'Atatürk'ün vasiyeti' Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde

19 Kasım 2008

Bugün 19 Kasım. Atatürk’ün ilk cenaze namazı bundan tam 70 yıl önce bugün kılınmıştı. Dönemin Diyanet İşleri Başkanı Şerefeddin Yaltkaya cenaze namazını 19 Kasım 1938 sabahı saat sekizi on geçe Dolmabahçe Sarayı’nda kıldırmıştı. Kalabalık bir cemaatle kılınan namaz dört dakika sürmüş, “Allahu ekber” yerine “Tanrı uludur” denmiş, selâm verilirken de “Esselâmun aleykum” değil, “Esenlik üzerinize olsun” sözleri kullanılmıştı.İkinci cenaze namazı ise bundan 15 yıl sonra 10 Kasım 1953’te Atatürk o güne kadar tutulduğu Etnoğrafya Müzesi’nden alınıp Anıtkabir’e defnedilirken kılınmıştı.Şimdi bu bilgileri neden verdim? Hemen anlatayım.Meriç Tumluer adlı vatandaş çok uzun yıllardan beri Atatürk’ün gizli bir vasiyeti olduğunu bununla ilgili elinde belgeler bulunduğunu söylüyor. Tumluer bu konuyu ortaya çıkarmak için bugüne kadar başvurmadık makam bırakmamış. 12 Eylül askeri yönetiminden, Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, gelmiş geçmiş tüm Genelkurmay Başkanları, siyasi parti genel başkanları. milletvekilleri, generaller, bürokratlar, gazeteciler, yazarlar bir şekilde Meriç Tumluer’in başvuruları ile karşılaşmışlar.Ancak ilginçtir, kimse (Evren hariç) böyle bir gizli vasiyet olmadığı yönünde açıklama yapmamış veya bir belge göstermemiş. Sadece başvurulan herkes bu konuda sessiz kalmayı tercih etmiş.Tabii bu tavır Atatürk’ün gizli bir vasiyeti olduğunu ve devletin tüm birimleriyle bunu sakladığı anlamına gelmiyor. Buna karşın sessizlik ister istemez kuşku yaratıyor.Meriç Tumluer elindeki belgeleri bana da gönderdi. Gerçi bunlar geçmiş yıllarda pek çok yere gitmiş hatta birkaç kez gazete haberi bile olmuş.Ben de Meriç Tumluer’in bilgi verdiği bazı isimleri arayıp konuyu sordum. Aldığım cevap hep “Bu adam yıllardır uğraşıyor ama bundan bir sonuç alamaz” şeklinde oldu.İşin hikayesi bu. Ama yeni olan bir tarafı var. Meriç Tumluer yaptığı başvuruların hiçbirinden sonuç alamayınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmiş. Demiş ki “Atatürk’ün gizli bir vasiyeti var. Bu vasiyet elimdeki belgelere göre ölümünden 50 yıl sonra açıklanmak zorundaydı. Ama 12 Eylül askeri yönetimi bu süre sonunda belgeleri gizlemeyi sürdürdü. Böylelikle ağır bir suç işledi. Konuyla ilgili Türkiye’deki tüm yargı yolları da tükendi. Bu nedenle size geldim.” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de başvuruyu kabul edip işleme koymuş. Şu anda Türkiye’den bu konuda savunma bekleniyor. Bu süre içinde Türkiye böyle bir vasiyetin olmadığını resmen açıklayabilir. Ya da tam tersi.Demek ki uzun olmayan bir gelecekte Atatürk’le ilgili yepyeni bir tartışma içinde bulacağız kendimizi. *** Alim ölse de yaşar, cahil ise yaşarken ölüdür... Hz. Ali *** CHP’yi anlayışla karşılamak mümkün mü? Birkaç gündür gazete ve televizyonlarda CHP’nin yeni üyelerine rozet takılması törenlerini izliyor ve tartışıyoruz. Özellikle İstanbul’da ciddi bir açılım yapan CHP’ye yeni katılanlar arasında