DTP’nin çirkin planı

22 Ekim 2008

Yıllardır Türkiye’nin her tarafından şehit cenazeleri kalkar. Tabutların arkasından sel gibi akan kalabalıklar teröre lanet sloganları atar.Ama herkes elini vicdanına koysun ve cevap versin bu cenazelerde hiç “kahrolsun Kürtler” diye bir slogan duydunuz mu?Ya da cenaze konvoyunun üzerindeki, Kürt kökenli bir vatandaşımıza ait iş yerinin taşlandığına, yağmalandığına tanık oldunuz mu?Türkiye insanı teröristle terörizmi ayırmayı bu ülkeyi yönetenlerden daha iyi biliyor. Hiçbir Türk vatandaşı, terör olayları karşısında, yine Türk vatandaşı olan Güneydoğu kökenli kardeşlerini suçlamıyor.Cenazelerde “Kahrolsun PKK” diye bağırıyor. Birkaç yerde birkaç kendini bilmezin Kürt kökenli vatandaşlarımıza ait siyasi parti binalarına taş atmasına bile tahammül edemiyor.Çünkü Türkiye insanı biliyor ki, terörün sorumlusu Güneydoğu kökenli vatandaşlarımız değil. Sorumlusu olmadıkları gibi terörden asıl canı ve yüreği yananların da onlar olduğunu herkes biliyor.Ancak ne yazık ki bu gerçeği DTP artık görmek istemiyor. DTP, terörün en acımasız yöntemlerle uygulanmasına rağmen Türkiye’de insanların birbirlerine olan güven ve sevgisinden sanki rahatsızlık duymaya başladı.İmralı Cezaevi’nde cezasını çeken teröristbaşının “kötü muamele gördüğü” iddiasını ortaya atan DTP adeta ülkenin her yanının yangın yerine dönmesini amaçlıyor.Küçücük çocukları öne sürüp polisle çatıştırıyor. Büyük kentlerde otomobil ve otobüsleri yaktırıyor, olur olmadık her yerde korsan eylem yaparak tedirginlik yaratıyor.Bir taraftan demokrasi ve hukuk kavgası yapar görünüp öte taraftan şiddeti halka yayıp, terörle asla ilişkisi olmayan milyonlarca insanı terör batağının içine çekmek acaba hangi mantığa sığar?Aklıma DTP’nin bir mesaj vermek istediği geliyor: Anayasa Mahkemesi’nde devam eden bir kapatma davası var. Ve DTP demek istiyor ki, “Bizi kapatırsanız ortalığı kan gölüne çeviririz.”Bir heyet gidip baksın bir şey olmazDeniz Baykal çok haklı “Bu bir ayaklanma provasıdır” diyor. Başbakan’ın Diyarbakır’da olduğu saatlerde dükkânlar kapatılıyor, çöpler toplanmıyor, çoluk çocuk öne sürülüp polisle çatışma çıkarılıyor. Evet, bunun başka anlamı olamaz.Bütün bunlar da teröristbaşının cezaevinde dövüldüğü iddiaları üzerine yapılıyor.Adalet Bakanı ise sadece “Yok böyle bir şey” diyor ve bununla yetiniyor.Oysa burada çok hızlı hareket etmek, herkesin güveneceği bir heyet oluşturup İmralı’ya göndermek ve iddiaları yerinde incelemek gerek.“Her şikâyette böyle mi yapılacak, Öcalan’a ayrıcalık olmaz” diyecektir Adalet Bakanı. Öcalan’ı “özel hükümlü” statüsüne soktuğumuza göre ülkenin her tarafında çatışma çıkaranlara karşı en iyi yöntem bu.Heyet gider, Öcalan’ı görür, dövülme olayının olmadığını açıklar. O zaman PKK’nın ve onunla artık paralel çalışmaya başlayan DTP’nin elindeki oyuncak alınmış olur.“Ne fark eder, yenisini bulurlar” diyen çıkar. Hele siz şunu ellerinden bir alın, gerisine sonra bakarız.CHP’ye İstanbul için ilginç isimlerArtık 6 aydan bile az zaman kalan yerel seçimlerde en büyük çekişme İstanbul’da yaşanacak. Daha önce de Bülent Tanla’nın bir değerlendirmesini sizlerle paylaşmıştım. Araştırmacı siyasetçi Tanla, yerel seçimlerde oy oranından daha çok partilerin hangi yerlerde kazanacağının önemli olacağını ileri sürmüştü.Tanla’ya göre örneğin AKP’nin İstanbul’da kaybetmesi halinde ülke genelinde yüzde 50’yi geçmesinin bile önemi olmayacak. Aynı şekilde CHP yüzde 35 oy alsa bile İzmir’i veya Çankaya’yı kaybetmesi bu oy oranını gölgeleyecek.Bu nedenle CHP özellikle İstanbul’a çok ağırlık vermeye çalışıyor. Ancak son seçimlerin sonuçlarına göre CHP’nin tek başına AKP’yi geçmesi kolay görünmüyor. O halde ya ittifak yapmak zorunda ya da herkesin destekleyebileceği bir aday bulmak durumunda.İstanbul için bazı isimler konuşuluyor. Örneğin, Nurettin Sözen’in adını duydum. Sanıyorum CHP gecekondu kesimine tıpkı bugünkü gibi yardımlar başlatan ilk isim olması nedeniyle Sözen’i düşünüyor. Bana göre doğru isim olmaz. Beklenmedik eleştirilerle karşılaşacağını tahmin ediyorum.Eski dostlarımdan Atilla Baydemir ise CHP’nin adayı olarak Hikmet Çetin’i öneriyor. Siyasetteki namusu ve dürüstlüğü herkes tarafından kabul görmüş, uluslararası alanda önemli siyasi başarıları olan Çetin, CHP’nin dışındaki partilerden de destek alabilir. İstanbul için umut olabilir.Benim aklıma gelen isimlerin başında ise İlhan Kesici geliyor. Her ne kadar CHP çatısı altında olsa bile kimi AKP’lilerin bile saygı duyduğu, MHP, ANAP, DP gibi partilerin belki GP’nin bile itiraz etmeyeceği ve oy vereceği isim olabilir İlhan Kesici.1994’te sadece 60 bin oyla seçimi kaybeden İlhan Kesici’nin kafasında böyle bir düşünce var mı bilmiyorum ama teklif gelirse şaşırtıcı olmaz.BM Güvenlik Konseyi başarısı!Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyesi olması iyi bir şey mi? Evet. Bunun kazanılması başarı mı? Ona da evet. Peki bu kadar sevinilecek bir şey mi? Orası şüpheli.İktidar ve yandaşları son birkaç gündür adeta zafer çığlıkları içinde kazanılan büyük zaferi kutluyor.Bu kadar abartmamak gerek. Çünkü sonuçta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyesi olmak çok da büyük avantajlar sağlamıyor. Bir kere veto hakkınız yok. Sadece bazı konuların gündeme gelmesinde etkiniz oluyor.Bunun dışında seçilmiş olmamız bütün dünyada uygulanan dış politikanın eseri de değil. Türkiye bilmem kaç ülke arasından büyük bir istekle seçilmiş değil. Avrupa bölgesinden zaten üç aday vardı. Biri İzlanda. Koca ülke batmanın eşiğinde, şansını kaybetmişti. Diğeri de Avusturya. Biz daha çok oy aldık. Üstelik kazanmak için de yaklaşık 100 milyon dolarlık harcama yaptık. Avrupa ülkelerinin zaten derdi değil, onlar bize oy verdi. Bizi yakından tanımayan birçok ülkeye ise tıpkı yoksullara yapılan gıda yardımı gibi hediyeler verdik.Tamam, sonuç iyidir, ama gerçeği de bilelim.

