Ne oldu da Business Channel bitti?

3 Eylül 2008

Bundan tam bir yıl önce bugünlerdi. Büyük bir şevk ve heyecanla sarıldığım Business Channel’dan sürpriz biçimde ayrılmıştım. O tarihlerde ayrılışımı sizlerle paylaşmış ve “Medya, sahiplik durumuna da mutlaka bakmalı, olmadık kişilerin medyaya girmesine izin verilmemeli” demiştim. Ondan sonra da bu konuya hiç değinmemiştim. En az bir yıl geçmesini bekledim. Şimdi olan biteni ana hatlarıyla yazmak istiyorum. Merak edenler için, bazı generaller ve Büyükanıt da bu olayın içinde.Kanalın gizli sahibiBusiness Channel’in başına geçmem için ilişki kuran kişi Hayrettin Ertekin adlı bir kuyumcuydu. Bu kişi kanalın “gizli sahibi” olduğunu ama Musevi asıllı iş adamı Semih Sadi’nin sahip görüneceğini söyledi.Askerlerle iyi ilişkiErtekin askerle arasının çok iyi olduğunu bu nedenle yönetim kurulunda bazı emekli generallerin ve Kenan Evren’in basın danışmanı Ali Baransel’in olacağını söyledi. Yönetim kurulunun bu şekilde oluşturulmasına, “asker televizyonu” görüntüsü vereceğini belirterek karşı çıktım. Ertekin kendisinin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın danışmanı olduğunu bunun da ötesinde “tek sırdaşı” konumunda bulunduğunu belirterek “Dolmabahçe görüşmesini sadece bana anlattı” dedi.Semra Özal’ın kuyumcusuBu kişinin anlattıklarından şüphe duyarak internette bir araştırma yaptım. Karşıma çıkan tablo çok ilginçti. Çünkü “Semra Özal’ın kuyumcusu” olarak şöhret yapan Ertekin bir Yunan bankasını sanal ortamda dolandırmak isterken yakalanmış ve üç yıl hapis yatmıştı. Ertekin bu olayı “derin devlet” adına yaptığını ve kendisinin de MİT ajanı olduğunu söylüyordu. Ertekin ayrıca bir dönemin ünlü mali polisi Salih Güngör’le telefonlarını dinledikleri bir kadından şantajla para istemekten de yargılanmıştı.Gizli sahibin hissesi bile yokBu durumu görünce kanaldan gelen teklifi kabul etmemeye karar vererek, sahip konumunda göründüğü söylenen Semih Sadi’ye durumu aktardım. Ancak Sadi “Ertekin’in bizde tek kuruşluk hissesi bile yok. Bir zamanlar babama iyilik yapmış, babam da kendisini kolluyor. Ayrıca Büyükanıt’ın en yakın adamı, bu nedenle de gönlünü hoş tutuyorum. Ama size söz, televizyon işine onu asla karıştırmayacağım, siz de yardım ederseniz ayağını tam olarak keseriz” dedi.Kadro oluşuyorBu bilgiler ışığında rahatladım ve işe koyuldum. Birkaç takviye ile kadroyu oluşturdum, herkese “hatırı sayılır” zamlar yaptım. Stüdyo ve çalışma ortamlarını yeniledim. 25 Ağustos günü yeni yayın dönemini başlatmaya karar verdim.Sürekli canlı yayınBu yayın Türkiye’de hatta belki dünyada bir ilkti. Gün boyu kanaldaki tüm faaliyetler canlı yayınla izleyiciye aktarılıyordu. Haber toplantı masasını canlı yayınlıyor haberlerin nasıl geldiğini, üzerinde neler konuşulduğunu, kısacası haberin nasıl hazırlandığını tüm ayrıntılarıyla izleyiciye sunuyorduk.İzleyici ve reklam artışıBu format kısa sürede büyük ilgi gördü. İzleyici sayısında gözle görünür bir artış sağlandı. Bu, reklamlara da hemen yansıdı. 15 gün içinde bir aylık reklam gelirinin 6 kat üzerine çıkıldı. Diğer haber kanalları Business Channel’ı ilgiyle ve hatta biraz da endişe ile izliyordu artık.Emekli generaller geliyorYayın başlayana kadar ortada görünmeyen Hayrettin Ertekin, benimle hiç görüşmeden yine kanala gidip gelmeye ve Semih Sadi ile toplantılar yapmaya başladı. Semih Sadi “Hayrettin Bey’in iki emekli generali var. Biri Yalçın Yakış, diğeri Rıza Küçükoğlu. Bu kişiler AKP ile temas kurmuş. Bizim adımıza işlerimizi görecekler. Ankara’dan da Ali Baransel AKP ile ilişkileri sağlayacak” dedi.Şaibeli birine destekSemih Sadi’ye bunların hepsinin yutturmaca olduğunu, askerleri kanala sokması halinde sonumuzun geleceğini anlatmaya çalıştım. Bir gün sonra Semih Sadi, Hayrettin Ertekin ve generallerle Ali Baransel’i getirdi. Aramızda çok şiddetli bir tartışma çıktı. Generallere ve Baransel’e “hakkında şaibeler olan birinin yanında olmaktan hiç mi utanç duymuyorsunuz?” dedim.Kürtçe dublajlı filmBir hafta kadar sonra gece yarısında yayınlanan bir yabancı filmin Kürtçe dublajlı olduğu yayın başladıktan sonra gelen bir telefon uyarısıyla anlaşıldı. Uyarıyı yapan kişi “Böyle bir rezalet olamayacağını, bunun hesabının verileceğini” sinkaflı küfürlerle bildirdikten sonra “Benim maaşlı adamlarım var gazetelerde bunları yazdıracağım” dedi.Milliyet haber yapıyorHiç ciddiye bile almadım. Ama bir gün sonra Milliyet Gazetesi’nin TV eleştirileri köşesinde “Business Channel’da Kürtçe yayın skandalı” diye yazıldı. Yazarı bir TV eleştirmeni olmasına rağmen yeni yayına başlayan bir kanala başarı bile dilemeden yaptığı saldırı çok manidardı. Telefon eden kişi boşa konuşmuyormuş. (Daha sonra telefon eden kişinin de Hayrettin Ertekin olduğunu bir iş adamına yaptığı itiraftan öğrendim. Büyük ihtimalle film kaseti de bu kişi tarafından değiştirilmişti.)“Siz haklısınız ama...” Bu yayına cevap bile vermedim. Ancak aradan bir hafta geçtikten sonra Semih Sadi “Benimle çalışmak istemediğini” söyledi. Kendisine “Ben farkındayım. Askerin adını kullanan kişi benden rahatsız. Ama bilin ki gözü sizin paranızda. Asla güvenmemeniz gereken Hayrettin Ertekin sizin başınızı yakacak” dedim. Semih Sadi bir gün sonra gönderdiği e-mail mesajında “Can Bey, sizin söylediğiniz her şey doğru, ama yapacak bir şeyim yok, baskı çok büyük” dediBüyükanıt’ı arıyorumOyun belliydi. Elimden bir şey gelmezdi artık. Sadece Genelkurmay Başkanlığı’nı aradım. Orgeneral Büyükanıt’ın adını kullananların beni işimden etmeye çalıştıklarını bilmesini istedim. Cevap alamadım. Daha sonra üç etkili isim daha Büyükanıt’a ulaşarak durumu aktardı. Yine hiç ses çıkmadı. O ana kadar Büyükanıt’a büyük saygım vardı. Hayrettin Ertekin’in “danışmanlık ve sırdaşlık” konusunda doğru söylemediğine inanıyordum. Ama sonradan aldığım bilgilere göre Ertekin gerçekten Büyükanıt’a çok yakındı. İstediği an telefon ediyor, istediği an Genelkurmay’a giriyor ve paşanın makamına çıkabiliyordu. Bu benim için gerçekte büyük hayal kırıklığı oldu.İki general geliyorAradan bir ay geçti. Kanalın sahibi Semih Sadi’nin babası Metin Sadi şunları anlattı: “Kürtçe yayın olunca Hayrettin Ertekin geldi ve Genelkurmay Başkanı’nın çok rahatsız olduğunu söyledi. Paşa kanalın kapanmasını istemiş. Hayrettin kendisini yatıştırmış. Bir yol bulunacağını söylemiş. Bunun üzerine Yaşar Paşa’nın görevlendirdiği iki muvazzaf general bize geldi. Can Ataklı’yı işten atmazsak kanalı kapattıracaklarını söylediler. Bu durumda elimizden gelen bir şey yoktu.” Büyükanıt işin içinde olamazİşte başımdan geçen bunlar. Hâlâ üzüntülü ve kırgınım. Eski Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın böyle bir oyunun içinde olduğuna asla inanmak istemiyorum. Ama Büyükanıt’ın konuyla ilgili çok çeşitli kanallardan bilgi sahibi olmasına rağmen hiçbir şey yapmaması “Büyükanıt’ın danışmanı ve sırdaşıyım” diyen Ertekin’e adeta sahip çıkılması insanı çok şaşırtıyor..Ertekin Ergenekon’dan tutukluAyrıca Hayrettin Ertekin şu anda Ergenekon davası nedeniyle tutuklu. Bu bile başlı başına çok garip bir durum. Büyükanıt için gerçekten çok üzülüyorum.Bir yıl boyunca bu olayı yazmak istemedim. Çünkü makama saygım vardı. Şimdi o makamda çok saygın başka bir orgeneral oturduğuna göre Büyükanıt’la ilgili bu olayı yazmayı bir borç bildim.Burada üzüldüğüm şu: Türkiye çok ilginç ve etkili bir formatla yepyeni bir TV yayıncılığı ile tanışmıştı. Arkadaşlarımla birlikte tıkanmaya doğru giden haber yayıncılığında bir yenilik kapısı açmıştık. Ne yazık ki, bu kapı kapatılmış oldu. *** İnsanlar doğası itibariyle kötü oldukları için iyi olmayı isterler. David Hume