türbanlı hatta çarşaflı olanlar var.CHP Genel Başkanı buna hiç aldırmadan törenlere katıldı ve türbanlı çarşaflı kadınlara CHP rozetlerini taktı.Hemen baştan bu görüntülerin CHP’lilerde rahatsızlık yarattığını söylemeliyim ki ben de bu görüntüler karşısında şaşırdım.Ancak şunu da söylemek gerek Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı olmak, türbanlı ya da kendi inancı gereği tesettür uygulayan insanları dışlamak ve yok saymak anlamına da gelmiyor.Anlaşıldığı kadarıyla CHP de buradan hareketle halkın tamamını kucaklamayı amaçlıyor. Buna karşı çıkmak en azından ısrarla üzerinde durulan demokratik açılım, inançlara saygı, ötekileştirmeyle mücadele kavramlarına da çifte standartla yaklaşmak demektir.Burada üzerinde durulması gereken konu CHP’nin bunu sırf popülist amaçlarla mı yaptığı yoksa herkesi kavrayacak yeni bir anlayışın ve açılımın başladığı mıdır?Slogancı ve intikamcı yaklaşmazsak CHP’nin bu açılımının doğru olduğunu da görmek zorundayız. Kolay olan CHP’nin iki yüzlü davrandığını söylemektir.Oysa mütedeyyin olan, ama AKP’nin laik demokratik hukuk devletine yaklaşımından rahatsızlık duyan, dini inançlarını siyasi amaçla kullanmayı asla düşünmeyen ve bu nedenle seçim aşamasında kafası karışarak çekimser kalan milyonlar var bu ülkede.CHP’nin bunu görmesi gerekiyordu. Bakalım, izleyeceğiz. *** Doğaya yanlış müdahale felakete yol açıyor Doğa’nın kendi dengesi ve akışı var. Eğer insanoğlu bu dengeye akıllı müdahale ederse hem doğayı kızdırmıyor hem de kendisine çok yarar sağlıyor. Ama eğer bu müdahale yanlış olursa o zaman doğanın intikamı da korkunç oluyor.İşte Bafa’da bu gerçeği bir kere daha üstelik çok yakından görme olanağı yakaladım.Bafa Gölü’ne o anda daha kârlı diye bir mühendislik müdahalesi yapılmış. Ama doğa bu yanlışlığı affetmemiş. Şimdi insanlar, yetkililer, iktidar bu yanlışlığın düzeltilmesi için uğraşıyor. Sonuç alınır mı? İnşallah. 30 yılda mahvettiğiniz doğa 3 yılda eski haline gelmiyor işte.İnsanoğlu yüzyıllardır doğaya yanlış müdahaleler yaparak aslında kendi sonunu hazırlıyor. Buna erken uyanan ülkeler kendilerini bir parça kurtarıyor. Ama doğa tıpkı ülkelerin sınırları gibi sadece o sınırlar içinde hareket etmiyor ki. Siz ne kadar doğru davranırsanız davranın, başkalarının yaptığı yanlışlar da eninde sonunda gelip sizi vuruyor.Şu sıralar yaşadığımız küresel iklim krizi tüm dünyanın adeta elbirliği ile yaptığı yanlış müdahaleler yüzünden başımıza dert açmıyor mu? *** Ötsene horoz İki sevgili Fadime ile Temel köyün girişinde gizlice konuşuyormuş. Sohbetin en koyu yerinde Fadime’nin babası “Fadimeee” diye bağırmış. Sesi duyan Fadime apar topar kaçarken, Temel arkasından seslenmiş “Yarın horozlar öterken burda ol Fadime...” Ertesi gün Fadime tam vaktinde gelmiş ama Temel ortada yok... Meraklanmış kızcağız, kalkıp evine gitmiş, aramış taramış Temel ortada yok. Tam evden uzaklaşacak kümesten garip sesler duymuş. Dayanamayıp bakmış, bir de ne görsün?...Temel horozun boğazına yapışmış “Öt dedim sana... Çok geç kaldım... Öt ula öt...Öt...

