Bu kalıntılar petrolden önemli

3 Ekim 2008

İstanbul’da Marmaray projesinin inşaatı sırasında ortaya çıkarılan kalıntılar sadece bizi değil tüm dünyayı heyecanlandıracak kadar önemli. Bu kalıntılar İstanbul’un dünyanın ilk yerleşim yerlerinden biri olduğunu gösterdiği gibi bilimsel değerlendirmelerden sonra tarihin belki de yeniden yazılmasına neden olacak çapta.Burada çok dikkat çekici bazı noktalar var, bunları sizlerle paylaşmak istiyorum.Tarihçiler İstanbul’un kuruluşu olarak sıfırlı yılların biraz öncesini gösterir. Ve kentin kuruluşunun da eski Yunan uygarlığı tarafından gerçekleştirildiğini söylerler. Tarih tezleri bunun üzerine yazılmıştır hep. Bu nedenle de Yunanlılar İstanbul üzerinde 2 bin yıllık tarihe dayanarak hak iddia etmeye çalışıyordu. Bununla da kalmayıp yine bu tarihi öne sürüp işi Türkleri işgalci ve barbar olarak tanıtmaya kadar vardırdılar.Yenikapı’da bulunan kalıntılarla bu tarih tezi tamamen çökmüş oluyor. İstanbul’u Atinalıların kurmadığı bu bölgede daha önce başka uygarlıkların yaşadığı da ortaya çıkıyor.Bu noktada şunu söyleyebilirim: Tarih zaman zaman siyasi öngörü ve çıkarların etkisinde kalarak da yazılabiliyor. İstanbul tarihi bugüne kadar belli ki siyasal öngörü ve çıkar hesapları ile yazılmış. Şimdi bu durum düzelecek.Yenikapı buluntularına mutlaka dört elle sarılmalı ve sahip çıkmalıyız. Kalıntıların Marmaray kazıları sırasında çıkması tabii ki bir şans, ama bu kez de aynı proje bir şansızlık olarak önümüze konmamalı.Ulaştırma Bakanı’nın “Arkeologlar Marmaray’ı geciktirmesin” aceleciğine girmesi, belki trafiği rahatlatacak projesini kurtarır ama Türkiye’nin geleceğine ağır darbe vurur.Şunu unutmamak gerek, Yenikapı buluntularının iyi değerlendirilmesi ve dünyaya tanıtılması halinde yaratılacak katma değer kim bilir kaç Marmaray’ı finanse eder. Bu açıdan bakınca bu tarihi zenginlik petrolden bile değerlidir diyebilirim.Çünkü sonuçta petrol belki 50 yıl sonra bitecek, ama tarihi eserleri iyi korursak sonsuza kadar kalacaktır.Yenikapı buluntularının turizm açısından önemini söylemeye bile gerek yok. Türkiye çok turist çekiyor ama paralı turist sıkıntımız var. Paralı turist ise durup dururken gelmiyor, ama siz ortaya 10 bin yıla yaklaşan bir tarihi koyarsanız İstanbul’u paralı turist cenneti haline getirirsiniz.Bu buluşun tarih bilimine katkılarının getirisini de unutmamak gerek. Bu nedenle Ulaştırma Bakanı önceliği Marmaray’a değil bu kalıntılara vermeli. Kültür Bakanı konuya mutlaka müdahil olmalı. Marmaray’ın güzergâhının değiştirilmesinin maliyetini bu kalıntılar kat be kat öder.Filmlerdeki sigara sansürüBizde bir deyim vardır, “Vur deyince öldürmek” diye. Öyle sanıyorum ki, bu sigara yasağı konusunda işi biraz fazla abarttık.Dikkat ediyor musunuz, televizyonlarda gösterilen filmlerde eğer birisi içiyorsa sigaranın üzeri mozaikleniyor. Neden? Çünkü ekranlardan sigara içmek gösterilmeyecek. Bu teşvik edici sayılıyor.Yasayı yazanlar işi bu kadar ileri mi götürdüler bilmiyorum, ama bana sanki biraz gayretkeşlik var gibi geliyor. RTÜK’ün hışmından korkan TV yöneticileri nerede sigara görseler üzerini mozaikliyorlarlar.Yeni çevrilen dizi ve filmlerde sigara gösterilmeyebilir. Ama daha önce çevrilmiş filmlerdeki bu sansür komik kaçıyor.Normalde sigara içilip içilmediğini fark etmeyeceğiniz sahneler bu mozaikleme nedeniyle daha da göze batıyor.AKP enkaz devralmadıBaşbakan Erdoğan, sıkıştığı her noktada geçmişi kötülemeyi, 2002 öncesini örnek göstermeyi çok seviyor. İnsan hafızası da çabuk unuttuğu için Erdoğan’ın bu sözleri geniş bir kesimde önemseniyor.Örneğin, Erdoğan dün Türk Lirası’nın tanıtımını yaparken sorulan sorular üzerine bankacılık sistemine değindi ve “Amerika’daki büyük krize rağmen bankalarımızın durumunun iyi olduğunu, çünkü alınan önlemlerle bankacılığın sağlam hale getirildiğini” söyledi.Buna örnek olarak da daha önce el konan bankaları göstererek “Şimdi BDDK denetimi var, eskisi gibi canı isteyen herkes banka kuramıyor” dedi.Bu gerçeği tam yansıtmıyor. Çünkü bankacılık sisteminin iyileştirilmesinde bu iktidarın hiç payı yok. Her şey AKP iktidarından önce yapılıp bitirilmişti.AKP öncesi dönemin iktidarları 20’nin üzerinde bankaya el koymuş, BDDK’yı kurmuş, bankacılık sistemini hizaya sokmuştu.Tabii bunun bedeli çok ağır oldu. Bu önlemler alınırken esen fırtına iktidarlara yolsuzluk, enflasyon, geçim sıkıntısı olarak yansıdı. Ekonomi düzeldi ama o iktidarları oluşturan partiler adeta çarpıldı.AKP bu tablonun eseri olarak ortaya çıktı. Bir önceki iktidarın önlemlerinin üzerine oturdu ve yola devam etti. Şimdi yeni bir yol ayırımındayız. Geçmişin mirasını “kötüleyerek” kullanma ve bundan yararlanma dönemi bitti. Sorun bugünkü kasırgayı atlatmaktır.YTL’ye ağızlar bir türlü alışamadıErdoğan Türk Lirası’nı tanıttı dün. Yılbaşından itibaren YTL yani Yeni Türk Lirası kavramı ortadan kalkacak. 2009’dan itibaren sadece TL’yi yani Türk Lirası’nı kullanacağız.İyi güzel de pek çoğumuzun ağzı hâlâ liraları ve kuruşları söylemeye alışamadı. Sokaktaki vatandaşı bırakın, dikkat ediyorum bazı haberlerde bile hâlâ milyarlar, milyonlar konuşuluyor.Geçen akşam erkanda bir çiftçi konuşuyor, ürününün fiyatını “bir milyon iki yüz bin” diye telaffuz ediyor. Aslı 1 lira 20 kuruş. Ama kuruş kavramından o kadar uzun yıllardır uzağız ki söyleyemiyoruz. Gerçi Erdoğan bile ağzını alıştıramadı hâlâ. Özellikle kendini överken milyardan trilyondan söz ediyor hep.Tabii işin belli ki bir de psikolojik tarafı var. Kuruşla konuşmak sanki değer düşürüyor gibi geliyor herhâlde.Ama asıl korkum, artık yaşadığımızı hissetmeye başladığımız ekonomik kriz. Yılbaşından itibaren artık zorunlu olarak lira, kuruş demek zorundayken, bu ekonomik kriz nedeniyle yine milyonlara milyarlara ulaşmayalım da...Salakla zeki arasındaki farkFıkra Giray Ertuğrul’dan: Çocuk bir gün öğretmenine sormuş, “Hocam salakla zeki arasındaki farklar nelerdir?” Öğretmen cevaplamış: “Salaklar her zaman kesin konuşur ama zekiler daima şüphecidir.” Öğrencisi, “Emin misiniz hocam?” diye yeniden sorunca, öğretmen cevaplar: “Kesinlikle! Akıllı adam aklını kullanır. Daha akıllı adam başkalarının da aklını kullanır. Bernard Shaw

Devamını Oku

Kadın öylesine güzel ki...