Devamını Oku

Ankara’da büyük iktidar savaşı

2 Eylül 2008

Günümüzün en şiddetli siyasi savaşı nerede sürüyor? “AKP-CHP arasında” derseniz değil. “Laikler-dinciler” derseniz değil. “Globalciler-ulusçular” derseniz yine hayır.Günümüzün en şiddetli siyasi savaşı Ankara’da Melih Gökçek ile Turgut Altınok arasında yaşanıyor.Biri, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı. Diğeri, Ankara Keçiören Belediye Başkanı. İkisi de AKP’li. Birbirlerinin can düşmanı.Peki neden bu kavga ve düşmanlık? Çünkü, Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınok, ilk yerel seçimlerde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olmak istiyor. Melih Gökçek de uzun yıllardır sürdürdüğü “Ankara Krallığını” bırakmak istemiyor.Akıl ve mantık açısından bakarsanız Melih Gökçek bundan sonraki seçimleri de büyük farkla kazanır. Yani Ankara’da AKP için yeni bir aday arayışına hiç gerek yok.Ama durum öyle değil. Çünkü Başbakan Erdoğan önümüzdeki yerel seçimlerde Gökçek’in yerine Altınok’u aday göstermek istiyor. Bunu Altınok’a söylediği de biliniyor. Bu nedenle çok rahat davranan Turgut Altınok kendini başkan gibi görüyor.Ama işi sağlama almak için de Gökçek’in altını kazımak için elinden geleni yapıyor. Ankara Büyükşehir Belediyesi ile iş yapan bir mütahhit “Melih Gökçek’le ilgili dedikoduların yüzde 90’ı aslında Keçiören kaynaklı” demişti geçtiğimiz yıl birlikte olduğumuz bir yemekte.Ancak şimdi işler biraz karıştı. Keçiören Belediye Zabıtası’nın eli sopalı militanları Turgut Altınok’un hedefini biraz zora sokmuş görünüyor. Kendi yandaşları tarafından bile eleştirilen Turgut Altınok’un Gökçek yerine aday gösterilmesi AKP’li seçmenleri de kızdırabilir.Muhalefetin bundan çıkaracağı kıssaya gelince Ankara AKP’de müthiş bir iktidar savaşı var. Muhalefet akıllı davranabilirse AKP, başkantte bu kez kaybedebilir.*****Dinlemede başka alçaklıkTelefon dinlemeleri ile ilgili tartışmalar sürüyor biliyorsunuz. Dün de size bu kez benim başıma gelen olayı anlatmıştım. Bugün ise sahiplerine doğrulatamadığım (çünkü bu imkânım yok) bir olayı anlatmak istiyorum. Ki, bu alçaklıktan bile öte. Tabii bunu yapanlar kendilerine durumdan vazife çıkaran kimi işgüzarlar.Telefonda konuşuyorsunuz. Sizi dinliyorlar ve kayda alıyorlar. Bu konuşmalarda önemli bir devlet görevlisi, bir bürokrat ya da bir asker hakkında pek de hoş olmayan deyimler kullanıyorsunuz. Kullanırsınız ya, zamanı geliyor insan en yakın arkadaşı hatta anne babası için bile duyulduğunda hoş karşılanmayacak sözler söyleyebilir.İşte bu dinleme kayıtlarını görebilen kimi işgüzarlar, bu bölümleri alıp ilgili kişinin önüne koyuyorlarmış “Efendim bakın falanca sizin için ne söylemiş” diyerek.Kim olursanız olun, hakkınızda kötü bir söz duymaktan dolayı öfkenize hakim olabilir misiniz? Herhalde olamazsınız. Tabii diyeceksiniz ki, “Servis yapmaya ne gerek var, zaten açıklanan telefon kayıtları birçok kişiyi üzüyor, hatta kahrediyor.” Çok haklısınız. Söyleyecek hiçbir şeyim yok. Ama gizlice yapılan servislerin çok daha alçakça olduğunu söyleyerek yetinmek istiyorum.*****Tüzmen liderliğe soyunabilirEvet, Rusya için söylediği “pimi çekilmiş el bombası” Kürşat Tüzmen’in elinde patladı. Tüzmen Türk mallarına gümrüklerde zorluk çıkaran Ruslar’a karşı “aynı yöntemle” karşılık verileceğini açıklamıştı. Hükümet bunu kabul etmedi.Dünkü gazetelere baktığımda hemen herkes bu konuda hükümetin daha soğukkanlı davrandığını Tüzmen’in yanlış düşündüğünü belirtiyordu.Bu bir açıdan doğru. Şu anda Rusya ile Amerika yüzünden binbir sorun yaşarken bir gümrük misillemesinin yapılması stratejik olarak pek iyi olmaz.Ancak eğer hükümet Tüzmen’i tersledikten sonra Rusya’yı politikalarını değiştirme konusunda ikna edemezse zora girecektir. Rusya’nın tek taraflı baskısını halka anlatmakta güçlük çekecektir.Tüzmen ben bu satırları yazarken Çin gezisini sürdürüyordu. Şu anda “fena halde bozum olmasına” karşı ne yapacak bilmiyorum.Bu nedenle diyorum ki, “eğer hükümet bu konuda başarılı olamazsa” siyasette Tüzmen’in önüne geniş bir ufuk açılabilir. Türk halkı çok uzun yıllardan beri ilk kez bir hükümet üyesinin güçlü bir yabancı ülkeye karşı diklendiğini gördü. Bu diklenme Başbakan tarafından kırıldı.Yıllardır “Bize kötü davranan Avrupa ve Amerika’ya karşı aynısını biz niye yapmıyoruz” diye soran milyonlarca insan var bu ülkede. Bu düşünceleri stratejik olarak yanlış olsa bile siyasette duygusal tepkilerin de ağır bastığı bilinen bir gerçek.“Rusya krizi yeni bir siyasi lider yaratabilir” düşüncesi bana pek şaşırtıcı gelmiyor.*****Haydi gel de milli takımı tut bakalımHafta sonu Erivan’da Türkiye-Ermenistan milli maçı var. Bu maç bir spor olayından çıkıp politik bir gösteriye dönüştürülmek isteniyor. Türkiye, Ermenistan’la ilişkilerini düzenlemek için bu maçı bir fırsat olarak görüyor.Günlerdir yapılan tartışmalar ister istemez Türk Milli Futbol Takımı’nı da etkiliyor.Çünkü bir tarafta “sözde” barış için atılacak adım gibi sunulsa da herkes biliyor ki “özde” Ermenistan’a “futbol yoluyla bir ders vermek” de geçiyor pek çoklarının aklından.Fatih Terim dünkü basın toplantısında durumu çok güzel ifade ederek, “Kimse politik hesapları milli takım üzerinden yapmasın” dedi.Tabii işin bir de başka tarafı var. İnsanı biraz güldüren biraz da düşündüren yanı. Hrant Dink’ın alçakça bir suikasta kurban gitmesinden sonra “Hepimiz Ermeniyiz” pankartları çok tartışılmıştı. Şimdi esprili okurlardan sürekli mesaj alıyorum “Bu maçta kimi tutacağız?” diye. Malum “Hepimiz Ermeniyiz” ya.*****Artık tam biterOrhan Yorgancı’dan: O yıl Ramazan köyün yeni imamının yanlışı yüzünden yirmi dokuz çekmiş. Ertesi yıl ise yanlışlık artmış, Ramazan yirmi sekiz güne düşmüş. Bektaşi bu duruma çok sevinmiş, koşarak imamın yanına gitmiş, “Allah uzun ömürler versin sana, yirmi yedi yıl daha sağlıklı kal işallah” demiş. İmam şaşırarak, “Neden bu iltifat” diye sormuş. Bektaşi cevaplamış: “Ramazan azaldı seninle, bu gidişle yirmi yedi yıl içinde biter.”*****DÜZELTMEDünkü “Belediye CHP’li olunca” başlıklı yazımda belirttiğim Dikili Belediye Başkanı, CHP’li değil SHP’lidir. Özür dilerim.*****Doğruluk ve sorumluluk sahibi kimse lider olmaya layıktır. Cicero

