Montrö’ye uydurmak için bu kadar çabaya gerek yoktu

26 Ağustos 2008

Günlerdir Gürcistan’a insani yardım götürmek için gelen Amerikan askeri gemilerinin Karadeniz’e çıkmasını tartışıyoruz. Sorun iki dev Amerikan hastane gemisinin Gürcistan’a gitmek istemesiyle başlamıştı.Gemiler İstanbul Boğazı’ndan geçeceklerdi ama son anda Montrö Anlaşması akla geldi. Bu anlaşmaya göre Karadeniz’de kıyısı olmayan ülkelerin askeri amaçlı gemileri eğer 15 bin tonu geçiyorsa Karadeniz’e geçemiyor. Oysa Amerikan hastane gemileri anlaşmadaki tonajların çok üstündeydi. Bunun üzerine formül aranmaya başlandı. Sonunda ABD, şartlara uyan tonajdaki askeri gemileriyle Karadeniz’e açıldı.Savaş gemilerinin Boğaz geçişini televizyonların canlı yayınlarında izledik. Pek çok kişi silah dolu bu gemilerin neresine yardım malzemesi konduğunu çözemedi aslında.Peki, amaç madem insani ve Montrö Anlaşması bu yardımların Amerikan askeri gemileriyle gönderilmesine engel oluyor, neden Türk Deniz Kuvvetleri kullanılmıyor.Amerikan yardım malzemeleri Türkiye’ye getirilir, bunlar Türk gemilerine yüklenir ve hiçbir sorun yaşanmadan üstelik dilediğiniz kadar yardım malzemesini Gürcistan’a gönderirsiniz.ABD, ille de “gösteri” yapmak istiyorsa bu da sağlanırdı. Gelen yardım malzemelerinin Türk gemilerine yüklenmesi dünyaya yayın yapan Amerikan televizyonları tarafından canlı olarak ulaştırılırdı kamuoyuna.Hatta bütün bunlara bile gerek kalmadan yardım malzemeleri sivil Amerikan gemileriyle de taşınabilirdi. Yardımın savaş gemileriyle taşınması diye bir şart yok ki.Ama bunların hiçbiri yapılmadı. Koşullar zorlandı, ille de Amerikan savaş gemilerinin boğazlardan geçmesi sağlandı. Bu da yapılanın gerçekten insani yardım amaçlı değil ABD-Rusya dikleşmesinin bir parçası olduğunu gösteriyor.Türkiye bilerek ya da bilmeyerek iki dev arasında kaldı yine. Umarım ve dilerim bu pek de mantıklı olmayan yardım kampanyası Türkiye’nin başına büyük bir iş açmaz.Ancak şunu da ekleyeyim, sonuçta bu tür işler “iyi niyet delikleri” ile gerçekleşmiyor. Amerikan savaş gemileri şu anda Batum’da ve Türkiye’nin işin dışında tutulması mümkün değil.*****Anıtkabir askere bağlı olmamalıGarip uygulamaların olağan sayıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Geçenlerde bir haber programında Anıtkabir’deki bir tören gösterilirken tekrar aklıma takıldı. Belki bilmeyeniniz vardır, Anıtkabir’in yönetimi, koruması, kollanması Genelkurmay’a bağlı.Yani Cumhuriyet’i kuran, kendi döneminde hayata geçiremese de demokrasinin temellerini atan, ilkeleriyle Türkiye’nin önünü açan Atatürk’ün mezarı askerlere bağlı, buna karşın saltanatı ve mutlakiyet yönetimini temsil eden Osmanlı sarayları, demokrasinin ve halk iradesinin kalesi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bağlı.Oysa Anıtkabir’in yönetimi Meclis’te, sarayların yönetimi de Kültür Bakanlığı’nda olmalı. *****‘Kocam kızacak’ Fıkra Yıldırım Tuna’dan: Kadın, ucuzluk yapan mağazadan bir sürü kıyafet satın aldıktan sonra kendine yardım eden tezgâhtar kıza “Kocam..” demiş, “Şimdi bunları görünce ’sırası mı şimdi’ diye çok sinirlenecek..” Tezgâhtar gülerek konuşmuş: “Eminim aldıklarınızın fiyatlarını öğrenince size anlayışlı davranacaktır..” “Orası öyle ama...” diye devam etmiş kadın, “Biraz önce bacağını kırdı, kaldırımda yatıyor ve bir an önce onu hastaneye götürmemi bekliyor yavrum..!” *****Bu da Ergenekon gibi Mektubu Necati Doğru’nun köşesinde okudum. Silivri’de gazetecilik yapan Cem Güner başına gelenleri anlatıyordu. Güner, Şaban Dişli’nin rüşvetle iş takibi yaptığı iddialarının patladığı Silivri’deki gelişmeleri birkaç yıl öncesinden yazmaya başlamış gazetesinde.Ondan sonra da başına gelmedik kalmamış. Bıçaklanmış, evinin duvarı yıkılmış, tapusu iptal edilmiş. Ve daha bir sürü şey.Bütün bunların başına gelmesinin nedeni iktidar partisine mensup bir belediye başkanını eleştirmek, yapıldığını fark ettiği bazı yolsuzlukları ortaya çıkarmak için çaba harcamak.Bakın işin içinde belediye başkanı var, savcılar var, hâkimler var, polis var, devletin avukatları var. Yani tam bir örgütlü eylem. Bir adamı susturmak için neredeyse devletin tüm birimleri hukukun ve yasaların dışına çıkmaya cüret etmiş.Ergenekon diye anlatılanlar da böyle değil mi? *****Hiç fırsat verdiniz mi? Akşam gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serdar Turgut pazar yazısında “haberde lezzet” unsurlarını anlatıyordu. Turgut sadece olayı anlatan düz yazıdan ziyade içine hikâye de katan, olayın görünmeyen yanlarını da yansıtan yazılara daha çok değer verdiğini söylüyordu.Bu çok güzel yazının en sonunda ise Serdar Turgut çok ilginç bir beklentisini dile getiriyordu: “Elimde Truman Capote ve Tom Wolf kalitesinde adam olsa bu tür haberler için birinci sayfanın tamamını ayırırım.”Burada sormak istediğim şu: Türk basınında bu kalitede isim mi yok, yoksa bu kalitedekilere fırsat mı tanınmıyor?Truman Capote ve Tom Wolf, Serdar Turgut’un Türkiye’de özlemini çektiği gazeteci-yazar tipinin ilginç örnekleri. Ama herhalde onlar da “biz yazarsak böyle yazarız” diye kendi kararlarını kendileri vermedi. Bu türü denediler, yöneticiler beğendi, okuyucu beğendi, onlar da dünya çapında yazar oldu.Bizde ise sorun belki gazete yönetimlerinde. Genel yönetmenler birlikte çalıştıkları kişilerin özel yeteneklerini ne kadar biliyor? Özel yeteneği olanları bulup çıkarabiliyor mu? Bunun için fırsat yaratıyorlar mı? Ve en önemlisi günün koşullarına aykırı olsa bile bu yetenekleri değerlendirmede cesur davranabiliyorlar mı?Örneğin, Serdar Turgut birkaç muhabirine bu türde yazmalarını tavsiye etse ve sonucu görse. Sanıyorum biraz çaba harcarsa aradığı yetenekleri mutlaka bulacaktır. Türk medyasında bu kalitede çalışan sayısı hiç de az değildir.

