Dünyadaki ekonomik krizden etkilenmememiz elbette mümkün değil. Nitekim etkilendik de. Ancak başta hükümet olmak üzere krizden zarar görme ihtimali daha yüksek olanlar “bir şeyler yapmak” yerine “moral dopingini” kullanmayı sürdürüyor.Krizin dünyada hissedilmesiyle dolar değer kazanmaya, bununla birlikte Türk Lirası’nın değeri de düşmeye başlamıştı. Bu düşüş geçtiğimiz hafta birden hızlandı ve “korkutucu” bir hal aldı.Ama sonra birden bir gariplik oldu. Dolar tekrar geriledi, borsa adeta coştu. Bu moral dopingi ile AKP ve yandaşları adeta bayram havasına girdiler.“Şeamet tellalı” gibi olmak istemem ama mevsimsel olarak “pastırma yazını” yaşıyoruz. Kötü gidişteki bu bahar havası da böyle olabilir. Dolar düşüyor zannederken bir sabah “şok” bir kararla uyanabiliriz.Nedir bu “şok” karar? Söyleyeyim: Dün konuştuğum bir ekonomist “yüksek bir devalüasyon beklentisi içinde olduğunu” söyledi. Mantığı çok açık, diyor ki, “İç borç çok yükseldi. Hükümet ani bir devalüasyon yaparak iç borcu yarıya düşürür, herkesin parasını öder. Ayrıca her şeye rağmen yastık altında tutulan dolarlar var. Vatandaş da bunları bozdurup TL cinsinden borcunu daha kolaylıkla öder.” Ben de “Peki” dedim, “Bu ardından hükümeti zora sokmaz mı?” Ekonomist dostum şöyle cevapladı: “Elbette sokar, ama dikkat et, hükümet hiç uzun vadeli işe girişmiyor. Günü kurtarıyor ve bunun propagandasını çok iyi yapıyor. Sonuçta borcundan kurtulan vatandaş tıpkı her gün gıda yardımı alanlar gibi sessizliğe bürünür.”*****‘HER YOLUYLA BARZANİ’Hulusi Turgut’u Sabah Gazetesi’nde çalıştığım yıllardan beri tanıyorum. Müthiş bir kalem. Herkesin “bildiğini sandığı” konu, olay ve kişileri öyle bir yazar ki, kendi kendinize “Meğer ben bu konuda ne kadar cahilmişim” diye düşünürsünüz.Demirel’i yazmıştı örneğin, sonra Türkeş’i. O kadar çok şey öğrenmiştik ki bu sonra kitap da olan röportaj ve anılar dizisinden.Çünkü Hulusi Turgut en sıkıcı konuyu bile çok cazip hale getiren, konu başlıkları açarak merak uyandırır ve kitabı elinizden bir türlü bırakamazsınız.Hulusi Turgut son kitabı Barzani Olayı’nı göndermiş geçen hafta. İnanın bir solukta okudum. Çünkü Hulusi Turgut, Barzani ile röportaj yapma macerasından başlayarak hem şu anda Türkiye’nin gündeminde olan Barzani’yi çok güzel anlatmış hem de ucu taa 19. yüzyılın başlarına giden Kürt sorununu günümüzdeki PKK terörüne kadar getirerek irdelemiş.Yine kısa ve merak uyandırıcı başlıklarla konularını bölen Hulusi Turgut, Barzani Olayı ile yakın tarihimize adeta projektör tutmuş. Kürt sorununu, PKK terörüne geçiş aşamasındaki gelişmeleri, geldiğimiz noktayı ve Barzani’yi tanımak istiyorsanız tavsiye ederim. Mutlaka alın okuyun.*****STAR TV’YE CEZAOlayı Yılmaz Özdil’in Hürriyet’teki köşesinden öğrendik. Uğur Dündar da yazıyı Star TV Ana Haber bülteninde okudu.Star TV Haber Merkezi’nin bir ihbar üzerine ulaştığı evde tek başına terk edilmiş bir kız çocuğu haber yapılmıştı. Haber üzerine çok sayıda vicdanlı insan çocuğa yardım için elinden geleni yapmıştı. Küçük çocuk sonunda Çocuk Esirgeme Kurumu’nun himayesine verilmişti. Uğur Dündar ve ekibi bu çocuğun kurtuluş öyküsünü de yayınlamıştı.Buraya kadar çok güzel. Ama ardından RTÜK harekete geçmiş ve Star TV’ye 250 bin lira ceza kesmiş. Nedeni de “reşit olmayan bir çocuğun yüzünün kapatılmadan teşhir edilmesi ve manevi olarak yaralanması.” Ne güzel değil mi? 14 yaşındaki kıza tecavüz eden kişi “çocuk bundan hiç etkilenmemiştir” gerekçesiyle serbest bırakılıyor, kurtarılan bir çocuk ise “manevi yara” almış kabul ediliyor.Diyelim ki yasa böyle. Bu durumda, örneğin RTÜK Başkanı’nın da dahil olduğu Deniz Feneri’nin yaptığı bütün yayınlar bu kapsama girmiyor mu?Deniz Feneri Derneği yıllardır gittiği evlerdeki dramı ekranlara yansıtıyor. Burada çok zor şartlar altında olan ailelerin küçücük çocukları dramatik biçimde teşhir ediliyor. Acaba RTÜK’ün aklına bu çocukların “manevi olarak yaralanmış” olabileceği hiç geliyor mu?*****TATSIZ BİR DÜZELTMEBu hafta salı günü Afyon Kocatepe Üniversitesi’ndeki yüzme havuzunu yazmıştım. Berkay Karabulut adlı öğrenci havuzun 22 Temmuz seçimlerinden önce Başbakan tarafından açıldığını ancak daha sonra tabanında çatlak olduğu gerekçesiyle kapatıldığını bir okur mektubunda belirtmişti. Bu nedenle havuz boşaltılmış, yeniden yapımı valiliğe devredilmişti. Ancak geçen süre içinde hiçbir işlem yapılmamıştı.Tabii ki her zaman olduğu gibi bu okur mektubunu da bir başka kanaldan denetledikten sonra sayfaya koydum. Havuz gerçekten şu anda işe yaramaz durumda.Ancak dün aynı öğrenciden bir başka mesaj geldi. Diyor ki “28 Ekim 2008 tarihinde yer vermiş olduğumuz okur mektuplarında Afyon Kocatepe Üniversitesi tarafından valiliğe devredilmiş bir olimpik havuz haberinden bahsetmiştik. Havuzun valiliğe devredilmediği, açılışının da daha önce ki bir tarihte yapıldığı anlaşılmış olup düzeltmeyi de değerli okurlarınıza saygı ile duyuruyoruz.” Anladığım kadarıyla üniversite rektörlüğü öğrenci üzerinde baskı uygulamış. O da çaresiz bana tekrar yazıp “Ben size yanlış bilgi verdim, havuz valiliğe devredilmemiş” diyor.Havuzun şu anda işlevsiz olduğu kesin, öğrenciler yararlanamıyor. Ama yönetim bunu düzeltmek yerine yazılmasını önlemeye çalışıyor. Artık komedi mi, ne derseniz deyin.*****BİR ‘DEMET’ TEMEL FIKRASITemel, iki kulağı da yanık vaziyette hastaneye getirilmiş. Doktor bu duruma şaşırıp sormuş:- Nasıl oldu bu?- Ütü yaparken telefon çaldı.- Peki diğer kulağın nasıl yandı?- O da ambulans çağırırken!***Kapıcı Temel, çalıştığı on katlı binanın asansörü bozulunca asansörün kapısına şu yazıyı asmış:“Asansör pozuk, en yakun asansör yüz metre ileride, Veysel Apartamanundadır!” ***Temel hayvanat bahçesinde gezerken açık bulduğu bir kafesten içeri dalmış. Görevliler panik içinde arkasından bağırmışlar: “Hoop, dur ne yapıyorsun, orası aslanın kafesi!” Temel geri dönmüş, görevlilere şöyle bir bakıp şöyle demiş: “Sanki aslanınızı yeduk...”*****İnsan ancak anladığı şeyleri duyar. Goethe