1 Ekim 2008

İki haftadır özellikle kadınlar Müjde Ar’ı konuşuyor. NTV’deki programlarına yaz arası veren sanatçı tekrar ekrana döndüğünde herkesi şaşırttı.Çünkü izleyici bir anda karşısında yıllar öncesinin nefes kesen güzellikteki Müjde Ar’ını bulmuştu. Peki ne olmuştu Müjde Ar’a, güzelliğini nasıl ortaya çıkarmıştı?Kadınlar diyordu ki “Estekik yaptırmış. Yağlarını aldırmış, yüzünü gerdirmiş.” Kimileri buna itiraz ediyordu. “Hayır sadece kilo vermiş, nedense kendini bırakmıştı son yıllarda, çok kiloluydu, onları verince oldu işte.” Estetik yaptırdığını söyleyenler yerini de tartışıyordu elbette. Kimi “Almanya’ya gitti” diyordu, kimi de “Amerika’da yaptırmış” diye bilmiş bilmiş konuşuyordu. “Canım hiçbir yere gitmemiş, Türkiye’de yaptırmış” diyen de çoktu.Abartmıyorum bu konuşmaları pek çok yerde dinledim.Müjde Ar’ı kaç yıldır tanıyoruz, açıkçası hesaplayamadım. Halit Refiğ’in yönetmenliğini yaptığı TRT dizisi Aşk-ı Memnu’nun güzel Bihter’iydi. Ama yanılmıyorsam ondan bir süre önce çıktığı bir kolonya reklamında herkesi kendine hayran bırakmıştı. TRT tarihinin hafif erotizm kokan ilk reklamıydı galiba o kolonya reklamı. Duru bir suyun içinden çıkan duru bir yüz herkeste hayranlık uyandırmıştı.Sonra Müjde Ar çok ünlendi. Hayranları milyonlarla ölçülebilirdi. Ama sonra her nedense Müjde Ar kendini biraz bıraktı. Entelektüel olmak belki de daha hoşuna gitti.Kilo aldı, makyajdan kaçındı. Anladığım hayatını böyle daha mutlu sürdürüyordu. Hayranlarını ise biraz hayal kırıklığına uğratıyordu. Derken TV programı başladı. 4 kadın karşılarına aldıkları konuklarının adeta canını çıkarıyordu. Müjde Ar bu programda da yine güzelliği ile ilgi çekiyordu çekmesine de yeni yayın döneminde her şeyi aştı.Geçenlerde yine Müjde Ar’ın konuşulduğu bir ortamda bulunan dünyaca ünlü bir estetik cerrahına çevrildi dikkatler. Çünkü kadınlar Müjde Ar’daki değişimi “bir bilene” sormak istiyordu. Ünlü cerrah “Vallahi belli ki bir estetikten geçmiş. Çok da iyi olmuş. Ama zaten başka türlüsü de olamazdı” dedi.Kadınlar merakla “Neden?” diye sorunca cerrah cevapladı: “Kadının cildi olağanüstü. Zaten çok güzel. Dünyadaki her doktor Müjde Hanım’ı ameliyat etmek için can atar. Çünkü malzeme o kadar iyi ki başarısızlık mümkün değil. Hiçbir şey yapmadan sadece yüzünü biraz toparlasanız bile ortaya olağanüstü bir şey çıkar.” Söyleyen bu kadar ünlü bir estetik cerrahı olunca, ona haksızsın demek zaten haksızlık olmaz mı?*****Marmaris’te yol yapımı adı altında ağaç ve doğa katliamı yapılıyorTatil sırasında yolum Marmaris taraflarına düştü. O eşsiz doğal güzellikler içinde gerçekten çok keyifli birkaç gün geçirdim. Ancak Muğla kavşağından Marmaris’e giden karayolundaki genişletme çalışmalarını görünce canım sıkıldı.Yolu genişletmek ve duble yol haline getirmek için dağlar kazılıyor, yüzlerce ağaç kesiliyor.Peki gerek var mı? Marmaris’e giden yol zaten çok dar değil. Tepelere tırmanıp yine aşağı iniyorsunuz ve buralarda tırmanma şeritleri var. Ne kadar yoğun olursa olsun topu topu 25 kilometrelik bir yol. Bu doğa katliamı çok yanlış.Efendim turistlerin daha çabuk gitmeleri amaçlanıyormuş. Yolu duble yapınca kazanacağınız süre taş çatlasa 10 dakika. Bunun için de değmez.Ama bir başka iddia daha duydum. Marmaris’in içindeki liman özelleştirildi. Bu liman uluslararası büyük yük gemilerine de açıldı. O nedenle kamyon trafiği oluyormuş.Tabii liman olayı da başka bir vahim durum. Böyle bir dünya cennetinin ortasında, üstelik çok kapalı bir körfezde limana gerek var mıydı? Daha da beteri var. Bir gemici anlattı büyük yük gemileri her zaman dolu gelmiyormuş. Bu büyük gemiler yükleri az olunca balansı tutturmak için depolarına su alırlarmış. Bu suyu da gittikleri limanda boşaltırlar ve yerine yük koyarlarmış.Marmaris’in kapalı körfezine giren gemiler acaba balans suyu nereye döküyorlar?*****Lakerdanın hikâyesiİstanbul Erkek Lisesi’nden arkadaşım Ercan Güneştutar Türkiye’nin en güzel yerlerinden Hisarönü’nde marina müdürlüğü yapıyor. Yüksek eğitimi de denizcilik olan Ercan hem denizci hem de turizmci olunca dünyanın da pek çok yerine gidiyor tabii.Arkadaşımdan geçenlerde bir mesaj aldım. İspanya’nın Toledo kentindeki balık halinin duvarına asılı bir yazının Türkçesini göndermiş. Bizim de özellikle balık masalarımızın vazgeçilmez mezesi lakerdanın öyküsünü anlatıyor bu yazı. Bizim de kendimize özgü hikâyemiz olabilir tabii, ama bakın İspanya’da lakerda nasıl doğmuşMalaga kıyılarında Behmuaras adında fakir bir Musevi balıkçı yaşamaktadır. İşte bu balıkçı her gün balığa çıkar, tuttuklarının yarısını satar, diğer yarısını da eve, ailesine götürürdü. Üç çocuğu vardı ve en küçükleri en çok ton balığını severdi.Balıkçı da onun ton balığı yemesine özellikle dikkat ederdi. Oysa bu balık her zaman yakalanamazdı, çünkü bunun için çok açılmak gerekirdi.1326 yılının bir Sabat (cumartesi ve Museviler için kutsaldır, hiçbir iş yapılmaz) günü karısının tüm itirazlarına karşın, çocuğu için ton balığı avlaması gerektiğini söyleyerek yine balığa çıktı.Balıkçı o günden itibaren iki ay boyunca hiç ton balığı yakalayamadı. Bunun üzerine oturdu ve Allah’ına dua etti: “Allah’ım ne olur çocuğuma ton balığı ver. Beni de affet, Sabat’ta çalıştığım için.” Ertesi kutsal perşembe günü, yine balığa çıktı. Bu kez büyük bir ton balığı sürüsüne rastgeldi ve tam 30 balık yakaladı. Ve Allah’ına yine dua etti.Sonra “Ben” dedi “bunları satmaktansa tuzlarım ve saklarım.” Önce balıkları temizledi, kafaları hariç altı eşit parçaya ayırdı. İliklerini çıkardı, soğuk suda bekletti. Kanını süzdürdü ve tam 25 gün tuzda sıkıca sakladı. 25 gün sonra tuzdan çıkarılan ve çok sonraları da Yunan Musevileri tarafından yapılan bu yiyecek “lakerda” idi. Lakerda adı da istemek anlamındaki İspanyolca “querer” sözcüğünden geliyordu.*****Kızgınlıkta bir an sabırlı olursan, yüz günlük pişmanlıktan kurtulursun. (Çin atasözü)Eryılmaz: Ben açıkladım diğerleri de mal varlığını açıklasınÇankaya Belediyesi’ndeki rüşvet iddialarıyla ilgili ses kaydı yayınlanan Çankaya Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz, mal bildirim belgesini belediyenin internet sitesinde yayınladı. Eryılmaz, diğer belediye başkanlarını mal varlıklarını kamuoyuna açıklamaya davet etti. Eryılmaz yaptığı açıklamada, “Benim alnım ak, vicdanım temiz” diyerek, sosyal belediyecilik ilkelerine sonuna dek bağlı kalıp sorumluluklarını yerine getirdiğini söyledi. Göreve geldiğinde açıkladığı mal beyanında, bugüne kadar hiçbir artış olmadığını ifade eden Eryılmaz, “2004 yılında eşimin ve benim mal varlığımı açıklamış, 2005 yılında eşime ait bir kooperatif hissesi ve bir binek aracın satılıp araba aldığımıza dair değişikliği de beyan etmiştim. Bugüne dek bana ve aileme ait mal varlığında artış olmadığı belgelerle de gözler önündedir. Çankaya Belediyesi’nin “AKP’nin gündem değiştirme oyununun kurbanı” olarak seçildiğinin savunan Eryılmaz, “Bizim sosyal belediyecilik anlayışımız ve inancımızla yaptıklarımızı AKP’nin ne sönmüş ampulü, ne de deniz feneri karartamaz” dedi.CHP’den ‘bayram’ uyarısıCHP Genel Merkez yönetiminden, Çankaya Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz’a “Bayram ambargosu” geldi. VATAN’ın edindiği bilgiye göre “Çankaya Belediye Meclisi’ndeki CHP’li üyelerin rüşvet istediğine ilişkin” iddiaların yer aldığı kendisine ait ses kaydıyla gündeme gelen Eryılmaz’a, CHP Genel Merkezi’nden, “Bayramlaşmaya katılarak gazetecileri malzeme verme” uyarısı yapıldı. Bu uyarı üzerine, CHP lideri Deniz Baykal’ın katıldığı Genel Merkez’deki bayramlaşmaya Eryılmaz gitmedi.