Devamını Oku

Yolsuzluğu söylemezseniz herkes yok sanar

24 Ağustos 2008

Sevgili okurlar uzunca bir aradan sonra gündemimize “yolsuzluk” kavramı tekrar girdi. Şaban Dişli’nin “izahı pek mümkün olmayan” 1 milyon dolarlık imar değişikliği anlaşması biraz da VATAN’ın ısrarlı takibi sonucu kamuoyu tarafından öğrenildi. AKP’li olan olmayan pek çok kişi Dişli’nin bu olayda sorumlu olduğuna inanıyor. AKP’nin Dişli’ye sahip çıkması parti tabanında bile şaşkınlık yaratmış durumda.Herkes şerbetlendi mi?Geçen hafta açıklanan bir kamuoyu araştırmasında halkın gündeminde yolsuzluğun hayli geri sıralara düştüğü görülüyordu. Tabii bu araştırma Dişli olayından önce mi sonra mı yapıldı bilmiyorum ama halkın yolsuzluklara karşı eskisi kadar duyarlı olmadığı ortada. Ya herkes şerbetlendi ve kimse yolsuzluklara aldırmıyor ya da yolsuzluk olduğunu pek çok kimse bilmiyor.Yolsuzluk yok mu?Sevgili okurlar, biraz da deneyimlerime dayanarak söylüyorum ki, sorun halkın yolsuzluk iddialarını eskisi kadar duymamasından kaynaklanıyor. Yoksa yolsuzluk olmuyor değil. Ki zaten kulağı gözü açık olanlar nerelerde ne tür yolsuzluklar yapıldığını biliyorlar ve bunların kamuoyuna duyurulmamasına da çok şaşırıyorlar. Çünkü gerçekten son 5 yıldır medyada yayınlanan yolsuzluk haberleri neredeyse iki elin parmaklarını bile geçmiyor. Ancak medyada yayınlanmaması yolsuzluk yapılmadığı anlamına da gelmiyor.Medyanın suçu mu?Tabii buradan yola çıkarak ilk akla gelen, “medya yolsuzlukları yayınlamıyor” oluyor. Bu mantıklı olsa da gerçeği tam yansıtmıyor. Çünkü medyanın temel görevi hafiye gibi çalışıp yolsuzluk olup olmadığını araştırmak değildir. Medya da eline gelen bilgi ve belgelerin izini sürerek yolsuzlukların üzerine gidebilir. Medyaya sadece dedikodu gelirse bu olayların üzerine gitmesi o kadar da kolay değildir.Herkes işine geleni yaparsaSon 5 yıl içinde pek çok yolsuzluk olayının dedikodusu geldi ya da kokusu çıktı. Kimi bakanlar ve aileleriyle ilgili söylentiler yayıldı. Ama AKP iktidarı bu tür konularda öylesine koruyucu ve savunmacı tavırlar içine girdi ki olayların izini sürmek çok zorlaştı. AKP’nin yarattığı “korku imparatorluğu” sayesinde yolsuzlukla bizzat muhatap olanlar da, kokusu çıksa bile başlarına geleni anlatmaktan çekindiler.Sivil toplum kuruşlarıAma sevgili okurlar burada kimi sivil toplum kuruluşlarının da hatasını, ihmalini ve hatta iş birliğini sorumlu tutuyorum. Örneğin geçmişte yaptığı işlerle saygın bir yer edinen TESEV’in sesi bu iktidar döneminde neden hiç çıkmadı acaba? 2000-2002 arasında TESEV “temiz toplum” adına neredeyse her ay yeni bir yolsuzluk dosyası açıklardı. Ne zaman ki AKP iktidara geldi TESEV’in yolsuzluklarla ilgili araştırmaları şıp diye kesildi.İşte önerimŞimdi bu ifadelerden yola çıkarak TESEV yöneticileri öfkeli açıklamalar gönderebilirler. Sözüm sadece onlara değil, çok bilindikleri için yazdım. Ama şunu yapabilirler, çünkü imkânları geniş: Son 5 yılda belediyelerde yapılan imar plan tadillerini incelesinler. Bu uzmanlık işidir. Hangi arazi üzerinde ne zaman imar tadilatı yapılmış, daha önceki sahipleri kimmiş, imar tadilatından önce kimler satın almış, bu tadilatlar o arazilere ne kadar değer katmış. Meşakkatli bir çalışma olabilir, ama buyrun size bir araştırma konusu.Kuşkumun kaynağıBunları yazmanın bir nedeni de AKP iktidarının oluşumuyla ilgili kamuoyunda oluşan bazı kuşkular. Çünkü AKP’nin iktidara gelişinde dış etkiler bugüne kadar çok konuşuldu. Şimdi düşünüyorum da 2000- 2002 arasında sanki bazı dış güçler çok ısrarlı biçimde ekonomik krizden, yolsuzluk ve usulsüzlerden söz edilmesini sağladı. AKP iktidar oldu. Sonra da sanki bu kampanya özellikle kestirildi. Herkes bir düşünsün derim.Meclis Başkanı da sessizBu arada sevgili okurlar, Meclis Başkanı, Şaban Dişli’nin doğruyu söyleyip söylemediğini test etme şansı olduğu halde bu şansı kullanmayıp topu taca atmaya devam ediyor. Dişli, 1 milyon liranın önceden verilmiş bir teminat olduğunu söylüyor. O halde geçen yıl seçildiğinde verdiği mal beyanında bunu belirmiş olması gerek. Köksal Toptan mal varlığını açıklamasın, ama yetkisi var, kendisi açıp baksın, Dişli’nin doğruyu söyleyip söylemediğini görsün. Sonra da neyi doğru buluyorsa öyle davransın. Talep bu, Toptan tınmıyor bile.Bazı medyanın tavrıBu konuyla ilgili bir noktaya daha dikkat çekmek istiyorum. Şaban Dişli olayı her nedense özellikle AKP’ye yakın olduğu görülen medyada pek yer almadı. Ama her nasılsa bazı CHP’li belediye başkanlarının, dernek başkanlarının yolsuzlukları gündeme gelmeye başladı. Şaban Dişli’yi görmeyip, birkaç küçük beldedeki CHP’li ya da başka partililerin yolsuzluklarını ortaya dökmek de harika bir şey yani.Afrika zirvesiGeçen hafta Türkiye yeni bir dış politika atağı ile gündemdeydi. Pek çok Afrika ülkesinin devlet yöneticileri İstanbul’da bir araya geldi. Dünya medyası da bu olaya geniş yer verdi. Ama ne yazık ki bu bizim dilediğimiz biçimde olmadı. Çünkü dünya medyası toplantının önemine değil, konuklar arasında bulunan Sudan Cumhurbaşkanı Ömer Hasan El Beşir’e değindi. Çünkü Sudan’daki insan hakları ihlâlleri ve toplu kıyımlar nedeniyle dünyanın nefretle baktığı bir isim El Beşir.Sudan şart mıydı?El Beşir dünyanın gözünde bir insanlık suçlusu. Ülkesindeki pek çok ölümden sorumlu tutuluyor. Türkiye, Birleşmiş Milletler geçici Güvenlik Konseyi üyesi olmak için çok sayıda ülkenin desteğine muhtaç. Zaten Afrika zirvesinin de asıl bu amaçla yapıldığı biliniyor. Koca Afrika’da bir Sudan’ın eksik olması acaba bir şeyi değiştirir mi? Ya da diğer ülkeler Türkiye’ye sempati beslese bile sırf Sudan Başkanı yüzünden oy vermezlerse bunun sorumlusu kim olacak?Din birliği temeliAncak sevgili okurlar, anlaşılıyor ki, AKP iktidarı temel ölçü olarak din birliğini kabul ediyor. El Beşir diktatörlüğünün yanı sıra ülkeyi şeriat kurallarına göre yöneten bir lider aynı zamanda. Anlaşıldığı kadarıyla bu kriter AKP yönetimine diğer gerçekleri unutturuyor. Ülkelararası ilişkilerde din birliği kriterinin esas alınması, uzun vadede Türkiye’yi ciddi sıkıntılara sokacaktır.Atatürk’ün telgrafıÖnceki hafta yazdığım “Atatürk olmasaydı Hazreti Muhammed’in mezarı da olmayacaktı” başlıklı yazım geçen hafta da yine çok konuşuldu. Pek çok okur bu işin peşini bırakmamamı isteyen mesajlar attılar. Ne yazık ki 12 Eylül döneminde çok az basılan kitaba ulaşmam hâlâ mümkün olamadı. Dışişleri Bakanı da 2 haftadır tüm çağrılara kulak tıkıyor. Nedense bu konuyu konuşmak bile istemiyorlar. İlker Başbuğ yazısıBirkaç gün sonra Genelkurmay Başkanı olacak Orgeneral İlker Başbuğ’un isyancı gelenekten gelen son Harbiyeli olduğunu yazdığım yazıya, özellikle asker kökenli okurlar tarafından eleştiri ve düzeltmeler geldi. Bu mesajlarda tarih yanlışları olduğu vurgulandığı gibi bazıları da bu yazıyı Başbuğ’a iftira olarak nitelemiş. Oysa o yazıda da belirttiğim gibi bu sadece bir ayrıntı yazısıydı. Ne Harp Okulu öğrencilerini bir dönem isyancı gibi gösterdim ne de 1963’ten sonra Harp Okulu’nun sindiğini anlatmaya çalıştım. Üst üste gelen olayların yarattığı tabloyu sergilemek istedim.HaberX’te ayrıntılı röportajSevgili okurlar, bu hafta başı son olarak HaberX internet haber sitesinin benimle yaptığı söyleşinden söz etmek istiyorum. Cemil Barlas’ın yönetimindeki HaberX’in röportaj yazarı Hülya Okur geçen hafta benimle çok ayrıntılı bir konuşma yaptı. Çok iyi hazırlandığını gördüğüm Hülya Okur pek çok soru sordu. Bu köşeden de bildiğiniz bazı görüşlerimin ayrıntılarını okumak isterseniz bugünden itibaren www.haberx.com adresine girebilirsiniz. Özellikle darbeler, Ergenekon, muhalefet, medya konularındaki görüşlerimi bu söyleşine bulacaksınız.Hepinize iyi haftalar dilerim. *** Politika ve ahlakı farklı ele alanlar, her ikisini de asla anlayamazlar.J. J. Reusseau