Gördüğüm kadarıyla marttaki genel yerel seçimlerde “kale” olarak nitelenen bazı belediyeleri kimin alacağı toplam oy oranlarından bile daha merakla beklenmeye başladı. CHP “Kimse AKP’nin elinden alamaz” denilen yerlerde seçim kazanmak için aktif bir çalışma içine girdi. Tabii AKP de...Ankara bence bunun ilk adımı oldu. CHP bugüne kadar yaşananları göz ardı ederek Murat Karayalçın’ı Ankara’dan aday göstermeye karar verdi.Karayalçın, Ankara’da kazanabilir mi? Evet kazanabilir. Henüz tüm koşulları oluşmadı ama bu ihtimali göz ardı edemeyiz.Beni bu görüşe götüren ipucu Melih Gökçek’in tavrı. Gökçek, Karayalçın adı ortaya atıldığı günden beri biraz hırçınlaştı. Bir taraftan Karayalçın’ı küçümsemeye çalışırken, diğer taraftan da adeta bir boks maçına çıkmış gibi rakibinin üzerine saldırıyor.Eğer Gökçek kazanacağından bu kadar eminse yaptığı yanlıştır. Hele Murat Karayalçın’ın asıl amacının CHP’nin başına geçmek olduğunu söylemek bir tür zayıflık ifadesidir.Çünkü Gökçek oyunu CHP’nin iç huzurunu bozmaya yönelik oynamaya kalkmaktadır ki, bu CHP’de olumsuzluk değil hırs yaratır ancak. Bunun da ötesinde Karayalçın’ın Ankara’da kazanması mümkün olmayan diğer partilerin de desteğini alması büyük olasılıktır. Önümüzdeki günlerde MHP, ANAP, DP, GP ile mutlaka görüşmeler olacaktır. İlk görüşme DSP ile yapıldı bile. Her ne kadar DSP destek sözü vermemiş olsa bile bunun “şimdilik” kaydı taşıdığı unutulmamalıdır.Bunun dışında şu anda çok konuşulmayan ve Gökçek tarafından da dile getirilmek istenmeyen önemli nokta, Tayyip Erdoğan’ın aday değişikliğine gidip gitmeyeceğidir.Siyasi olarak Erdoğan’a çok daha yakın olan Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınsoy aday olmak istediğini açıkladı. Ankara’da bilinen bir gerçek var ki, o da Gökçek’le ilgili ortaya atılan iddiaların çok büyük bölümü AKP içinde kendisine muhalif olanlar tarafından ortaya atılıyor.Altınsoy’un gözünün Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde olduğu öteden beri biliniyor. Nitekim Altınsoy bir sinyal almamış olsa şimdiden ortaya çıkmazdı.Gökçek’in asıl sorunu Karayalçın değil Altınsoy’dur. Planını buna göre uygulamazsa aday bile olamayacağı için Karayalçın için söylediklerinin bir anlamı da kalmayacaktır.****Neden mevduatın tamamına güvence gelmedi?Global krizin etkilerini azaltmak isteyen bazı batılı ülkeler serbest piyasa ekonomisine “ihanet” sayılacak şekilde şirket ve banka kurtarma operasyonlarına başladılar biliyorsunuz.Almanya, İngiltere, Fransa gibi bir ülkeler bile bankalardaki mevduata güvence vermek hatta bazı bankaları devletleştirmek zorunda hissetti kendini.Türkiye’de de böyle bir sıkıntı var. Vatandaş bankadaki parasının uçup gideceğinden korkarak kuyruklara girmeye başladı. Söylentilere göre özellikle yabancı bankalardan paralarını çekenler Ziraat Bankası’na gidiyorlarmış. Vatandaş devlet bankasının daha garantili olduğuna inanıyormuş.Bu gelişmeler üzerine biliyorsunuz geçen hafta Vatan’da yayınlanan bir haberde banka mevduatlarına 2 yıl boyunca sınırsız garanti verileceği yazılmıştı. Ancak Maliye Bakanı öyle bir karar olmadığını söyledi. Aldığım bilgiye göre bu garanti verilecekti. O nedenle hükümetin ekonomi yönetimi Başbakan başkanlığı’nda bir toplantı da yaptı. Ancak rakamlar ortaya konduğunda Erdoğan bu güvenceye itiraz etmiş. Demiş ki, “Bu tabloya göre bankadaki parası 50 bin liranın altında olanların oranı toplam mevduatın yarısını geçiyor. Biz zaten 50 bin liraya kadar olan mevduata garanti veriyoruz. Büyük hesapları da kapsama alırsak vatandaş bizim zengini koruduğumuzu düşünür.” Bazı ekonomi kurmayları “para kaçabilir” endişesini dile getirmiş. Erdoğan da buna karşılık “Nasıl kaçacak, kime neyi satacaklar?” cevabını vermiş.*****Asıl borçlu beyaz yakalılarGlobal krizin Türkiye’de yaratacağı asıl hasarı hiç konuşmadığımızı yazmıştım hatırlarsanız. Bu yazı tahminimin de üzerinde yankı yarattı. Hep global krizi konuşmaktan kendini düşünemediğini söyleyen pek çok okur “Dikkatimizi başka noktalara çevirmiştik, kendi başımıza geleceği o kadar düşünmemiştik” diyorlar.Bu konuyla ilgili ekonomi bilgisine güvendiğim bir dostum çarpıcı bir tespit yaptı ve şöyle dedi: “Beyaz yakalı dediğimiz, bir iş sahibi olan, üreten, bilgili ve eğitimli siyasette potansiyel bir güç olarak duran kesim şu anda borcu da en yüksek olan kesim.” Bunun tehlikesi daha da büyük. Çünkü bu kesim aynı zamanda Türkiye’yi ayakta tutanlardan oluşuyor. Belli bir yaşam biçimine sahip. İlericiliğe ve yeniliklere açık. Siyasi görüşleri birbirinden çok farklı olsa da hepsi Türkiye için çok gerekli. Ve eğer bu kesim krizden ağır darbe alır ve hareketsiz hale gelirse Türkiye’nin toplam kalitesi çok aşağılara iner. Üretim, bilim, eğitim, sanat bu kesim olmazsa ayakta duramaz. Türkiye tam anlamıyla cehaletin esiri haline gelir.****Bayat fıkraFıkra Yıldırım Tuna’dan, Arsenal hezimetinden sonra geldi. Ama ben Fenerbahçe’ye kıyamadım. Şimdi tekrar şahlandılar. Bir daha bu günleri görmemeleri ve ders olması niyetiyle bugün yayınlıyorum:Kaleci Volkan yenilgilerden sonra taraftarlarca tanınmamak için kılık değiştirmiş. Eve gidip suratını simsiyah boyamış, saçlarını da sıfıra kestirip tam bir “zenci” olmuş. Güneş gözlüğünü de takıp sokağa çıkar çıkmaz köşede duran yaşlı bir teyze “Volkan huuu, huuuuu” diye bağırınce yeteri kadar kamufle olamadığını düşünüp geri dönmüş evine ve bir kat daha siyah boya sürmüş bu sefer her tarafına, yine sokağa çıkar çıkmaz aynı teyze “Volkan buradayım.. Nereye kayboldun öyle?” diye seslenince hızla teyzenin yanına gitmiş, “Teyze” demiş, “Beni nasıl tanıyorsun?” “Ne teyzesi be” demiş yaşlı kadın sinirlerek, “Yahu ben Alex!”***Her şey başlangıçta küçüktür. Çiçero****İstanbul Devlet Senfoni’de bu haftaBu haftanın Cuma konseri yine Aya İrini’de. Şef Koji Kawamoto’nun yöneteceği İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası Konseri Ahmet Adnan Saygun’un “İnci’nin Kitabı” adlı yapıtıyla açılacak. Ardından 1. Uluslararası Nuri İyicil Keman Yarışması birincisine eşlik edecek. Konserin ikinci bölümünde ise Bizet’in “Senfoni”sini seslendirecek. Cuma konseri her zaman olduğu gibi yine 19.30’da başlıyor.
Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun...Bugün Cumhuriyet’in 85’inci kuruluş yılını kutluyoruz ulusça. Türkiye’yi içine düştüğü “hasta adamlıktan” kurtaran, bir milletin dirilişini sağlayan Kurtuluş Savaşı’dan sonra Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in coşkusunu bir kere daha yaşayacağız.Kim karşı çıkarsa çıksın, kim Cumhuriyet’in temel ilkelerini ve kuruluş felsefesini değiştirmek isterse istesin, yine herkes biliyor ki, Türk ulusu Atatürk devrimlerine ve cumhuriyet ilkelerine sonuna kadar bağlıdır.Bugün sizlere Atatürk’ten bir anı aktarmak istiyorum. Bu anı öncelikle insanı güldüren, biraz düşündüren ve ibret veren bir öykü. Bizzat Atatürk anlatmış.Ben bugün piyasada olacak“Atatürk’ün Yanıbaşında” isimli kitaptan aldım. Kitabın yazarı Mustafa Kemal Ulusu. Onu herhalde daha çok Futbol Federasyonu Başkanlığı döneminden tanırsınız.Ulusu’nun babası Nuri Ulusu tam 12 yıl boyunca Atatürk’ün yanında çalışmış. Atatürk’ün kütüphanecisi sıfatıyla Atatürk adına araştırmalar yapmış, onun maiyetinde neredeyse gününün tamamını geçirmiş.Mustafa Kemal Ulusu babasının yıllar önce yazıp sakladığı anılarını şimdi bir kitapla gün ışığına çıkarıyor.Kitapta Atatürk’le ilgili o kadar çok anı var ki ve bunların hiçbirini daha önce duymadım bile. İşte o kitaptan bir Atatürk anısı:“Harpteyiz, Yıldırım Orduları Komutanlık görevindeyim. Liman Von Sanders’in bizim orduyu da teftişe geleceği haberi geldi. Gerekli hazırlıkları yaptık. Komutan birkaç gün sonra geldi. Teftiş sırasında, askerler arasında çok zayıf, naif bir askeri görünce yanına gitti ve böyle hastalıklı kişileri neden askere alırsınız, dal gibi adam dedi ve askeri itiverdi, bu ani darbeyle askercik de boş bulununca yere düşüverdi. Von Sanders, asker yere düşünce, ‘İşte görüyorsunuz, ayakta duracak hali dahi yok, bunlardan asker olmaz’ deyince, benim de o anda bu sözler kanıma çok dokundu. O uzaklaşınca hemen askerin yanına gittim ve ona ‘Neden yere yıkılıverdin, görmüyor musun yabancı bir komutan o, korkma ondan, tekrar yanına gelirse, hiç çekinme, çak kafayı indir yere, tamam mı?’ dedim. Teftiş bitmiş komutan tam giderken, yanına doğru giderek, ‘Sizin hasta dediğiniz er, size saygısızlık etmemek ve de boş bulunduğu için yere öylesine düşüvermiş, yoksa o adam beni asla yere yıkamaz diye bana dert yandı’ deyince komutanın hoşuna gitti ve tekrar askerin yanına geldi, şöylesine omuzuna dokunarak şakalaşmak isteyince bizim o cılız nefer, Von Sanders’e bir kafa! Adam yerde. O düşer düşmez öyle bir kahkaha attım ki komutan aceleyle yerden kalkarak, askere hitaben ‘Bu Türk askerini kızdırmaya gelmiyormuş’ diyerek, ona elini uzatıp, tokalaştı. Ben geri döndüm ve askeri alnından öperek ‘Aferin asker, işte böyle, Türk askeri olarak, her yerde siperde de, istirahatte de, teftişte de gücünüzü gösterecek ve de ispat edeceksiniz’ diyerek kutladım.” Atatürk bu anısını “Ya beyler, işte benim askerim budur. Dünyanın hiçbir ülkesinin askeriyle onları ölçmem, değerlendirmem, tamam mı?” sözleriyle bitirmişti.Atatürk o dönemin efsane komutanlarından Alman Liman Von Sanders’e Türk askerinin gücü konusunda ders verirken, bugün başlarına çuval geçiriliyor olması insanın yüreğini sızlatmıyor mu?*****Demokratik-antidemokratik çelişkisiArtan terör olayları konusunda Silahlı Kuvvetler’in Güneydoğu bölgesinde daha fazla yetki istedikleri biliniyor. Asker yasa değişikliği öneriyor ama iktidar Anayasa’daki AB düzenlemeleri nedeniyle buna yanaşmak istemiyor.Daha önce de yazdığım gibi aslında yasa değişikliğine de gerek yok. Anayasa’da yer alan olağanüsü hâl bunu hallediyor. Belki asker yasa değişikliği diyerek aslında olağanüstü hâl ilanını istiyor. İktidar olağanüstü hâl ilan etmek istemiyor. Çünkü bu durumda askerin yetkisi artacak. Ancak iktidar bunu açıkça söyleyemediği için “Sorunu demokratik yollardan çözeceğiz” söylemine sarılıyor.Yani olağanüstü hâl, antidemokratik kabul ediliyor. Tamam, bu durumun bazı özgürlükleri sınırlayacağı ve demokratik olmayan yöntemlerin uygulanacağı kesin.Ancak antidemokratik olarak nitelenen olağanüstü hâl ve hatta sıkıyönetim Anayasamızda var. Anayasa’da bulunan bir şeyin antidemokratik olması bir çelişki değil mi!Eğer olağanüstü hâl ve sıkıyönetim antidemokratikse, bu uygulamaların da Anayasa’dan tümüyle çıkarılması gerekir. Bir taraftan demokrat olduğunuzu söyleyeceksiniz sonra da antidemokratik olduğunu söylediğiniz yasaları üstelik anayasanızda tutacaksınız. Olur mu?*****Tek başınıza kalp krizi geçirirseniz!Azerbaycan’da gazeteci dostumuz İrfan Ülkü’nün kalp krizi sonucu beklenmedik ölümünden sonra aklımdan hiç çıkmayan düşünce “Acaba kurtarmak mümkün olabilir miydi?” sorusu.Doktorlar “Yapılacak hiçbir şey yoktu. Çünkü ana damar ani biçimde tıkanmış, hastanede olsa bile yetişmek mümkün olmazdı” diye bizleri teselli etti ama olayın şokunu atlatmak o kadar da kolay değil.Tabii böyle bir olayı yaşayınca insan “Benim başıma gelse, ya da en azından belirtilerini hissetsem ne yapmalıyım” diye düşünmeden edemiyor. Ben bunları düşünürken Demet Erel herkesin aklında kalması gereken bir acil önlem önerisi göndermiş. Erel diyor ki “Arabanızda gidiyorsunuz, göğsünüze ve kolunuza yayılan korkunç bir ağrı başlıyor. Kalp krizi olabilir ve hastaneye yetişmeniz o anda mümkün değil. İlk olarak ne yapmalısınız?” Ve anlatıyor: Paniğe kapılmadan üst üste kuvvetlice öksürmeye başlayın. Arabanızı hemen sağa çekip durdurun, inin yere yatıp ayaklarınızı arabanızı destek yapıp yukarı kaldırın. Boğazınızda kalmış balgamı atmak istercesine öksürmeye devam edin.Derin nefes almak ciğerleri oksijenle doldurur. Öksürmek kalbe tazyik yapar ve kan dolaşımını rahatlatır. Kalbe uygulanan bu tazyik, kalbin normal ritmine dönmesini kolaylaştırır. Bütün bunlar size, bilincinizi kaybetmeden birilerinin yardıma koşması ve sizi hastaneye yetiştirmesine olanak sağlayacak zamanı tanır.Sakın “benim başıma gelmez” diye düşünmeyin ve bu küçük uyarıyı hafızanızın bir yerinde saklayın.*****Türk milletinin karakterine ve âdetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. Mustafa Kemal Atatürk