Devamını Oku

Korku imparatorluğu kuranlar elbette cezalarını da bulacaktır

1 Eylül 2008

can ataklıErgenekon davasında en merak ettiğim, telefon dinlemeleri. Duruşmalar ekim ayında başlayacak. Sanıklar hâkim önüne çıkacak. Sıra suçlarla ilgili belgelerin sunulmasına geldiğinde herhâlde avukatlar, “Telefon dinlemeleri için izin nasıl ve kimden alındı?” diye soracaklardır.İşte o zaman savcılık herhâlde tüm telefon dinlemelerinin hukuki açıklamasını yapacaktır. Telefon dinleme yasalarımızda var. Ancak dinlemenin keskin ve net kuralları da açıkça belirtilmiş. Anayasa’ya göre kimsenin özel hayatına müdahale edilemeyeceği gibi izinsiz olarak telefonları, evi, arabası dinlenemez. Eğer bu yapılmışsa sorumluları cezalandırılır.Ergenekon davasının delil dosyaları neredeyse baştan aşağı telefon dinlemelerinden oluşuyor. Bu nedenle duruşmalar başladığında çok ilginç ve şaşkınlık yaratacak durumlar ortaya çıkabilir. Birçok sanık hiç yargılanmadan serbest bile bırakılabilir.Kim bilir belki bu oyunu kuranlar bunu biliyordur, belki de maksat bir süre bazı kişilere eziyet çektirmek, onları hapiste tutmak, kamuoyu önünde küçük düşürmektir.Telefon dinlemelerini ve konuşmaların medya aracılığı ile kamuoyuna açıklanmasını eleştiren kim bilir kaç yazı yazdım. Ama o yazıları yazarken benim telefon konuşmalarımın da kaydedildiği ve bir gün açıklanabileceği aklıma gelmemişti.Yanılmışım. Çünkü Ergenekon savcısı delil dosyalarına benim telefon konuşmalarımı da koymuş. Üstelik Ergenekon davasında bırakın “sanık” olmayı, “tanık” sıfatı bile olmayan Emin Şirin’le konuşmalarım kaydedilmiş ve dosyaya konmuş. Haberi yapan Milliyet Gazetesi’nin muhabiri arayıp “Ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğunda gerçekten ne söyleyeceğimi bilemedim. “Korku imparatorluğu kuranların yarattığı dehşet tablosudur bu” dedim.Faşist ülkelerde bile görülmeyen bir uygulama Türkiye’de neredeyse adi vaka haline geldi. Çok merak ediyorum benim ya da Emin Şirin’in telefonlarını dinleme emrini hangi mahkeme verdi? O mahkeme dinleme izni verirken hangi kanıtlara baktı ki başvuruyu haklı buldu?Bu dehşet ortamını yaratanlar umuyorum ki bir gün hak ettikleri akıbetle karşılaşacaktır. Ama geçen süre içinde korkutulanların, ezilenlerin, işinden gücünden edilenlerin, dostlarından koparılanların, hayata küstürülenlerin vebalini nasıl kaldıracaklar acaba?*****Allah’ın merhametiBugüne kadar bu köşeden sizlerle paylaştığım fıkralara çok olumlu tepkiler geldi. Geçenlerde Orhan Yorgancı’nın kaleme aldığı Bektaşi Fıkraları isimli kitap elime geçti. Ramazan da geldi, bu ay her gün bir Bektaşi fıkrasını sizlerle paylaşacağım. İşte ilki: Bektaşi’ye bir gün sormuşlar: “Niçin hiç oruç tutmuyorsun?” Bektaşi, “Tutmayı istiyorum ama vücudum halsiz kalıyor” demiş. Tekrar sormuşlar: “Peki, iftara çağırsalar yorgun olsan da gider misin?” Bektaşi gülerek: “Düşünmem, ne yapar ne eder giderim” diye cevaplayınca soranlar şaşırmış. Neden Allah emri yerine kul davetine gittiğini çözememişler. “Şaşırmayın!” demiş Bektaşi: “Allah’ın merhameti vardır. Oysa insanlar çok gaddardır, gitmezsem çok kızarlar.” *****Hür general “Nasıl yani?”Okurlardan Handan G. önceki gün gönderdiği mesajda bakın ne diyor: “Sayın Ataklı, dünden beri bu lafı hazmedemiyorum. Eğer Genelkurmay Başkanımız, kendini emekli olunca hür hissedebilmişse, kendini hür hissetmediği ilk anda görevinden istifa etmeliydi. Türk Ordusu’nun başındaki insan acaba kime esir düşmüştü ki kendini bağımsız hissetmiyordu? Acaba yeni Genelkurmay Başkanımız da, görevini yaparken kendini özgür hissedebilecek mi? Yoksa o da mı emekli olunca ‘Oh çok şükür hürriyetime kavuştum’ diyecek. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Saygılarımla.” Ben de tıpkı sevgili okurum gibi çok şaşırdım. “Artık hürgeneralim” sözü bana ister istemez “Nasıl yani?” dedirtti. Sayın Büyükanıt, bu sözleri emekliliğini kastederek mi söyledi yoksa bir tür itiraf mıydı? Son zamanlardaki tavrına bakınca sanki bir itiraf gibi düşünüyorum. Takdir diğer tüm okurların...*****Belediye CHP’li oluncaSon günlerde medyada belediye başkanlarına açılan soruşturmalarla ilgili haberlere rastlıyoruz. Bodrum Yalıkavak’ın CHP’li Belediye Başkanı görevden alındı. İstanbul Kadıköy’ün CHP’li Belediye Başkanı için yoksullara sağlık hizmeti verdiği gerekçesiyle soruşturma açıldı. Dikili’deki CHP’li başkan yoksul halka yardım dağıttığı için yargılanıyor.Oysa belediyelerin büyük bölümü AKP’nin elinde. Üstelik başta büyük kentler olmak üzere bu belediye başkanları hakkında bir dolu yolsuzluk, usulsüzlük, nüfuz ticareti gibi iddialar var. Hiçbiri hakkında ne soruşturma açılıyor ne de bir görevden alma var. Ama eğer belediye başkanı CHP’li ise İçişleri Bakanlığı gözünün yaşına bakmıyor. Önümüzdeki seçimlerde, (eğer böyle giderse) AKP, belediyelerin büyük çoğunluğunu ele geçirecek.Başkanı AKP’li olmayan yerlerin vay haline...*****Amaç yıldırmak ve sindirmek=Emin Şirin’le aşağı yukarı 16 yıldır tanışıyoruz. Bu süre içinde o kadar çok bir araya gelmişizdir ki sayısını bile hatırlayamam. Hele son birkaç yıldır eskisinden de yakınız. Her gün mutlaka arayıp konuştuğum 3-4 kişiden biridir.Eşim ise Emin Şirin’in çocukluktan mahalle arkadaşı. Ergenekon savcısı eşimin Emin Şirin’le iki konuşmasını da “kanıt” diye iddianameye koymuş. Komik ötesi.Peki bütün bunlar neden oluyor? Çünkü bugünkü iktidarın en küçük bir eleştiriye, sorguya tahammülü yok. Kılıfına uydurabildiğini hapse atıyor. Uyduramazsa da kamuoyu önünde küçük düşürmeye çalışıyor. Amaç yıldırmak ve sindirmek.Telefon konuşmalarımızın iddianamede olduğunu öğrendikten sonra Emin Şirin’le konuştum tabii, her gün olduğu gibi.Şunu söyledim bu konuyla ilgili: “Bu savcı yarın öbür gün seni de beni de Ergenekon sanığı yapabilir. Bunun önüne geçecek hiçbir güç yok aslında. Verir polise talimatı, sabahın köründe gelip evden alırlar. Sonra bir yıl içeride tutup iddianame hazırlarlar. Benim demokratik medyam ise (Bir suçu yoksa korkmaya gerek yok, aklanır çıkar) diye fetva verir.” Emin Şirin, “Hiçbir şey söyleme. Gözleri kararmış durumda. Her şeyi yapabilirler. Sen aklına bile getirme bunları” cevabını verdi.Haklı olabilir değil mi?