Devamını Oku

Durup dururken polemik

20 Ekim 2008

Pazar akşamı gece yarısını biraz geçiyor. Star ekranında PopStar Alaturka programı yayınlanıyor. İsmini aklımda tutamadığım bir Azeri yarışmacı benim adımı anıyor.Bunun üzerine Armağan Çağlayan beni eleştiren bir konuşma yapmaya başlıyor. Benim programı izlemeden yazdığımı söylüyor. Ardından söz alan Bülent Ersoy da “Can Ataklı’nın eşi kadim dostum olduğu için susma hakkımı kullanıyorum” diyor.Bense şaşkınlık içinde izliyorum konuşmaları.Konunun özü şu: Cumartesi günü bir yazı yazdım. Azerbaycan’dan döndüğümü belirterek “Azeri bir bakan, MHP milletvekili Tuğrul Türkeş’e PopStar Alaturka programında Bülent Ersoy ve Armağan Çağlayan’ın Azeri dilini alaya alan konuşmalar yaptığını, bundan çok alındıklarını ve tepki gösterdiklerini söylemiş” dedim.Bu yazıda programı izlemediğimi özellikle belirttim. Bülent Ersoy veya Armağan Çağlayan’ı eleştirmedim. Sadece Azerbaycan’da öğrendiğim bir bilgiyi iki ünlü isme haber vermek istediğimi söyledim.Azerbaycan halkı Türk televizyonlarını kendi televizyonlarından daha fazla izliyor. PopStar Alaturka programı da en sevilenler arasında.Normal olarak Bülent Ersoy ve Armağan Çağlayan’ın programda beni eleştirmek yerine “İlginç bir uyarı aldık, demek ki bizim bazı konuşmalarımız Azeri kardeşlerimiz tarafından yanlış anlaşılmış, bizim onları kırmak, küçümsemek gibi bir niyetimiz asla olamaz, ama eğer farkında olmadan onları kırdıysak da özür dileriz” demeleri gerekirdi.Ama artık bilmiyorum ya yazıyı tam okumadıklarından ya da böyle konuşmanın daha iyi reyting yapacağını düşündüklerinden, Azeri halkının gönlünü almak yerine beni eleştirmeyi tercih ettiler.Hem şaşırdım hem üzüldüm.*Kargaşa sonunda mahkemeye yansıdıErgenekon davası büyük bir hukuk savaşına neden olacak. Bugüne kadar kimi iddialar, telefon konuşmaları, kişilerin onurlarını ayaklar altına alan, aşağılamak ve zor duruma düşürmek için kullanılan haberlere boğulmuş. Şimdi sıra bütün ileri sürülenlerin kanıtlanmasında. Avukatların çabaları sonucunda özellikle telefon dinlemeleri, yurt dışındaki bir kişinin anıları, herkesin bilgisayarında bulunabilecek kimi siyasi ve ekonomik değerlendirmeler, rastgele çekilmiş fotoğraflar, gizli tanıklar bir anda kanıt olma niteliğinden çıkabilir.Bu nedenle dava beklenmedik bir hızla sona doğru da gidebilir, bazı kişilerle ilgili suçlamalar asıl davadan ayrı görülmeye başlanabilir.Bu arada çok dikkat çekici bir durum da mahkemenin ilk gün büyük kargaşa ile başlaması oldu. Aylardır bu duruşmalar için hazırlık yapılıyor. Ama belli ki herkesin eli ayağı dolaşmış, salona giriş organizasyonu bile yapılamamış.Bir anlamda zaten kargaşa halini almış gözaltı ve tutuklamalar, iddianamedeki tuhaflıklar sonunda mahkemeye de yansımış durumda.Haydi hayırlısı bakalım...*Türkiye’ye kısa bir ziyaretUzun yıllardır Amerika’da yaşayan Fethullah Gülen geçen hafta ilginç bir açıklama yaptı. Gülen kendisine Amerika’da süresiz oturma izni veren yetkililere teşekkür ederek “Bundan böyle Türkiye veya başka ülkelere kısa ziyaretler yaptıktan sonra artık Amerika’ya dönebileceğim” dedi.İnsanın aklı almıyor. Gülen yıllar önce kaçıp Amerika’ya gitti. Hakkında hapisle sonuçlanabilecek bir dava açılmıştı. Gülen “sağlık” nedenleriyle Türkiye’ye dönmedi.Uzun çabalardan, CIA’nın ve güçlü kiliselerin devreye girmesinden sonra nihayet Gülen’e “Yeşil Kart” çıkarıldı. Gülen bu avantaj sayesinde artık yarı Amerikan vatandaşı oldu.Tam bu aşamada Türkiye’de dava da bitti, Gülen hapse girme riskinden kurtuldu. Yani artık dilediği an Türkiye’ye gelebilir, en azından yasal sorun yok.Ancak Fethullah Gülen “Kısa Türkiye ziyaretinden” söz ediyor, “sonra tekrar Amerika’ya döneceğini” söylüyor. Adeta asıl vatanının Amerika olduğunu beyan ediyor.İçinde Fethullah Gülen’e azıcık bile eleştiri olan bir yazı yazdığımız an, tarikatın otomatik olarak çalışan “küfür ve hakaret” mekanizması harekete geçiyor. Neredeyse hepsi tek kalemden çıkmış gibi görünen mesajlar, telefon veya fakslar yağdırmaya başlıyor.Fethullah Gülen tarikatının otomatiğe bağlanmış müritlerine harekete geçmeden önce bu açıklamanın içlerine sinip sinmediğini sormak istiyorum. Hemen küfre başlamadan önce acaba “merak” duygularını çalıştırıp “Gerçekten de hocamız neden Amerika’yı ana vatanı gibi görüyor” diye bir düşünmelerini diliyorum.*Ağzı sıkı DeğilmişOlayın kahramanı büyük gazeteci Bedii Faik. Bugün 90 yaşını aşan Bedii Faik billur gibi akıcı Türkçesiyle ve inanılmaz nükteli eleştiriyleriyle kendi döneminin en büyük polemik üstatlarından biriydi.Bu nedenle birçok yazar ya da siyasetçi Bedii Faik’e sataşır ve üstelik hep bel altından vurmaya çalışırdı. Bedii Faik ise bunlara karşı adeta bir edebiyat eseri gibi, çok esprili ama okka gibi de ağır cevaplar verirdi.Bir gün Bedii Faik’i kendince eleştirmeye çalışan biri yazarı aşağılamak için lüks merakını öne sürerek “Giydiği donlar bile İngiliz malıdır” diyor. Bedii Faik giyiminin şıklığı ile de tanınır.Tabii hemen soruyorlar kendisine, “Donunuzun İngiliz olduğunu nereden biliyormuş” diye. Bedii Faik cevaplıyor: “Bilemem, ama belki de karısının ağzı pek sıkı değildir.”*Soyadını vermiş amaGazetelerde küçük bir haber. “Necdet Yazar vefat etti” başlığını taşıyor. Kimdir Necdet Yazar? Gazino işletmecisi, ama asıl özelliği Gönül Yazar’ın ilk kocası olması. Yani 40 yıldır halkın gönlünde olan Gönül Yazar’a soyadını veren kişi. Gönül Yazar bir buçuk yıl evli kalmış sonra dört beş evlilik daha yapmış, ama ilk soyadıyla tanındığı için onu hiç değiştirmemiş. Ona bu soyadını veren kişi ise çok az kimsenin tanıdığı biri olarak hayata veda etmiş.Hayat böyle bir şey işte.Adaletin bulunmadığı yerde herkes suçludur. Duverger

Devamını Oku

Gerçekten demokrasi ve hukuk sınavı mı?