Global krizin bütün dünyayla birlikte Türkiye’yi de nasıl etkileyeceğini konuşuyoruz. Başbakan Erdoğan’a göre bu kriz Türkiye’yi çok fazla etkilemeyecek. Hatta biz bu krizden fırsat yaratacak olanağı bile bulacağız. Herhalde Başbakan kendisi de söylediklerine inanmıyordur. Çünkü artık çok belli ki bu kriz Türkiye’yi ciddi biçimde etkisi altına alacak.Kartopu gibi büyüyerek gelen krizin şu anda fazla konuşulmayan bir etkisine değinmek istiyorum bugün.Günlerdir “büyük ekonomiyi” konuşuyoruz. Bankaların durumu Türkiye’nin dış borcu, iç borcu, döviz fiyatları, borsanın düşüşü, faizler etrafında dönüp dolaşıyoruz.Ancak bunların halka nasıl yansıyacağı, insanların ne gibi tehdit ve tehlikeler altında kalacağını pek gündeme getirmiyoruz.Kimi ekonomistler “Türkiye bu krizi yaşamıştı, biz biliyoruz” diyorlar. Oysa gerçek bu değil. Türkiye’de vatandaş gerçek anlamda bir kriz yaşamadı henüz.Krizi bankalar yaşadı, kimi büyük şirketler ağır zarara uğradı. Bunun sonucu olarak da hepimiz biraz daha fakirleştik, ama ayakta kalmayı başardık.Şimdi durum farklı. Krizin halka yansıması ile bugüne kadar hiç konuşmadığımız korkunç bir tablo ile karşı karşıya kalabiliriz. Nedenini söyleyeyim: Şu anda milyonlarca vatandaşın bankalara borcu 150 milyar YTL’ye (yaklaşık 90 milyar dolar) yakın. Oysa 1999 krizi sırasındaki bankalara toplam borç 4 milyar dolar dolaylarındaydı.Neredeyse hepimiz önümüzdeki 5 yılı çoktan satın aldık ve yiyip bitirdik. Tüketici kredileri, ev ve otomobil kredileri, birden fazla kredi kartına dağılmış aylık borçlar.Daha önceki krizlerde vatandaşın durumu bu değildi. Tüketici kredileri en fazla 18 aylıktı. Herkesin cebinde bir bilemediniz iki kredi kartı vardı.Oysa şu anda tüketici kredileri bile 5 yıla yayılıyor. Otomobil kredileri 7-8 yılı bulurken ev kredilerinde 10-15 yıllık vadeler var. Daha önceki krizlerde işsiz kalanlar bir süre birikimlerini değerlendirerek ya da aile içi dayanışmayla ayakta kalmayı başarmıştı. Oysa şu anda işsiz kalan aynı zamanda sırtında büyük bir borç yükü de taşıyor olacak. Yani kenarda köşede duran birikimler veya aile içi dayanışma bu borç yükünü asla taşıyamayacak.Ekonomi kurmayları ve ekonomistler krizin sadece makro düzeyini konuşuyor günlerdir. Buna karşın asıl dram ailelerde yaşanacak. Ve bu dram “dolar fiyatı” gibi manşetlere taşınmayacak. Ateş düştüğü yeri yakacak. Tehlike yakın, iktidarın yapacağı fazla bir şey yok, herkes kendi önlemini almak durumunda yani. *** Bitmeyen yüzme havuzuGeçen hafta öğrencilerin kredi ve burs borçlarını ödemekte çektikleri sıkıntıyı anlatan bir okur mektubuna yer vermiştim. Üniversiteden mezun olduktan sonra iş bulamayan gençlerin karşılarına çıkarılan burs faturaları yüzünden kâbus dolu günler geçirdiği anlatılıyordu.Bugünkü okur mesajı yine üniversiteden. Ama bu kez yapılmayan, yapılmadığı gibi şu ana kadarki masrafların da çöpe atıldığı bir yatırımla ilgili.Afyon Koacatepe Üniversitesi, Uluslararası Ticaret ve Finansman bölümü 3. sınıf öğrencisi Berkay Karabulut şöyle diyor: Üniversitemizde biz girmeden önce yapımına (2006 yılında kayıt oldum) başlanan bir olimpik havuzumuz vardı. Son derece büyük maliyerlerle yapıldığı ihtişamından belli olan havuz 22 Temmuz seçimlerinden yaklaşık 5-6 ay önce yapımı tamamlandığı gerekçesiyle Başbakan’ın Afyonkarahisar gezisinde büyük coşkuyla açıldı. Vali, milletvekilleri, bakanlar aklınıza gelebilecek bir sürü bürokrat, açılışta, olimpik havuzun hayırlı olması temennisinde bulundular. Havuz doldurulduktan kısa bir süre sonra dibinde çatlak olduğu gerekçesiyle boşaltıldı. Meğer “Olimpik havuz maliyeti nedeniyle valiliğe devredilmiş.” Okul yetkilileri valiliğe devredilen bir yatırımın artık ölmüş olacağını söylüyorlar. Mektubu yazan öğrenci çok duyarlı biçimde “Devletin kaynaklarını böyle israf ettiğini görmek gelecek için umutlarımı karartıyor” diye bitiriyor. *** Bankaların riski yok Global krizin Türkiye’ye yönelik tehditlerini konuşurken iktidar ve ekonomistler olayı hep bankacılık açısından ele alıyor ve “Biz bu krizi yaşadık, tehlikelerini biliyoruz, bu nedenle deneyimliyiz” diyorlar.Anladığım kadarıyla Türkiye bu global kriz nedeniyle bankaları açısından bir sıkıntıya girmez.Çünkü bankalar 1999 ve 2001 krizlerinden sonra tavır ve yöntem değiştirdi. Bir kere IMF’nin getirdiği planla bankaların kredi verme sistemi tamamen yenilendi ve çok güçlü teminatlar alınması sağlandı.Ancak bundan daha da önemlisi bankalar ağırlıklarını tüketici, ev ve araba kredileri ile kredi kartlarına verdiler. Şu anda vatandaşın bankalara olan toplam borcu 150 milyar YTL civarında. 50 milyonun üzerinde kredi kartı işlem görüyor, 30 milyonun üzerinde de kullanıcı var.Açıkçası bankalar risklerini 30 milyona dağıtmış durumda. Sonuçta bankanın alacağı sağlam. İnsanlar ödeyemese bile sistemde görünen bu paralar işe yarayacak.Önümüzdeki günlerde borcunu ödeyemeyen milyonlarca kişi hakkında belki dava açılacak ve borçlar temerrüde düşürülecek. Bin liralık borç 4 bin liraya çıkacak. Sonra bankalar oturup anlaşma yapacaklar ve faizin bir kısmını silerek 2 bin lirada uzlaşacaklar. Yani bankalar her durumda alacaklarının iki katını tahsil edecek.İşte hükümet ve ekonomistler buna güvenerek “kriz bizi fazla etkilemez” diyor. Peki ya sıradan vatandaşı? *** İş kuyruğu Yıldırım Tuna’dan geldi yine: İşsiz adam iş bulmak için bir ajansa müracaat etmiş, “Bir iş için eleman talebi var” demiş görevli “Strip show yapan kızların vücutları bebek yağı ile kremlenecek, bildiginiz yerlere minik yıldızlar yapıştırılacak, show biter bitmez üşümesinler diye sabahlıkla sarmalanacaklar, çorapları falan giydirilecek, böyle bir iş işte.” “B..Ben varım, varım” diye heyecandan titreyerek atılmış adam. “Çok güzel, sabah saat 07.00 de Adapazarı otobüs terminalinin önüne gelin” demiş ajans görevlisi.“N..Niye?” diye şaşırmış adam, “Bu iş Adapazarında mı?” “Hayır” diye cevap vermiş görevli, “İş İstanbul’da ama müracaat kuyruğunun sonu orada.” *** Her birey kendi kişiliğinin ve mülkiyetinin mutlak efendisidir. John Locke