Devamını Oku

Bir ‘demet’ Temel fıkrası

23 Ağustos 2008

Pazar günleri yer verdiğim fıkralar, komik olaylar, kıssadan hisse çıkarabileceğimiz hikâyeler için çok olumlu tepkiler alıyorum. Tüm haftanın yoğun temposunu üzerimizden atmamıza, biraz olsun nefes almamıza yardımcı oluyor pazar yazıları. Bu hafta çok değerli okurum Demet Erel’den gelen Temel fıkralarını sizlere aktarıyorum. Keyifli pazarlar...Yunus balığıTemel ölmüş. Öteki dünyada görevliler listeye bakmış ve Temel’e: “Ya, senin adın listede yok sen bugün ölmeyecektin yanlışlıkla ölmüşsün. Seni tekrar dünyaya göndereceğiz. Ama kurallara göre insan olarak gönderilemezsin. Ancak istediğin bir hayvan olarak dünyaya gönderileceksin. Ne olmak istersin?” Temel biraz düşündükten sonra: “Yunus balığı olayım” demiş. Ve anında yunus balığı olarak dünyaya ışınlanmış. Aradan 3 dakika geçmeden Temel tekrar öteki dünyaya dönmüş. Görevli sormuş: “Ne oldu ya? Biz seni şimdi gönderdik niye geldin?” Temel masum bir şekilde cevaplamış: “Yüzme bilmiyordum, boğuldum!” Geyik nasıl taşınır?Temel ile Dursun bir gün ava gitmişler. İri bir geyik avlayıp geri dönerlerken çok ağır olan geyiği birer boynuzundan beraberce tutarak köylerine doğru yola koyulmuşlar. Köye beş yüz metre kala köyün yaşlılarından biri ile karşılaşmışlar. Adam geyiği görüp Temel ile Dursun’u tebrik ettikten sonra geyiği böyle taşımaları halinde etinin sertleşeceğini söyleyerek kuyruğundan çekerek taşımalarını önermiş. Temel ile Dursun da kuyruğundan çekerek taşımaya başlamışlar. Bir süre sonra çok yorulmuşlar ve Dursun Temel’e dönüp şöyle demiş: “Ula Temel biz yine eskisi gibi taşısak iyi olur. Baksana köyden epeyce uzaklaştık...” Gece burdayızİki Karadenizli uçağa binmiş. Uçak havalandıktan sonra uçağın motorlarından biri bozulmuş. Pilot anons etmiş: “Uçağımızın bir motoru bozulmuştur. Telaşa gerek yoktur.” Aradan çok geçmeden ikinci motor da bozulmuş. Pilot anons etmiş: “Uçağın ikinci motoru da bozuldu...” Temel Dursun’a dönmüş: “Tursun desene geceyi burda geçireceğiz.” 2 kere 2İlkokulda öğretmen Temel’e sormuş. “İki kere iki...” Temel düşünmüş ve cevap vermiş: “10!” Öğretmen kızmış: “Oğlum iki kere iki dört, bilemedin beş eder nerden on edecek!” O Afrika’da...Temel bir gün dertli dertli içiyormuş meyhanede. “Ne bu hal” demiş Dursun. “Boşver” demiş Temel de. Dursun ısrar etmiş “Biz arkadaş değil miyiz?” diyerek. Temel dayanamamış: “Ama kimseye anlatma.. Hani ben bir zaman Afrika’ya gitmiştim ayı avlamaya?” Dursun “Hatırladım bayağı da dönmemiştin” demiş... Temel devam etmiş anlatmaya: “Günler sonra buldum en sonunda avlayacak bir ayı ama tam ateş edecekken tüfek bozuldu. Ben de kaçarken uçurumdan aşağı düştüm.” Dursun heyecanla “Eeeee” demiş, “Sonra...” Temel sürdürmüş: “Her tarafım kan revan içinde, komaya girmişim. Sonra ayı beni yuvasına götürdü. Yaralarımı yaladı, balla, sütle besledi beni, iyileştikten sonra da bana tecavüz etti aylarca” demiş. “Buna mı üzülüyorsun, takma kafanı yaa bak bu kadar zaman geçti. Çoluk çocuğa karıştın, mutlu bir hayatın var” demiş Durmuş. Temel: “Bu da hayat mı be birader... O Afrika’da ben burda..” 2 tüp geçitİstanbul’a tüp geçit yapılması için ihale açılmış. Amerika, Japonya içinde olduğu bir sürü ülke teklif vermiş, 10 milyar, 20 milyar dolar... Bizim Temel’le Dursun ise 10 bin dolarlık bir teklif getirmişler. Komisyon gitmiş Trabzon’a Temel’le Dursun’u görmeye. Demişler ki, “İhaleyi size vereceğiz, anlatın bakalım projenizi?” Temel başlamış anlatmaya: “Ben gidicem Anadolu yakasına başlıycam denizin altından kazmaya, İdris de gidecek Avrupa yakasından kazacak. Denizin altında ortada buluşucaz.” Yetkililer sormuş: “Peki ya hiç buluşamazsanız ne olcak?” Bu sefer de İdris atılmış: “O zaman bir tüp geçit fiyatına iki tüp geçit yaptırmış olacaksınız...” Şoförsüz gidiyorTemel ile Dursun iki katlı otobüsle seyahat ediyorlarmış. Üst kattaki Temel bir ara cep telefonunu çıkarmış ve alt kattaki Dursun’u aramış: “Tursun, orada durum nasıl?” Dursun: “Hüç... Bizim şoför uyumuş, otobüs öylece gidiyor” demiş. Temel böbürlenerek yanıtlamış: “O da bir şey mi? Bizim katta hiç şoför yok. Otobüs şoförsüz gidiyor.”*****Midye ayıklanmaz Bu hafta gelen okur mesajlarından biri çok ilginçti. Hem güldüm hem şaşırdım. Çünkü ismi bende saklı bu okurum diyor ki: “Üsküdar’da denizden çıkardığım midyeleri kıyıda ayıklıyordum, belediye zabıtası geldi ve midye ayıklamanın yasak olduğunu söyleyerek ceza kesti.” Tabii okurum midyeleri nerede ayıkladığını söylemiyor, sadece şunu belirtiyor “Memurlara midye çıkaran ve ayıklayan başka insanlar olduğunu söyleyerek gösterdim, ama onlar cezayı bana kesmeye kalktılar.” Demek ki, oralarda birileri daha midye ayıklıyormuş. Peki belediye zabıtası niye böyle bir uygulama yaptı? Belki de okurum etrafı kirletiyordu. Kabukları etrafa saçıyordu. Mesajda bunlar da yok, ama adam da durup dururken bunu şikâyet etmez ya. Dedim ya hem komik hem şaşırtıcı bir durum. *****Patates bahçesi Bu pazar çok hoşuma giden, mail grupları arasında da çok dolaşan bir hikâyeyi yazmak istiyorum. En çaresiz zamanlarda bile insan zekâsının nelerin üstesinden gelebileceğini hatırlamakta fayda var. İşte o hikâye:Nebraska’da yaşlı bir adam yaşıyordu. Patates ekmek için bahçeyi bellemesi gerekiyordu, fakat bu o yaştaki biri için çok zor bir işti. Tek oğlu olan David ona yardım edebilirdi fakat o da hapisteydi. Yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve durumunu anlattı:“Sevgili David,Patates bahçemi belleyemeyeceğimden kendimi çok kötü hissediyorum. Bahçeyi kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım. Burada olsan bütün derdim bitecekti. Biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallederdin.Sevgiler, Baban.” Yaşlı adam birkaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı:“Babacığım, sakın bahçeyi kazma, ben oraya cesetleri gömmüştüm!Sevgiler, David” Ertesi gün sabaha karşı FBI ve yerel polis çıka geldi ve tüm sahayı kazdı ama herhengi bir cesede rastlamadılar. Yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler. Aynı gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.“Babacığım, Şimdi patatesleri ekebilirsin. Bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini yaptım. Sevgiler, David.”***** İşi olmayan sınıfa giremez, içeride yeterince işsiz var zaten!