20 Ekim 2008

Sevgili okurlar aylardır beklenen gün nihayet geldi. Ergenekon davası bu sabah başlıyor. Belli ki önümüzdeki önemli bir süreyi Ergenekon davasıyla yatıp kalkarak geçireceğiz. Çünkü mahkeme alışılmışın dışında birer gün arayla toplanacak ve davayı hızlı görmeye çalışacak.“Artık sıra hukukta” Konuyla bağlantılı bağlantısız herkes en klişe söz olan “artık sıra hukukta” sözünü kullanıyor. AKP ve yandaşları ise bu davaya bir “demokrasi ve hukuk sınavı” gözüyle bakmaya çalışıp bu yönde yoğun bir propaganda yapıyor. Demokrasiyi AKP hükümetine destek olarak algılayan ve böyle düşünmeyen herkesi “demokrasi düşmanı” ilan eden bir zihniyet için bu normal.Aslında hukuk skandalıAKP’liler davaya “demokrasi” süsü verirken, aslında ortada çok büyük bir hukuk ve demokrasi skandalı olduğu gerçeğini görmek istemiyorlar. Bugün dava başlıyor ama sanıkların yarıya yakını hakkında henüz iddianame bile yazılmadı. Orgeneraller, subaylar, siyasetçiler, yazarlar, bilim adamları haklarındaki suçlamayı bile bilmeden aylardır hapiste yatıyor. Ortada iddianame yok ama siyasi görüşlerden kaynaklanan intikam çığlıkları her tarafı kaplamış durumda.Dava ne olur?Herkesin en çok merak ettiği bu davanın nasıl süreceği. Kimine göre bu dava yıllarca sürecek, ama çok çabuk biteceğine inananlar da var. Ben avukatların ortak tavır alıp almayacağını merak ediyorum. Özellikle telefon dinlemeleri ve bu kayıtların iddianameye girmesi konusunda güçlü hukuki görüşler ortaya konması halinde olacakları çok merak ediyorum.Dinleme kayıtları çıkarılırsaÇünkü sevgili okurlar, neredeyse tüm sanıklar hakkındaki en ciddi iddiaları içeren telefon dinleme kayıtlarının nasıl elde edildiği konusunda elimizde somut bilgi yok. Eğer kaydı tutulan sanıkların her biri hakkında mahkeme kararı alınmamışsa bu kayıtların kanıt olma niteliği ortadan kalkar. Bu da iddianamedeki sayfa sayısının 2 bin 500’den 250’ye düşürür.SkyTürk’te konuşacağımErgenekon davası ile ilgili bugün sanıyorum bütün haber kanalları özel yayın yapacaktır. SkyTürk televizonu bugün beni de konuk olarak davet etti. Sanıyorum saat 12.00’den itibaren ben de canlı yayında görüşlerimi açıklayacağım. Askere yönelik eleştirilerAsker kimi eleştirilere doğal olarak öfkeleniyor. Türkiye’yi karanlık çağlara döndürmek isteyen demokrasi ve hukuk dışı zihniyet sahiplerinin bu kampanyasına katılmak elbette mümkün değil. Ancak askerin adeta bilerek ve isteyerek yaptığı hataları da görmezden gelmemizi kimse beklemesin.Bu nasıl iştir?Ergenekon konusunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tavrını anlamak mümkün değil. Dünyanın hiçbir ordusu, orgeneralliğe yükselttiği, kuvvet komutanlığı yaptırdığı, devletin en gizli bilgilerini, kozmik bilgileri emanet ettiği bir mensubunun, hakkında hiçbir belge, kanıt ve iddianame olmadan hapse girmesine izin vermez. Bunun hukuka ya da demokrasiye saygıyla ilgisi yoktur.Böyle asker olmazDünyanın en demokratik ülkelerinde bile bunu yapmaya kimse cesaret edemez. Amerikan ordusunda, Fransa’da, Almanya’da ortaya kanıt koymadan bir kuvvet komutanını kimse tutuklayamaz. Oraların ordusu da zaten buna izin vermez. Ama bizde oldu. Böyle asker olur mu?İç çatışmalar mı?Sevgili okurlar, hiçbir kanıt olmadan tutuklanan ve hâlâ iddianameleri bile yazılmayan orgenerallerin durumunu çok önemli bir görevden şimdi emekli olan bir isme sordum. Çok net cevap verdi: “Bu bir iç hesaplaşma. Tutuklu olanlar zamanında birinin Genelkurmay Başkanı olmasına karşı çıkmışlardı. O da hesaplaştı işte” dedi. Vah benim orduma.Jandarmanın terörle savaşıGeçen hafta yazdığım bir yazıda Güneydoğu’da terörle mücadeleyi Jandarma Komutanlığı’nın yürüttüğünü Kara Kuvvetleri’nin yasa gereği müdahil olamadığını yazmıştım. Tabii bazı okurlar, “Örneğin Orhan Pamukoğlu Jandarma mıydı?” diye sordular. Yanıldıkları nokta şu: O dönemlerde olağanüstü hâl vardı. O başka bir statü. Silahlı Kuvvetler, olağanüstü hâl ve sıkıyönetim dönemlerinde bir bütün olarak çalışır. Hükümeti de zaten terörle mücadelede korkutan bu.Başbakan’ın medyasını satışıGeçen haftanın çok çarpıcı olaylarından biri de askerin öfkeli çıkışından sonra Tayyip Erdoğan’ın “Ben durduğum yeri biliyorum, bilmeyenler düşünsün” sözleriydi. Erdoğan’ın böyle söyleyerek askere eleştiriden de öte hakaret eden kimi yandaş yayın organlarını argo diliyle “satışa getirdiğini” yazmıştım. Bu yazıya bazı okurlar “Erdoğan’ı sanki askerle aynı fikirde gibi göstermişsin” diye eleştirdiler. Oysa ben Erdoğan’ın asker gibi düşündüğünü değil, askerin çıkışından çekinerek yandaşlarını sattığını yazdım. İkisi aynı değil.12 Eylül görüntüsüTabii bu arada satır arasında kalan bir konuyu tekrar yazayım. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’un sözlerinden çok verdiği görüntü dikkatimi çekti. Çünkü 12 Eylül 1980 sabahından bu yana ilk kez bir Genelkurmay Başkanı yanına 4 Kuvvet Komutanı’nı alarak konuştu. Bu sertliğin ifadesi açısından bence çok önemliydi.Azerbaycan gezisiSevgili okurlar geçen haftanın 5 gününü Azerbaycan’da geçirdim biliyorsunuz. Bu gezide grup olarak yaşadığımız ama beni birinci derecede derinden etkileyen gazeteci arkadaşımız İrfan Ülkü’nün ani bir kalp krizi ile aramızdan ayrılmasını ayrıntısı ile sizlere aktarmıştım. Ülkü’yü cuma günü döner dönmez hazin bir törenle toprağa verdik. Ailesine bir kez daha başsağlığı dilemek istiyorum. Bu arada Azerbaycan’la ilgili bazı notlarımı önümüzdeki günlerde parça parça sizlere sunmaya çalışacağım.Nedret Selçuker’i kaybettikBir hafta Azerbaycan’da geçince, çok sevdiğim ve değer verdiğim sanatçı, dil bilimci ve gazeteci Nedret Selçuker’in aramızdan ayrıldığını ne yazık ki çok geç öğrendim. Sohbetlerimizi, görüşlerimizle birbirimize verdiğimiz cesaretlendirici duyguları ve onun billur gibi sesini unutmam mümkün değil. Yine tanıma şansı bulamadığım ama çok değer verdiğim büyük şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ölümü de Türkiye için çok büyük bir kayıp oldu.Deniz Feneri dosyası hâlâ yokSevgili okurlar, üst üste gelen terör olayları, siyasetten kaynaklanan ve medyada da yankı yaratan gerginlikler nedeniyle geçen hafta yolsuzluklarla ilgili fazla konuşmadık. Ama örneğin Deniz Feneri olayını unutmamız mümkün değil. Ne gariptir ki, Almanya’dan dosyalar hâlâ gelemedi. Bakalım Adalet Bakanı ne zaman “özür” dileyecek.Hepinizi iyi haftalar dilerim.*****Hukukun bittiği yerde tiranlık başlar. John Locke

Devamını Oku

Erkek hep yalan mı söyler?