Sevgili okurlar geçen haftayı her alanda hareketli geçirdik. Bir taraftan terör olayları ile Güneydoğu’daki bazı kitlesel gösteriler ve çatışmalar, bir taraftan Ergenekon davası, öte yandan ekonomik kriz ve son olarak da hem türban hem de AKP’yi kapatma davası ile ilgili gerekçeli kararlar gündemin tartışılan konularıydı.Gerekçe bahaneleriAnayasa Mahkemesi’nin türban ve kapatma davasıyla ilgili gerekçeli kararları bir anlamda Anayasa Mahkemesi’ne saldırının gerekçesi olarak kullanıldı. AKP bir taraftan Anayasa Mahkemesi’nin kararını alkışlarken diğer taraftan da Yüce Mahkeme’yi halkın gözünden düşürmek için elinden geleni yaptı.Deliller daha çok olsaydıAncak Anayasa Mahkemesi’ne ve aslında davayı açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na saldırıya geçenler, ortaya konan delillerin büyük bölümünün kayda değer bulunmamış olmasını dillerine dolayarak alay ettiler. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın AKP’nin laikliğe aykırı eylemlerin odak noktası olduğunu ilerin sürerken 400’e yakın delil sunması ama Anayasa Mahkemesi’nin bunlardan 30’unu dikkate alması adeta zafer naraları ile kutlandı.Oysa biri de yeterÖnemli olan AKP’nin veya bir başka partinin Anayasa’yı ihlal etmesidir. Bunun için yüzlerce delile gerek yok ki. Öyle bir delildir ki tek başına bile yeterli olur. 400 delil ortaya konması ama bunlardan sadece 30’unun kabul edilmesi AKP’yi laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmaktan kurtarmaz. Sadece savcının Anayasa Mahkemesi üyeleri gibi düşünmediğini ortaya koyar ki, bunun da bir anlamı yok. Çünkü Anayasa Mahkemesi’nin 10 üyesi 30 delile dayanarak partiyi odak ilan etti zaten.Tartışmanın yanlış yönüBu arada tartışmaların dikkat çekici bir başka noktası ise özellikle AKP ve yandaşı kesimlerin gerekçeli karardaki muhalefet şerhleri üzerine yoğunlaşması. Sadece Başkan Haşim Kılıç’ın ve Sacit Adalı’nın görüşleri öne çıkarılmak istendi. Buna karşın kapatma kararı alınmasını isteyen 6 üyenin söyledikleri AKP açısından hiç de iç açıcı değil. Kısa bir süre öncesine kadar “günah” gerekçesiyle evinde televizyon bile seyretmeyen bir Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın bu konudaki “şerhi”nin bir anlamı olmadığını düşünüyorum..Bu bir son olmazSevgili okurlar Anayasa Mahkemesi’nin hem türban hem de kapatma davası ile ilgili gerekçeli kararları önümüzdeki günlerde AKP iktidarının özellikle de Başbakan Erdoğan’ın canını çok sıkabilir. Anayasa Mahkemesi partiye sadece para cezası verdi ama Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı AKP’nin odak olmasında sorumlu gördüğü kişiler için şahsi cezalar da isteyebilir. Başsavcı, Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak başta Erdoğan olmak üzere suçlanan 11 kişinin parti üyeliğinin düşürülmesini isteyebilir. AKP adına sonuç değişmez ama yeni bir siyasi sıkıntı ve tartışma yaşayabiliriz.MHP’nin garip tavrıAnayasa Mahkemesi kararları ile ilgili en garip tepki ise MHP’den geldi. Daha önce her seferinde AKP’ye payanda olan MHP gerekçeli kararlardan sonra yine ortaya atılarak Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerinin azaltılmasını önerdi. Kimilerine göre MHP bu kez de AKP’yi tuzağa düşürmek istiyor. Ama bu bir oyunsa, sıktı artık.Mesafe alınıyorMHP güya AKP’yi sıkıştırmak adına payanda oluyor ve sonuçta AKP’yi mağlup ediyor ama, alınan ya da alınamayan her karar dini siyasete alet edenlerin yolunu biraz daha kısaltıyor. MHP her seferinde dini siyasete etme politikasını öne atarak hem kendisinin de bu akımın arkasında olduğunu gösteriyor hem de zihinlerin biraz daha bulutlanmasına neden oluyor.Öcalan’ın F tipine nakliHafta içindeki bir yazımda Günedoğu’da olayları körükleyen “Öcalan’a kötü muamele” dedikodularını bitirmek ve Öcalan’ın ayrıcalıklı konumdan çıkarılmasını sağlamak için artık normal bir cezaevine nakledilmesi gerektiğini yazmıştım. Bu yazıya çok sayıda okurdan destek mesajı geldi.Olağanüstü hâl istenebilir mi?Bugün Genelkurmay bir ilke imza atıyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ilk kez Bakanlar Kurulu toplantısına katılarak hükümet üyelerine terörle ilgili brifing verecek. Başbuğ’un bu toplantıda bakanlardan gerekirse olağanüstü hâl ilan edilmesini esirgememelerini istemesi ihtimali var. İktidar böyle bir talepten çekiniyor. Ama olağanüstü hâl ilanına karşı çıkarken içine düştükleri bir çelişki var, burada anlatması uzun olur, bunu hafta içinde yazarım.Ergenekon hâkimiSevgili okurlar bugün duruşmalarına devam edilecek olan Ergenekon davasında salon sorunu bir anlamda çözüldü. İlk günkü kargaşa artık yaşanmıyor. Artık işin magazin tarafı ikinci plana düşecek, davanın özüne inilebilecek. Geçen haftaki duruşmanın en flaş anı hiç kuşkusuz mahkeme hâkiminin telefon dinlemeleri şikâyeti üzerine “Hâkimlerin telef onunun dinlenmediğini ne biliyorsunuz?” sözleriydi.Demek ki yasa dışı dinleme varErgenekon hâkiminin belki de boş bulunarak söylediği bu sözler aslında milyonlarca insanın korkusunu da dile getiriyor. Bugün biraz iş güç sahibi olan herkes telefonunun dinlendiğinden kuşku duyuyor. Ama eğer bir hâkim bile böyle söylüyorsa bu ülkede yasa dışı dinlemeler yapılıyor demektir. Bu da Engenekon iddianamesinin neredeyse tamamını oluşturan telefon dinleme kayıtlarının ciddiyetine gölge düşürecektir.Artan terör olaylarıBirkaç haftadır yaşadığımız bir diğer gerçek de PKK güdümlü terör olaylarının artması. Ancak bu olaylar iki açıdan gelişiyor. Birinde PKK bizzat kendi militanlarını kullanarak çeşili saldırılarda bulunuyor. Ama daha vahim olanı özellikle Güneydoğu kentlerinde sudan bahanelerle çıkarılan çatışmalar. Burada devletin güçlerine çok ağır bir sorumluluk düşüyor. Bu çirkin oyuna gelinmemesi gerek.Ekonomik kriz büyüyorSevgili okurlar iktidar “bize bir şey olmaz” morali vermeyi bir kenara bırakıp nihayet “Bizi de etkileyecek” gerçeğine geldi. Dünyayı yerinden oynatan bir ekonomik tsunaminin Türkiye’ye az zarar vermesi zaten akla ve mantığa aykırı. Buna rağmen ekonominin tüm iplerini elinde tutan