Devamını Oku

8 altınlı Michael Phelps, 7 altınlı Mark Spitz gibi bir Uğur Dündar çıkaramadı

23 Ağustos 2008

Olimpiyat tarihinde 1972’nin ayrı önemi vardır. Münih’te yapılan 1972 Olimpiyatları sırasında Filistinli komandolar İsrailli sporcuları kaçırmak istemişti. Teröristler polisin sağladığı helikopterlere rehineleri bindirdikten hemen sonra Alman polisi harekete geçmişti. Ancak polis beceriksiz davranınca helikopterlerdeki el bombaları patlamış ve 11 İsrailli sporcu yanarak ölmüştü.Bu olay nedeniyle Münih 1972 en kanlı olimpiyat olarak tarihe geçti. Teröre karşı mücadelede ise artık özel eğitilmiş güçlerin kullanılması gerekliliği ortaya çıktı. Şimdi terör olaylarında göz açtırmayan özel birliklerin kurulması bu tarihten sonraya denk gelir.Altın madalya rekoru1972 Münih Olimpiyatları’nda tarihe geçen bir diğer olayı ise ilk kez bir sporcunun 7 altın madalya birden kazanmasıydı. Amerikalı yüzücü Mark Spitz tam 7 dünya rekoru ve 7 altın madalya ile tarihte aynı olimpiyatta en çok altın madalya alan kişi oldu.Madalya rekoru tam 36 yıl sonra yine bir Amerikalı yüzücü Michael Phelps tarafından kırıldı. Phelps altın madalya rekoruna bir de aynı günde iki dünya rekorunu ekledi.İlk naklen yayınAma benim bugün anlatmak istediğim konu başka. 7 altın madalyanın günümüzün en başarılı televizyoncularından Uğur Dündar’la ilgisininin öyküsünü paylaşmak istiyorum.1972 Münih Olimpiyatları TRT için de bir dönüm noktasıydı. Çünkü TRT ilk kez bir olimpiyattan canlı yayın yapıyordu. O tarihte televizyonlar siyah beyazdı. Doğal olarak bütün yarışmaları da siyah beyaz izliyorduk.TRT’nin spikeriTRT, bu ilk naklen yayına iyi hazırlanmıştı. TRT’nin ağır topları Münih’teydi. Olimpiyatlardaki yüzme yarışmalarını sunma görevi ise henüz çok genç olan bir spikere verilmişti. 1970 yılında TRT’nin açtığı sınavı kazanarak prodüktör unvanıyla göreve başlayan, Olimpiyatlara da aslında prodüktör olarak giden genç, yüzme yarışlarını sunarak TRT’nin yeni sesi olmuştu. Adeta “patladığı” yüzme yarışmaları kariyerinin de dönüm noktasıydı.Her altında coşkuBu genç spikerin adı Uğur Dündar’dı. O yıllarda henüz 20’li yaşlarında olan Uğur Dündar, Mark Spitz’in ardı ardına altın madalyalar kazandığı yarışmaları öyle bir heyecanla, düzgün ve akıcı Türkçeyle ve esprileriyle anlatıyordu ki, izleyiciler yarışmalar kadar Uğur Dündar’ın sunumunu da bekler olmuştu.“Kim bu adam” Günler geçtikçe kamuoyunda bir Uğur Dündar efsanesi esmeye başladı. Çünkü her gün neredeyse gün boyunca sesi ile tüm evlere konuk olan Uğur Dündar’ı ekrana çıkmadığı için kimse tanımıyordu. Herkes merak içindeydi. Kimdi bu Uğur Dündar? Nasıl biriydi? Yakışıklı mıydı? Bir yarışma bu kadar mı güzel anlatılırdı? Şimdi o tarihte tek televizyon var, herkes onu seyrediyor, haliyle ekrana sesinizle bile çıksanız ilgi çekiyor ve merak topluyorsunuz.Olimpiyat bitiyorHatırladığım kadarıyla olimpiyatlar boyunca Uğur Dündar ekrana hiç çıkmadı. Kimse yüzünü görmedi. Ama herkes hakkında konuştu. Kimi bilmeden “çok yakışıklı” olduğunu söylüyordu, kimi “yaşlıymış ama sesi genç” diyordu. Olimpiyatlar bitti. Her şey normale döndü. Ama ekranın bu heyecanlı spikeri halkın gönlünde taht kurmuştu. Üstelik görünmeden.Fotoğrafı çıkıyorYine o tarihlerde tek televizyon olduğu gibi televizyonla ilgili dergi de yoktu. Eğer yanılmıyorsam televizyon dergiciliğinin öncüsü TV’de 7 Gün Uğur Dündar’ın fotoğrafını yayınlayarak “İşte olimpiyatların sesi olan genç” dedi. Kıyamet de o zaman koptu. Çünkü Uğur Dündar son derece genç ve yakışıklı yüzüyle bir anda herkesin ama öncelikle ve neredeyse tüm kadınların gönlünü fethetti. Aslında herkes o güzel sunumun ardındaki adamın da son derece yakışıklı, güzel ve sevecen olmasını zaten bekliyordu. Ancak Uğur Dündar fiziğiyle beklentilerin de üzerine çıkmıştı.Ekrana çıkıyorBütün bunları o günkü bilgilerimle ve anılarımın yardımıyla yazıyorum. Ve hafızam beni yanıltmıyorsa TRT bu ilginin farkına vararak Uğur Dündar’ı ekrana çıkarma kararı aldı. Uğur Dündar, TRT’nin en katı kurallarını işlettiği o yıllarda herkesi ekran başına çakan, keyifli, sorunlara çözüm getirici ve eğlendirici programlar yapmaya başladı..Çok emek verdiVe Uğur Dündar bir olimpiyat spikerliğinin kendisine açtığı yolu büyük emekler harcayarak çok iyi değerlendirdi. O basit yarışma anlatmalardaki becerinin bir tesadüf olmadığını, asıl işlevinin iyi gazetecilik ve televizyonculuk olduğunu kanıtladı. Geçen yıllar içinde Türkiye’nin en sevilen, en inanılan ve güvenilen isimlerinden biri oldu.Gelelim Phelps’eBütün bunları tekrar hatırlamama ve alışılmadık biçimde yazmama Michael Phelps’in kazandığı 8 altın madalya neden oldu. Pekin’de Münih’e göre bir eksiğimiz vardı. TRT, nedense bu olimpiyatlarda sunuma çok önem vermemiş. Yarışmaları sunanlar heyecandan uzak, sıradan bir iş yapıyor gibi konuşuyorlardı. Kendi kendime şunu düşündüm: “1972 Münih Olimpiyatları ve 7 altın madalya Türkiye’ye bir altın çocuk kazandırmıştı. 2008 Pekin Olimpiyatları ve 8 altın madalya bunu başaramadı.” *** Yolsuzluğu unuttuk mu?Son okuduğum bir kamuoyu araştırmasının en ilginç sonuç halkın gündemindeki önemli olaylar sıralamasında yolsuzluğun en alt sıralara düşmesiydi.“Yolsuzluklar mı bitti yoksa yolsuzluklara karşı herkes şerbetlendi de artık sorun gibi görülmüyor mu?” diye düşünmeden edemiyor insan.Sonra şunu düşünüyorum: “Yolsuzluk haberlerine eskisi kadar duyarlı mıyız? Şaban Dişli olayına kadar kaç yolsuzluk olayının üzerine böyle gidildi?” Bir eksikliğimiz olduğu hissine kapılıyorum. Kamuoyu da gelişmeleri medyadan izliyor. Eğer medya var olanı yok sayar ve hiç söz etmezse halk da böyle bir şeyin olmadığını sanır.Tabii bu konuda sorumluluğu olan sadece medya değil. Konuyu önümüzdeki hafta içinde daha ayrıntılı işlemek istiyorum. *** Öfke gelir göz kızarır, öfke gider yüz kızarır.Türk atasözü