18 Ekim 2008

Erkeğin bir kere adı çıkmış yetmişe inmez altmışa. Nedense hep erkeklerin eşlerini aldatması, onlara yalan söylemesi üzerine çeşitlemeler yapılır.Tamam, erkek çapkındır, gözü dışarıdadır. İyi hepsi doğru da, erkek bu işi tek başına mı yapar yani? Çapkın erkek diyoruz ama, demek ki bir o kadar da çapkın kadın var.Bugün sizlere yeni öğrendiğim harika bir fıkra anlatmak istiyorum. Haluk Akçay’dan geldi. Bu bir eşlerarası çapkınlık fıkrası. Ama sonu çok sürprizli. Önce okuyun bakalım, sonra iki sorum olacak:Karı koca akşamki partinin hazırlığını yapıyorlardır. Parti de parti hani, maskeli parti. Erkekler smokin giyecekler ama yüzlerine kocaman bir maske takacaklar. Kadınlar da gece kıyafeti üzerine yüzlerini örtecek maskeler kullanacaklar.Erkek her zamanki gibi erkenden hazırlanmış. Karısının ise işi bir türlü bitmiyor. Erkek sabırsız tabii. Ama kadın birden “Sevgilim nasıl başım ağrıyor bir bilsen” diyor sonra da ekliyor: “Ben gelmesem olmaz mı?” Adam doğal olarak çok ısrar ediyor ama belli ki karısı kararlı.Neyse adam zaten hazır, biniyor arabasına ve gidiyor. Kadın önce bir başağrısı ilacı alıyor, sonra gözlerine soğuk havlu bastırıp biraz uzanıyor.Bir saat kadar sonra kadının başağrısı geçiyor. İçini bir pişmanlık kaplıyor: “Aslında çok ilginç bir parti olmalı, keşke gitseydim” diye geçiriyor içinden. Sonra da “Neden gitmeyeyim ki, hem fena mı kocamı da gizlice izlerim, bakalım çapkınlık yapıyor mu?” diye düşünüyor.O geceki parti için hazırladığı elbiseyi bir başkasıyla değiştirip bir taksiyle partiye gidiyor. Maskesini takıp kalabalığa karışıyor. Gözleriyle kocasını arıyor, maskeyi bildiği için az sonra da buluyor.Bir de bakıyor ki kocasının etrafında kadınlar, o da herkesle ayakta flört ediyor, kimiyle dans ediyor.Kadının aklına şeytani bir şey geliyor. Yavaşça kocasına sokuluyor, önce dans ediyor, sonra iyice sarılıp kulağına aşk sözleri fısıldıyor. Adam da buna kayıtsız kalmayınca birbirlerini otoparktaki bir arabanın içinde buluyorlar. Eh olan oluyor tabii.Kadın bir daha partiye dönmeden hemen bir taksiyle evine gidiyor ve kocasını beklemeye başlıyor.İki saat kadar sonra kocası dönüyor. Kadın içindeki müthiş öfkeyi bastırmaya çalışarak “Gece nasıldı sevgilim?” diye soruyor. Adam gayet mutsuz biçimde “Berbattı çok canım sıkıldı” diye cevap veriyor.Kadın üsteliyor tabii, “Aaa olur mu canım, kim bilir ne güzel kadınlar vardı, hiç dansetmedin mi?” Adam aynı mutsuzlukla “Yok canım ne dansı biz dört arkadaş alt kata inip bu saate kadar poker oynadık” diyor.Kadın yakalamanın sevinciyle tam başından geçenleri anlatmak üzereyken adam tekrar konuşmaya başlıyor: “Biz eğlenmedik ama Ahmet masada yer kalmadığı için oynamadı, ona da bir kadın asılmış, sonra da otomobile gitmişler, yaşadığı aşk gecesini anlata anlata bitiremedi.” İşte böyle. Şimdi karar sizin. Adam gerçeği mi anlatıyor yoksa son anda karısını fark ettiği için böyle bir oyun mu oynuyor?Ya da kısaca kadınlara bir nasihat: “Kocanızın ille de çapkınlık yaptığını sanıp takip etmeye kalkmayın, aklınıza hiç gelmeyen bir durumla karşılaşırsınız sonra.” *****‘Cuk’ diye oturan hazır cevaplar* Lafı uzatanlara ne yapmak lazım diye Farabî’ye sormuşlar, şöyle demiş: “Uzun konuşanı kısa dinlemeli.” * Cenap Şehabeddin’e “Şu edepsize neden bir tokat vurmadın?” dediklerinde “Eldivenim yoktu, iğrendim” demiş.* İngiltere Kralı George ile görüştüğü sırada, Gandi’nin üzerinde her zamanki gibi beyaz örtüsü varmış. Davetten çıkınca bir gazeteci sormuş: “Kıyafetiniz, bir kralla buluşmak için yeterli miydi?” Gandi, hiç aldırmadan cevaplamış: “Kral, ikimize de yetecek kadar giyimliydi.” * Köylü yeni doğan bir sıpayı kucağına almış evine dönerken, iki ortaokul öğrencisi kendisine takılmış: “Hayrola amca, oğlunu nereye götürüyorsun böyle?” Adam, kendine yapılan bu terbiyesizliğe aldırmamış gibi görünerek cevap vermiş: “Gittiğiniz okula kaydını yaptıracağım.” * Kulaklarının büyüklügü ile ünlü olan Galile’ye hasımlarından biri, “Kulaklarınız bir insan için biraz büyük değil mi?” demiş. Galile “Doğru” demiş, “Benim kulaklarım bir insan için biraz büyük ama, seninkiler de bir eşek için fazla küçük sayılmaz mı?” * İncili Çavuş, Osmanlı elçisi olarak Fransa Kralı’na gönderildiğinde, elbiselerinin bazı yerlerinde yamalar varmış. Kral bunları görünce dayanamayıp, “Bana senden başka gönderecek adam bulamadılar mı?” diye sorunca, İncili Çavuş “Osmanlılar, adama göre adam gönderirler” cevabını vermiş. * Vaktiyle Fransa hükümet ricalinden biri Napolyon Bonapart’a bir muharebede parmağını harita üzerinde gezdirerek, “Önce şurasını almalıydınız, sonra buradan geçerek ötesini zaptetmeliydiniz” gibi fikirleri biraz da ukalaca söyleyince Napolyon “Evet” demiş, “Onlar parmakla alınabilseydi dediğin gibi yapardım.”