iktidarın alabileceği önlemler var. Umarım ve dilerim duygu ve çıkar hesaplarını bir kenara bırakıp etkili önlemler alırlar.Para transferleriAncak bu noktada insanı kuşkulandıran bir takım kararlar alınıyor. Örneğin “yurt dışında ne kadar paran varsa getir, ne hesap sorarım ne de vergi alırım” kararı insanın aklına “acaba kara para mı aklanacak?” sorusunu uyandırıyor. Kim bilir belki Deniz Feneri paraları bile bu yolla Türkiye’ye getirilir. Ya da iktidar nimetlerinden yararlanıp büyük servetler kazananlar şimdi paralarını bu yolla aklayacaklardır. Sadece kuşku tabii, bilgim yok.Ekonomi ile ilgili yazılarYarından itibaren sizlere krizin az dile getirilen, ama halkın canını gerçekten acıtacak yönlerini anlatmak istiyorum. Devlet krize karşı gereken önlemleri almak zorunda. ama bu krizin vatandaşı da silindir gibi ezmesi tehlikesi var. Bu nedenle herkesin kendi önlemini de alması mutlaka gerekiyor.Geçen hafta İzmir’deydimSevgili okurlar geçen hafta cumartesi günü İzmir’de Ege Sanayicileri ve İş adamları Derneği’nin davetlisiydim. Onlarla yeni adı Swissôtel olan eski Büyük Efes Oteli’nde kahvaltılı bir sohbet toplantısı yaptık. Her biri kendi alanında uzman kişilerden oluşan çok bilgili ve ilgili bir topluluk karşısında konuşmak elbette çok zordu. Sohbette ve sonrasında en çok konuşulan konu AKP’nin ve CHP’nin İzmir’de kimi aday göstereceği idi. Bu hafta da çok güzel bir Karadeniz kentinde sohbete gideceğim.Hepinize iyi haftalar dilerim.+++++Hiç kimse duymak istemeyen biri kadar sağır olamaz. Shakspeare
Güldüren THY diyaloglarıMüşteri potansiyeli büyük pek çok kurumda olduğu gibi Türk Hava Yolları’nda da bir çağrı merkezi var. THY bu merkezi artık taşeron firmaya veriyor ve bugüne kadar çalışanları işten atıyor. Bu işin tatsız yanı. THY Çağrı Merkezi’nde çalışanlar hergün yüzlerce telefona cevap vermek zorundalar. Rezervasyon yaptırmak isteyen, uçak saatlerini soran, bilgi isteyen binlerce kişi bu merkezi arıyor. Tabii arada sırada kimi acemilikten, kimi bu tür konuşmalara alışık olmadığından kimi de bilgisizlikten pek çok tuhaf diyalog oluşuyor.İşte THY Çağrı Merkezi’nde çalışanlardan birinin kendisinin ve arkadaşlarının başına gelenlerden bir demeti:- İyi günler, danışma...- İyi günler, bugün nereden bilet alabiliriz?- Bugün sadece Taksim ve havalimanı açık.- Anladım. Taksim’deki havalimanının telefonunu alabilir miyim?*** - Günaydın, Semiha Yankı Havalimanı’nın telefonunu alabilir miyim? (Sabiha Gökçen demek istiyor!)***- Diyarbakır’a yer var mı acaba?- Malesef yok efendim?- O zaman beni yedek kulübesine yazar mısınız?***- İyi günler iç hatlar...- Bant kaydı mısınız, yoksa gerçek mi?***- İstanbul’a son uçak kaçta?- Nereden?- Buradan...- Nereden arıyorsunuz?- Şehir içinden...- Hangi şehirden?- Erzurum’dan...***Trabzon’dan bir yolcu havaalanını arar ve sorar:- İyi akşamlar, hanımefendi Trabzon-İstanbul arası ne kadar sürüyor acaba?- (Call center çalışanı beklemeye alır) Bir saniye efendim...- Tamam teşekkürler, iyi akşamlar (Telefonu kapatır)***- Ne kadar kalacaksınız Almanya’da?- Neden soruyorsunuz?- Ona göre bilet keseceğim...- Eee olsun ben uçakta kalmayacağım ki otelde kalıcam!***- Çocuğumla ben uçucam. Oğluma çocuk fiyatı istiyorum ne kadardı?- Çocuğunuzun 12 yaşını aşmaması gerekiyor, kaç yaşındaydı?- 32 yaşında!***- Telefona İngilizce hat geldiğini ekrandan gören personel:- Reservation, may I help you?- Aaa.. Ben yanlış basmıştım. Şimdi İngilizce mi konuşmam gerekecek?***- Hiç yer yok malesef!- Ama ben askerim?- Hiç yer yok malesef!- Hiç mi yok?- Hiç yer yok malesef!- Ben yere otursam?- Bizans class’a rezervasyon istiyorum?***Adana uçağında yolcu karşılayan hostes koltuğunu bulamayan yolcuya sorar:- Hangi numarada oturuyorsunuz beyfendi?- Sanayi Mahallesi, 14 numara.*****Marx’tan kapitalistlere mektupMizah yazarı Cihan Demirci “ekonomide herkes istediğini yapsın” mantığının egemen olduğu Amerika’da büyük krizle karşılaşan devletin sosyalizmi andıran uygulamalara imza atması üzerine komünizmin fikir babası Marx’ın ne düşüneceğini merak etmiş. Bakın Cihan Demirci’ye göre Karl Marx yaşasa Amerika’ya nasıl bir mesaj gönderirdi:Vaaaay vaaay vaaay... Zamanında adımın bir yerlerde geçmesinden, anılmasından bile korkan, tırsan insan sürüsü... Sizi gidi kapitalist düzenin global tutsakları sizi... Her gördüğünüz sakallıyı zamanında Karl Marx sandınız ve yapmadığınızı bırakmadınız. İnsanlar bana benziyor diye içeri atmaya kalktınız. Dönüp dönüp dolaşıp gene geldiniz mi bana? Ama böyle olmaz! Yetiştirdiğiniz gençlerin çoğu beni Spencer’la ortak girişimci-solcu bir iş adamı sanıyor. Spencer da kim demeyin? Marks and Spencer işte! Beni ordaki Marks sanıyor zavallı gençler. Yani daha çooook okumanız, çooook çalışmanız lazım! YOKSA BU KIŞ KAPİTALİZM DEVAM EDECEK ONA GÖRE HAAAA!.. Das Kapital, nayn Kapitalizm!!! Kapuuut?*****Eşek değilizKızılderelinin teki keçilerini otlatıyormuş. Derken bir kovboy gelmiş ve sormuş:- Senin köpeğin mi?- O köpek benim olmak!- Onunla konuşabilir miyim?- Köpek konuşamamak! Kovboy köpeğe yaklaşmış:- Nasılsın?- Fena değil! (Kızılderili şaşkın...)- Bu kızılderili senin sahibin mi?- Evet.- Sana iyi davranıyor mu?- Evet, çok iyi. Günde iki kez tuvalet için dolaştırıyor, bana yemekveriyor ve benimle oynuyor. (Kızılderili bu arada kafayı yemektedir!)Kovboy kızılderiliye sormuş:- Senin atın mı?- O at benim olmak!- Onunla konuşabilir miyim?- At konuşamamak! Kovboy ata yaklaşmış:- Nasılsın?- Fena değil! (Kızılderili daha da şaşkın...)- Bu kızılderili senin sahibin mi?- Evet.- Sana nasıl davranıyor?- İyi. Bana hergün gerekli yürüyüşleri yaptırıyor, fazla yük bindirmiyor,günde 2 kere ve her terlememden sonra terimi siliyor, ve içinde yiyecek veyataklık olan ufak bir ahır inşa ediyor. (Kızılderili ne gözlerine ne dekulaklarına inanamamaktadır...) Kovboy tekrar kızılderilinin yanına gelmiş:- Bu dişi eşek senin mi?- Eşek benim olmak, konuşmak ama çok yalan söylemek...*****Durmak yok, çarpmaya devam! Yeni dönem Türk atasözü