Devamını Oku

Üç orgeneral ve dört çeker Audi

30 Eylül 2008

Bugün sizlere ikisi artık aramızda olmayan üç orgeneralin öyküsünden söz etmek istiyorum. Hepsi Türk Silahlı Kuvvetleri’ne şerefle hizmet etmiş, görev süreleri boyunca çok başarılı işlere imza atmış bu orgeneraller Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlığı yapmışlardı.Konu aklıma nereden geldi? Geçen hafta eski turizm bakanlarından Bahattin Yücel’le sohbet ediyorduk. Yücel turizmin yanı sıra asıl eğitimi tarih alanında yaptı. Bu nedenle tarih üzerine çok sohbetimiz olmuştur bugüne kadar. O gün de laf askerden açılmıştı.Bahattin Yücel “Bazı anıların özellikle genç subaylar tarafından da bilinmesi gerek. Bunlardan alacakları dersler var” dedi. Sonra da yakın tarihten bildiğimiz üç orgeneral ile ilgili ilginç anıları paylaştı.Orgeneral Kazım OrbayMareşal Fevzi Çakmak’tan sonra yeni Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ikinci Genelkurmay Başkanı olan Orgeneral Kazım Orbay Kurtuluş Savaşı gazilerindendi. Türk ordusunun modernleştirilmesi sırasında özellikle jandarma kuvvetinin kurulmasında önemli rol oynamıştı.Enver Paşa’nın kız kardeşi Mediha Hanım’la evli olan Orbay Afgan ordusunun kuruluşunda da görev almıştı. Orbay 1950 yılında DP iktidarı döneminde emekli olmuştu.Kazım Orbay emekli olduktan sonra rahatsızlandı. Doktorlar kanser teşhisi koydu. O sırada Türkiye’de kanser tedavisi yok. Amerika’da, kemoterapi de henüz uygulanmadığı için radyoterapi yapılıyor. Ancak bu da çok masraflı.Can dostu olan Orbay’ı çok seven İsmet İnönü tedavi masraflarını karşılamak istiyor. Buna karşın İnönü Orbay’ın çok gururlu olduğunu bu nedenle böyle bir yardımı asla kabul etmeyeceğini biliyor. Araştırıyor, Genelkurmay’ın yurt dışı tedavi masrafları için bir fonu olduğunu öğreniyor. Bunun üzerine ordudan iki subaya rica ederek Orbay’a gönderiyor. Subaylar Orbay’a “Silahlı Kuvvetler’in bir sağlık fonu olduğunu, Amerika’da tedavi masraflarının buradan karşılamak istediklerini” söylüyorlar. Oysa masrafları İnönü ödeyecek, durumu saklıyor.Orbay fonda ne kadar para olduğunu soruyor. Subaylar “Tedaviyi karşılayacak kadar” cevabını verince emekli paşa aynen şunu söylüyor:“Bakın evlatlarım. Ben bundan sonra tedavi olsam da bir fayda yok. Ama silahlı kuvvetlerde tedavi olmayı bekleyen çok genç subaylar vardır. Bu parayı onlar için kullanın. Bırakın ben vadem gelince göçüp gideyim.” Orgeneral Muhsin BaturMuhsin Batur 12 Mart döneminin Hava Kuvvetleri Komutanı. Memduh Tağmaç’ın emekli olmasından sonra o dönem komutanları arasındaki en kıdemli komutandı. Bu nedenle adı bir ara Genelkurmay Başkanı olarak da geçti. Ancak ordu geleneklerini bozmamak için bir havacıyı bu makama getirmedi.Batur her ne kadar 12 Mart komutanıysa da, o dönemin uygulamalarına “fikren” katıldığını söylemek zor. Nitekim Batur emekli olduktan sonra cesaret gösterip siyasete atıldı. 12 Eylül’e giden yolda CHP’nin Cumhurbaşkanı adayıydı. Bir ara seçilmesine ramak kalmıştı. Ama olmadı. Sonra da 12 Eylül askeri darbesi geldi.Batur 12 Eylül’den sonra bir rahatsızlık geçiriyor. Tedavisi de hayli masraflı. Batur böyle bir günde gittiği hastanenin asansöründe Sakıp Sabancı ile karşılaşıyor. Hal hatır sorduktan sonra Sabancı Batur’un hastalığını öğreniyor.Birkaç gün sonra Sabancı Batur’u yemeğe davet ediyor. yemekte kendisine “Paşam bizim holdingin bir sağlık fonu var. Amerika’daki bir hastaneyle de anlaşmamız var. Sizi bu yolla tedavi ettirmemize izin verir misiniz?” diye soruyor.Batur bir saniye bile düşünmeden cevaplıyor: “Olur mu öyle şey Sakıp Bey. Bu ülkeye kuvvet komutanlığı yapmış biri olarak devletim bana her türlü imkânı sağlıyor. Çok teşekkür ederim.” Orgeneral Doğan GüreşDoğan Güreş PKK ile mücadelenin en çektin olduğu yıllarda komutanlık yaptı. PKK terörünün o dönemlerdeki etkisinin azaltılmasında Doğan Paşa’nın büyük etkisi vardır.Doğan Güreş, emekli olduktan sonra bir kenara çekilmek yerine ülkeye hizmet etmek için siyasete atıldı. Ancak ne yazık ki o dönemin siyasi kavgaları yüzünden bu değerli orgeneralin hem çok hakkı yendi hem de onuruyla oynandı. Kendisinden sonra gelen komutanlar işi o kadar ileri götürdüler ki, adını taşıyan Kışla’daki tabelayı bile indirmek nezaketsizliğinde bulundular. Bu ayıp hâlâ temizlenmedi.Doğan Paşa emekli olduktan sonra makam arabasının yanısıra Tofaş’tan bir Tempra araba alıyor. Fabrika bu arabayı makul bir fiyattan zırhlıyor. Paşa, ailesinin özel işlerinde bu aracı kullanmaya özen gösteriyor.Doğan Güreş emeklilik günlerini Marmaris’te geçirmek üzere bir ev yapmaya soyununca bir de bakıyor ki elindeki para bu işe yetmeyecek. Satabileceği tek varlığı zırhlı Tempra. Onu satıyor ve evini bitiriyor.Ve dört çeker AudiBu üç emekli orgeneralden sonra insanın aklına 30 Ağustos’ta emekli olan Yaşar Büyükanıt geliyor. Hiçbir emekli Genelkurmay Başkanı’na tanınmayan olanaklar her nedense Büyükanıt’a tanındı. Altına içinde her şeyi olan zırhlı bir Audi dört çeker otomobil kondu. Fiyatı bir milyon lirayı bulan bu otomobil şimdi Büyükanıt ailesini oradan oraya götürüyor.Paşanın arabaya plaka olarak FBY’yi taktırması işin adeta komedi yanı. “Fenerbahçeli Yaşar” olarak okunabilecek plaka ile dolaşmak ne derece yakışık alır bunu kamuoyunun takdirine bırakmak gerek.*****ParaşütYıldırım Tuna’dan geldi yine: Adamın biri hayatında ilk kez paraşütle atlayış yapmış. 10’a kadar saydıktan sonra ipi çekmiş ama paraşüt açılmamış. Hayli endişeli, yardımcı paraşütün ipini çekmiş yine bir şey yok. Yere doğru muthiş bir hızla çakılmaya saniyeler kala tam tersi istikamette yerden gökyüzüne doğru hızla yükselen başka bir adama rastlamış. Adama bağırmış “Heeeeeey, paraşütler hakkında bilginiz var mı?” “Yoook” demiş diğer adam hızla yukarı doğru fırlayışını sürdürerek, “Asıl sizin sıkıştırılmış LPG gaz sobaları hakkında bir bilginiz var mı?..” *****Şanssızlığa katlanabiliriz, çünkü dışarıdan gelir ve tümüyle rastlantısaldır. Oysa yaşamda bizi asıl yaralayan, yaptığımız hatalara hayıflanmaktır. Oscar Wilde