Devamını Oku

Gül en doğrusunu yaptı

20 Ağustos 2008

Cumhurbaşkanı ve Başkomutan Abdullah Gül’ün eski Refah Partisi Genel Başkanı ve eski Başbakan Necmettin Erbakan’ın “hapis cezasını” affetmesi tartışmalara neden oldu. Pek çok kişi bu karara karşı çıkarken Gül’ün kendisini de kurtardığını söylüyorlar.Oysa ben bu kanıda değilim, eleştirileri de yersiz buluyorum. Çünkü Abdullah Gül en doğru olanı yapmıştır. Necmettin Erbakan’ın hapis cezası alması ve evinde de olsa hapis hayatı yaşaması vicdanları rahatsız eden bir olaydı.Nedenine gelince Erbakan’ın mahkûm olduğu “kayıp trilyon” davası sadece kendisini ilgilendirmiyor. Bu bir parti suçuydu, Erbakan Genel Başkan olarak sorumlu tutuldu. Ancak o sırada parti yönetiminde olan birçok kişi de bu suçun işlenmesinde sanık durumuna düşmüştü.Bu sanıklar içinde en önemli isimlerden biri Abdullah Gül’dü. Ancak Gül, Erbakan yasaklı olduğu için seçimlere giremezken yine milletvekili seçilmiş ve dokunulmazlık zırhına kavuşmuştu. Bu nedenle Gül’ün aynı dava ile ilgili yargılanması asla gerçekleşmedi.Buradaki garip durum yargının verdiği kararlarda. Birinci yargı kararı şu: Hukuk gereği Necmettin Erbakan yargılandı ve mahkûm edildi. Bu bir mahkeme kararıydı. Mahkeme özetle dedi ki, “Sen partinin paralarının nasıl harcandığını denetleyemedin, partililerin parayı iç etti. Bir Genel Başkan olarak bundan haberinin olmaması düşünülemez. O halde cezanı çekeceksin.” Gelelim ikinci yargı kararına: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı AKP hakkında Anayasa’da belirtilen laiklik ilkesini çiğnediği, laikliğe karşı eylemlerin odak noktası olduğu iddiası ile Anayasa Mahkemesi’nde bir dava açtı.Başsavcılık bu suçu işleyenler arasında, daha sonra Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül’ün de olduğunu bu nedenle siyasi yasakla cezalandırılması gerektiğini de belirtti.Anayasa Mahkemesi davaya baktı ve şöyle bir karar verdi: “AKP laikliğe aykırı eylemlerin odağıdır. Bu suçu işleyen partili isimlerin tamamının da cezalandırılması gerek. Ancak günün şartları içinde ülkenin AKP dışında birinin yönetimine bırakılması mümkün değildir. Aynı şekilde bu suçu işleyenlerin (Cumhurbaşkanı da dahil) görev başında kalması ülke menfaatleri açısından zorunluluktur.” Durum buysa aynı bağımsız yargı suçu işleyenlerden birinin hapse atılmasına, diğerinin ise ülkeyi yönetmesinin zorunlu olduğuna karar veriyorsa, birinin bu garabeti gidermesi gerekiyordu.Gül üstüne düşeni yapmış ve Erbakan’ı affetmiştir. Bunda garipsenecek hiçbir şey yoktur.*****Altın aldık ama çok da sevinemedik sanki Pekin 2008’de ilk altın madalyamızı dün güreşte kazandık. Tam “Bu sefer ‘altın’sız mı döneceğiz?” diye düşünürken gelen bu altın madayla sevinç yarattı. Ama gözlediğim kadarıyla bu sevinç biraz buruk oldu.Birincisi ne olursa olsun altın kazanan güreşçimiz aslında bir Rus devşirmesi. Bu tür sporcumuz daha çok var elbette, artık bugünün dünyasında bunların pek önemi kalmadı, bu nedenle üzerinde ay yıldızlı forma taşıyan herkes başımızın tacıdır tabii ki. Buruk sevince gelince. Dün altın madalya töreninden sonra pek çok okurdan mesaj aldım, telefonla ulaşanlar da çok sayıdaydı. Herkes Ramazan Şahin’in İstiklâl Marşı okururken şeref kürsüsünde takındığı tavırdan rahatsız olmuştu. Marşı doğal olarak söyleyemeyen ama sağa sola bakınan, elini kolunu sallayan (okurlara göre) pis pis sırıtan Şahin belli ki büyük tepki gördü.*****Şeref madalyaları Silahlı Kuvvetler’de 30 Ağustos yaklaştıkça veda ziyaretleri, hediyeler ve madalya törenleri sıklaştı. Komutanlar birbirlerine “şeref madalyaları” takıyorlar. Tabii ki son derece gurur verici tablolar bunlar. Ancak bu törenleri izlerken kendimi bir anda üst düzey komutanlardan birinin yerine koyuyorum. Sonra da düşünüyorum, diyorum ki:Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama Güneydoğu’da şehit verdiğimiz asker sayısı oransal olarak Amerika’nın Irak’taki kaybından fazla.Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama biri eski Kuvvet Komutanı olmak üzere iki orgeneralimiz terör çetesi üyesi olmak suçlamasıyla hapiste.Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama Ergenekon adı verilen terör örgütü kamuoyunda sadece Silahlı Kuvvetler olarak algılanıyor.Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama zamanında inkâr ettiğimiz Jitem’in varlığını kabul etmek zorunda kaldık.Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama generallerimizin kendi odalarında yaptıkları sohbetleri tüm dünya You-Tube denen internet sitesinden izleyebiliyor.Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama uçaklarımız Amerika’nın onay vermediği hedefleri bombalayamıyor.Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama bir generalimizin gönül ilişkisi bile video film olarak internete düşüyor. Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama gizli olması gereken belgelerimizin çoğu medyada adeta cirit atıyor.Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama Genelkurmay Başkanımıza alınan 1 milyon liralık arabanın askeri uçaktaki görüntüsü bile gizlice medyaya sızdırılabiliyor.Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama tarihin en büyük tehlikesi olarak söylediğimiz irtica sanki şimdi yokmuş gibi davranıyoruz.Bunları kendi kendime dedikten sonra da şöyle düşünürdüm: “Bu madalyayı prosedür gereği takıyorum ama içime de hiç sinmiyor.”*****Camide eğitim Giray Ertuğrul’dan geldi: Temel çok güzel bir kadınla evlenmiş. Ama içi de kıpır kıpır, kıskançlık krizleri geçiriyor. Aradan 2 ay geçtikten sonra bir gece karısına “Benden önce birkaç sevgilin olduğu doğru mu?” diye sormuş.“Dinle tatlım” diye cevap vermiş karısı ve başlamış konuşmaya:“Evinde sıcak iyi yemeğin var mı?” “Evet var” “Temiz ve ütülü elbiselerin var mı?” “Evet var” “Evin düzgün ve temiz mi?” “Hem de nasıl” “Gece yatakta benimle sevişmekten memnun musun?” “Hem de çoook” “Öyleyse söyle bakalım...Ulan nerede öğrendim bütün bunları... Nerde ha? Cami de mi öğretiyorlar? Tövbe tövbe!”*****İnsanın en büyük buluşu anlaşarak ekip halinde çalışmasıdır. B. Jenning

