Cumhurbaşkanı ve Başkomutan Abdullah Gül’ün eski Refah Partisi Genel Başkanı ve eski Başbakan Necmettin Erbakan’ın “hapis cezasını” affetmesi tartışmalara neden oldu. Pek çok kişi bu karara karşı çıkarken Gül’ün kendisini de kurtardığını söylüyorlar.
Oysa ben bu kanıda değilim, eleştirileri de yersiz buluyorum. Çünkü Abdullah Gül en doğru olanı yapmıştır. Necmettin Erbakan’ın hapis cezası alması ve evinde de olsa hapis hayatı yaşaması vicdanları rahatsız eden bir olaydı.
Nedenine gelince Erbakan’ın mahkûm olduğu “kayıp trilyon” davası sadece kendisini ilgilendirmiyor. Bu bir parti suçuydu, Erbakan Genel Başkan olarak sorumlu tutuldu. Ancak o sırada parti yönetiminde olan birçok kişi de bu suçun işlenmesinde sanık durumuna düşmüştü.
Bu sanıklar içinde en önemli isimlerden biri Abdullah Gül’dü. Ancak Gül, Erbakan yasaklı olduğu için seçimlere giremezken yine milletvekili seçilmiş ve dokunulmazlık zırhına kavuşmuştu. Bu nedenle Gül’ün aynı dava ile ilgili yargılanması asla gerçekleşmedi.
Buradaki garip durum yargının verdiği kararlarda.
Birinci yargı kararı şu: Hukuk gereği Necmettin Erbakan yargılandı ve mahkûm edildi. Bu bir mahkeme kararıydı. Mahkeme özetle dedi ki, “Sen partinin paralarının nasıl harcandığını denetleyemedin, partililerin parayı iç etti. Bir Genel Başkan olarak bundan haberinin olmaması düşünülemez. O halde cezanı çekeceksin.”
Gelelim ikinci yargı kararına: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı AKP hakkında Anayasa’da belirtilen laiklik ilkesini çiğnediği, laikliğe karşı eylemlerin odak noktası olduğu iddiası ile Anayasa Mahkemesi’nde bir dava açtı.
Başsavcılık bu suçu işleyenler arasında, daha sonra Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül’ün de olduğunu bu nedenle siyasi yasakla cezalandırılması gerektiğini de belirtti.
Anayasa Mahkemesi davaya baktı ve şöyle bir karar verdi: “AKP laikliğe aykırı eylemlerin odağıdır. Bu suçu işleyen partili isimlerin tamamının da cezalandırılması gerek. Ancak günün şartları içinde ülkenin AKP dışında birinin yönetimine bırakılması mümkün değildir. Aynı şekilde bu suçu işleyenlerin (Cumhurbaşkanı da dahil) görev başında kalması ülke menfaatleri açısından zorunluluktur.”
Durum buysa aynı bağımsız yargı suçu işleyenlerden birinin hapse atılmasına, diğerinin ise ülkeyi yönetmesinin zorunlu olduğuna karar veriyorsa, birinin bu garabeti gidermesi gerekiyordu.
Gül üstüne düşeni yapmış ve Erbakan’ı affetmiştir. Bunda garipsenecek hiçbir şey yoktur.
Altın aldık ama çok da sevinemedik sanki
Pekin 2008’de ilk altın madalyamızı dün güreşte kazandık. Tam “Bu sefer ‘altın’sız mı döneceğiz?” diye düşünürken gelen bu altın madayla sevinç yarattı. Ama gözlediğim kadarıyla bu sevinç biraz buruk oldu.
Birincisi ne olursa olsun altın kazanan güreşçimiz aslında bir Rus devşirmesi. Bu tür sporcumuz daha çok var elbette, artık bugünün dünyasında bunların pek önemi kalmadı, bu nedenle üzerinde ay yıldızlı forma taşıyan herkes başımızın tacıdır tabii ki.
Buruk sevince gelince. Dün altın madalya töreninden sonra pek çok okurdan mesaj aldım, telefonla ulaşanlar da çok sayıdaydı. Herkes Ramazan Şahin’in İstiklâl Marşı okururken şeref kürsüsünde takındığı tavırdan rahatsız olmuştu. Marşı doğal olarak söyleyemeyen ama sağa sola bakınan, elini kolunu sallayan (okurlara göre) pis pis sırıtan Şahin belli ki büyük tepki gördü.
Şeref madalyaları
Silahlı Kuvvetler’de 30 Ağustos yaklaştıkça veda ziyaretleri, hediyeler ve madalya törenleri sıklaştı. Komutanlar birbirlerine “şeref madalyaları” takıyorlar. Tabii ki son derece gurur verici tablolar bunlar. Ancak bu törenleri izlerken kendimi bir anda üst düzey komutanlardan birinin yerine koyuyorum. Sonra da düşünüyorum, diyorum ki:
Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama Güneydoğu’da şehit verdiğimiz asker sayısı oransal olarak Amerika’nın Irak’taki kaybından fazla.
Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama biri eski Kuvvet Komutanı olmak üzere iki orgeneralimiz terör çetesi üyesi olmak suçlamasıyla hapiste.
Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama Ergenekon adı verilen terör örgütü kamuoyunda sadece Silahlı Kuvvetler olarak algılanıyor.
Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama zamanında inkâr ettiğimiz Jitem’in varlığını kabul etmek zorunda kaldık.
Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama generallerimizin kendi odalarında yaptıkları sohbetleri tüm dünya You-Tube denen internet sitesinden izleyebiliyor.
Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama uçaklarımız Amerika’nın onay vermediği hedefleri bombalayamıyor.
Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama bir generalimizin gönül ilişkisi bile video film olarak internete düşüyor.
Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama gizli olması gereken belgelerimizin çoğu medyada adeta cirit atıyor.
Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama Genelkurmay Başkanımıza alınan 1 milyon liralık arabanın askeri uçaktaki görüntüsü bile gizlice medyaya sızdırılabiliyor.
Bu kahramanlık ve şeref madalyasını bana takıyorlar ama tarihin en büyük tehlikesi olarak söylediğimiz irtica sanki şimdi yokmuş gibi davranıyoruz.
Bunları kendi kendime dedikten sonra da şöyle düşünürdüm: “Bu madalyayı prosedür gereği takıyorum ama içime de hiç sinmiyor.”
Camide eğitim
Giray Ertuğrul’dan geldi: Temel çok güzel bir kadınla evlenmiş. Ama içi de kıpır kıpır, kıskançlık krizleri geçiriyor. Aradan 2 ay geçtikten sonra bir gece karısına “Benden önce birkaç sevgilin olduğu doğru mu?” diye sormuş.
“Dinle tatlım” diye cevap vermiş karısı ve başlamış konuşmaya:
“Evinde sıcak iyi yemeğin var mı?”
“Evet var”
“Temiz ve ütülü elbiselerin var mı?”
“Evet var”
“Evin düzgün ve temiz mi?”
“Hem de nasıl”
“Gece yatakta benimle sevişmekten memnun musun?”
“Hem de çoook”
“Öyleyse söyle bakalım...Ulan nerede öğrendim bütün bunları... Nerde ha? Cami de mi öğretiyorlar? Tövbe tövbe!”
İnsanın en büyük buluşu anlaşarak ekip halinde çalışmasıdır.
B. Jenning