Devamını Oku

Siyasi denge için ittifak şart

1 Eylül 2008

Sevgili okurlar sıcak yaz aylarının sonuna geldik sayılır. Bugün eylül ayı başladı. Artık herkes tatilden dönmeye, yeni şevk ve heyecanlarla işine sarılmaya çabalıyor. Ben ne yazık ki, birkaç yıldır doğru dürüst tatil yapamadım. İlk kez bu yıl, artık eylül ayında ama olsun, bir süre kafamı dinlemek istiyorum. Gelecek hafta sonunda kısa bir süreliğine size veda edeceğim.Yerel seçimler geliyorŞu anda pek tartışılmıyor ama yerel seçimlere çok fazla süre kalmadı. Yaygın inanış yerel seçimlerde AKP’nin çok yerde kazanacağı yolunda. AKP’nin muhalefet partilerinin kalesi olarak tanımlanan yerlerde de seçimi kazanmak için şimdiden kolları sıvadığı söyleniyor. Örneğin Ankara’da Çankaya, İstanbul’da Kadıköy, Beşiktaş ve Şişli için şimdiden çok iddialı konuşuyorlar.Hepsini kazanır mı?Peki, AKP gerçekten bugüne kadar kazanamadığı yerleri de alabilir mi? Çok sürpriz olmaz. Hatta İzmir bile AKP’ye geçerse kimse şaşırmasın. Çünkü şu anda AKP’ye karşı direnecek parti ve özellikle aday yok. Beni şaşırtan muhalefetin yerel seçimler konusundaki sessizliği. Kimse CHP’nin örneğin İstanbul, Ankara, İzmir için kimi düşündüğünü bilmiyor bile.Son dakika mı olmalı?Siyasi partilerimiz, söylemde demokrasiden yana ama uygulamalarda hiç de öyle değil. Liderler, gerek milletvekili gerekse yerel yönetim adaylarını asla halka sormayı düşünmüyor. Bu nedenle yerel seçimlerde aday olacaklar da son dakikaya kadar sır gibi saklanıyor. Oysa örneğin CHP ve MHP önemli yerlerdeki adaylarını son dakikaya bırakmasa, şimdiden açıklasa ve bu adaylar önümüzdeki süre içinde birer gölge başkan gibi davransa demokrasimiz kârlı çıkmaz mı?Demokratik faşizmSevgili okurlar yerel seçim sonuçları AKP iktidarının daha da güçlenmesine neden olacaktır. Bu, AKP adına çok iyi bir gelişme olmasına rağmen, demokrasi açısından son derece sakıncalı. Bir parti her alanda gücü tek başına tutmaya başlarsa, sistem giderek farklılaşır, demokrasi olmaktan çıkar ve bir tür “demokratik faşizme” döner. AKP, şu ana kadarki davranışlarıyla zaten bunun ip uçlarını haddinden fazla verdi bile.İttifak olmalıBu nedenle önümüzdeki yerel seçimlerde muhalefet partileri mutlaka ittifaklar kurmak zorunda. İlle de “AKP’ye karşı” olmak diye düşünmeyin. Bu ittifaklar demokrasinin sağlıklı olması adına kurulmalıdır. Aksi takdirde yerel seçim sistemi gereği yüzde 25 oy alarak bile bir parti tüm belediyeleri de elinde tutar hale gelecektir.Partilere dağılmalıDemokrasinin sağlıklı işlemesi için yerel yönetimlerin tek parti egemenliğinden kurtulması gerekir. Bu nedenle ittifaklar kurmak sanıldığı gibi zor değil. Basit yöntemle son genel seçim sonuçlarına bakılabilir. Örneğin bir seçim bölgesinde, AKP’den sonra en çok oy alan parti diğerleri tarafından desteklenir. Belediye Meclisi seçimlerine ise yine her parti katılır. Sadece başkan bu yöntemle belirlenir.Demokratik tepkiAncak sevgili okurlar lider sultası ile yönetilen partilerin bu ittifaklara sıcak bakıp bakmayacaklarını şu anda kestiremiyorum. Ama şunu söylemek istiyorum yerel seçimlere sahip çıkmak, bütün seçim bölgelerini bir partinin hâkimiyetine bırakmamak için bir araya gelmek aynı zamanda demokrasiye de hizmettir, demokratik bir eylemdir.Anıtkabir olayıGeçen hafta yazdığım “Anıtkabir’in yönetimi askerde olmasın” yazısı tam tahmin ettiğim gibi değişik tepkiler aldı. Özellikle yüreğinde Atatürk sevgisini hiç eksik etmeyenler “Anıtkabir’in bugünkü Meclis’e teslim edilmesine” şiddetle karşı çıktılar. Ancak her olayı günümüz koşullarında değerlendirmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. Şu anda bu konuda kuşkular yaşayanlar olabilir, ama unutmayın ki bu durum da geçicidir.Büyükanıt gittiSevgili okurlar bugün itibarıyla Yaşar Büyükanıt artık emekli bir asker. Ne yazık ki, kamuoyu paşayı büyük bir saygıyla anmayacak. Görev süresince yayınladığı bildiriler yaptığı açıklamalar hafızalarda. Bunların yarattığı hasar da kolay kolay tamir edilemeyecek. Ve paşamız bugünden itibaren 1 milyon liralık çok lüks otomobiline binecek. Otomobilde televizyon da varmış. Güneydoğu’daki şehit haberlerini oturduğu arka koltuktan izler artık.Olimpiyatlarda başarısızlıkGeçen hafta olimpiyatlardaki başarısızlığımızı irdelemeye çalışmıştım. AKP’li olduklarını tahmin ettiğim bazı okurlar örneğin Yunanistan’ın da geçen olimpiyatlara göre daha az madalya aldığını belirterek “Sizinki yanlış yorum” dediler. Buna katılmıyorum. Çünkü o yazı Türkiye bakımından genel düşüşü anlatıyordu. Yunanistan bu kez başarısız olur, gelecek sefer başarıyı ikiye katlar. Ama bizim bu anlayışımız başarısızlığı kalıcı hale getirir.Dinleme rezaletiSevgili okurlar dünkü Milliyet’i okurken bir haberi gördüğümde dehşete düştüm. Haberde, bir dönem önceki milletvekili Emin Şirin’in Ergenekon iddianamesine giren 72 telefon konuşmasının deşifresi vardı. Emin Şirin, Ergenekon olayının sanığı değil. Buna rağmen telefon konuşmaları delil gibi sunulmuş. 16 yıldan beri tanıdığım Emin Şirin ile belki de yaptığım bin konuşmadan dokuzunu ‘beğenip’ ayırmışlar. Ayrıca Şirin ile 14 yaşından beri arkadaş olan eşimin iki konuşması da belgeler arasına konmuş. Bir dehşet imparatorluğu kurmak isteyenlerle ilgili görüşlerimi sizlerle yarın paylaşacağım.Erdoğan’ın anlayışıBaşbakan Erdoğan geçen hafta iki önemli açıklama yaptı. Biri çevre konusunda “Ben çevrecinin daniskasıyım” açıklaması diğeri de “Biz milletle mutabakat yaptık” sözleri. Başbakan çevreci olduğunu söyledi ama ertesi gün çevrecilere neredeyse meydan dayağı atıldı. Diğer açıklaması ise çok vahimdi. Çünkü aldığı oyu milletle mutabakat yerine koyan Erdoğan aslında “demokrasi, hukuk, insan hakları ve sosyal devlet” kavramlarını reddeder konuma düştü. Bu da Erdoğan’ın siyasi samimiyetinin sorgulanmasını gerektirir.Keçiören olayıErdoğan’ın bu tavrının partisine yansıyış biçiminin en belirgin kanıtını Keçiören’de içki sattığı ve dükkânı zamanında kapatmadığı gerekçesiyle dövülen büfeci olayında yaşadık. Bu bir anlamda yeni hukuk düzeninin de habercisi. Tabii bu olayda ABD elçiliğinin müdahalesi “çuval” olayını da alımıza getirmiyor değil.Atatürk’ün telgrafıSevgili okurlar ne kadar yazarsak yazalım bazı konularda bilgiye ulaşmak mümkün olmuyor. Atatürk’ün Hazreti Muhammed’in mezarını yıkmak isteyen Suudi Kralı’na gönderdiği telgrafla ilgili belge ortaya çıkmıyor. Ne şimdiki Dışişleri Bakanı ne 12 Eylül’ün Dışişleri Bakanı tek kelime bile etmiyor. Nedir bu Atatürk korkusu anlamak mümkün değil.Ramazan ayı kutlu olsunBugün Ramazan’ın da ilk günü. Tüm dünya Müslümanlarıyla birlikte bugünden itibaren oruç tutmaya başlıyoruz. Ramazan dini kültürümüzde sevgi ve bağlılıkların arttığı ay olarak tanımlanır. Bu Ramazan’ın da birlik ve beraberliğimiz için hayırlı olmasını dilerim.Hepinize iyi haftalar. *** Demokrasinin bütün hastalıkları daha fazla demokrasi ile tedavi edilir.Alfred E. Smith