Devamını Oku

Bunlar bayramlık Bektaşi fıkraları

29 Eylül 2008

Bugün bayramın ilk günü. Herkesin yüzü bayram sevinci ve mutluluğu ile gülmeli. Bu nedenle ben de diyorum ki, hiç başka konuya girmeden yüzümüzdeki tebessümü biraz daha artıralım:Kayık küçükBektaşi kiraladığı kayık ile Eminönü’nden, Üsküdar’a giderken, deniz dalgalanmaya, kayık sallanmaya başlamış. Dalgaların, büyük bir fırtınanın başlangıcı olduğunu sezen Bektaşi’nin telaşlandığını gören kayıkçı: “Ne korkuyorsun yolcu, korkma. Allah büyüktür!” diye Bektaşi’yi sakinleştirmek istemiş. Kayıkçının bu sözüne içerleyen Bektaşi şu yanıtı vermiş: “Allah büyüktür ama senin kayık küçük!” Doğru söz!Bektaşi içiyormuş. Kendisine, “Sarhoş olmaktan korkmuyor musun” diye sormuşlar. O da, “Hayır, benim sarhoşluğumdan kimseye bir zarar dokunmaz ki. Siz asıl içmeden sarhoş olanlardan çekinin” diye cevaplamış. Karşısındakiler merakla, “Kim onlar?” diye atılmışlar. Bektaşi cevaplamış: “Bunlar bir takım sonradan görmelerdir ki, ellerine dünya malı geçtiği için ne oldum delisi olurlar.” İtibarSoftanın biri Bektaşi’nin önüne geçmiş: “Ey erenler iyisin, hoşsun, ilim, irfan sahibisin bir de oruç tutup, namaz kılsan, bizim nazarımızda da itibarın olur o zaman” demiş. Bektaşi gülümseyerek: “Sizin nazarınızda itibar kazanmak için, Tanrı önündeki itibarımı zedeleyemem” diye yanışlamış.AldatmakMeyhanelerden çıkmazmış hiç. İçkisini içer, geç vakitte naralar atarak evinin yolunu tutarmış. Ne çocuğuna, ne eşine, ne anasına babasına ve ne de çevresine hayrı dokunmuşmuş. “Ayyaş Hamdi” böyle bir yaşamın sonunda rahmetli olmuş. Cenaze namazı kılındıktan sonra imam sormuş: “Merhumu nasıl bilirsiniz?” İyi insandı... Kimseye kötülüğü olmadı... Toprağı bol olsun... Benzer cevapları duyan Bektaşi sabredememiş ve yanındakinin kulağına fısıldamış: “Bizi neyse de, Allah’ı da aldatmaya yelteniyorlar.” Kabahat tarlayı gösterendeKöylü yağmur duasına çıkıyormuş, Bektaşi’ye “sen de gel” demişler. Baba Erenler kalabalığa katılmış, yolda küçük tarlasının yanından geçerken elindeki sopayı tarlaya dikmiş, göğe bakarak: “Bizimki de” demiş, “Burası!..” Duadan sonra bir yağmur bir yağmur, ortalığı seller basmış, Bektaşi’nin tarlasında ne varsa sular almış götürmüş. Bu manzarayı gören Bektaşi, ellerini yukarı kaldırmış: “Kabahat sende değil, bu tarlayı sana gösterende..” Sırat köprüsüBektaşi kafayı çekmiş. Ayakları birbirine dolana dolana, sağa sola yalpalayarak giden Bektaşi’yi gören komşusu dayanamayıp laf atmış: “Hey baba erenler, bu halle sırat köprüsünü nasıl geçersin?” Bektaşi istifini bozmadan komşusuna cevap vermiş: “Sanki karşı tarafta mor sümbüllü bağlarım var da!” Olmayan şeyYolu camiye düşen Bektaşi namazdan sonra: “Ey ulu Tanrım, bana bol bol şarap ver” diye dua etmiş. Yanında namazı bitiren kişi de ellerini kaldırmış: “Rabbim bana iman ver” diye dua etmiş. İki duayı da işiten hoca Bektaşi’ye dönmüş: “Bak herkes iman istiyor Tanrı’dan sen de şarap istiyorsun. Utanmıyor musun?” diye çıkışmış. Bunun üzerine Bektaşi hocaya dönüp: “Ne yapalım hoca efendi herkes kendisinde olmayanı ister” demiş.Camide vaazBektaşi’nin yolu camiye düşmüş. Cami imamı o günkü vaazında içkinin kötülüklerinden bahsetmekteymiş. Cami imamı uzun bir vaazdan sonra cemaate birde örnek vermiş: “Ey cemaat eşeğin önüne bir kova su, bir kova da rakı koyun hangisini içer?” diye sormuş. Bektaşi elini kaldırarak cami imamının sorusunu, “Hocam suyu içer” diye yanıtlamış. İmam: “Tabii ki suyu içer, peki neden suyu içer?” diye sorunca, Bektaşi cevaplar: “Neden olacak hocam, eşekliğinden!” Orasını Allah bilirŞarap yapmak yasaklanmış sıkı bir kontrolle, şarap yapan yakalandığında kellesi vuruluyormuş. Bağ bozumu vakti geldiğinde, Bektaşi üzümlerin suyunu küplere doldurmuş. Durumdan haberdar olan hükümdar, Bektaşi’nin küplerin başına geldiğinde, hiddetle sormuş: “Üzüm suyu küplere ne için dolduruldu?” Bektaşi, yakalanmışlığının telaşı ile cevap vermiş: “Dolduruyorum ki, orada sirke olsun.” Hükümdar, biraz yumuşayarak yeniden sormuş: “Sirke dersin ama, ya şarap olursa!” Hükümdarın yumuşadığını gören Bektaşi cevaplamış: “Orasını Allah bilir!” Sen ne işe yaradınHoca ile Bektaşi içki içerken yakalanmışlar ve Kadı’nın huzuruna çıkarılmışlar. “Şeytana uyduk kadı efendi” diye af dileyen hocayı, kadı affetmemiş ve idam cezası vermiş. Sıra Bektaşi’ye geldiğinde savunmasını yapmış: “Kadı Efendi ben gayri-Müslimim, bana oruç farz değildir.” Kadı Bektaşi’yi serbest bırakmış. Bektaşi Kadı’nın huzurundan ayrılırken sormuş: “Kadı efendi, ben de şehadet getirip Müslüman olsam, arkadaşımı da bağışlar mısın?” Kadı efendi düşünmüş, bir kişiyi Müslüman yapmanın sevabını hesap etmiş ve Bektaşi’nin teklifini kabul ederek, hocayı affetmiş. Kadının huzurundan ayrıldıktan sonra hoca Bektaşi’ye kızgınlıkla sormuş: “Sen ne biçim adamsın be, bir Hıristiyan bir Müslüman oluyorsun! Sende hiç iman yok mu?” Bektaşi gülerek cevaplamış: “Gavur oldum kendimi, Müslüman oldum seni kurtardım. Peki sen ne işe yaradın?”*****Ve bir tilki hikayesi Tilki ormanda gezmektedir. Bir ağacın dalında asılı bir geyik budu görür. Açtır ama şüphelenir kontrol etmeye başlar ve görür ki bu bir tuzak. Geyik budu bir iple bombaya bağlıdır. Epeyce uzağa gider ve başını kollarının üzerine koyarak yatar, biraz sonra kurt gelir, budu görür ve yatan tilkiyi de tabii... Tilkiye sorar “ne yapıyorsun dostum?” Tilki cevap verir “hiiiiç... yatıyorum.” Kurt “Ama burada bir but var, niye yemiyorsun?” diye sorunca tilki sakince cevaplar: “Bugün orucum da”.Bunun üzerine sevinen kurt budun üzerine atlar. Atlamasıyla birlikte bomba da patlar tabii. Kurt kan revan içinde 10 metre uzakta perişan halde yatarken tilki gelip kalan budu yemeye başlar. Bunu gören kurt “Vay şerefsiz, hani sen oruçtun” diye sorunca tilki cevaplar pişkin pişkin “Biraz önce top patladı duymadın mı?”*****İyi iş, bir başkasının yüzüne mutluluk gülücüğü konduran iştir Hz. Muhammed