Devamını Oku

Hem bilgisizlik hem gaf

17 Kasım 2008

Başbakan Erdoğan’ın Amerika’da yaptığı konuşmalar bizde çok fazla yankı bulmadı. Oysa Erdoğan iki konuda öyle sözler söyledi ki “düzgün” ülkelerde bunlar çok büyük sorun olurdu.Bizde ise adeta geçiştirildi. Vatan’da Okay Gönensin ve Milliyet’te Semih Ediz konuya değindiler, benim gözlediğim hepsi bu.Erdoğan Amerika’da “İran’a nükleer bomba yapma diyenlerin kendilerinin de buna sahip olmaması gerekir” dedi.Bu sözlere bilgisizlik ve gaf diyorum, çünkü bu tür sözler hiçbir sıfatı olmayan, kahvelerde herkesten çok bildiğini sananların “parlak” söz söyleme merakının tatmini olabilir ancak.Ama bu sözler NATO üyesi olan, Avrupa Birliği’ne girmek için çırpınan ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin geçici güvenlik konseyi üyeliğine seçilen bir ülkenin başbakanı tarafından söylenirse çok fark eder.Bu sözleri söyleyen başbakanın ciddiyeti ortadan kalkacağı gibi varlık nedeninin de ortadan kaldırılması için herkes elinden geleni yapar.ABD’ye kafa tutmak, ona da haddini bildirmek, yeni seçilen başkanına nasihatlerde bulunmak, dünya siyasetinden, güç dengelerinden, Türkiye’nin konumundan bihaber olanların çok hoşuna gidebilir elbette.Kahvelerde “Helal olsan bizim başbakana, nasıl da dik dik konuşuyor” der belki çarıklı erkanı harp, göbeğini de hafiften kaşıyarak.Buna karşın ABD’nin nükleer güce sahip olmasıyla İran’ın bu gücü bir tehdit aracı gibi kullanmak amacıyla üretmeye çalışması çok farklıdır ve kahve kültürü ile bunun anlamını çözmek hiç de kolay değildir.Başbakan, kim bilir belki de yaklaşan yerel seçimler nedeniyle giriştiği popülist davranışlara bir de bunu eklemiş gibi düşünebilir ama bu sözlerin hem kendisi hem Türkiye için sıkıntı yaratacağını da bilmelidir.Erdoğan’ın ikinci gafı ise, oturduğu makamı borçlu olduğu Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı dünya ülkelerine açıkça şikâyet etmesidir, ki bu herhalde tarihte de ilk olmuştur.Hiçbir ülke başbakanı yabancı ülkelere kendi anayasasını şikâyet edecek güç ve cesareti kendinde bulamaz. Oysa Türkiye Başbakanı hiç çekinmeden ve sakınmadan Anayasa’dan şikâyet etmekte ve hatta Türkiye’nin gelişmesinde bu Anayasa’yı engel göstermektedir. Türkiye bunu hiç hak etmemişti. *** Onur Air’e öneri Önceki hafta biliyorsunuz Ordu’ya gitmiştim. Giderken Samsun dönerken de Trabzon Havaalanları’nı kullandım. Gidişte de gelişte de Onur Air’e bindim.Bilet işlemlerini yaparken, ilk kez gördüğüm bir uygulama ile karşılaştım. Görevli genç sanırım beni tanıdığı için uçakta daha iyi bir yer vermek için çabalıyordu. “En arka sırada pencere yanı var, diğerleri hep orta koltuk, ama isterseniz exit verebilirim” dedi.Uçağı bilmeyenler için söyleyeyim “exit” denilen yer uçakların genellikle ortasında bulunan ve acil çıkış gerektiren durum olduğunda açılan kapıların hemen yanındaki koltuklar.Acil çıkış için kullanıldığından koltuk aralıkları diğer koltuklara oranla daha geniştir. Diyelim ki 14. sırada otururken önünüzdeki koltuk nedeniyle sıkışırsınız, ama exitte oturursanız bacak bacak üzerine bile atabilirsiniz.Bu nedenle pek çok kişi exit’te oturmak için yarışır. Bu nedenle görevli exit’i önerince şaşırarak “Daha ne isteyeyim ki?” dedim.İşte yeni öğrendiğim bilgi de burada oldu. Meğer Onur Air bu koltukları ekstra parayla satıyormuş. O da sadece 10 lira. Ama zorluk şu: check-in sırasından çıkıp ille de bilet satış gişesine gidiyor, 10 lirayı ödeyip makbuzu alıyor ve tekrar check-in sırasına giriyorsunuz. Devlette bile bu bürakrasi kalmadı. Onur Air sadece exit koltuğu satışlarını check-in bankosundan yapabilir aslında. *** Endişe etmekte haksız değil İş dünyası bastırıyor ve “IMF ile anlaşma yapılsın” diyor. Tayyip Erdoğan ise önce “ümüğümüzü sıktırmayız” diye karşı çıkıyordu, şimdi çarketmiş görünüyor, IMF ile anlaşmanın an meselesi olduğu söyleniyor.Erdoğan, IMF ile böyle bir dönemde anlaşma yapmaktan endişe duyuyor belli ki hiç de haksız değil. IMF ve ekonomi konusunda fazla bilgisinin olmadığı görünse de Erdoğan Türkiye’deki siyaseti iyi biliyor.Ve tabii deneyime dayanarak en iyi bildiği şey şu: “Ne zaman ki Türkiye’ye IMF ile anlaşma yapması için baskı yapılsa, ardından ciddi bir iktidar değişikliği de geliyor.” Erdoğan bunun farkında. En yakın kalemleri bile kendisini eleştirmeye ve hatta değiştirilmesi gerektiğinden söz etmeye başladı. Gerçi şu andaki değişiklik sözü Abdullah Gül ile görev değişikliği şeklinde dile getiriliyor ama herhalde kendisi de farkındadır ki buna söyleyenlerin bile inanması zor. *** Dertli kocalar İki komşu kadın hafta sonu kocaları olmadan yemeğe çıkmışlar. Yemekten sonra bara gitmişler. Derken sabaha doğru iyice sarhoş eve yürümeye başlamışlar. İyice sıkıştıklarını fark etmişler. Ama etrafta tuvalet falan bulamamışlar. Bir mezarlığın yanından geçerken biri “Hadi şurada yapalım kimse görmeden” demiş. Başka çare de yok, korka korka girip bir kenarda işlerini bitirmişler. Temizlenmek için bir şey bulamadıklarından biri külodunu çıkarıp kullanmış, diğeri eve böyle dönemem diye oradaki çelenklerden düşmüş bir bandı alıp kullanmış. Sabah kocalardan biri uyanıp karısını donsuz olarak sızmış görünce telefona sarılıp öbürünü arayarak “Yahu biz fena boynuzlandık galiba. Karım eve sabaha karşı ve donsuz olarak dönmüş” deyince öteki koca daha kötü bir sesle “Sen gene iyisin bizimkinin kıçına ‘seni asla unutmayacağız’ diye bir de bant yapıştırmışlar” cevabını vermiş. *** Cahil insan gül olsa da koklama. Aşık Veysel