Devamını Oku

Bu pazar da kendi küçük kahkahası büyük fıkralar

31 Ağustos 2008

Bu hafta sizler için birkaç cümleden oluşan küçücük fıkralar seçmeye çalıştım. İki cümle ama espriler çok hoş. Gerçi hepsi evlilik ve kadın erkek ilişkisi üstüne, karı koca birlikte okumak bir sakınca yaratır mı bilemem. Bakalım bu pazar sabahı sizin de yüzünüzde bir tebessüm oluşturacaklar mı?*** Adam gece yarısı karısını uyandırır:- Sevgilim, aspirinin.- Ama başım ağrımıyor ki...- Harika!*** Koca evine elleri bir sürü kaset dolu olarak girer ve karısı:- Niye bir sürü kasete para verdin, bizim evde teyp yok ki?- Sen sütyen aldığında ben soruyor muyum?*** Koca eve zil zurna sarhoş girer ve karısına bakarak:- Ne kadar çirkin olduğunu biliyor musun?- Sende pis ve sarhoşsun diye cevap verir karısı.- İyi de benimki sabaha geçecek!***Kadın kocasına:- Uzun zamandan beri bana sıcak bir kelime söylemedin.- Cehennemde yanasın. ***Eve zamanından erken dönen adam karısını yatakta en iyi arkadaşlarından biri ile yakalar. Hiç bozuntuya vermeden ve soğukkanlılıkla silahını çeker ve arkadaşını vurur. Kadın yatakta şöyle doğrulur:- Bak bu şekilde davranmaya devam edersen hiç arkadaşın kalmayacak.*** İki erkek bir lokantada oturmuş pencereden bakıyorlardı, biri:-Karşıdan karşıya geçen şu iki kadını görüyor musun biri karım diğeri ise metresimdir-Allah sana uzun ömürler versin şimdi ben de aynısını söyleyecektim!*** Kadın aynada çıplak vücudunu seyrediyordu. Eşine:- Görüntümü iğrenç buluyorum, yaşlı, buruşuk. Bir iltifata ihtiyacım var.Eşi: “Gözlerin iyi görüyor!” *** - Sadakatin tanımı nedir?- Fırsat yokluğu!***Adam yanında oturan kadına fısıldar:- Şampanya sizi güzelleştiriyor- Bir kadeh dahi içmedim.- Ama ben onuncu kadehimdeyim...*****Urfalı’nın mezar ziyaretindeki feryadıBirkaç hafta önce bir Karadenizli’nin, daha önce de Egeli’nin kendi şiveleriyle yazdıkları mektupları paylaşmıştım sizlerle. Bu pazar da bir Urfalı’nın yine kendi şivesiyle ziyaret ettiği babasına dert yanmasını sunmak istiyorum. Gerçi pek yeni bir şey değil, internette geziniyordu, okumayan vardır diye köşeme aldım: Babo nasısan, eyimisen? Gene Fatihayı gaptın, keyfin yerinde. Oraları bilmem amma... Buraları bura olmaktan çıhmış gayri. Mezarıydan galksan, gafayı yersen.Öldüğüye sevinirsen...Sıra geceleri bitti artık. Şindi Bitlis’te beş minare de yok. Hasangalasında caketim de galmamış. Hem Urfa dağlarında ceylanlar da gezmiy. Herkes: Şak-şuka, şaka da - şuka söylüy...Ne mırranın, ne de gayfenin dadı galdı, gayfenin neslisi çıkmış, südü de içinde.Gaçak çay da hepden gaçak olmuş, sallama içiyler.. Ahhh.. Şu gavur icadı televizyon yok mu? Tam üç tene eve aldım, gene de acans dinliyemiyem.Gumasının yüzünden gocasından ayrılan böyük gız, Yaseminin penceresinden bakmazsa göremiymiş. Öbür oğlan Gurtlar Vadisi. Hele o güççüğü yokmu ? Sen görmedin. Saçını hep Amerikan kesdiren, gözü gulağı oynuy namıssızın.Acun Firarda diy, başka bi şey demiy turizm dersine eyi geliymiş. Valla yalan, mahsadı çıbıldak garılara baha...Torunun Şehmuzla iftihar etmelisen, Aletirik Mehendisi çıktı. İş bulamadı, galdırım mehendisiyem diy. Galdırım da yok ya, çamırlarda debeleniy, duruy... Babo bi de telefon çıkmış, minnacık. Şalvarın cebine on tene sığar şerefsizim.Tele-fon amma teli, meli yok. Eyi bi şey de çok yalan söylüy. Ben Siloyu tarlada görüyem, aradığın gişiye ulaşılmıy diy. Ancaaa foturaf bilem çekiy vallaha...Bu cümma rühuya hatim indirecektik Mevlüt Hoca nazlanıy, boğazı ağrıymış.Yoh gendini üç aylara hazırlıymış... Eve iki tene CD göndermiş, bunuyla gırk hatim iner demiş. Eh.. Sen de bunuyla idare edersiy. Dünya işleri bitmiy. Şindi bana müsade aşağı kepir tarlaya gidiyim. Golf oynuyacağım da...*****Babaya mektupYarın ilkokul birinci sınıflar ve bazı özel okullar için yeni eğitim-öğretim yılı başlıyor. O zaman karşılamak adına bir öğrenci fıkrası sunmak istiyorum sizlere.Adam oğlunun odasının önünden geçerken hayretle bakakaldı. Yatağı güzelce toplanmıştı ve odası hiç olmadığı kadar derli toplu görünüyordu. Sonra adam yastığın üzerine bırakılmış mektup zarfını fark etti. Üzerinde ’Babama’yazıyordu. Aklından geçen bin bir kötü düşünceyle mektup zarfını açtı ve titreyen elleriyle mektubu okudu:Sevgili babaSana bu satırları derin bir pişmanlık ve üzüntü içinde yazıyorum. Kız arkadaşımla kaçmak zorundaydım çünkü seni ve annemi yaşanacak rezaletten uzak tutmak istedim. Gerçek tutku ve aşkı ben Jale ile buldum ve o öyle tatlı ki anlatamam... Şunu biliyordum siz onun vücudunun her yerine taktığı küpeleri, derisine işlettiği dövmeleri, kendine has o çılgın giyim tarzını asla ama asla onaylamayacaktınız ve tabi benden çok büyük olması da bir sorundu. Fakat benim için bunlar değildi gerçek tutku ve gerçek aşk... Baba Jale hamile! Jale’nin dediğine göre çok mutlu olacağız. Ormanda kendine ait bir karavanı ve tüm kış yetecek kadarda yakacağı var. Bir sürü çocuğa sahip olma düşüncesi rüyalarımızı süslüyor. Jale benim gözlerimi esrar gerçeğine açtı ve artık biliyorum ki esrar kimseye zarar vermez.Esrar yetiştirecek, insanlara pazarlayacağız ve yine bu sayede ihtiyacımız olan kokain ve ekstaziye ulaşacağız.Artık tam anlamıyla bilime yalvarıyoruz dualar ediyoruz şu AIDS’in çaresi bulunsun ve Jale sağlığına kavuşsun diye...O kesinlikle iyileşmeyi hak ediyor.Endişelenmeyi bırak baba ben 15 yaşındayım ve kendi başımın çaresine bakabilirim. Eminim bir gün geri döneceğiz ve sen kendi torunlarını tanıyacak, seveceksin... Oğlun...NOT: Baba yazdığım mektubun tek kelimesi bile doğru değil. Ben Mehmetlerdeyim. Sadece sana masamın üzerinde seni bekleyen karneden daha kötü şeylerin olduğunu hatırlatmak istedim.*****Tecrübe hayatta yenilen kazıkların bileşkesidir.