Teröristbaşı Abdullah Öcalan yıllardır İmralı Adası’nda tek başına yaptıklarının cezasını çekiyor.Türkiye’deki tek ayrıcalıklı hükümlü için çok sayıda jandarma, savcı, cezaevi görevlisi ve hizmetliler seferber ediliyor.Öcalan yemek yesin diye aşçı, odası temizlensin diye temizlikçi, tıraş olsun diye berber, sağlığı korunsun diye doktor tutuluyor.Peki niye?Tamam Abdullah Öcalan kanlı terör örgütü PKK’nın lideri. Eli kanlı. Mahkûmiyeti, sözde insan hakları savunucusu Avrupa Birliği ülkelerinin adeta mikroskopu altında tutuluyor.Ama bir insana üstelik de kanlı bir terör örgütünün liderine bu kadar ayrıcalık tanınır mı? Bu millet her gün bir şehit cenazesi kaldırırken, karakollar parasızlık yüzünden takviye edilemezken bir terörist şefine dünyanın parasını harcamak tüyü bitmemiş yetimin hakkının gaspı anlamına gelmez mi?Üstelik gözlerden uzak tutulan Öcalan ve yandaşları hiç rahat durmuyor ve her gün yeni bir dedikodu üreterek zihinleri bulandırıyor.Artık işin doğrusu Abdullah Öcalan’ı iyi korunan bir F tipi cezaevine nakletmektir. Böylelikle hem masraftan kurtuluruz hem de ikide bir hakkında çıkarılan dedikoduların önüne geçmek daha kolaylaşır. Öcalan’ın, mahkûm bile olsa adeta krallar gibi yaşaması başta şehit aileleri olmak üzere bu ülke vatandaşlarının ezici çoğunluğunun vicdanını rahatsız etmektedir.Deniyor ki, “Öcalan herkesin ulaşabileceği bir yerde tutulursa yandaşları her gün kapısında eylem yapar.” Yapsın, ne olur ki? Sanki şimdi uzakta tutuluyor da, teröristler rahat mı oturuyor... ***Ödenmeyen öğrenci kredisi Üniversite eğitiminin en önemli sorunlarından biri de kredi ve burs bulma sıkıntısıdır. Öğrenciler binbir zahmetle kredi bulup okuduktan sonra elbette bunları mezun olduktan sonra geri ödemek zorundadır.Ancak günümüz ekonomik koşulları altında on binlerce öğrencinin aldıkları burs ve kredileri geri ödemekte zorlandıklarını öğrendim. Belki de tüm bu öğrencilerin temsilcisi olarak bana yazan Banu Yaşar adlı öğrenci bakın ne diyor:“Kocaeli Üniversitesi, Gazetecilik bölümü mezunuyum ve okul dönemimde devletin temin etmiş olduğu kredi ve öğrenim bursundan yararlandım. Şu an geri ödemem isteniyor. Burada bir problem yok tabii geri ödeme yapacağım ki benden sonra ki arkadaşlarımda bu olanaklardan faydalansın. Fakat şu an zaten kendi mesleğimi yapamıyorum. Vasıfsız bir elemanın da pekâlâ yapabileceği bir işte çalışıyorum ve 650 YTL maaş alıyorum. Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun benden ödememi istediği ücret 3 ayda bir yaklaşık bin lira. Kredi ve Yurtlar Kurumu’na bunun daha makul bir ödeme şekli olup olmadığını sorduğumda, size tebligatta belirtilen ücreti ödemek durumundasınız dediler. Bu kadar yolsuzluk yaşanırken bana ve benim gibi birçok arkadaşıma herhangi bir kolaylık sağlanamamasını içime sindiremiyorum. Keşke devlet kurumlarımız her vakaya bu kadar duyarlı yaklaşsa. Borç tabii ki borç. Ama üniversiteden mezun ettikten sonra iş alanı açamayan devletin ‘haydi öde bakalım’ diye elinde kılıçla öğrencilerin başına çökmesi de pek adil değil.” ***Amerika vizesinde isim benzerliği çilesi İstanbul Erkek Lisesi’nden bir arkadaşım anlatınca öğrendim ben de. Meğer son yıllarda alınması iyice zorlaşan Amerikan vizesinde bir de “isim benzerliği” çilesi çekiliyormuş.Arkadaşımın adını vermek istemiyorum, ne olur ne olmaz diye ama olayı anlatayım:11 Eylül olayından sonra biliyorsunuz ABD ülkeye girişleri çok sıkı bir denetim ve disiplin altına aldı. Özellikle Müslüman ülkelerden gelenler üzerinde çok titizlikle duruluyor.Buraya kadar tamam.Amerikan istihbaratı yaptığı araştırmalar sonunda bir de “sakıncalı, tehlikeli veya terörist” başlıklarıyla bir liste oluşturmuş. Amerikan vizesi isteyenlerin isimleri bu listede aranıyormuş.Ve tahmin edeceğiniz gibi isim benzerlikleri de çok oluyormuş. İşte çile de burada başlıyormuş. Kazara sizin adınız bir şekilde Amerikan istihbaratının oluşturduğu listede varsa yandınız. Çünkü bu durumda vize yetkilileri sizinle ilgili bilgileri Amerika’ya gönderiyormuş. Oradaki istihbarat uzmanları isim benzerliği olup olmadığını araştırıyormuş. Ancak bu inceleme bazen bir ayı bile geçiyormuş.Arkadaşım “isim benzerliği yüzünden vizemi alamadım, oradaki tüm otel rezervasyonları iptal edildi, toplantılarımı da ertelemek zorunda kaldım” dedi. Ama anlamadığı şu: “Ben” diyor “20 yıldır Amerika’ya gidip gelirim. 10 yıllık vizem dolduğu için başvuruda bulunmuştum. Daha iki ay önce New York’a gittim. Eğer isim benzerliği nedeniyle adım listede geçiyorsa havaalanında beni uyarmaları lazımdı. Demek ki Amerika’da da her iş düzgün gitmiyor.” Güncel bir fıkra Yıldırım Tuna bu kez tam da günümüze uygun bir fıkra göndermiş. Fıkrayı okuduktan sonra siz de şöyle bir arkanıza yaslanıp düşünün bakalım, gerçekten kurtarılmak ister misiniz, istemez misiniz? Ayrıca bu fıkrayı sadece Türkiye’ye de uyarlamayın, yaşadığımız dünyayı bir gözünüzün önüne getirin:Gemi bir deniz kazasında batmış, kurtulabilen bir grup insan ıssız bir adaya düşmüş. Kazazedeler yıllarca o adada yaşamış. Bir sabah kazazedelerin yaktığı ateşi gören bir gemi gelmiş, bir sandal indirilmiş ve içindeki denizci kazazedelerin bulunduğu sahile yanaşmış.Koltuğunun altında bir tomar gazete olan denizci sahile indikten sonra “Kaptanımız bunları size gönderdi” demiş. Sonra da eklemiş: “Tamamını okumanızı, daha sonra hâlâ bu adadan kurtarılmak isteyip istemediğinizi bildirmenizi bekliyor!”Şu günlerde okunması gereken bir kitap Terör uzmanı Ercan Çitlioğlu’nun son kitabı “Gri tehdit-Terörizm” kitabını ancak okuyabildim. Konuya ilgi duyan, Türkiye’de son yıllarda yaşanan terör gerçeğinin derin ipuçlarını öğrenmek isteyen herkese tavsiye ederim.Özellikle bu dönemde okunması gereken bir kitap. Çitlioğlu kitabında terörizmi heyecan ve merak uyandırıcı, popülist bir dille değil bilimsel temellere oturtarak yazmış.Bu açıdan bakınca ortaya zor bir kitap çıkmış. Kulaktan dolma sığ bilgiler yerine terörü yaratan ve besleyen kaynaklar, siyasi akımlar, ileriye dönük düşünce sistemleri enine boyuna incelenmiş.Sanıyorum bu kitabı okumanın tam zamanı. Çünkü günümüzdeki garip terör kaosunun temel dayanaklarını anlatıyor.*** İnsanlar rakamlara benzer, durumlarına göre değer kazanırlar.Napoléon