Devamını Oku

Türkmen ve Babacan açıklama yapmalı

19 Ağustos 2008

Son yıllarda ülke yönetiminde olanların ya da etkili makamlarda oturanların takındığı ortak bir tavır var. Bir konu ile ilgili kendilerine yöneltilen soru ya da eleştirilere asla cevap vermemek. Sanıyorum böylelikle olayı bastırmaya çalışıyorlar. “Cevap vermezsek iş kendiliğinden kapanır” zihniyeti bu.Bunu pek çok gazeteci gibi ben de yaşıyorum. Bazı kişi ve kurumlar ne yazarsanız yazın sanki hiç böyle bir şey yokmuş gibi sessiz sedasız oturuyor.Ama benim için fark etmez, Allah’ın günü mü yok, bugün cevaplamazsın, yarın yine sorarım. Olmadı bir daha sorarım. Taa ki cevabını alana kadar. Ayrıca bu sorular benim paşa keyfim için de sorulmuyor. Cevabını alamadığım pek çok konu var, bunların sırası tekrar gelecek elbette. Ama şu anda sırada 12 Eyül yönetimi tarafından adeta yok edildiği söylenen bir telgraf. Atatürk’e ait bu telgraf sayesinde Hazreti Muhammed’in mezarı yıkılmaktan kurtulmuştu, biliyorsunuz bunu uzun uzun yazmıştım.Dönemin Devlet Başkanı Kenan Evren iki yazıdan sonra cevap verme ihtiyacı duydu. Dedi ki, “Atatürk böyle şey yapmaz, orduyu Suudi Arabistan’a nasıl gönderecekmiş.” Sonra da ekledi: “Ayrıca o dönemde benim önüme böyle bir belge gelmedi.” Olabilir, belki gelmemiştir, belki de 8. Cumhurbaşkanı hatırlamıyordur. Ama bunu mutlaka hatırlaması gereken bir isim var. O da askeri hükümetin Dışişleri Bakanı İlter Türkmen. Sayın Bakan aynı zamanda bir büyük gazetenin yazarı. Aslına bakarsanız Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın anlattığına göre Atatürk’le ilgili bu belgenin ortadan kaldırılmasındaki asıl isim İlter Türkmen. Her nedense İlter Türkmen konuyu hiç üzerine alınmıyor. Ama üzerine alınmak zorunda.Konuyla ilgili ikinci duyarsız isim günümüzün Dışişleri Bakanı Ali Babacan. Genç bakanımız bu belgeyi ortaya çıkarmadığı gibi konuyu araştırmak isteyen Yaşar Nuri Öztürk’e de izin vermiyor.Belli ki Atatürk’ün bu girişiminden ürken, korkan, çekinen kesimler var. Ama korkunun ecele faydası yok ki, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın bir bilim adamı hüviyetiyle açıkladığı gerçek nasıl olsa ortaya çıkacak.*****Çöp kovası kaldırmak teröre çare mi? Hafta sonu birkaç yıldır (İsmet Ay’ın cenazesinden beri) gitmediğim Şile’ye gittim. Gidiş geliş biraz eziyetli oldu. Çünkü çift yol henüz bitmemiş, daralan bölgelerde öyle bir araç sıkışıklığı oluyor ki sonuçta 70 kilometrelik yolu 3 saatten önce bitiremiyorsunuz. Tabii bu hafta sonlarına mahsus.Yol boyunca hayranlıkla izlediğimiz ormanların bir bölümünün bir gün sonra yandığını öğrenmek de çok acı oldu.Şile’de belediyeye ait olduğunu öğrendiğim Mercan Kaya adlı bir kır bahçesinde oturduk. Çevrede pek çok kişi piknik yapıyordu. Dikkatimizi çeken şey ortalıta hiç çöp kutusu olmamasıydı. Neyse ki vatandaş da artık eskisi gibi çöpünü ortaya saçmıyor, bir torbaya koyup kenara bırakıyor, ama o da başka bir çirkinlik tabii.Biz bunları konuşurken bahçeye tesadüfen Belediye Başkanı Can Tabakoğlu geldi. Tabii hemen zaten konuştuğumuz konuyu sorduk başkana. Tabakoğlu, “Güngören patlamasından önce gelseydiniz buradaki beton çöp bölümlerini görecektiniz. Ama Valilik teröre karşı önlem olarak bütün çöp kutularını kaldırttı” dedi.Bu tür bombalama olaylarında akla ilk gelen önlem olabilir belki ama pratikte çok da faydası yok. Sonuçta bombacı hainler yine bomba koyuyor. Ama bu sürede çöpler ya ortalığa saçılıyor ya da naylon torbada çöp çirkinliği yaşanıyor.*****Başbuğ “İsyancı Harp Okulu” geleneğinin son temsilcisi Bu ayın sonunda Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna Orgeneral İlker Başbuğ oturacak. Başbuğ’un emekli olmasıyla birlikte de “bir gelenekten gelen komutanlar” dönemi de sona erecek.Nedir bu gelenek? Öncelikle kimsenin bundan bir başka mana çıkarmamasını rica ederim. Bu sadece bir durum saptamasıdır.Başbuğ, Kara Harp Okulu’ndan 1965’te mezun oldu. Giriş yılı ise 1961. 1962, Kara Harp Okulu için önemli bir yıldır. Çünkü o tarihe kadar Harp Okulu öğrencileri hemen her başkaldırı, isyan ya da protesto hareketinin içinde olmuştur.27 Mayıs’ın yapılmasında Harp Okulu öğrencilerinin ünlü Kızılay yürüyüşünün önemli bir payı vardır.1962’nin 22 Şubat’ında Albay Talat Aydemir, komutanı olduğu Harp Okulu öğrencilerini sürmüştü öne darbe yapmak için. Bu darbe girişimi bastırılmış ve Aydemir de affedilmişti.Ancak çok kısa süre sonra bu kez 21 Mayıs’ta Albay Talat Aydemir ve arkadaşları tekrar darbeye kalkışmıştı. Yanlarında yine Harp Okulu öğrencileri vardır. Bu darbe girişimi hüsranla sonuçlanmıştı. Talat Aydemir ve iki arkadaşı da idam edilmişti.İşte o tarihten sonraki hiçbir olayda bir daha Kara Harp Okulu öğrencileri bir isyan, darbe girişimi ya da protesto eyleminde görülmedi. Ne 12 Mart muhtırasında ne de 12 Eylül darbesinde ve son olarak 28 Şubat döneminde kimse Harp Okullarının adını duymadı.Bu açıdan bakınca Başbuğ Paşa bu gelenekten gelen Harp Okulluların sonuncusu sıfatını taşıyor. Başbuğ’dan sonra gelecek yeni Genelkurmay Başkanı “isyancı Harp Okulu öğrencileri” ile hiç bir arada olmamış bir isim olacak.*****Bravo yani Sayın Toptan Meclis Başkanı Köksal Toptan, Şaban Dişli’nin milletvekili seçildikten sonra verdiği mal beyanının açıklanması taleplerine karşı “Mal varlığı savcıya verilir” demiş. Tarafsız olması gereken Meclis Başkanı, tam bir AKP’li mantığı ile topu taca atıyor.Oysa daha olayın ilk günü yazdım. “Mal varlıkları Meclis Başkanı’nın elinde, kamuoyuna açıklamasına gerek yok, eğer Şaban Dişli’nin savunması doğruysa mal varlığında bu bir milyon doların gözükmesi gerek. Sayın Başkan bu mal varlığına kendi açıp bakabilir” dedim. Ama Köksal Toptan partili arkadaşını korumak için yasaların kalkanına sığınıyor. Elbette mal varlığı savcılık istemi üzerine açılır. Ama Köksal Toptan da Meclis’in başı. Kendi yetkisini kullanıp durumu inceleyebilir. Ve eğer bir tutarsızlık görürse en azından kendi başkanını uyarır ve AKP içindeki varsa bir “çürük diş” kapının önüne konur.*****İyi korsanYıldırım Tuna’dan: Uçak’ta kaptan pilotun anonsu başlamış, “Baylar ve bayanlar, size bir kötü bir de iyi haberim var. Kötü haber, şu anda kokpitte eli silahlı bir hava korsanı var ve uçağımız kaçırıldı. İyi haber de şu ki adam ‘Fransız Riviera’sına gitmek istiyor!”*****Birbirimizi vurmaksızın ateş edebileceğimiz çok hedef var. T. Roosevelt