Devamını Oku

Cumhuriyet’in temeli 86 yıl önce bugün atılmıştı

29 Ağustos 2008

Bundan tam 86 yıl önce bugün Türk ulusu, “makûs talihini” nihayet yenmiş, ülkeyi dört bir yandan işgal eden, Türk ulusuna hayat hakkı tanımayan Sevr’i dayatmış emperyalist güçlere karşı zafer kazanmıştı.Bu büyük zafer hem Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı hem de Başkomutan sıfatındaki Mustafa Kemal’in eşsiz askeri ve siyasi dehası sayesinde gerçekleşmişti.Ülkenin her yanından şahlanan Türk ulusu, genciyle ihtiyarıyla, kadınıyla erkeğiyle, imamıyla öğretmeniyle Türk askerinin hemen yanında canı pahasına ülkesini kurtarmıştı. 30 Ağustos zaferi ile 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulmasıyla çıkılan “demokratik cumhuriyet” yolunun sonuna gelinmişti. Mustafa Kemal ve arkadaşları bu büyük zaferden bir yıl sonra 600 yıllık Osmanlı yönetimine son vererek genç Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştu.Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal’in yönetiminde tarihin en büyük siyasi, ekonomik ve sosyal atağına kalkarak ülkeyi çağdaş ülkeler seviyesine götürecek devrim ve ilkeleri belirlemiş, Türkiye’nin rotasını çizmişti.Bu rota elbette hâlâ padişahlık yönetimine özlem duyan, dini, siyasi ve ticari amaçları için kullanan, Türkiye’nin Orta Çağ karanlığında kalmasından yarar umanları hiçbir zaman mutlu etmedi.Buna karşın genç Türkiye Cumhuriyeti bütün bu ihanet ve alçaklığa direnmesini bildi. Kendi içinde yaşadığı sıkıntılara, çağdaş demokrasi ve hukuk yolundan sapma eğilimi gösterenlere rağmen ayakta durmayı başardı.Ancak melanet şebekeleri asla boş durmadı. Tıpkı Atatürk’ün gençliğe hitabesinde söylediği gibi iç ve dış düşmanlar ele ele verdi. Yüreği bu ülke sevgisi ile dolu olanlar sindirilmeye, etkisiz hale getirilmeye çalışıldı. Bugün Türkiye çok büyük bir sıkıntı içinde. 86 yıl önce askeri bir zaferle temelleri atılan cumhuriyet can çekişir hale getirildi. Cumhuriyeti, ilke ve devrimlerini koruyabilecek tüm kurumlar delik deşik edildi. Türk ulusunun kime güveneceği konusundaki hedefler şaşırtıldı.Ancak bütün bunlara rağmen vicdanında Atatürk ve Cumhuriyet sevgisi taşıyanların mücadele azmi, fedakârlığı, kararlılığı ilk günkü gibi devam ediyor. Türkiye Cumhiriyeti’ni ne pahasına olursa olsun yaşatmaya azimli olanlar asla yılmayacaklardır.*****Yeni hukuk anlayışı: “dövdümse dövdüm!”Her şeyi bir kenara bırakın, ortada kamera kayıtlarına girmiş görüntü var. Belediye zabıtası içeri giriyor, ellerinde sopalarla bir adamı dövüyorlar. Adam olaydan 10 gün sonra bile korkudan ve şoktan konuşamıyor.Ama Amerikan Büyükelçisi’nin “Bu ne rezalet” demesinden sonra nihayet aklı başına gelen savcılara ve yetkililere ilaveten olayın geçtiği Keçiören Belediyesi’nin Başkanı ekranlara çıkıp “Bu bir komplodur, CHP’nin oyunudur, yerel seçimlerde oy toplamak için bunu yaptılar” diyebiliyor. Pes yani.Başkan Bey “olayı kınıyormuş” ki hiç olmazsa bunu söyleyebilmiş. Sonrası edebiyat. Oysa vahim durum: Suçlu olsun ya da olmasın bir vatandaşın dövülmesidir.AKP iktidarı, tek başına iktidar olmanın ve önünde hiçbir engel kalmamasının verdiği cüretle kendine özgü bir hukuk düzeni kuruyor anlaşılan.Burada vahim olan diğer yan ise, halkın bir bölümünün bu tür bir rezilliğe adeta yeşil ışık yakmasıdır. Ortadaki şiddeti yok sayıp “Ama o adam da kanunlara uymamış, dükkanını saat 23.00’te kapatmamış” bahanesinin arkasına sığınılması hukuk kavramının halk düzeyinde de erozyona uğratıldığının belgesidir.Artık görülüyor ki, Türkiye bu tür olaylara hazırlıklı olmalı. AKP iktidarı kendi yaratmaya çalıştığı “hukuk sistemini” bu tür olaylara dayatmak ve alışkanlık oluşturmak niyetinde.Sonumuz hayırlı olsun.*****Adam hem eğitimsiz hem fukara ise!...Memduh Bayraktaroğlu dostumdan perşembe günü bir mesaj aldım. Siyasi deneyiminden ve tahminlerinden sıkça yararlandığım Bayraktaroğlu’nun bu mesajını sizlere de sunmak istedim. Takdir sizlerin:Değerli dostum Canİnsanların hem eğitimsiz ve hem de fukara olanları rejimle ilgilenmezler... Ne demokrasiden anlar onlar... Ne Faşizmden... Ne laikliği görür gözleri, ne din devletini... Ne İslam şeriatına âşıktırlar, ne cumhuriyetin halkçılığına... Onlar bir tek şey isterler: Aş ve oynaş... Eğer bu ikisini parasız ve hatta hiçbir iş yapmadan verebilirsen, senin onları hangi rejimle yönettiğinin farkında bile olmazlar...Yeter ki karınları doysun, eğlenecek bir ortamları olsun...Ama...Veremezsen aşı...Bulamazlarsa bedavadan oynaşı...Sen o zaman gör onlardaki savaşı...Ortalığı ayağa kaldırırlar...Bir ay önce senin uğruna evlâtlarından birini feda edebileceğini haykıranlar, seni bir kaşık suda boğabilirler...Canım Hacı anneciğim anlatır...Kadının biri kırk yıllık evliymiş...Evlendiklerinde kocasının bir gözü körmüş ama adam o kadar bonkörmüş ki kadın kocasının her gece eve dolu gelen kollarına bakmaktan bir gözünün kör olduğunun farkında bile değilmiş...Tam kırk sene sonra bir akşamüzeri adamcağız dükkânı siftahsız kapatıp eve elleri, kolları boş dönmüş...Kadının ilk sözü şu olmuş:“A be adam senin bir gözün körmüş ya...” Bir fıkra da benden...Bir İngiliz soylusu uzun yıllar yaşadığı bir Afrika ülkesinden, İngiltere’ye dönüş yapacakmış...Yanında çalışan kölesini çağırmış...“Bak” demiş... “Sana sevineceğin bir hediye vereceğim...” Zavallı fukara kölenin gözlerinin içi parlamış sevinçten...İngiliz soylu devam etmiş:“Ben artık ülkeme dönüyor, sana bireysel özgürlüğünü hediye ediyorum...” Fukara kölenin esmer yüzü kıpkırmızı olmuş... Gözlerindeki parlaklık dönüşmüş gecenin rengine...İngiliz soylusu sormuş merakla:“Baştan sevinçle parlayan gözlerin neden birden soldu?..” Köle bitkin ve bezgin bir ses tonuyla cevabını verirken gözlerinden birkaç damla umutsuzluk yaşı dökülmüş...“Bana sevindirici bir hediye vereceğinizi söylediğinizde, o hediyenin av köpeğiniz olacağını sanmıştım da...” Sevgili Can işte böyledir eğitimsiz fukaralık...Bir av köpeğini, bireysel özgürlüğüne tercih eder...Ve o yüzdendir ki, Türkiye, eğitimsiz fukaralarının bolluğu ile siyaset bezirgânlarının cennetidir...Sevgi ile gözlerinden öperim...Memduh Bayraktaroğlu*****Kurtlar dişlerini kaybedebilir, fakat doğalarını kaybetmezler. Thomas Fuller