Devamını Oku

Medyasını ortada bırakıverdi

17 Ekim 2008

Argoda buna ‘satış’ derler. Başbakan kendisini ölesiye destekleyen kimi yayın organlarına öyle bir sırtını döndü ki, insanın aklına başka bir şey gelmiyor. Tabii önceki gün öğle saatlerinde Başbakan’ı canlı yayında dinleyen bu “biat medyasının” kalemşorları o anda ne düşündü bilemiyorum.Önceki gün askerin şiddetli eleştirilerine karşı “demokratik tavır” göstererek adeta “haddini bil paşa” diyenlerin neredeyse tamamı dün süt dökmüş kedi gibiydi. AKP’ye destek veren bazı gazeteler Erdoğan’ın “Benim durduğum yer belli, durmayanlar düşünsün” sözlerini birinci sayfalarından görmemeyi tercih etmişlerdi.Herhalde böyle yapınca bir gün öncesinin unutulmuş olacağını sanıyorlar. Yine bu konuda tek çıkış Taraf Gazetesi’nden geldi. Onlar mesajı ‘satış’ olarak algılamışlar belli ki ve “Paşasının Başbakanı” manşetiyle çıkmışlardı.Başbakan dün buna çok kızdı. Bu kez direk Taraf’ı hedef alarak “Ben milletin başbakanıyım” dedi. Taraf’ı daha da yalnızlığa itti.Şimdi dün itibarıyla durum biraz daha da karıştı. Çünkü Genelkurmay Başkanı ilk gün çok sert eleştiride bulunurken, Taraf Gazetesi’nin yayınları ile ilgili herhangi bir yalanlamada bulunmamıştı. Bu tutum, biat medyasından olmayan pek çok gerçek demokrat yazarın da dikkatini çekmiş ve bu yönde eleştiriler köşelerde yer almıştı.Oysa dün Genelkurmay söz konusu görüntülerin Aktütün’le ilgili olmadığını “koordinatlar” vererek açıkladı. Yani kasıtlı bir yıpratma çabasının üstüne bir de “yalan” haber eklenmiş oldu. Bu da “basın özgürlüğü” adına savunma yapmayı zorlaştırıyor açıkçası.Burada benim asıl dikkatimi çeken Başbakan’ın aldığı aykırı tavır oldu. Kimse kimseyi kandırmasın, Taraf Gazetesi’ni bir kenara bırakın, ama AKP’ye destek veren gazeteler de günlerdir benzer yayınların biraz hafifletilmişini yapıyordu.Bu gazetelerin Tayyip Erdoğan ve AKP kurmayları ile bağlantıları hepimiz tarafından biliniyor. Yani bu yayınlardan AKP’nin en tepesinin haberi ve hatta belki de onayı var. Taraf Gazetesi sadece olayı daha dramatik hale getiriyor o kadar.Tayyip Erdoğan’ın bir anda askerle “aynı konumda” olduğunu açıklaması son iki gün içinde önemli gelişmelerin yaşandığı hissini veriyor insana.Asker, 12 Eylül’den bu yana açıklama yaparken hiç ‘5 komutanla’ görüntü vermemişti. Yeni Genelkurmay Başkanı’nın huyu suyu henüz tam anlaşılamadı ama bu görüntünün ürkütücü olduğunu da söylemeliyim.Belli ki şimdi bu tabloya 6. isim de eklenmiş oldu. Ve bu 6. isim adeta “eti senin kemiği benim” mantığı ile belli bir medyayı öne sürüverdi.Bu açıdan bakınca Tayyip Erdoğan’ın “medya eleştirisi olsun da nasıl olursa olsun” gibi bir düşünceden hareket etmediğini, bunun hesaplanmış bir çıkış olduğunu düşünüyorum.*****Gönül almada gariplik varCumhurbaşkanı Gül, Frankfurt’ta Prof. Fuat Sezgin’i ziyaret etti. Ziyaretin önemi şuydu: Prof. Sezgin, Gülhane Parkı’ndaki İslam Bilimleri Müzesi’nin kuruluşunu gerçekleştiren isim. Kendisine verilmek istenen TBMM Üstün Hizmet Ödülü’nü reddetmişti. Habere göre Gül de bu ziyaretle Sezgin’in gönlünü almak istemiş.Ancak konuyla ilgili edindiğim bazı bilgiler “gönül alma” ziyaretinin altında, AKP’ye yakın bir mimarın yolsuzluğa bulaşmış olması ihtimalinin yattığını öğrendim.Sezgin, müzenin mimarlığını yapan kişinin Kültür Bakanlığı’ndan 10 milyon liraya yakın haksız kazanç sağladığını tahmin ediyormuş. Bu konudaki kuşkularını da hem Cumhurbaşkanı’na hem de Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’a aktarmış. Sezgin’in son buluşmada da konuyu dile getirdiğini ve bir cevap beklediğini söylediğini sanıyorum.Bakanlık ise Prof. Fuat Sezgin’in “zor memnun” olan biri olduğunu ve müzenin inşaatının bu nedenle geciktiğini ileri sürüyor. Bakalım bu işin altından da bir yolsuzluk çıkacak mı?***** Bülent Ersoy ve Armağan Çağlayan’a Azeri sitemi !Ben izlemedim ama geçenlerde Pop Star Alaturka yarışmasına bir Azeri şarkıcı da katılmış. Programın eleştiri bölümünde Bülent Ersoy ve Armağan Çağlayan yarışmacının Azeri lehçesiyle yaptığı konuşmaları hayli alaya almışlar. Azeri şarkıcı renkten renge girmiş ama bir şey söyleyememiş.Dediğim gibi ben programı izlemedim, Ama Bakü’de öğrendim, anlatan MHP’li Milletvekili Tuğrul Türkeş’ti. Azeri bir bakan, Türkeş’e demiş ki, “O kadar öfkelendim ki, içimden Türkiye’ye uçup stüdyoya girmek ve ağızlarının payını vermek geldi.” Haliyle “Neden bu kadar öfkelenmiş?” diye sordum. Türkeş, “Ben de hemen aynı soruyu sordum” dedikten sonra devam etti: “Azeri lehçesi ile Türkçe arasında bazı farklılıklar var. Bu nedenle çok komik durumlar da oluyor. Azeriler buna alışmış artık. Ama bakanın dediğine göre o programda dil farkı nedeniyle oluşan espri çok aşılmış ve Bülent Ersoy ve Armağan Çağlayan Azerileri alaya alan, dillerini ve yaşam biçimlerini küçümseyen ifadeler kullanmışlar.” Tuğrul Türkeş daha sonra bana göre çok daha ilginç bir şey söyledi. Türkeş’e göre bu bakan ve tabii ki diğerleri de bu programdaki alayları kasıtlı bulmuşlar. Direk kanalın sahibinin talimatı olacağını düşünmüşler. Tuğrul Türkeş böyle bir şeyin söz konusu olamayacağını, Türkiye’de ne iktidarın ne patronların bu tür davranış içinde olabileceğini anlatmış.Ancak Türkeş’e göre Azeri bakan bu yolla bir mesaj göndermek istiyor. Türkeş “Yani demek istiyor ki, biz sizi çok yakından izliyoruz, magazin programlarınızı bile izliyoruz, ama lütfen bize karşı biraz saygılı olun” dedi.Ben de en azından Bülent Ersoy’la Armağan Çağlayan’a haber vereyim dedim. *****Birkaç komik örnekTürkçe ve Azeri dili çok benziyor. Eğer karşınızdaki hızlı konuşmazsa söylediği her şeyi anlıyorsunuz. Ancak bazı kelimeler çok farklı olduğu gibi bizdeki bazı kelimelerin anlamı da Azericede farklı. Örneğin, ‘inmek’ yerine ‘düşmek’ diyorlar. ‘Eski’ yerine ‘köhne’ sözcüğünü kullanıyorlar. Ecevit başbakanlığı bıraktıktan sonraki bir Bakü ziyaretinde uçak indiğinde havaalanında şöyle bir anons yapılmış: “Köhne Türkiye Başbakanı Bakü’ye düştü.” ‘Bardak’ Azeri dilinde fahişe anlamına da geliyormuş. Bir Türk bakan sabah kahvaltısında garsona “Bana bir bardak getir” demiş. Az sonra şef garson gelmiş “Efendim bu saatte bardak bulamayız, hepsi uyuyordur” demiş.‘Huy’ sözcüğü de Rusça’da “erkeklik organı” anlamına geliyormuş. Azeriler de argoda bunu kullanıyormuş. Bir iş kadını sohbet ettiği kadının kocasını övmek için “Kocanızın huyu çok güzel” deyince kadın düşüp bayılmış. Bu esprili durumlara Azeriler de gülüyor. Onların kırgınlığı, bu farklılığın alaya alınması ve Azeri halkının toptan küçümsenmesi. Haksız değiller. *****Bilgi büyük adamı alçak gönüllü yapar, normal adamı şaşırtır, küçük adamı ise kibirlendirir.