Devamını Oku

AKP kendini fena halde tuzağa düşürdü

28 Eylül 2008

Sevgili okurlar bugün Ramazan’ın son günü. Yarın Şeker Bayramı’nı kutlayacağız. Özellikle Şeker Bayramı diyorum, çünkü 50 yıldır bu bayramı Şeker Bayramı olarak bilirim. Ramazan Bayramı denmez mi? Denir tabii, büyük ihtimalle ben de pek çok kere bayramı bu isimle anmışımdır. Tayyip Erdoğan “Şeker Bayramı” denmesinin ayıp olduğunu söyleyene kadar Türkiye’nin böyle bir sorunu yoktu. Demek ki sinirsel olarak hayli erozyona uğrayan Başbakan bu tür konulara yönelmeyi tercih ediyor.Meclis’teki kapışmaGeçen haftanın tartışmasız en flaş olayı CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu ile AKP’li Dengir Mir Mehmet Fırat’ın Uğur Dündar yönetiminde Meclis çatısı altında yaptıkları tartışmaydı. Bu tartışma ile ilgili pek çok yazı yazıldı, özellikle haber televizyonları hâlâ bu tartışmanın yansımalarını ele alıyor. Gazeteciliğe başladığımdan beri siyasetçiler birbirlerine karşı böyle restler çekerek “Korkmuyorsan gel kamuoyu önünde tartışalım” derler. Bu hiç gerçekleşmezdi, bu sefer gerçekleşti.Kaybeden AKP olduLafı hiç uzatmadan söyleyeyim, bu tartışmanın kaybedeni AKP oldu. Mir Dengir Mehmet Fırat çok itibar kaybederek halkın gözünden düştü, ama asıl hasarı AKP gördü. İktidarın 6. yılında AKP’nin karizmasına derin bir çizik atıldı. İktidar partisi “yolsuzluk” deyimi ile birlikte anılır hale geldi.Kendi oyununa geldiOlayın başlangıcına gidersek, rest çeken, adeta düelloya davet eden kişi AKP’li Fırat. Ama oyunun kurallarını CHP’li Kılıçdaroğlu koydu. Bugüne kadar hiçbir restin görülmediği fikrinden yola çıkan Dengir Fırat kendini bir anda kamuoyunun önünde buldu. Bir anlamda kendi oyununa geldi ve partisini de çok ciddi bir sıkıntıya soktu.Siyasetin anlamıBu tartışmanın bence en önemli tarafı şu siyaset Meclis’te yapılır. Siyasetçiler halkın önüne çıkıp konuşurlar, hatta seçim öncesi yine halkın önünde rakipleriyle de tartışırlar, ama normal zamanda konuşma ve tartışma yeri parlamento kürsüsüdür. Oysa AKP siyasi bir tartışmayı bir inatlaşma hatası sonucu Meclis kürsüsünden indirilip halkın önüne konmasına neden oldu.Bedelini sonra öderlerŞu anda herkes tartışmanın galibi, mağlubu üzerine konuşuyor. Ama AKP Meclis kürsüsünü terk etmesinin bedelini siyasi olarak mutlaka ödeyecektir. Belki “CHP için aynı şey neden geçerli değil?” diye soracaksınız. O muhalefet partisi. Her yolu deneyecektir. Gerekirse Meclis’i terk edip halka da dönebilir. Burada görev iktidar partisindeydi ve siyasi cehaletleri nedeniyle bu noktayı atladılar.Uğur Dündar’a tebriklerGerçi herkes bu dileğini iletti ama ben de söylemeyi bir borç biliyorum. Tartışmanın en kazançlı ismi Uğur Dündar’dır. Ama bunu hak etti. Gerek nezaketi, gerek tarafsızlığı ve gerekse soğukkanlığı ile milyonların önünde yaşanan bir tartışmayı yüzünün akı ile tamamlamayı başardı.Ve üslup sorunuSevgili okurlar, bu konuda bir gözlemimi daha paylaşmak istiyorum. Bu tartışmadan önce üslup konusu çok konuşuldu. Bana göre Kılıçdaroğlu’na ciddi bir haksızlık yapıldı. Sanki üslupları bozuk iki kişi karşı karşıya gelmiş gibi davranıldı. Oysa Kılıçdaroğlu’nun ne önce ne sonra üslupla ilgili hiçbir açığı vardı. Üslup sorunu olan Fırat’tı. O “seviyeli” olarak nitelenen tartışmada bile bel altından vurmaya, laf sokuşturmaya ve hakaret etmeye kalkıştı. Bu hoş değildi.Ergenekon’da yeni dalgaErgenekon olayında geçen hafta yine gözaltılar ve tutuklamalar oldu. Medya buna 8. dalga diyor. Ben dalga sözüne katılmıyorum, belki etap denebilir. Çünkü Ergenekon’da aslında iki dalga var. Birincisi silahların, el bombalarının söz konusu olduğu ve aralarında kimi kriminal tiplerin de bulunduğu operasyonlar. İkincisi ki bu bence çok daha önemli, AKP’ye yönelik kapatma davası ile başlayan operasyonlar.Muhalefetin adı Ergenekon mu?AKP kapatma davasına alternatif olarak darbeciliği öne çıkararak toplumda saygın yeri olan ve AKP’nin politikalarını tehlikeli bulan isimlere yönelik bir sindirme operasyonu başlattı. Ergenekon adı altında laik, demokratik, sosyal hukuk devletini savunan, Cumhuriyet ve Atatürk ilkelerini ön planda tutanlar bir bir toplanmaya başladı. Bu toplama harekâtı da devam ediyor.Yenileri gelecek fısıltısıBu arada sevgili okurlar fısıltı gazetesi kullanılarak bu operasyonun devam edeceği ve sırada daha pek çok kişinin olduğu da yayılıyor. İşte bu en büyük terördür. İlgili ilgisiz herkesi sıkıntıya sokan, korkutan, sindiren bu tür girişimler ancak faşist ülkelerde görülür. Ancak faşizmde insanlar sabah nasıl kalkacaklarını yatarken tahmin bile edemezler.Deniz Feneri artık durdurulamazGeçen hafta önce Ergenekon operasyonu ardından Meclis’teki halka açık tartışma nedeniyle Deniz Feneri olayıyla ilgili haberler daha az yer kapladı. Ancak görünen o ki, ister Erdoğan öfkelensin, ister iktidar önünü tıkamaya çalışsın, bu olayla ilgili soruşturmaların ve bilgi akışının durması mümkün değil. Artık çok belli ki Deniz Feneri ile ilgili çok daha şaşırtıcı bilgi ve belgeler önümüzdeki günlerde ortalığa saçılacak. Kaçış yok yani.Akman’ın yürekler acısı durumuDeniz Feneri olayında en şaşırtıcı isim RTÜK Başkanı Zahid Akman. Yalan söylediği, belge sakladığı, kuryelik yaptığı artık gün gibi ortada olan Akman, belli ki Başbakan’dan aldığı talimatla koltuğuna sıkı sıkıya yapıştı. Yürekler acısı bir durum bu. Geceleri yastığa başını nasıl koyuyor anlamıyorum. Bu arada ısrarla kendisini Almanya’ya davet edenler var. “Hiçbir suçum yok” diyor ama Almanya’ya da gidemiyor. Benim başka teklifim var. Akman Almanya’ya değil, herhangi bir AB ülkesine gidebiliyor mu acaba? Örneğin Yunan gümrüğünden geçmeye cesaret edebilir mi?Gülen tarikatının iftarıSevgili okurlar geçen haftanın ilginç olaylarından biri de Cumhurbaşkanı Gül’ün Amerika’da Fethullah Gülen tarikatının verdiği iftara katılmasıydı. Gülen’in bulunmadığı iftarda bulunmak elbette suç değil. Ama Gülen, hakkında hiçbir yasal engel olmamasına rağmen Türkiye’ye dönmüyor. Neden dönmediğini hatta birkaç günlük ziyarette bile bulunmadığını anlamak mümkün değil. Bunun yanısıra Fethullah Gülen yıllarca kaçak durumda yaşadı. Türk adaletinden kaçtı. Bir cumhurbaşkanının beraat etse bile bir süre kaçak yaşayan ve hâlâ ülkesine dönme cesareti gösteremeyen birinin davetine katılması devlet onuru açısından da son derece yakışıksız. Protokol rezaleti Bir de üstüne Fethullah Gülen tarikatının yöneticileri Gül’ü insanlık suçundan yargılanacak olan bir adamın yanına oturtmazlar mı? İşte dini siyasete alet edip şirin gözükmeye çalışanlara bizzat kendi adamları tarafından atılan kazık da böyle olur. Acaba Sayın Cumhurbaşkanı iftardan sonra “Ben böyle bir tongaya nasıl düştüm?” diye düşünmüş müdür? Yoksa zaten biliyor muydu?Belki Humeyni özentisidirGülen’in, tıpkı Şah’ın sözde liberal ve demokratların (bizdekiler gibi) müthiş katkısıyla devrilmesinden sonra Humeyni’nin İran’a “muhteşem” dönüşüne özendiği yolunda ciddi şüphelerim var. Sanki Gülen böyle bir fırsat bekliyor. Türkiye’de kurtarıcı gibi karşılanmak istiyor. Yoksa Türkiye’de neredeyse tüm devlet kurumlarında ağ kuran, kuş uçsa haberi olacak bir örgütlenmeyi sağlayan Gülen Türkiye’ye gelmekten neden bu kadar çekinsin. Bu garip tavrın nedenini bilen varsa lütfen açıklasın.Fenerbahçe’nin durumuGeçen hafta Fenerbahçe yine deplasman bozgununa uğradı. Fenerbahçe’nin bu kadar kötü oynaması şaşırtıcı. Ne top tutabiliyorlar, ne şut atabiliyorlar ne de savunma. Acaba diyorum futbolcular yeni antrenör Aragones’ten kurtulmak için mi böyle yapıyorlar? Çünkü hepsi birer yıldız olan futbolcuların bu kadar kötü olmasının başka izahını bulamıyorum.Bayramınız kutlu olsunSevgili okurlar, bayramda elbette yine birlikteyiz ama bu arife gününden bayramınızı kutlamak istiyorum. Bayram yazılarında elbette siyaset ve ekonomi de olacak ama sizler için keyifle okuyacağınızı sandığım hoş yazılar da hazırladım. Hepinize iyi bayramlar ve iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku

Asla acele karar vermeyin!

28 Eylül 2008

Köyün birinde yaşlı bir adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış... “Bu at, bir at değil benim için bir dost, insan dostunu satar mı” dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: “Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler. İhtiyar: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. “Sadece at kayıp” deyin, “Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.” Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler. “Babalık” demişler, “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var..” İhtiyar, “Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş, “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?” Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden “Bu herif sahiden gerzek” diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara, “Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler. İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.” Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, yine ihtiyara gelmişler... “Gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer...” İhtiyar, “Siz erken karar vermeye devam edin” demiş. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.” Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:“Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.” *****Saçma sorulara saçma cevaplarHepimizin başına gelmiştir. Eve girersiniz, eşiniz, anneniz, babanız veya evdeki biri sorar: “Geldin mi?” Soru saçmadır belki ama alışkanlıktır işte. Bugün size ödüllü 4 saçma sorulara verilen saçma cevaplar sunuyorum. Yarışma nerede mi yapılmış, bilmiyorum, sadece keyifli o kadar...MansiyonHava Yolları’nda yemek servisi zamanı. Hostes en öndeki adama kibarca gülümseyerek sordu: “Yemek ister misiniz efendim?” Kendini lokantada zanneden yolcu servis masasına baktı: “Seçeneklerim neler?” Hostes yine kibarca gülümseyerek seçenekleri sundu: “Evet veya hayır.” ÜçüncüBir alışveriş merkezindeyiz. Yaşlı bir hanım tavuk reyonunda bir türlü istediği kadar büyük bir tavuk bulamayınca, onu izleyen reyon görevlisine söylendi: “Bu tavukların daha büyük olmaları mümkün değil mi?” Görevli tonton teyzeye takılmadan edemedi: “Mümkün değil teyze, onlar ölü.” İkinciKamyon sürücüsü “dikkat, alçak köprü” ikaz levhasını fark ettiğinde iş işten çoktan geçmişti. Olanca hızıyla üst köprüye bindirdi ve orada sıkıştı kaldı. Arkasında kilometrelerce araç kuyruğu oluştuktan sonra trafik kurtarma ekibi nihayet geldi. Kurtarıcı işine başlarken polis de gözleri sıkışmış kamyonda, sürücüye yaklaşarak söze girmiş olmak için sordu: “Köprüye sıkıştınız, he?” Sürücü canı burnunda homurdandı: “Yo, köprü taşıyordum, mazotum bitti.” BirinciTrafik kuralı ihlali yapan kimsenin çıkmadığı uzun bir nöbetin sonunda polis nihayet aşırı hız yapan bir aracı durdurdu. Sürücü camı açtı. Ruhsat ve ehliyetini uzattı. Polis ceza makbuzunu cebinden çıkarırken keyifle gülümsedi, “Sizi bütün gün bekledim.” Sürücü nasıl olsa cezamı öyle ya da böyle çekeceğim rahatlığıyla, iç çekerek cevap verdi: “Anlıyorum memur bey. Elimden geldiği kadar hızlı gelmeye çalıştım ben de.” Polis, dakikalar süren gülmesi kesilmeyince adama eliyle git, git işareti yaptı ve adam cezadan kurtuldu! *****Evlilik öncesi diyaloglarıErkek: Evet.. Nihayet sonunda.Kız: Beni terk etmek mi istiyorsun?Erkek: Ne?.. Ne?.. Hayır, öyle bir duyguyu seninle tanıştığımızdan beri bir an bile hissetmedim...Kız: Beni seviyor musun?Erkek: Elbette.. Devamlı.. Sürekli..Kız: Beni hiç aldattın mı?Erkek: Hayır?.. Neden soruyorsun?Kız: Beni öpecek misin?Erkek: Fırsatını bulduğumda her an.Kız: Beni dövecek misin?Erkek: Deli misin sen? Ben öyle biri değilim!Kız: Sana güvenebilir miyim?Erkek: EvetKız: Aşkım... Aynı diyaloğu bu sefer alttan başlayarak yukarı doğru okuyun! *****Bekliyorum Canlardan birine, Ramazan’da sormuşlar: - Erenler kaç tane oruç tuttun? - Henüz nasip olmadı. Tuzak kurdum bekliyorum... *** Çalışmak güzel bir şey olsaydı üzerine para vermezlerdi.