İktidar partisini desteklemek adına Ergenekon adı verilen olayı sömürmeye çalışanlarla anlaşamadığım bir nokta var. Ergenekon’u AKP’ye yarar hale getirmek isteyenler, bir takım güçlerin askeri darbe planladıkları iddiasından yola çıkarak geçmişte yaşanan tüm karanlık olayları halen sanık durumunda olanlar üzerine yıkma gayreti içinde.Ben de diyorum ki, evet geçmişte çözülmeyen bir takım karanlık işler oldu, ama bugün Ergenekon dediğiniz şeyin içinde bunun çok az bir bölümü var. Ergenekon konusu bilerek, isteyerek sulandırılıyor ve Türkiye’nin gerçekten hesap sorma hakkı aslında gasbediliyor.Bu tartışmaları çok yaptık. Dava başladı ve başladığı gün çok çarpıcı bir olay yaşadık. Uğur Dündar’ın Arena programına çıkan Susurluk olayının baş kahramanlarından özel harekât polisi Ayhan Çarkın inanılmaz açıklamalar yaptı.Çarkın bugüne kadar 1000’e yakın kişiyi öldürdüklerini ve bunu devlet adına yaptıklarını söyledi. Eğer bir takım cinayetler devlet adına işlenmişse, burada emri yerine getiren gibi bir de emir verenler var. Oysa Ergenekon olarak tanımlanan davanın sanıklarına baktığımızda, şimdi ya da geçmişte bu tür emirleri verebilecek nitelikte sadece birkaç kişi var. Birkaç da işin tetikçiliğini yapmış olmasından şüpheleneceğimiz sanık bulunuyor.Durum iyice garipleşti. Ergenekon sanıklarına baktığımızda “bir askeri darbe yapmaları ihtimali” çok düşük. Çünkü bu isimlerin biraraya gelmesiyle bir darbe oluşturmak neredeyse imkânsız.Eğer asıl amaç geçmişle hesaplaşmak ve kirli operasyonları ortaya çıkarmaksa, Çarkın’ın açıklamaları bu sanıkları değil başkalarını gösteriyor.En azından Çarkın ve arkadaşlarının eylem yıllarında ülke yönetiminde kimler vardı, kim Başbakandı? Genelkurmay Başkanı, Emniyet Genel Müdürü, MİT Müsteşarı kimdi? Hangi bakanlar terörle ilgili etkili konumdaydı?Ergenekon sanıkları içinde bu tanıma uyacak birkaç Silahlı Kuvetler mensubu dışında kimse yok.Geçmişte çok kötü olaylar yaşadık. Kiminin faillerini de emir verenlerini de tahmin ediyoruz ama kanıt bulamadığımız için bir şey yapamıyoruz.Çarkın’ın açıklamaları doğrultusunda mercekleri asıl bu noktaya yöneltmeliyiz. Çünkü Çarkın’ın açıklamalarıyla Ergenekon davasının bir demokrasi sınavı ve karanlık eylemler içinde olanlardan hesap sorma değil, Batı basınının yazdığı gibi Erdoğan’ın muhalefetle ve Atatürk Cumhuriyeti’ne bağlı olanlarla giriştiği hesaplaşma olduğu ortaya çıkmıştır. *** Güiza’ya para da verilmişFenerbahçe müthiş bir inişte. Geçen yılki oyundan eser yok. Ne Avrupa’da ne ligde tutunamıyor.Bunda yönetim hatası olduğu kesin. Aziz Yıldırım, Fenerbahçe’ye çok büyük hizmetler verdi. Ama sanıyorum her iktidarın başına gelen onun da başına gelmeye başladı. İktidar bir süre sonra önce kendi başını yemeye koyuluyor.Fenerbahçe’de yapılan hataları, yanlış planlamaları antrenör ve oyuncu seçimlerini sportif açıdan eleştirecek yeterlilikte değilim.Ancak herkesin gözü önünde olanları da anlamayacak kadar uzak saymıyorum kendimi.Arsenal maçında Fenerbahçe tel tel döküldü. İngiliz takımı adeta bizimle alay eder gibi oynadı. Canları istediği an tek şut bile atmadan kalenin içine kadar geldiler.Tamam Fenerbahçe çok kötüydü. Ama hiçbir maçta bulamadığı kadar da pozisyon buldu.Güiza diye bir futbolcu alınmış. Fiyatı neredeyse takımın yarısı kadar. Ve bu adam tam dört kez kaleci ile karşı karşıya kaldı, hepsinde de ya topu ayağına dolaştırdı ya da kaleciyi nişanladı. Fenerbahçeli bazı taraftarlar “Takımın en iyisi” diyebilirler. Ama 4 net pozisyondan sadece birini gole çevirmek, mahalle takımındaki bir adamın bile becereceği şeydir.Sonuçta ekran başında hepimiz deliye döndük. Fenerbahçe’ye bunu yapmaya kimsenin hakkı olamaz. ***Anayasa Mahkemesi’ne karşı yeni saldırı dalgası AKP’nin kapatılmadığı davadan sonra Anayasa Mahkemesi üzerinde yapılan tartışmalar biraz durulmuştu. Ancak dün türbanla ilgili anayasa değişikliği konusundaki gerekçeli karar açıklandı. Bugün de büyük ihtimalle AKP’nin kapatılması davasının gerekçeli kararının ayrıntılarını öğreneceğiz.Bu gerekçeli kararlarla birlikte Anayasa Mahkemesi üzerindeki tartışma adı altında yürütülen saldırı dalgası yeniden başladı.Türban konusunda sert bir darbe yiyen AKP ve yandaşları Anayasa Mahkemesi’nin yetkisini aşıp kurucu meclis gibi davrandığını ileri sürerek “Bundan böyle hiçbir anayasa değişikliğinin mümkün olmayacağını” söylüyor.Tamamen yanlış bir değerlendirme. Söylendiği gibi Anayasa Mahkemesi türbanla ilgili kararında yetkisini aşmadı. Anayasa’nın giriş bölümünün ve değiştirilemeyecek ilk dört maddenin ruhuna uygun davrandı.Türban konusunda yapılan, Anayasa’ya yeni bir tanım getirmek değil, Anayasa’nın sinsi bir takım girişimlere karşı korunmasıdır. İktidar ve ona destek olan MHP, Anayasa’nın laiklik ilkesinin arkasından dolaşarak, Anayasa’yı işlemez hale getirmek istediler. Bu engellendi. AKP ve yandaşları konuyu çok tartışarak sulandırmak isteyecektir. Sağduyulu okurların bunu mutlaka bilmesi gerek. *** İstanbul Devlet Senfoni’de bu hafta İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası Cuma konserini saat 19.30’da Aya İrini’de veriyor. Şef Alexander Markovic yönetimindeki orkestra ilk bölümde Joseph Haydn’ın 96. senfonisini ve Johann Nepomuk Hummel’in Mi majör Trompet Konçertosu’nu seslendirecek. İkinci bölümde ise izleyiciler Georg Philipp Telemann’ın Re Majör Konser Sonatı ile Beethoven’ın 5. Senfonisi’ni dinleyebilecekler.Solist trompetçi ise Gabor Boldoczki. *** Üç asırdır yakalanıyorum Yıldırım Tuna’dan geldi yine: Polis Tahtakale’de “sonsuz gençlik hapı” satan adamı yakalayıp karakola götürmüş, komiser “Bana bak üçkağıtçı...” demiş, “Milleti böyle haplarla dolandırmanın ne olduğunu mahkemede göreceksin..!” Yalvarmaya başlayan adam “Yapmayın amirim...” demiş, “Bu zaten 5. yakalanışım olacak, 1794’te, 1856’da 1928 ve 1983’te de yakalanmıştım, bırakın gideyim..!” *** Kurbağayı koltuğa oturtsan, o yine çamura atlar. Arthur Miller