Devamını Oku

İrfan Ülkü ne yazık ki son nefesini kollarımda verdi

15 Ekim 2008

Azerbaycan’daki gezimiz çok keyifli başlamıştı. Uyumlu bir ekip, çok neşeli isimler geziye çok hoş bir hava katmıştı. Hele ağırlanışımızdaki görkem hepimizi ayrıca mutlu ediyordu.Ama bu güzel hava 56 yaşındaki gazeteci arkadaşımız İrfan Ülkü’nün ani bir kalp krizi geçirerek hayata veda etmesiyle yerini korkunç bir üzüntüye bıraktı.Azerbaycan hükümeti Türkiye’den gelen konukları 4’er kişilik ekiplere bölerek birer araba tahsis etmişti. Benim de içinde bulunduğum araçta Sabah’tan Yavuz Donat, Cumhuriyet’ten Leyla Tavşanoğlu ve yeni kurulan Haber6 televizyonundan İrfan Ülkü vardı. Hepimiz birbirimizi en az 20 yıldan beri tanıyoruz. Bu nedenle herkes birbiriyle çok yakın, espriler ve tatlı anılar birbirini izliyor.Dün sabah saat 10.00 sıralarında kaldığımız konuk evinden araçlara binerek seçim sandıklarına doğru yola çıktık. Bir hayli sandığı yerinde gözledikten sonra Bakü’nün çevresini de görmek istedik. Azarbaycan’ı neredeyse Türkiye kadar seven, bu ülkede uzun yıllarını geçiren İrfan Ülkü bizi ilk petrol zenginlerinin yaşadığı, kentin biraz dışındaki Şuvalan bölgesine götürdü.Burada önce Pir Hasan türbesini ve mescidini gezdik. Mescidin bahçesinde bir olaya ilk kez tanık oldum. Bahçede bir yatır vardı. İnanışa göre bu yatırı ziyaret edince üzerinizdeki kötü etkiler uçup gidiyormuş. Bunu sağlama almak için de yatırdan çıktıktan sonra kadının biri başınızın üzerinden geçirdiği bir cam şişeyi yere atarak kırıyor.Hepimiz için birer şişe kırıldı. Aramızda gülüşerek, “Türkiye’ye tüm kötü etkilerden kurtulup gidiyoruz” diye şakalaştık.Pir Hasan’dan sonra bölgenin ilk petrol zengini Hacı Zeynep Abidin Tagiyev’in evine gittik. Ev dediğiniz büyük bir malikâne, ama şimdi çok bakımsız halde. Tagiyev’in torununun torunu kalıyormuş. Bizimle ilgilendiler, kapı önüne çıkıp bilgi vermeye başladılar.İrfan Ülkü tam bu sırada birden sarsıldı ve yere düştü. Leyla Tavşanoğlu hemen üzerine atılarak önce gömleğinin düğmelerini çözüp kravatını çıkardı. Evin sahibesi kadın “Kriz geçiriyor, dilini çıkarın” diye bağırdı. Ben de hemen ağzını açıp elimle dilini tutmaya çalıştım. Ama İrfan Ülkü dişlerini iyice sıkmaya başladı. Dişler etime geçtiği halde elimi çıkarmayarak nefes almasını sağlamaya çalıştım. Leyla Tavşanoğlu da kalp masajı yapmaya çabalıyordu.İrfan Ülkü iki üç kez derin nefes aldı. Her seferinde “Nefes alıyor” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Bu arada bizi getiren şoföre de “Hastane ara, ambulans iste” diye bağırıyorduk.Sonra bir anda elimde garip bir boşluk oldu. Sanki beni de tutan bir şey yok olmuştu. Kafamı kaldırıp Leyla Tavşanoğlu ve Yavuz Donat’a baktım. Bu sanki ölüm haberiydi.İrfan Ülkü yere düştükten bir iki dakika sonra son nefesini vermişti.İnsan böyle bir anda hiçbir şey düşünemiyor. Çünkü o kadar çaresiz kalıyorsunuz ki..Birkaç dakika sonra ambulans ve doktor geldi. Doktor kalp krizi olduğunu, ana damarın bir anda tıkandığını ve hastanede olsa bile İrfan’ı kurtarmanın mümkün olmayacağını söyledi.Bazen mukadderata inanmak gerek belki de, İrfan Ülkü çok sevdiği Azerbaycan’da ölmek istediğini söylemiş bir gün bir arkadaşına. Kim bilir belki de bu dileği yerine geldi. Çok erken geldi ama geldi işte. Bizse hâlâ çaresizlikle yaşadığımız şokun içindeyiz.*****İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası konserlerine başlıyor İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası Türkiye’nin en eski sanat kurumlarının başında gelir. Klasik Batı Müziği’nin sevilmesinde ve yaygınlaşmasında bu orkestranın katkılarını görmemek mümkün değildir.Orkestra çok uzun yıllardır cuma akşamları Atatürk Kültür Merkezi’nde konserler verir. Bir dönem sıklıkla ben de bu konserlere gitmiştim. Ancak son yıllarda galiba biraz ihmal ettim. Zaman yokluğundan desem bile bu çok doğru değil, sanata zaman ayırmamanın bahanesi olamaz çünkü.Geçen hafta İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası sanatçılarından, ikinci büyük teyzemin kızı İffet Tunalı ile konuştum. Orkestranın 17 Ekim’de konserlere başlayacağını söyledikten sonra “Ama biliyorsun Atatürk Kültür Merkezi büyük bakıma alındı. Bu nedenle konserlerimizi bu yıl değişik salonlarda vereceğiz. Buradaki en büyük zorluğumuz tanıtım. Bizim büyük sponsorlarımız yok. Yıllardır hep Atatürk Kültür Merkezi’ne alışan izleyicimiz için zorluk olacak, sizin gazeteniz haftada bir gün tanıtım yapabilir mi?” dedi.Ben de “Mutlaka yapar ama, istersen başka bir şey yapalım. Ben orkestranın (köşe sponsoru) olayım. Her hafta perşembe günü kendi köşemde cuma konserinin nerede olacağını, hangi bestecinin hangi eserinin çalınacağını, şefin ve solistlerin kimler olacağını yazayım” dedim.Şimdi verdiğim söz gereği 17 Ekim günü yapılacak açılış konseri ile başlıyoruz. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın açılış konseri 17 Ekim akşamı saat 19.30’da Aya İrini Kilisesi’nde yapılacak.Şef Alexander Rahbari, solist Devlet Sanatçısı piyanist Hüseyin Sermet.Programın ilk bölümünde Maurice Ravel’in La Valse’i ve Sol Majör Piyano Konçertosu ve ikinci bölümde ise Rimski Korsakof’un ünlü Şehrazat’ı seslendirilecek.*****Azerbaycan Devlet Başkanlığı seçimlerini gözledik Azerbaycan’da dün devlet başkanlığı seçimi vardı. Her ne kadar 7 aday olsa da kazanacağı daha başından belli olan İlham Aliyev oyların büyük çoğunluğunu alarak yeniden Devlet Başkanı seçildi. Bizim buraya gelme nedenimiz ise seçimlerde gözlemcilik yapmaktı. Hepimize fotoğraflı birer kart verildi. Sandık başlarına gittik. Azerbaycan halkının nasıl oy kullandığını izledik. Sandık başkanlarının verdiği formları izlenimlerimizi yazdıktan sonra imzaladık.Tabii bizim gibi başka birçok ülkeden gözlemci gelmiş. Ben bilmiyordum, meğer bu sistem hemen tüm ülkelerde uygulanırmış. Örneğin, ABD başkanlık seçimlerine de bizden heyet gidermiş. Bush’un 4 yıl önce kazandığı seçimlere bizden Nevzat Yalçıntaş başkanlığında bir heyet gitmiş. Onlar da bazı sandıklarda oylamayı izleyip tutanakları imzalamışlar.Buradaki seçimler çok sakin geçti. Sistem bizdeki gibi, ama mühür kullanmak yerine kalemle kimi seçtiklerini işaret ediyorlar.Ama bizden farklı ve güzel iki nokta dikkatimi çekti. Birincisi, bizdeki gibi ilkel bir parmak boyama sistemleri yok. Bunun yerine görünmeyen bir sprey sıkıyorlar. Sandık başına gelen kişinin önce ultraviyole bir cihazla parmaklarına bakılıyor, çünkü bu cihaz eğer görünmeyen sprey sıkıldıysa bunu görüyor ve o kişi oy kullanamıyor. Böylelikle kimse aylarca işaret parmağındaki çirkin boya ile dolaşmıyor. İkincisi, batıda çok kullanılan “exit pool” sistemi var. Arzu eden seçmenler çıkışta kapıdaki bir başka kutuya kime oy verdiğini yazıp atıyor. Bu bir tür anket. Seçimler sonuçlanmadan bu exit pool kutuları açılıyor ve bire bir anket sonucu gibi ilan ediliyor.İkisinin de bizde kullanılması bana zor geliyor, çünkü her ikisi de hileye ve sahtekârlığa çok açık. Bizde olmaz yani.*****Geleceği satın alabilecek tek şey, bugündür. Samuel Johnson