Devamını Oku

Devletin bittiği an

28 Ağustos 2008

Ankara Keçiören’de belediye zabıtası içki satan bir büfeye gece yarısı baskın yapıyor. Belediye Zabıtası’nın iddiasına göre içki satan bu büfenin o saatte kapalı olması gerekiyor. Büfeci uyarılıyor, tartışma çıkıyor, belediyeciler ellerindeki sopalarla büfeciyi hastanelik ediyor.Olayın görüntüleri tüm televizyonlarda yayınlanıyor. Gazetelerde hem haber hem de yorumlar yayınlanıyor.Bütün bunlara rağmen hiçbir savcı harekete geçmiyor. Ne belediye hakkında ne dayakçı zabıta hakkında tek bir işlem bile yapılıyor.Aradan 14 gün geçtikten sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara Büyükelçiliği olaya el koyuyor. Yetkililerden bilgi istiyor ve Amerikan yönetiminin bu konuda girişimde bulunacağını bildiriyor.Ve Amerika devreye girdikten sonra savcılarımız uyanıyor, alelacele bir soruşturma başlatılıyor, muhtemelen yakında dava da açılacaktır.Şimdi bu ülkeyi sevdiğini söyleyen herkese sormak istiyorum Hiç mi içiniz sızlamıyor? Zaman zaman yaşadığımız olaylar sonucu “Acaba Türkiye Türkiye’den değil de başka yerden mi yönetiliyor” diye içimizden geçirmiyor muyuz? Ama bu duygunun uyanmasıyla birlikte silkinip “Olmaz öyle şey” diyoruz. Böyle bir düşüncenin zihnimize bulaşmasından ötürü kendimizden bile utanıyoruz.Ancak Keçiören olayının uçar kaçar tarafı yoktur. Bir dayak olayına 14 gün hiçbir şey yapmayacaksınız, sonra devreye Amerika girecek ve soruşturma başlatacaksınız.Türkiye Cumhuriyeti savcıları herkesin gözü önünde yaşanan çok çirkin bir olayı soruşturmak için Amerika’dan talimat bekler hale mi geldi yoksa? O kendimizden utandıran “Türkiye başka yerden mi yönetiliyor” sorusu acaba gerçek mi?Bu yazıyı yazmaktan bile utanç duyuyorum.*****Askere yeni bir üslup gerek Jandarma Genel Komutanlığı’nı Orgeneral Atila Işık’a devrederek Kara Kuvvetleri Komutanı olan Orgeneral Işık Koşaner devir-teslim töreninde ilginç bir konuşma yaptı.Koşaner Avrupa Birliği uyum yasalarını eleştirerek “Sanki terör yokmuş gibi çıkarılan yasaların güvenlik kuvvetlerini sıkıntıya soktuğunu” söyledi. Yeni Kara Kuvetleri Komutanı Ergenekon olayına da dolaylı değinerek ortaya atılan iddia ve söylentilerin Silahlı Kuvvetleri’ni yıprattığını belirtti.Orgeneral muhtemelen iki konuda da haklıdır. Ancak Silahlı Kuvvetler’in artık yeni bir üslup kullanması gerektiğini söylemek istiyorum.Son bir yıldır Silahlı Kuvvetler’i yıpratmak için olmadık dedikodular üretildi. Buna karşın Silahlı Kuvvetler bu iddiaların hiçbirine “tatmin edici” bir cevap vermedi. Adeta “sineye çekerek” beklemeyi tercih etti.Belli ki bu tavır askeri yıpratmak isteyenleri daha da cesaretlendiriyor. O halde artık Silahlı Kuvvetler, yalan, iftira, yıpratma kampanyalarına karşı daha duyarlı olmalı ve üstü kapalı açıklamalar yerine somut verilerle cevaplar vermelidir.Ergenekon ile ilgili medyaya sızdırılan bilgi ve belgeler gerçek değilse bunlar mahkeme günü beklenmeden açıklanmalıdır. Eğer Silahlı Kuvvetler aralıksız her gün manşetlerde kalıyorsa ve bunların hiçbirine cevap vermiyorsa, vatandaş bir süre sonra ayırım yapmadan her şeyin doğru olduğuna inanır.*****Fıkra gerçek olacaktı Amerika halkı zenci bir Başkan’a hazır mı? Obama ile ilgili tartışmaların başında bu geliyor. Kamuoyundan büyük destek gördüğü belirtilmesine rağmen araştırmacılar hâlâ “Obama’nın zenci olması bazı katı beyaz seçmenlerin eğilimi değiştirebilir” görüşünde.Hatta bazı araştırmacılar “pek çok kişi Obama’ya zenci olduğu için karşı görünmemek amacıyla anketlerde doğru bilgi vermiyor” yorumunu bile yapıyor. Çünkü Amerika’da ırk ve renk ayırımı yapmak neredeyse en büyük insanlık suçu.Buna rağmen Obama ve siyah olması ile ilgili pek çok espri de üretiliyor. Bunlardan biri şöyleydi FBI Obama’ya “Bazı örgütlenmeler var, bir siyahın başkan olmasını hazmedemeyenler size suikast düzenleyecek” bilgisini aktarıyor.Bunun üzerine danışmanları Obama’ya “Başkan yardımcısı olarak bir siyah kadın seçin” önerisini yapıyor. Obama’nın “neden” diye sorması üzerine danışmanları “Beyazların bir zenci başkana tahammülü yok, ama kadın zenciye hiç olamaz. Bir zenci kadını başkan yardımcısı yaparsanız kimse size suikast yapmaya cesaret edemez.” diyor. (Amerika’da başkan ölürse yerine yardımcısı geçiyor biliyorsunuz.)İşte fıkra olarak anlatılan bu olay az daha gerçek oluyordu. Denver’de yapılan Demokrat Parti Kongresi’nde Obama’ya suikast planlayan bir grup yakalanmış. Bu olaydan ders çıkaran Obama ister misiniz Başkan Yardımcısı adayını değiştirip yerine bir siyah kadın koysun?*****Tekme Yıldırım Tuna göndermiş: John öğretmenini teneffüste bir kenara çekip “Öğretmenim sizi endişelendirmek istemem ama” demiş, “Dün gece babam ‘Daha iyi notlar almazsan biri kıçına tekmeyi yiyecek!’ dedi.”*****Akıl alacak iş değil Gün geçmiyor ki Tuzla tersanelerinden birinden ölüm haberi gelmesin. Bir tarafta anormal bir kapasite kullanımı, diğer taraftan çalışan hakkına ve güvenliğine gösterilen özensizlik, sürekli kazalara yol açıyor. Ve ne yazık ki bu kazaların sonucu hep ölümlü oluyor. Toplumu da derinden üzüyor.AKP hükümeti aylardır güya bu sorunun üzerine gider gibi yapıyor. Başbakan tersaneleri ziyaret ediyor, esip gürlüyor. Çalışma Bakanı gidiyor, herkesi azarlıyor. Siz de sanıyorsunuz ki önlem alınacak, ölümler önlenecek, Tuzla tersaneleri çağdaş hale gelecek. Nerdeee, konuşmalar bitiyor bir kaza daha ve yeni ölümler.Derken bir bakıyorsunuz, hükümet harekete geçmiş. Kurallara uymayan bir tersaneyi kapatmış. “Hah” diyorsunuz “Öyle böyle ama sonunda harekete geçtiler.” Ve soruyorsunuz hangi tersanenin kapatıldığını. “Rahmi Koç’un tersanesi” diyorlar. İşte o noktada duruyorsunuz.Bugüne kadar Tuzla tersanelerine hiç gitmedim. Ama bana tersaneleri ve sahiplerini saydıktan sonra deseniz ki “En güvenlisi hangisidir?” Hiç tereddüt etmeden “Rahmi Koç’un tersanesi en güvenlidir” derim.Nedeni basit Koç Grubu ilke, kural ve yasalar konusunda “delicesine” muhafazakârdır. En küçük işlerini bile her türlü kurala uygun olarak yapan, bu nedenle maliyet artışlarını bile göze alan Koç Grubu’nun Tuzla gibi kamuoyunun tüm dikkatinin üzerinde toplandığı bir yerde kurallara aykırı davranmış olması akla mantığa aykırıdır.Belli ki işin içinde başka bir şey var. Bu tersane Deniz Kuvvetleri için hücumbot yapıyor. Koç Grubu bu kadar hassas bir görevi üstlenmişken, tek bir kural bile çiğnemez. Gerçek nasıl olsa ortaya çıkacaktır.***** Herkes cahildir, ancak farklı konularda Will Rogers