Devamını Oku

...değiştirilmesi teklif edilemez

16 Kasım 2008

Sevgili okurlar geçen hafta Anayasa Mahkesi’nin aslında hukukçu olmayan tek üyesi ama başkanı sıfatını taşıyan Haşim Kılıç’ın amacı belli sözleriyle yeni bir tartışma başladı. Kılıç ve her nedense laiklik konusundaki tek adresi raportör Osman Can, Anayasa’nın ilk 3 maddesinin de tartışmaya açılabileceğini söylediler. Maddenin tamamıAnayasa’nın ilk üç maddesi devletin yapısını anlatır. Bu aynı zamanda kuruluş felsefesinin de özetidir. Ve bu maddeler için “değiştirilemez” ifadesi kullanılır. Ancak geçen haftaki tartışmalarda maddeyi oluşturan cümlenin tamamı nedense hiç okunmadı. Madde der ki, “İlk üç madde değiştirilemez” sonra bir virgülle devam eder: “değiştirilmesi teklif edilemez.” Anayasa suçuBu durumda Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, üstelik başkan sıfatıyla ciddi bir anayasa suçu işlemiş duruma düşüyor. “Değiştirilemez” tanımı aslında herkesi bağlıyor, buna karşı yapılacak bir şey yok. Ama teklif bile edilemeyeceği de eklenerek devletin temel yapısı ve kuruluş felsefesi tam koruma altına alınıyor. Hiç mi değişmez?Tabii burada akla hemen “Bu maddeler hiç mi değiştirilemeyecek, kimse üzerinde fikir bile mi söyleyemeyecek?” sorusu geliyor. Sonuçta Anayasalar da insanlar tarafından yapıldığına göre elbette değiştirilebilir. Ama dünyanın tüm çağdaş devletleri kendi rejimlerini korumak adına çok ciddi kalkanlar oluşturmuşlardır.Çoğunluk tek başına yetmezBugünkü iktidar ve yandaşları, demokrasiyi sadece “çoğunluğu ele geçirmek” olarak algıladıkları için “oyumuz yeterli olduğuna göre neden istediğimizi yapamıyoruz?” diye yakınıyor. Bir ülkenin temel felsefesi sadece bir siyasi görüşün çoğunluk olmasıyla değiştirilemez. Zaten bu nedenle binlerce sayfadan oluşan kanunlar varken, bunların hepsinden ayrı ama hepsini kapsayıcı bir anayasa ihtiyacı çıkmıştır ortaya.Anayasa’nın yazılmasıBir ülkenin anayasası durup dururken oluşmaz. Ülkenin yeniden kuruluşunda, çok büyük bir savaştan çıkıldığında ya da bir iç savaş sonunda veya ihtilal-darbe ardından bir anayasaya ihtiyaç duyulur. Anayasalar seçilmiş iktidarların görüşüne göre değil, toplumdaki her kesimin sözcüsünün bulunduğu kurucu meclisler tarafından yapılır.Amaç aslında belliBütün bunlara rağmen Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın, Türkiye’nin temel ve kuruluş felsefesini değiştirmeyi tartışmaya açmak istemesi, aslında mevcut iktidarın inkâr etmeye kalksa bile varılmak istenen laik düzeni toptan değiştirme hedefine giden önemli adımlarından biridir. Türkiye’nin bu oyuna gelmesini kimse beklememelidir.Kürt sorunuSevgili okurlar geçen hafta özellikle televizyon ekranlarında Kürt konusu yine hayli yer aldı. Pek çok televizyon kanalı haber programlarında bu konuyu işledi. PKK’nın kentlere yönelik şiddet eylemlerinin artması, DTP’nin ise eyalet sistemi önermesi, İmralı’daki teröristbaşının cezasını ev hapsi olarak sürdürmesi istekleri gündemdeki önemli başlıklardı.Artık açık konuşulmalıHer gün ve her yerde Kürt sorunu konuşulmakla birlikte eğer gerçekten bir çözüm isteniyorsa kimin ne istediği de pek açık söylenmiyor aslında. Sihirli bir sözcük gibi kullanılan “demokratikleşme” ne yazık ki hâlâ içi doldurulmamış bir kavram olarak ama zihinleri bulandırarak kamuoyuna sunuluyor.