Devamını Oku

‘Elit’ diyerek bölücülük yapılıyor

18 Ağustos 2008

AKP’lilerin ve onlara destek olan kimi liberal çevrelerin çok sarıldığı bir söylem var: “Biz bugüne kadar hep itildik horlandık. Bize Türkiye’nin zencileri muamelesi yapıldı. Ama artık bu durum değişti. Türk halkı elitlerin baskısına karşı başkaldırı içinde. Düzen tamamen değişiyor.” Çok yanlış bir tanımlama değil bu. Maalesef kendileri gibi olmayanlara karşı biraz hoyrat davrananlar çıktı uzun yıllar boyunca. Özellikle “Cumhuriyet nesli” olarak yetişen bir kesim, aldığı eğitim ve kültürle, bilgi ve görgüsüyle sıradan vatandaşlara karşı kendini daha üstün görmedi değil.Gerçi çok da haksız değildiler. Çünkü bir tarafta yükselen Türkiye ve idealleri, öte tarafta bu hızlı gidişe bir türlü ayak uyduramayan ve uydurmak da istemeyen bir halk kesimi.Hesaplanmayan, nüfus artışıydı belki de. Ve bir de köyden kente göç. Bu iki akım birleşip bir de üstelik kent yaşamının olanaklarının kullanımı sayesinde “Demokrasi olduğuna göre biz de yönetebiliriz” hırsıyla sömürülünce ortaya “Öteki Türkiye’nin” gücü çıkıverdi.Bu kötü bir şey değil elbette. Sorun “demokrasinin nimetlerinden yararlanarak” varlık mücadelesi verenlerin önemli bir kesiminin ülkeyi bilgi, akıl, kültür, estetik ve mantık süzgecinden geçirerek değil de, bunların hiçbirine değer vermeden, taklit ederek yönetme sevdasında..“Onlar ne yapmıştı ve neyi yapamamıştı” odağından hareketle “ülkenin asıl sahibi” duygusuna kapılıp her şeyi cilalayan ama ülkeyi bir adım ileri götüremeyen bir anlayıştır bu.Evet binalar yükselebilir, yollar ışıl ışıl hale gelir, birileri çok para kazanır, ama o kadar. Her şey aslında üstünkörü olduğu için anlık başarılar kalıcı sanılır, sonra da büyük hayal kırıklığı yaşanır. Türkiye’nin geleceği konusundaki tek endişem bu.İşte bu mantıkla hareket edenler, “zencilerin gücü” adına ortaya bir elitler lafı attılar. Türkiye’de elitler vardır, bunlar bugüne kadar herkesi hor görerek ülkeyi yönetmişlerdir, ama halk uyanmıştır.Bölücülüğün ve mantıksızlığın dik alasıdır bu.Elit nedir ona bakalım önce: 1- Benzerleri arasında niteliklerinin yüksekliğiyle göze çarpan, üstün, mümtaz, güzide, mutena. 2- Bir toplumda saygın ve etkin mevkilerde bulunan ve toplumun eğitim, ekonomi, siyaset, askeriye, din, sanat vb. alanlarıyla ilgili etkinliklerin denetimini elinde tutan (kişi veya grup) 3- Seçkin.“Elitler” diye aşağılık duygusu kompleksi ile bölücülük yapanlar elit kavramına tamamen aykırı olduklarını kabul ediyorlar böylelikle. Ve ortaya “avam elite karşı” gibi bir durum çıkıyor. Oysa demokrasi sayesinde gücü ele geçiren ve kendilerini “zenci” kabul edenlerin “elit” diye küçümsedikleri kişiler aslında gerçekten elit mi? Yoksa AKP’ye muhalefet eden herkesi içine alan bir “aşağılayıcı” tanım mı bu elit?Kendilerini asla elit kabul etmeyenlerin ve hatta etmemek için direnenlerin ülkeyi yönetmesinin ne kadar yararı olur bir düşünün. Bu nasıl bir anlayıştır ki sadece günü kurtaran ama gelişmek, ilerlemek, çağı yakalamak için gerçeklerden kaçmayı tercih eder? *** Gürcistan Türkiye’de zırh yaptırıyor biz ise Almanya’dan alıyoruz Bir garip ülkeyiz. pazar günü Sabah Gazetesi’nin birinci sayfasında “Gürcü lidere zırhlı oto Ankara’dan” başlıklı bir haber vardı. Habere göre Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili Mercedes marka makam otomobili ile korumalarının 5 aracı Ankara’da zırhlanıyormuş.Demek ki bir devlet başkanını koruyacak nitelikte zırhlama yapılabiliyor ülkemizde. Oysa aynı Türkiye 30 Ağustos’ta emekli olacak Genelkurmay Başkanı için Almanya’dan 1 milyon liraya son model ve çok lüks bir zırhlı otomobil alıyor. Benzer bir otomobil de Meclis Başkanı için alınmıştı.Ruslar nedeniyle “can korkusu” taşıyan Saakaşvili Ankara’da yapılan zırha güvenirken, Türkiye bu konuda belli ki aynı fikirde değil.Bu haber de gösteriyor ki, gerek emekli olacak Genelkurmay Başkanı gerekse Meclis Başkanı altlarındaki makam araçlarını geri vermek zorunda. Yine lüks bir otomobil alınır, Ankara’da zırhlanır, mesele bu kadar basit.Milletin vicdanı ile bu kadar oynanmamalı. *** Sanki anlaşmışlar gibi İki gecedir Gazi Mahallesi’nde olaylar sürüyor. Kimi yasa dışı örgüt militanları ile polis arasında molotoflu, panzerli çatışmalar çıkıyor. Yazılı basın belli ki “terör yararlanmasın” mantığı ile bu haberleri eskisi kadar ayrıntılı duyurmuyor okurlarına.Ancak burada çok dikkatimi çeken bir nokta var. Birkaç gün önce yine aynı mahallede Hollanda’da ölen DHKP-C lideri Dursun Karataş’ın cenaze töreni vardı. Herkes cenazede olay çıkmasını bekliyordu. Oysa cenaze töreninde tek bir olay bile çıkmadı. Cenazeden bir gece sonra ise olaylar patlak verdi.Karataş’ın cenazesinin kaldırıldığı gün İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad İstanbul’daydı ve görülmemiş güvenlik önlemleri alınmıştı. Gazi Mahallesi’ndeki polis sayısı da azdı bu nedenle. Ve polis cenaze töreni boyunca hiçbir müdahalede bulunmadı.İnsanın aklına ister istemez bir anlaşma yapılmış gibi geliyor. Sanki polis cumartesi günü “Kuvvetimiz az, size hiç müdahalede bulunmayacağız, siz de fazla taşkınlık yapmayın” dedi de mahalledeki teröristler buna uydu. Şimdi polis sayısı çoğaldı ve gösterilere müdahale ediyor, olaylar da bitmiyor. *** KEY için cep telefonu Sayın Can Ataklı Köşe yazılarınızı takip eden bir okuyucunuzum. Size babamın başına gelen bir olayı anlatmak istiyorum. Ziraat Bankası Mersin şubesinde KEY ödemesi için bilgilerini veren babama memur cep telefonu numarasını sormuş. Babam da cep telefonu kullanmadığını belirtmiş. Bunun üzerine memur bu durumda KEY ödemesini yapamayacağını belirtmiş. Memur daha sonra da babamla neden cep telefonu kullanmadığı konusunda tartışmış. Sonuçta zorla da olsa annemin cep telefonu numarasını kabul eden memur parayı vermiş. Nasıl bir uygulamadır bu? Soruyorum size? Teşekkürler. (B. G.)NOT: Pek çok yerde kimlik bilgileri arasına cep telefonu numarası da koydular. Ancak cep telefonu olmadığını beyan edenlere bunu dayatmak da yanlış harhalde. *** KapıcıYıldırım Tuna’dan bir fıkra: Temizlikçi kadın ilkokul diploması almak için sınava girer. Tabiat bilgisindeki sorulara şu karşılıkları verir:- Mide ne iş yapar? “Sindirim yapar.” - Akciğer ne iş yapar? “Solunum yapar.” - Kalp ne iş yapar? “Dolaşım yapar.” - Beyin ne iş yapar? “Kapıcılık yapar efendim.” *** Bütün insanları kendine dost etmek imkânsızdır. Düşman olmasınlar yeter. Seneca