Devamını Oku

Dokunulmazlığa da dokunalım

14 Ekim 2008

Siyasi tartışmalar yine “dokunulmazlıklar” çevresinde yoğunlaşmaya başladı. CHP lideri Baykal, Başbakan Erdoğan’ı partisi hakkında yaptığı suçlamalar konusunda kamuoyu önünde tartışmaya çağırırken “Gel dokunulmazlıkları kaldıralım” dedi.Baykal bununla da yetinmedi ve “Başbakan her seferinde sadece milletvekillerinin değil, tüm dokunulmazlıkların kaldırılmasını istiyor. Söz veriyorum, getirsinler o dokunulmazlıkları da kaldırmak için destek vereceğim” diye ekledi.Dokunulmazlık “hassas” bir konu. Üstelik son derece de popülizme açık. Bugün halkın arasına girin ve “dokunulmazlıklar kaldırılsın mı?” diye sorun, alacağınız cevaplar yüzde yüze yakın “evet” çıkar.Ancak ben bu konunun çok sömürüldüğüne ve siyasetçilerin de sadece “siyaset olsun” diye bu konuyu ikide bir gündeme getirdiklerine inanıyorum.Kimse dokunulmazlıkların kaldırılmasından yana değil. Ama nasıl olsa kalkmayacağını bilince konuşmak da çok kolay oluyor haliyle.Lafı çok uzatmadan sadece şunu söyleyeyim: CHP sık sık “dokunulmazlıklar kalksın” diyor. Peki kazara dokunulmazlık kalkarsa CHP’li milletvekillerini hatta Genel Başkan Deniz Baykal’ı kimi savcılardan, örneğin Ergenekon savcısından kim koruyacak.Malum, Baykal Ergenekon konusunda sert çıkışlar yaparken “Evet ben Ergenekon’un avukatıyım” demişti. Eğer Baykal’ın dokunulmazlığı olmasa şu ana kadar çoktan gözaltına alınıp sonra da tutuklanmıştı.Yine pek çok CHP’li milletvekili, kimi MHP’liler ve belki de bazı AKP’liler bile eğer dokunulmazlıkları olmasa Ergenekon davasından tutuklanabilir.Bu yazıyı dokunulmazlıkların kaldırılmasına karşı olduğum için yazmıyorum. Yıllardır bu konunun çözülmesi için artık adım atılması gerektiğini belirtmeye çalışıyorum.Ancak şunu da söylemeden geçemiyorum: “Dokunulmazlıklar kaldırılmamalı, ama milletvekilleri de iktidarın hukuku kullanarak sindirme operasyonları yapmasına karşı bir şekilde korunmalı.” Ergenekon olayı belki güncel bir konu olduğu için espri gibi de algılanabilir. Ama hukuk ve demokrasisi henüz tam olgunlaşmamış ülkelerde dokunulmazlıkların kaldırılması iktidarın muhalefet milletvekilleri üzerinde aşırı baskı kurmasına neden olabilir. Bu da demokrasi açısından felaket demektir.*****Öteki dokunulmazlık alanları Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunun sık sık gündeme gelmesinin tek sorumlusu Başbakan Erdoğan’dır. Çünkü Erdoğan, 2002 seçimlerinden önce Uğur Dündar’ın sunduğu TV programında “iktidara gelirlerse ilk iş olarak dokunulmazlıkları kaldırma” sözü vermişti. Aynı programın diğer konuğu Deniz Baykal da bu söze katılmıştı.Sonuçta AKP iktidar oldu, ama Erdoğan verdiği sözü asla tutmadı. Erdoğan, sözünü tutmamasına “Biz sadece milletvekili dokunulmazlıklarını değil tüm dokunulmazlıkları kaldırmak istiyoruz, ama sistem buna izin vermiyor” sözleriyle gerekçe bulmaya çalıştı.Bu sözler gerçeği yansıtıyor mu? Erdoğan’ın sözünü ettiği diğer dokunulmazlıklar nedir, kimlerin dokunulmazlığı vardır?Güya kastedilen devlet memurları ile ilgili bazı kısıtlayıcı maddeler. Ama hepimiz biliyoruz ki, Erdoğan ve AKP’liler askeri dokunulmaz olarak görmek ve göstermek istiyor.Şu doğru: Suç işleyen bir devlet memurunu istediğiniz an mahkemeye çıkaramıyorsunuz, bunun için bağlı bulunduğu bakanlıktan izin alınması gerekiyor. Yani bir tür dokunulmazlık var ama bu da siyasi iktidara bağlı. Siyasi iktidar suç işleyen bir bürokratın yargılanması iznini kendisi veriyorsa, bunun adı dokunulmazlık olmaz ki.AKP, bugüne kadar kendi getirdiği hiçbir bürokrat için soruşturma ya da dava izni vermedi. Yani bu bürokratlar dokunulmazlıkları olduğu için değil AKP korumasında oldukları için kurtuldular.Askerin durumu da farklı değil. Hiçbir asker dokunulmaz değil. Kuvvet Komutanlığı yapmış askerlerin bile hapiste olduğu bir ülkede hangi asker dokunulmazlığından söz edilebilir.Bu aldatmaca da bitsin artık.*****Azarbeycan’da özel bir görev Bu haftayı Azerbaycan’da geçiriyorum. Şu anda Bakü’deyim. Eylül ayında yapılması planlanan bir gezi Gürcistan’daki gelişmeler üzerine ertelenmişti. O tarihte gelsek gezinin anlamı “bilgilenme” olacaktı. Ama şu anda özel bir görevimiz var. Yarın bu ülkede Devlet Başkanlığı seçimleri yapılacak. İlhan Aliyev büyük bir destekle tekrar Devlet Başkanı seçilecek. Biz de bu seçimlerde “uluslararası gözlemci heyetlerinin” içinde yer alacağız.Azerbaycan gezisini Marmara Grubu Vakfı düzenledi. Başkan Akkan Suver, AKP, CHP ve MHP milletvekilleriyle bir grup gazeteciyi davet etti. Ancak biz burada Azerbaycan’ın resmi davetlisiymiş gibi muamele görüyoruz. Devlet konuk evinde kalıyoruz. Pek çok bakan bizleri kabul ediyor, resepsiyonlar veriyor.Bundan 9 yıl önce gelip gördüğüm Azerbaycan’ı tekrar ziyaret etmek benim için de ilginç oldu. Dünyanın en hızlı büyüyen ülkelerinden biri olan Azerbaycan’la ilgili izlenimlerimi bugünden itibaren sizlerle paylaşmaya çalışacağım.*****Ne konuştuğunu bilmiyoruz ki! Başbakan Erdoğan dünkü AKP grup toplantısında yine esip gürledi. Medyaya yine çattı, muhalefeti vatanı sevmemekle eleştirdi.Konuşmada bir cümle çok dikkatimi çekti. Erdoğan diyor ki, “Başbakan ABD’de şöyle konuşmalıydı diye nasihatte bulunuyorlar. Benim Bush’la ne konuştuğumu ne biliyorsunuz?” Bu çok doğru bir saptama. Gerçekten Başbakan’ın Beyaz Saray’da Başkan Bush ile ne konuştuğu tam bilinmiyor. Çünkü Erdoğan bu tür görüşmelerde devlet kuralını bir kenara bırakıp kendi özel tercümanı aracılığıyla konuşuyor. Çoğunda da kayıt tutulmuyor.Bush görüşmesi de böyle olmuştu. Başbakan bu görüşmede ne konuştuğunu açıklamadı. Buna karşın Amerikan basını her zaman yaptığı gibi bu görüşmeden birkaç gün sonra Beyaz Saray’dan aldığı bilgileri kamuoyu ile paylaştı. Görüşmenin ana hatlarını Türkiye de bu yolla öğrendi. Daha sonraki gelişmeler yaşandıkça ana hatları bilinen konular ışığında herkes yorum yapmaya başladı.Oysa Başbakan “Ne konuştuğumu ne biliyorsunuz?” diye öfkeleneceğine Türkiye’nin hayati çıkarlarının söz konusu olduğu bu tür konuşmaları kamuoyuyla makul oranda paylaşmalı ve yanlış yorumların önüne kendisi geçmelidir. Devlet yönetimi “Ben en büyüğüm, canımın istediğini yaparım, ister gizlerim ister açıklarım” mantığı ile yürütülmez ki.*****Cahilliğin eyleme geçişinden daha korkunç bir şey yoktur. Goethe