İktidarın belirsiz politikasıTabii bunda en etkin olan iktidarın bu konudaki kafa karışıklığı ve yaklaşan seçimler nedeniyle olayı popülist bir düzeyde tutma çabası izlediğim kadarıyla. Başbakan “ilk kez Kürt sorunu diyen benim” diye ortaya çıkarken, konuyla ilgili hiçbir adım atmadığı gibi “Ya sev ya terk et” sloganına sarılarak ortamı gerginleştirdi.Barzaniyle ilişkiOysa iktidara yakın çevrelerden edindiğimiz bilgiye göre hükümet, Milli Güvenlik Kurulu’nun da kamuoyuna açıklanmayan onayıyla Kürt toplumunun asıl önderleri olarak Barzani ve Talabani ile ilişki kurma aşamasına geldi. Önümüzdeki dönemde öncelikle Barzani ile daha yüksek düzeyde ilişki kurulacak demek ki.Bedeli ne olacak?Ancak sevgili okurlar şu anda bilmediğimiz, eğer gerçekten Barzani ile bir ilişki kurulması konusu devletin tüm birimleri tarafından onay görüyorsa, Türkiye’nin hangi koşulları öne süreceğidir. Türk kamuoyu sistemli olarak yapılan propagandalar sonunda artık neredeyse “Türkiye eninde sonunda bölünecek” zihniyetine alıştırıldı. Konuşmadığımız ise bunun bedelinin ne olacağı.Irak’ın toprak bütünlüğüKürt sorununu ya da Türkiye’nin bölünme tehlikesini konuşurken sorunu Irak’ın içinde bulunduğu durumdan bağımsız ele alamayız. Resmi olarak toprak bütünlüğü olduğu savunulan, ama anayasası gereği bile üçe bölünmüş olan Irak’ın güneyindeki petrol bölgeleri Şii egemenliği altında. Ve buradaki petrol rezervleri kuzeydekine oranla çok daha büyük. Bu da özellikle ABD ve batılı ülkelerin gözünü buraya dikmesine neden olmakta.Türkiye’nin haklarıABD ve Batı güneydeki petrol bölgelerine odaklanmışken, Kuzey Irak’ta sadece Türkiye’nin aleyhine olabilecek gelişmeleri tartışmak bana çok gerçekçi gelmiyor. Türkiye’nin tarihsel bağlardan oluşan haklarını korumayı aklına getirmeden sadece Kürt oluşumunu göz önüne alması, kamuoyunda “bölüneceğiz” korkusunun yayılmasına engel olmaması ve toprak vermek yerine neden toprak almayı hiç düşünmediği de üzerinde durulması gereken bir nokta bence.Ergenekon davasıSevgili okurlar Ergenekon davasında sonunda sanıklar için bile işkence haline gelen iddianame okunması sona erdi ve nihayet asıl mahkeme başladı. Ancak 1 Temmuz’dan bu yana tutuklananlar hakkında hâlâ bir iddianame hazır değil. Oysa asıl merakla beklenen iddianame ve dava süreci bu kesimle ilgili.Savunmalar çok ses getirecekBu arada Ergenkon sanıkları ile ilgili ilginç bilgiler de geliyor. Örneğin bazı sanıkların hazırladıkları savunmaların okunmasının bile günler süreceği belirtiliyor. Kemal Alemdaroğlu’nun savunması 700 sayfayı geçmiş, Doğu Perinçek’in savunması ise bin 700 sayfayı bulmuş. Her biri birer yazar, aydın ve gazeteci olan diğer sanıkların savunmasını artık düşünün.Ziko Türkiye’ye geliyormuşSevgili okurlar bu haftanın yazısının sonunda aldığım bir spor istihbaratını sizlerle paylaşmak istedim. Fenerbahçe’nin eski antrenörü Zico bazı Galatasaraylı yöneticilerle görüşmüş. Zico, Türkiye’yi çok sevdiğini ve gelebileceğini söylemiş. Bakarsınız gelir. Haber spor sayfalarında çıktı mı bilmiyorum, çıktıysa benim hatam değilse atlatma haber olmuş oluyor.Hepinize iyi haftalar dilerim.***** Güç, özgürlüğün en büyük düşmanıdır. Henry C. Wallich