Devamını Oku

Bir kişi de mi iyi konuşmaz?

27 Eylül 2008

Muzaffer Kuşhan’ı hiç tanımadım. Hatta herhangi bir toplantıda bile karşılaşmadım. Ben de herkes gibi Kuşhan’ı “Zayıflatma kliniği” olan bir doktor olarak bilirim.Muzaffer Kuşhan’ın yaptığı aslında dünyanın pek çok ülkesindeki bir uygulama. Kilolarından şikâyetçi olanlar bir süre disiplin altında olmak ve zorunlu olarak yemekten uzak durmak amacıyla bu tür “sağlık çiftliği” denilen yerlere gider.Bu sağlık çiftlikleri “son derece yeni ve modern yöntemler” adı altında aslında gelen “hastalara” yani müşterilere sıkı bir yemek rejimi uygular.Sabah kahvaltısında bir lokma peynir, iki zeytin, ince ekmek. Sonra uzun yürüyüşler veya başka spor aktiviteleri, arada meyve suları veya küçücük bir kurabiye. Öğle üzeri neredeyse yağsız, tatsız tutsuz salata. Öğleden sonra yine yürüyüş ve spor, akşama da kağıt inceliğinde bir et ya da küçük bir parça balık, yanında yine tatsız tuzsuz salata.Bu şartları nerede yerine getirirseniz getirin zayıflarsınız. Hem de hızla. Peki insanlar neden bunu yapak için avuç dolusu para dökerler?Bunun nedeni şu: belli bir disiplin altına girmeden bu tür sıkı rejimler yapılamıyor. Ne kadar kararlı olursanız olun arada kaçırıyor insan. Şimdi gelelim konumuza. Kuşhan’ın kliniğinde tatsız bir ölüm olayı yaşandı. İşte o andan itibaren kıyamet koptu. Şu anda klinik kapatıldı.Ancak ölüm olayıyla hepimiz öğrendik ki bu kliniğin ne ruhsatı var, ne çalışma izni. Üstelik bir yıl önce kapatılmasına karar verilmiş ama karar bir türlü uygulanamamış. İşte bu nasıl oluyor?Benim anlamadığım, yıllardır Kuşhan’ın zayıflama kliniğini adeta mesken haline getirmiş kişilerin suskunluğu ya da fırsat bilip ağır eleştirilerde bulunması.Kimi “ambulans bile yoktu” diyor, kimi “Doktoru ara ki bulasın” diye çığırtkanlık yapıyor, kimi Kuşhan’ın hakaretlerine maruz kaldığını anlatıyor.Yahu kardeşim bir kişi bile yok mu “Ben de gittim, çok da faydalandım, herkese de tavsiye ettim” diyebilecek cesareti olan. Ben biliyorum ki kaç kişi Kuşhan’ın kliniğinden övgüyle söz etmişti.Aslına bakarsanız bu olay herkese ders olabilecek ibretlik bir vakadır. “Ayağınız tökezlemeye görsün, dost düşman birbirine karışır ve sizi bir anda alaşağı ediverirler.” Kısacası “güçlü olduğunuzda yanınızda olanlar, gücünüz gittiğinde en büyük düşmanınız haline gelebilir.” Örnekler o kadar çok ki....Kantoya yeniden merhabaYeni nesil kantoyu pek bilmez aslında. Türk tiyatrosunun en eski unsurlarından biri olan kanto 70’li yıllarda Nurhan Damcıoğlu ile yeniden parlamıştı. Tabii bu konuda büyük sanatçı Seyfi Dursunoğlu’nun (Huysuz Virjin) hakkını yememek gerek. O, mizahla ustaca birleştirip kantoyu her kesime sevdirmişti. Şimdi durup dururken kanto aklıma nereden geldi? Nurhan Damcıoğlu çok uzun bir aradan sonra en sevilen kanto şarkılarını bir araya getirip yeni bir CD çıkarmış. Ben tesadüfen görünce alıp hemen dinledim.Öyle hareketli, öyle insanın kanını ısıtan, öyle hoş şarkılar var ki anlatamam.Damcıoğlu’nun, CD’nin kapağına koyduğu fotoğraflarda 20’lik genç kızları kıskandıracak kadar güzel olması ise cabası.Kanto, 1800’lü yılların sonuna doğru girmiş kültürümüze. İtalyanca şarkı söylemek anlamına gelen Cantare’den geliyor. Kantonun özelliği şarkı ile birlikte dans etmek. Kanto özellikle Ramazan eğlencelerinin baş köşesinde olurmuş zamanında. Tabii o zamanlarda kadınların sahneye çıkması yasak olduğundan gayrı Müslim kadınlar söylermiş kantoyu. Bazı kantoların sözlerindeki dil kayması da bu yüzden.Nurhan Damcıoğlu’nu yeni bir albümle tekrar çıkışını görmek çok hoşuma gitti. 8 güzel kantonun bulunduğu albümün yapımcılığını Özkan Turgay üstlenmiş.Kırmızı hatDengir Mir Mehmet Fırat’ın bir zamanlar büyük ortağı olduğu MENAS adlı şirketin TIR’ları gümrük kapılarında “kırmızı hattan” geçiyormuş. Gümrükte üç hat varmış. İtibarlı şirketlerin kamyonları yeşil hattan geçermiş. Yani çok önemli bir ihbar yoksa hiç aranmazmış, belgelere bakılırmış sadece. Sarı hat üzerinde az da olsa kuşku bulunan şirketler içinmiş. Bunlar da çoğu kez aranmazmış ama arama için de ihbara gerek duyulmazmış.Kırmızı hat ise, şaibeli şirketlere ayrılan hatmış. Bu hattan geçen TIR’lar sıkı sıkı aranırmış.MENAS’a da kırmızı hat uygun görülmüş. Kılıçdaroğlu herhalde kibarlığından üstüne gitmek istemedi. MENAS neden ve ne zamandan beri kırmızı hatta? Bunun cevabı çok önemli.Ve tabii Fırat “Bizi artık kırmızı hattan çıkarın” rica yazısına neden adını koydurmuş? Bu soru da cevaplanmadı.Neden söylediği değil ne söylediği önemliMilletvekilliğini bırakma pahasına AKP’den ayrılan Abdüllatif Şener’in önceki gece yarısı 32. Gün ekranından yaptığı açıklamalar siyasete bomba gibi düştü. Şener, AKP’nin Deniz Feneri olayına müdahale edemediğini, belediyelerdeki imar yolsuzluklarının bini aştığını, iktidara yakın çevrelerin zenginleştirildiğini anlattı.Şener’in konuşmasından hemen sonra özellikle AKP çevrelerinde bir tartışmadır başladı. Hedef şaşırtan bu tartışmanın ana konusu şu: “Abdüllatif Şener bir daha aday olamayacağını bildiği için partiden ayrıldı, şimdi böyle konuşuyor.” Bir kısım da “Şener 6 yıldır hükümetteydi, o zaman aklı neredeydi?” diye soruyor.Hepsini doğru kabul edebiliriz. Ama tartışma konusu bu değil. Şener’in söyledikleri doğru mu değil mi? Önemli olan budur.Yoksa Şener’in partiden intikam alması, Erdoğan’la hesaplaşmaya kalkışması ayrı konulardır ki zaman içinde elbette bunlar da gündeme getirilebilir.Ama bakmamız gereken, söyledikleri. Şener sıradan birisi değil. 6 yıl boyunca Erdoğan’dan sonra gelen en güçlü ve yetkili birkaç isimden biriydi. Belli ki bilerek konuşuyor. İpuçlarını veriyor. “Daha önce neredeydin?” ya da “İntikam mı alıyor?” diye absürd sorularla hedef şaşırtmak yerine, AKP iktidarının en önemli tanığının söylediklerine kulak vermek gerek.Bayramdan BayramaBektaşiye sormuşlar: - Rakı içer misin? - Akşamdaaaan akşaaaama... - Namaz kılar mısın? - Bayramdaaaan bayramaa...Mükemmel şeyler nadirdir. Plato

