlamlıdır.AKP iktidarı belki de kapanacağı gün siyaset tarihine geçecek bir rezalete imza atmaktan çekinmeyecek kadar gözü dönmüş haldedir. Bu görüşmenin hesabı mutlaka sorulmalıdır.*****Terbiyesiz bir adam Adamın adı Joost Lagendijk. Avrupa Parlamentosu Türkiye Karma Komisyonu Eş Başkanı. Bir haber kanalına çıkmış Türk milletinin gözünün içine baka baka AKP iktidarının ne kadar iyi olduğunu anlatıyor.Türban bir siyasi sembol değil inanç gereği imiş, bunun için üniversitelere türban ile girilebilirmiş. Türkiye ya Avrupa’nın söylediğini yapacakmış ya da görüşmeler kesilecekmiş. AKP’nin kapatılmasını Avrupa Birliği asla kabul edemezmiş. Eğer parti kapatılırsa bedelini Türkiye ödermiş. Ve daha bir sürü garip laf.AKP savunmayı Cemil Çiçek’e bırakacağına bu adamı getirip oturtsa daha iyi yapardı herhalde. Çünkü bugüne kadar AKP’yi bu adam kadar iyi savunan tek AKP’li bile görmedim.Adam belli ki kendini sömürge valisi olarak görüyor. Ama suç adamda değil elbette. Bu terbiyesizlerin arkasına sığınıp ülkeyi karanlığa götürmek isteyen zihniyettir asıl suçlu olan.Ve bir not: Terbiyesiz adam bir de ateist olduğunu açıklayıp Müslümanlığı öğretmeye kalkmıyor mu, işte bu çok dokunuyor insana.*****Saros, Özel Çevre Koruma Kurulu’na verilmeli Saros Körfezi’nde geçirdiğimiz iki günde gerek yetkililerle gerekse bölgede yaşayanlarla ve bu bölgeden ticari kazanç sağlayanlarla uzun uzun konuştuk. Bu konuşmalarda beni şu sevindirdi: Saros henüz kaybedilmiş değil, ama alarm sinyali veriyor. Ama duyarlı çevreler, belki de ilk kez henüz bir facianın eşiğine gelinmeden önlem alınması için ayağa kalkmış durumda.Bu durum umut yaratıyor çünkü nasıl kanserde erken teşhis hayat kurtarıyorsa Saros Körfezi de erken teşhisle eskisinden daha iyi hale gelebilir.Saros’taki birinci tehlike şu: Bölgede “vahşi” avlanma yapılıyor. Japonlardan aldıkları açık deniz avlanma sistemlerini bir körfezde kullanan balıkçılar denizdeki balık neslini de tüketmek üzere. 20’nin üzerinde ticari nitelikteki balık türüne sahip körfezde bugün 4-5 çeşit balık çıkıyor.Deniztemiz Derneği acil önlem olarak bölgenin Özel Çevre Koruma Kurulu denetimine alınmasını istiyor. Özel Çevre Koruma Kurulu, 1989 yılında Turgut Özal tarafından kuruldu. Kendi açıklamasına göre kurulun amacı ilan edilmiş bulunan Özel Çevre Koruma Bölgeleri’nde doğal güzelliklerin, tarihi ve kültürel kaynakların, biyolojik çeşitliliğin, su altı, su üstü canlı ve cansız varlıkların korunmasını ve bu değerlerin gelecek nesillere aktarılmasını, sürdürülebilirlik anlayışı çerçevesinde bölgelerin ekonomik kalkınmalarını sağlamak ve çevre bilincini artırmaktır.Buradaki en önemli fark, Özel Çevre Kurulu denetimindeki bölgelerde tüm bürokratik engeller kalkmış oluyor. Otorite tek elde toplanıyor. Kurul bölgedeki imar planlarını yapmaya, enerji ve sanayi yatırımlarına, yol yapımlarına izin vermeye tek yetkili oluyor. Bunun dışında bölgedeki bilimsel ve ekolojik araştırmaların yapılmasını sağlıyor.Saros Körfezi’ne kıyısı olan ilçelerdeki yerel yöneticiler doğal olarak bu yetkilerin tek elde toplanmasına kuşku ile bakıyor ve güçlerinin ellerinden kaçabileceğini düşünüyor.Oysa anladığım kadarıyla bundan kuşku duyulmaması gerek. Çünkü bu sayede bölgedeki işler kolaylaşacağı gibi haksız kazançların da önü kesilecek. Konuya birkaç ayrıntı ile devam edeceğim.***** Temel’in köpeği Fıkra Yıldırım Tuna’dan: Temel çok iyi eğitilmiş bir köpek satın almış, adı Bigi... Bigi, Temel’in her söylediğini anlıyor, hatta Temel eve telefon ettiğinde telefonun ilgili tuşuna basıp ahizenin karşısında havlayarak Temel’in sorularına cevap veriyormuş. Temel yine bir gün evi aramış, telefonu açan Bigi, “HAV...” demiş. - Ula Bigi... Sen misin?- HAV..!- Fadime evde mi?..- HAV..!- Başka kimse var mı?..- HAV...- Ula kaç kişi var?..- HAV, HAV...- Ne yapıyorlar?...- Hehehehehhhhhehhhh! (soluma sesi)- Yahu ne zamandan beri?..- UUUuuuuuuuuuuuuuuuuu..!***** Adaletin küçüldüğü ülkelerde, büyük olan artık suçlulardır. Anonim

Devamını Oku