Devamını Oku

Adam geldi, Cumhuriyet’e küfredip gitti

17 Ağustos 2008

Sevgili okurlar geçen haftaya damgasını vuran en önemli olay İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın “İstanbul” ziyaretiydi. Hazretleri, Anıtkabir ziyaretini istemediği için görüşmeler İstanbul’a alınmıştı. İran Cumhurbaşkanı iki gün İstanbul halkına zulmettikten sonra canının istediği gibi konuştu, Cuma namazı kıldı, İran’dakinden bile daha coşkulu sevgi sahneleri yaratıp ülkesine döndü.ABD’nin tavrıAhmedinecad’ın Türkiye ziyareti ister istemez gözlerin ABD ve İsrail’e çevrilmesine neden oldu. Yaygın kanı bu iki ülkenin ziyaretten rahatsız oldukları yönündeydi. İsrail, tepkisini dile getirdi. Ama ABD konusunda aynı kanıda değilim. Sanki ABD bu ziyaretin olmasını istedi. Hatta Türkiye İran’a ABD’nin bazı talep ve tehditlerini bile iletti.Cumhuriyet’e küfürSevgili okurlar basında gerektiği gibi yer almadı ama Ahmedinecad’ın bazı sözleri son derece ilginçti. Herkes İran Cumhurbaşkanı’nın Amerika’ya çok sert sözler söylemesini bekliyordu belki ama o, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna dolaylı yoldan küfretmeyi tercih etti. Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti yüzünden siyonizmin bölgede egemen olduğunu ileri sürdü İranlı adam.Osmanlı barajıAhmedinecad, Orta Doğu’da Osmanlı Devleti’nin bir baraj görevi gördüğünü, ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile bu barajın yıkıldığını, siyonist İsrail’in de gelip burada devlet kurduğunu anlattı basın toplantısında. Oysa İsrail 1948 yılında kuruldu. Eğer Almanya’nın Yahudi soykırımı olmasadı böyle bir devletin kurulması düşünülmezdi bile. Ne yazık ki Ahmedinecad’ı ağırlama telaşındaki hükümet yetkilileri Cumhuriyet’e yapılan bu saldırıyı görmezden geldiler.Trafik çilesiAhmedinecad’ın ziyareti İstanbul halkı için de tam bir zulüm oldu. Bir gün önceden halkı hiç uyarmayan valilik “koruma” adı altında çevre yollarını bile trafiğe kapatınca İstanbullular gafil avlandı. Hata bir gün sonra kısmen giderildi. Kapanacak yollar ve saatleri açıklanınca cuma günü daha rahat geçti. Bu arada artık yetkililerin İstanbul’da deniz ve havayolunu da düşünmeleri gerek.Coşkun sevgi gösterisiSevgili okurlar Ahmedinecad’ın Sultanahmet Camii’nde cuma namazı kılarken yaşanılanlar da Türkiye için bir ibret belgesidir. İran Cumhurbaşkanı’nı görebilmek, elini sıkabilmek için birbirini çiğneyen, sloganlar atan, öpücükler gönderen binlerce kişinin bu ülkede yaşadığına inanmak zor. Sanki mazoşist bir histeri ile Amedinecad’ın önüne atlayanların içimi burktuğunu söylemeden edemeyeceğim.Amaç bağcı dövmekGeçen haftanın önemli gelişmelerinden biri de Ergenekon davasının çapının garip bir şekilde büyümesiydi. Bir yandan yeni bombalar bulunurken öte yandan iddianamedeki delil klasörlerine giren telefon konuşmaları çok ilgi çekti. Ancak bu kez olayın merkezinde en büyük medya kuruluşları vardı. Sanki birileri üzüm yemek yerine bağcı dövmek istiyor.Ne alakası var?Ergenekon iddianamesinde bulunduğu öğrenilen telefon konuşmaları Pamukbank’a el konulmasını içeriyor. Buna göre güya Doğan Grubu’nun yönetici isimleri Pamukbank’ın kapatılması için çaba harcamışlar, dönemin iktidarı üzerinde baskı kurmuşlar. Bu telefon kayıtlarının sahte olduğu ortaya çıktı ama bana göre asıl sorulması gereken konu Ergenekon olayı ile bunun ne alakasının olduğu.Telefon dinlemeleriErgenekon davası iddianamesi ve delil klasörlerinde yüzlerce telefon konuşmasının deşifresi de yer alıyor. İddianamenin açıklanmasından önceki bir yazımda “2 bin 500 sayfalık iddianame deniyor, öyle sanıyorum ki bunun 2 bin sayfası telefon konuşmaları olacak” diye yazmıştım. Aynen öyle çıktı. İnsan bu kadar çok kişinin telefonunun dinlendiğini, kaydedildiğini ve yazıya döküldüğünü görünce çok şaşırıyor. Maaşallah çok iyi çalışmışlar.Sırf karalamak içinAncak sevgili okurlar, dünyanın hiçbir demokratik hukuk ülkesinde görülmeyecek bir garabeti de yaşıyoruz bu deşifrelerle. Savcı dosyalara ilgili kişilerin tüm konuşmalarını koymakta bir sakınca görmemiş. İki kişi arasında geçen, bir üçüncü kişiyi rencide edecek ifadelerin bir dava dosyasında tutulmasının tek mantığı olabilir o da insanları karalamaktır. Savcının bu ayıba engel olması gerekiyordu.Asker de çok zordaErgenekon olayı nedeniyle en ağır hasarı gören kurumların başında Türk Silahlı Kuvvetleri geliyor. İki emekli orgenerali hapiste, çeşitli rütbelerden general ve subayları da halen tutuklu, bir generali kaçak. Genelkurmay binasından çıkan belgeler, telefon konuşmalarının deşifreleri, generallerin sohbetlerinin videoları internette fink atıyor. Büyükanıt’a alınan 1 trilyonluk arabanın uçaktaki fotoğrafı bile servis edildi. Daha ne diyeyim. Demek ki son dönem yönetiminde çok ciddi bir güvenlik zaafı var.Bunlar mı darbe yapacak?Bu konuyla ilgili son bir notum daha var sevgili okurlar. Aylardır kimi televizyonlarda çığlık çığlığa “terööörrr örgütü” tanımlamasıyla bir Ergenekon furyasıdır gidiyor. Ama bakıyorsunuz kimi generaller kendi odalarında çektikleri görüntüleri bile polise kaptırmış. Tutuklu olanların yaptıkları her şey izlenmiş, her konuşmaları kaydedilmiş. Allah aşkına böyle bir kadro nasıl darbe yapıp da ülkeyi yönetebilir.Şaban Dişli olayıAKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin 1 milyon dolarlık işi, yıllardır yapılan ama belgesi olmadığı için bir türlü kanıtlanamayan siyasi nüfuzun kullanılması olayının ortaya çıkarılmasıdır. Bu konuyla ilgili yazdığım “Meclis Başkanı Dişli’nin mal beyanını incelesin” başlıklı ironik yazıyı aşırı ciddiye alıp beni “AKP kapatılmayınca yumuşak muhalefete başladın” diye eleştirenler oldu. Ne diyeyim, gülüyorum sadece.Hepinize iyi haftalar dilerim... *** Evren: “Atatürk böyle bir şey yapmaz” Hazreti Muhammed’in mezarını Atatürk’ün yıkılmaktan kurtardığı haberim biliyorsunuz geçen haftanın da önemli konularından biriydi. Dönemin Devlet Başkanı Kenan Evren’den de bu konuyu açıklamasını rica etmiştim. İkinci yazıdan sonra Kenan Evren aradı. “İlk yazıyı okuduğumda çok saçma bulduğum için cevaplamamıştım” dedi.Evren, “Siz bir daha yazınca arama ihtiyacı gördüm” dedikten sonra şunları söyledi: “Atatürk’ün böyle bir şey yaptığına inanmıyorum. Nasıl gönderecek orduyu? Suriye’yi, Ürdün’ü geçecek, böyle saçma şey olur mu?” Evren daha sonra kendi döneminde önüne böyle bir belge getirilmediğini ve hiç haberi olmadığını da sözlerine ekledi.Evren, hem bu haberi saçma buluyor hem de zaten haberinin de olmadığını söylüyor. Ama biliyorsunuz kaynak da önemli. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş o dönem Atatürk’le ilgili araştırmaların Bilim Kurulu Başkanı idi. Dönemin Dışişleri Bakanı da İlter Türkmen’di. Evren’e yönelik soruyu kendisine de sormak istiyorum. Belki gerçekten belgeyi askeri yönetime hiç göstermemişlerdir. *** Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar. Atatürk

Devamını Oku