Devamını Oku

Eleştiriye tahammülsüzlük paranoya yapıyor

25 Eylül 2008

AKP Manisa milletvekili Bülent Arınç hükümetten yardım istemeye kalkan bir çiftçiyi ağır sözlerle azarlayıp salondan attırınca birden dikkaleri üzerine çekti. Arınç hiç de hoş olmayan bağırış çağırışlarının TV ekranlarına yansımasını gördükten sonra çiftçiden “yazı yoluyla” özür diledi. Arınç, böyle davranan ilk AKP’li değil. Başta Başbakan olmak üzere pek çok AKP’li milletvekili ve yönetici, bir parça eleştiri karşısında sinirlerine hâkim olamayarak işi hakarete vardırıyorlar. Bunun da ötesinde ağzını açmaya çalışan kişi ya da kişiler bir de dayak yiyorlar.Peki Arınç’ı bu kadar öfkelendiren temel neden nedir acaba? 6 yıllık AKP iktidarına dair gözlemlerime göre bunun iki nedeni var. Birincisi hiçbir şekilde eleştiriye, tahammül olmaması. İkincisi ise paranoya.AKP’nin kurmay yöneticileri, sanıyorum biraz da dincilikten geliyor, kendilerini neredeyse imam yerine koydukları için eleştiriye hiç tahammül edemiyorlar. Nasıl camide imama yaptıkları hakkında soru sorulmazsa, sadece söylenenin yapılması zorunluysa iktidar yöneticileri de böyle düşünüyor.Bu nedenle soru sorulmasını, hele hele eleştiriye dönük soru sorulmasını hiç istemiyorlar. Öyle olduğu gibi bunun yapılmasına şaşırıyorlar da. Çünkü önemli olan biat kültürü. “Sen söyleneni yap gerisine karışma” felsefesi AKP’nin temel ideolojisine dönüştü.Kendi yandaşlarından zaten bir eleştiri gelmediği gibi soru soran, merak eden, işi derinlemesine araştıran yok. Bu nedenle soran, eleştiren, merak eden herkesten nefret ettikleri gibi, bunların tamamını iktidarlarını yıkmak isteyen muhalefet olarak tanımlıyorlar.İşin paranoya tarafı da burada başlıyor. Arınç çiftçiyi azarladığı toplantıda kendisi söyledi. Bazı toplantılara kimi provokatörlerin geldiğini ve toplantı düzenini bozduğunu ileri sürdü.Yani Arınç ve onun gibi düşünenlere göre sormak, eleştirmek hatta yakınmak bile provokasyon demektir. Arınç o çiftçiyi de aynı sepete koyduğu için bağırıp çağırdı. Peki niye özür diledi? Çok basit, büyük ihtimalle toplantıdan sonra partililer o çiftçinin AKP’nin aktif bir üyesi olduğunu, parti için çok çalıştığını anlattılar. Yani adamın provokatör olamayacağını söylediler. Arınç da özür dilemek zorunda kaldı.Bu da şunu gösteriyor: Demek ki artık aktif AKP üyeleri bile ekonominin çok iyi gitmediğini görüyor, çünkü yaşıyor ve bir süre sonra yaşamasının zor olacağını biliyor. AKP’nin asıl dikkat etmesi gereken tehlike budur. Biat kültürü bile bir yere kadar, bunun bilinmesi gerek.*****Akman’ın şanlı direnişiZahid Akman RTÜK Başkanı. Tüm radyo ve televizyonların denetimi başında bulunduğu kurum tarafından yapılıyor. AKP tarafından bu göreve getirilen Akman bir anlamda televizyonların ahlak bekçiliğini de yapıyor. Yayınlanan bazı programlara biraz da “dini ahlak” açısından yönelttiği eleştiriler hâlâ hafızalarda. Üstelik bunların çoğunun da gerçeği yansıtmadığı bir gün içinde ortaya çıktı.Yani “televizyonların ahlak bekçiliğini” yapan başkan hakkında “ahlak dışı” yöntemlere başvurduğu iddiaları var. Bunların hepsi iddia safhasında kalabilir elbette. Ancak sonucu ne olursa olsun bir kamu kurumunun başındaki kişi bu tür ciddi iddialara karşı makamını korumaya kalkmaz. En azından gerçek ortaya çıkıncaya kadar bu makamı boşaltır.Oysa bakıyoruz, Akman tam tersine adeta koltuğuna yapışıyor. Televizyona çıkıp sadece “her şeyin yalan” olduğunu söyleyerek kendini savunuyor. Bu “ne pahasına olursa olsun mevzini asla kaybetme” düşüncesinin sonucudur. İktidar da Deniz Feneri ile hiçbir ilgileri olmadığını göstermek adına Akman’a güç ve cesaret veriyor. Bunlar aslında “güçsüz” iktidarların başvuracağı yöntemlerdir.*****Tarlaları kaptırabilirizBir süre önce Çeşme’deki bir balık lokantasında otururken yanımıza gelen bir beyefendi çok nazikçe kendisini tanıttıktan sonra “Sadece bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum” dedi.Gelen kişi bölgedeki bir ilin Ziraat Odası yöneticisi. Şunu söyledi: “Ziraat Bankası artık çiftçiye kredi vermiyor. Ancak yabancı bankalar büyük kampanyalarla çiftçiye ucuz kredi vaadinde bulunuyor. Kredi almak isteyen çiftçi ise tarlasını ipotek ettiriyor. Oysa Ziraat Bankası hiçbir kredide arazi ipoteği yoluna gitmezdi. Adım gibi biliyorum ki, bu bankalardan kredi kullanan çiftçilerin yarıdan fazlası bu kredileri zamanında ödeyemeyecek. Bu durumda ipotekli tarlalar yabancı bankaların eline geçecek. Siz istediğiniz kadar yabancıya arazi satmayın, bu yolla topraklarımız elden gidecek.” Bunları söyleyen kişi “Sadece bu kadarını söylemek istedim. Bundan sonrasını araştırmak da sizin işiniz” dedi ve gitti. Bir süre kalakaldım. Mantıksız değildi ki sözleri.*****Oruçlu olmak yanlış yapmanın bahanesi değildirEn son Bülent Arınç’ın bahanesi olarak gündeme geldi biliyorsunuz. Arınç ağır hakaretler yağdırarak salondan kovduğu çiftçiden sonra özür dilerken “İftar vaktine az kalmıştı. Orucun da etkisi oldu herhalde” diye savundu kendisini.Ancak Ramazan ayında bu bahaneyi sadece Arınç’tan duymuyoruz. Pek çok kişi sinirlendiğinde, hata yaptığında, bir kötülükte bulunduğunda “oruçluyum” bahanesinin arkasına sığınıyor. Oysa dinimizde oruç tutmanın asıl amacı nefsi kontrol eğitimi değil midir? Yani oruçluysan daha az kızacaksın, kötülük düşünmeyeceksin, hatalarından ve yanlışlarından arınmaya çalışacaksın. Bizde tam tersi oluyor. İnsanlar daha çok sinirlenip kızıyor, daha çok hata yapıyor, akılsızca işlere kalkışıyor.Gerçekten inanarak oruç tutanların asla bu bahaneye sığınmaması gerek. Öyle sanıyorum ki bu bahane yüzünden günaha bile giriyorlardır.*****Her şey Allah’tanBektaşi’nin biri her gün kasabada “Her şey Allah’tan, Her şey Allah’tan” diye mırıldanarak dolaşır dururmuş. Bir gün kasabanın serseri delikanlılarından biri yine böyle mırıldanarak dolaşmakta olan Bektaşi’ye arkasından sessizce yaklaşmış, ensesine okkalı bir şaplak atmış. Canı fena halde yanan Bektaşi’nin pür hiddet dönüp kendisine ters ters baktığını görünce: “Öyle ne bakıyorsun baba erenler demiş, hani her şey Allah’tandı!” Bektaşi, “Tabii” demiş, “Her şey Allah’tan da ben hangi deyyusu aracı ettiğine bakıyorum.”*****Kuşlar ayaklarıyla, insanlar dilleriyle yakalanırlar. Thomas Fuller

Devamını Oku