Devamını Oku

Gözaltı, aşağılamanın bir yöntemi olmamalı

13 Ekim 2008

Yıllar önce de yazmıştım, yine yazmak istiyorum. Çünkü bazı konular var ki, ne kadar yazarsanız yazın hiçbir şey değişmiyor.Şu gözaltı konusu örneğin. Elbette hukukumuzda ve yasalarımızda yeri var. Bir iddia ile suçlanıyorsanız savcılık talimatıyla polis gelir sizi götürür ve sorgular. Sonra eğer gerek görülürse mahkemeye sevkedilirsiniz, kararı da mahkeme verir.Ancak Türkiye’de, özellikle bazı konularda gözaltına alınmak demek aynı zamanda kişilik haklarınızın ayaklar altına alınması demek oluyor.Hatta hukuksal bir konu olan gözaltı süreci insanlık dışı bir eylem olan işkenceyle eşdeğer hale geliyor.Bakın ne oluyor? Sabahın kör karanlığında kapınıza kalabalık bir polis ekibi geliyor. Savcılık emrini göstererek sorgulamaya götürüleceğinizi söylüyorlar. Bu arada eğer yine mahkeme kararı varsa eviniz de aranıyor.Sonrası tam bir facia. Emniyete götürülüyorsunuz. En az iki gün muhtemelen kapalı bir odada, eğer çok ünlü biriyseniz polislerin ya da müdürlerin oturduğu bir odada hiçbir şey yapmadan bekliyorsunuz.Neden bu bekleme? Çünkü evinizde arama yapılmış, bazı şeylere el konulmuş. Bunlar inceleniyor ve bunlardan soru çıkartılıyor.Sonra sorgu süreci başlıyor. Burada sorgucuların yöntemlerine karışmaya elbette hakkımız yok. Nasıl gerekiyorsa öyle davranıyorlar.Ama gözaltında tutulduğunuz süre boyunca sakal traşı olmanıza izin vermiyorlar. Sonra duş yapamıyorsunuz, bırakın çamaşır değiştirmeyi, gömlek, ceket değiştirme hakkınız bile yok.Sorguya ne zaman alınacağınızı bilmediğiniz için büyük ihtimalle uyumuyorsunuz da, ayrıca üzerinde kirli bir battaniye olan daracık odada uyumak da çok zor olsa gerek.Peki gözaltında kişi neden sakalını kesemez. “Jiletle intihar edebilir” diyor örneğin bir polis memuru. O zaman berber gelir, ne olacak yani. Ya da ne bileyim elektrikli traş makinası kullanabilsin. Haydi jiletle intihar edebilir, peki çamaşır ve gömlek değiştirmesine neden izin verilmez. Belli ki gözaltı süreci aslında insanların aşağılanması, küçük düşürülmesi, özgüvenlerini kaybetmeleri için yapılan uygulamaların bir bütünü.4 ya da 6 gün içerde tutuluyorsunuz, sonra mahkemeye gitmek üzere sizi dışarı çıkarıyorlar. 6 günlük sakal, buruşuk bir gömlek, çuval gibi olmuş ceket ve pantolon. Yani normal zamanda serseri zannedileceğiniz bir halde kamuoyunun önüne çıkarılıyorsunuz. Buna kimsenin hakkı olmamalı.Gerçi daha birkaç gün önce karakolda dövülen bir genç, hayata veda etti. Onun yanında bunun lafı mı olur diyeceksiniz ama işkence işkencedir. Sadece ölümler olunca aklımıza gelmemeli.***** Oldu mu ya şimdi Kurtlar Vadisi Sen mafyayı halka sevdir. Yargısız infazı şirin göster. Canı istediği an istediği kişiyi öldüren adamı kahraman yap.Bütün bunların “vatan sevgisi” için yapıldığını millete aşıla.Derin devletin iyi bir şey olduğunu anlat.Her devletin kendini korumak için yasa dışı yollara saptığını güzel güzel anlatıp bunu benimsettir.Sonra da kalk Ergenekon’un bir terör ve hırsızlık çetesi olduğunu anlatmaya başla.Ne bu yazdıklarım. Ne olacak Kurtlar Vadisi dizisi!Kurtlar Vadisi’nin çok izlenen ilk bölümündeki kahraman Polat Alemdar kimi temsil ediyordu. Abdullah Çatlı’yı değil mi?Susurluk Olayı’nın en önemli isimleri bu dizide kahraman yapılıp göklere çıkarılmamış mıydı? O dönemin kahramanlarına “bunlar çete” diyenlere karşı Kurtlar Vadisi kalkan olmamış mıydı?Peki şimdi oynayan Kurtlar Vadisi Pusu da neyin nesi?Eskiden kahramanlaştırılan kim varsa kötüleniyor. Örneğin, önceki bölümde Abdullah Çatlı’yı canlandıran Polat Alemdar’ın şimdi kimi temsil ettiğini anlamak mümkün mü?Eski Kurtlar Vadisi üzerine yayılan bir “televizyon efsanesi” vardı. Güya senaristlere dizide anlatılan derin devletin asıl aktörleri yardım ediyor ve bilgi veriyordu.Yeni televizyon efsanesi ise diziye yine senaryo desteği verildiği yolunda. Peki kim veriyor bu desteği! “Eski derin devlet öldü, yaşasın yeni derin devlet” diyenler mi yoksa? Ya da derin devlet el mi değiştirdi?Polat Alemdar ülke yönetimini mi temsil ediyor artık? Öyle ya, sanki sihirli el değdi de dizinin yeni bölümü Kuran-ı Kerim’le başladı.Jandarma askerleri “terörist emekli paşaya” destek oluyor. Üniformalarıyla açıkça suç işliyorlar, Türkiye de seyrediyor. Cezaevi yönetimi adeta “terörist paşanın” emrine girmiş. Canı istediğinde giriyor, canı istediğinde çıkıyor.İnsan merak etmeden de duramıyor ki...***** Krizden fırsat yaratmak Başbakan Erdoğan dünyanın üzerine çöken ekonomik krizden Türkiye’nin etkilenmeyeceğini söyledi önce. Sonra bunu biraz yumuşattı ve “Tabii ki bize de etkisi olacak” dedi ve ekledi: “Ama bunun gelip geçici olduğuna hâlâ inanıyorum.” Bu kriz gelip geçici değil delip geçici aslında.Ve Başbakan’ın en büyük beklentisi bu krizden bir fırsat yaratmak. İyi de kim bu fırsatı bulacak?Kesin olan bir şey var ki, bu kriz iki kesime çok fazla zarar vermeyecek. Biri çok zenginler. Onlar kağıt üzerinde kaybedecekler ama varlıklar aynen duracak. Muhtemel iflaslar olursa, bilin ki onlar aslında zaten batmış durumdaydılar da farkında değillerdi.Krizden etkilenmeyecek ikinci kesim çok yoksullar. Onlar zaten yardımlarla ayakta duruyorlar, bunlar devam ettikçe onların itirazı da olmayacaktır.Bu krizin belini kıracağı kesim Türkiye’nin orta kesimidir. İşi olan, birikimleriyle ev, araba alabilen, iyi kötü tatile çıkan, modern hayatın gereklerinden yararlananlar için kötü günler geliyor.İşsiz kalanlar, varlıklarını kaybedenler, borçlarını ödeyemeyenler bu kesimden çıkacak. Bu kesim için ne fırsatı söz konusu olacak?!***** İyi- kötü haber Avukat hapishanede tutuklu müvekkiline gidip, “Sana bir kötü bir de iyi haberim var” demiş, “Kötü haber şu ki cinayet mahallinde bulunan kanın tahlil sonuçları geldi, bire bir seninkine uyuyor, dolayısı ile elektrikli sandalye cezan kesinleşti.” Tutuklu korku içinde “Bu, bu, bunun üzerine iyi haber ne olabilir ki?” diye sormuş. Avukat sakince cevaplamış: “Kolesterolün sadece 200.”***** İnsan ne kadar yükselirse, gönlü o kadar alçalmalıdır. Cicero

Devamını Oku