Devamını Oku

Pekin 2008’deki başarısızlık Türkiye’nin bire bir yansımasıdır

27 Ağustos 2008

Türkiye 2008 Pekin Olimpiyatı’na bugüne kadar gördüğümüz en kalabalık ekip ve branşla katıldı. 12 dalda 68 sporcumuz yarıştı. Ama olimpiyat tarihindeki en az madalyayla döndük.Bu tabii ki toplumda da öfke yarattı. Oysa kimsenin alınan dereceler yüzünden karalar bağlamaya, sporcuları suçlamaya hakkı yok. Çünkü bu başarısızlık Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun bire bir yansımasıdır.Ekonomide, siyasette, sosyal yaşamda, eğitimde durumumuz neyse, spordaki durumumuz da aynı çünkü. Türkiye son 6 yılını “Muhalefetsiz ve her şeyi cilalayarak” geçirdi. Sonuç da bu tabii ki.AKP iktidarı geldiği günden bu yana Mehmet Tezkan’ın pazartesi günü yazdığı gibi geçmişi kötüleyerek ve geçmişin en kötü günlerini temel alarak siyaset yürüttü. Bu iktidarın yaptığı her şey cilalanarak sunuldu. Eksiklikler, aksaklıklar gözardı edildi.Hemen tüm spor dallarının başına en temel özellikleri “AKP’ye sadakat” olan isimler getirildi. Eğitim, bilim ve liyakat adeta yok sayıldı. İktidarın futbol dışındaki sporlara hiç ilgi göstermediği ve buraları yandaşlarının oyun alanı gibi düşündüğü, Pekin’in hiç önemsenmemesiyle de kendini gösterdi. Yarışmalar için iki bakan dışında tek bir devlet adamı bile Pekin’e gitmedi.Avrupa Futbol Şampiyonası’na gitmek için çırpınan, kazandığımız maçlardan sonra soyunma odasında şov yapan siyasetçilerimiz Elvan’ı da yerinde kutlayamaz mıydı örneğin?Türkiye kötü bir geçiş dönemi yaşıyor. Binaların yükseldiği, teknolojinin egemen olduğu, görünüşte parlak bir ülke. Ama bilgiye ve eğitime önem giderek azalırken, insan kalitesi düşüyor, yaşam zevkleri banalleşiyor, umursamazlık toplumun her kesimini kapsıyor, yolsuzluk adi olay haline gelirken, din sömürüsü alabildiğine yükseliyor.Sporda yaşadığımız acı gerçeği yakında daha birçok alanda yaşarsak hiç şaşırmayın. Çünkü Türkiye bir Dubai olma yolunda. Her şeyin cayır cayır parladığı, çok paranın döndüğü yabancıya açık, kendi halkına despot bir ülke.*****Konfüçyüs’a göre beş ağır suçBirincisi: Uyumsuz ve asi bir tabiatla birlikte gözüpeklik.İkincisi: Aşağı bir hayat tarzıyla birlikte inatçılık.Üçüncüsü: Çenesinin kuvvetli olmasıyla birlikte yalancılık.Dördüncüsü: Herkesin ayıbını, kusurunu aklında tutmakla birlikte herkesle dost geçinmek.Beşincisi: Hak ve adalet duygusu olmamakla birlikte yaptığı haksızlıkları süslü ve parlak gerekçeler arkasına gizlemek.Haydutluk ve hırsızlık bu suçlardan sonra gelir.*****Bakan Çiçek’ten “yasak savar” gibi cevapCHP milletvekili Atilla Kart, Başbakan Erdoğan tarafından cevaplanması istemiyle bir soru önergesi hazırlamış. Benim yazımdan da alıntı yaparak, “Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olarak Anayasa gereğince ve esasen ülkemizin yeni bir kaos yaşamaması için yasa tasarısı hazırlıkları yapılmakta mıdır? Yapılmadıysa bundan böyle yapılacak mıdır? Çalışmalar hangi aşamadadır?” sorularını sormuş.Başbakan adına Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek soru önergesini cevaplarken “TBMM gündeminde böyle bir çalışma yoktur” diyerek, Anayasa değişikliğinin yeterli olduğunu söylemiş.Resmi Gazete’yi tekrar okudum, Anayasa değişikliği maddesi ile Cumhurbaşkanı seçiminin nasıl yapılacağı anlatılıyor. Ancak günü geldiğinde bunların yetersiz olduğunu göreceğiz.Birinci sıkıntı şudur: Mevcut Cumhurbaşkanı aday olabilecek mi? Bu Anayasa’da belirtilmemiş.İkincisi: Cumhurbaşkanı yetkileri aynen bugünkü gibi kalacaksa, aday olanlar halktan oy alabilmek için ne diyeceklerdir? Üçüncüsü: Cumhurbaşkanı adaylarının kampanyaları için yapacakları harcamaların kaynağı çok sıkıntı yaratacaktır. Adayların maddi kaynaklarının mutla düzenlenmesi gerekir.Dördüncüsü: Son tura kalan iki adaydan birinin ölmesi halinde tek adayın referanduma sunulacağı belirtilerek bu adayın yüzde 50 oy alması gerektiği belirtiliyor. Yüzde 50 oyu alamazsa seçimin tekrar nasıl yapılacağındada belirsizlik var.Sonuç olarak Cemil Çiçek adeta “yasak savar” gibi Anayasa’ya dayanarak bir cevap vermiş. Şu anda “çok erken” denilebilir, seçim zamanı yaklaştıkça bir düzenleme yapılabileceği söylenebilir.Ama Türkiye bu açıdan hep sıkıntı çekti. Seçime doğru yapılacak bir düzenleme yine şaibeli olacaktır. Zaman varken “Anayasa’da zaten var” saplantısından kurtulup Cumhurbaşkanlığı seçim sistemini dört başı mamur hale getirmeliyiz.*****Erdoğan içkili yerlere gider mi?Hürriyet’te Ertuğrul Özkök, Başbakan Erdoğan’ın Rumeli Kavağı’ndaki Balıkçı Kahraman’a gittiğini yazınca bir tartışmadır başladı. Özkök Başbakan’ın içkili bir yere gidebildiğini, orada diğer yemek yiyenlerle sohbet ettiğini ve bunun olumlu bir gelişme olduğunu yazdı. Başka yazarlar da “Erdoğan ilk kez gitmiyor” diye işi biraz gırgıra bile aldılar.Madem öyle, o halde ben de bu konuda yaşadıklarımdan bazılarını aktarayım: Evet, Erdoğan gerektiğinde içkili yerlere de gidiyor, hatta içki içilen masada oturuyor. Bu yeni değil. Başbakan’la en az 5 kez birlikte yemek yedik. Hepsinde de içki içiliyordu. Erdoğan tabii ki kendisi içmiyordu. Erdoğan’la birlikte olduğum tüm yemeklerde, içkiyle aram pek iyi olmasa da ben de bir iki kadeh içki içtim. Sadece birinde içmedim. Nedenini hemen anlatayım:1999 yılıydı yanlış hatırlamıyorsam. Erdoğan’ın bir yakını birlikte yemek teklif etti. Etiler’deki Şans Restoran’a gittik. Erdoğan bir şey içmek isteyip istemediğimi sordu, çünkü daha önceden biliyordu ama ben teşekkür edip içmeyeceğimi söyledim.Çünkü bu yemeğin parasını Erdoğan ödeyecekti, benim ya da başka birinin daveti değildi. İçki konusunda hassas olan bir kişiye içki parası ödetmek bana ahlaklı gelmemişti o sırada. Ama dediğim gibi diğer yemeklerin hepsinde masada içki de vardı. Hatta bir keresinde eşim, Erdoğan’la Emine Hanım’ın arasında oturmuş ve birkaç kadeh votka içmişti. Aylar sonra tekrar bir yemekte bir araya geldiğimizde Erdoğan sadece bir kadeh rakı içince eşime, “Hayrola, siz votka içmez miydiniz” diye de takılmıştı.

Devamını Oku