Devamını Oku

İnternet geyikleri

15 Kasım 2008

İnternet çıktı çıkalı herkes alabildiğine özgür oldu. İsteyen istediğini yazıyor. Doğru ya da yanlış olmasının hiç önemi yok çünkü her durumda bunları ciddiye alan “müşteri” çıkıyor. Bu açıdan bakınca internetin “sakıncaları” üzerine alabildiğine yazabilirim. Ama bugün işin gülümseten tarafına değinmek istiyorum. Her hafta pazar günleri bu köşeye pek çok kişinin gülerek okuduğu yazılar koymaya çalışıyorum. Tabii bunların hepsi de benim “çok akıllı” beynimden çıkmıyor. İnternet denilen şu çağın aracı da çok yardımcı oluyor. Örneğin, mizah yeteneği çok gelişmiş okurlar var. Yıldırım Tuna, Giray Ertuğrul aklıma ilk gelen isimler.Tabii bir de internette gezen espriler var. Bunların çoğunun yazarı bile belli değil. Bazıları toplama. Bazıları esprili birinin üretip arkadaşına gönderdiği mesajın gruplar aracılığı ile yayılması. Ama sonuçta çoğu pek keyifli pek güzel.Zaman zaman bunları Vatan okurlarıyla paylaşmamı eleştirenler de çıkıyor. Örneğin diyorlar ki: “Kardeşim bunların hepsi internetteki geyikler, herkes biliyor, sen niye sayfana koyuyorsun.” Buna cevabım şu oluyor: “Evet internetle çok haşır neşir olanlar bunları bilebilir. Ama bir de gazeteyi fiili olarak alan, internetteki bu geyikleri görmeyen ya da o sırada ilgi uymayan pek çok kişi var. Sonuçta bir pazar gününü keyifli geçirmek istiyorum herkes gibi. Ayrıca öyle bazı fıkra ve epriler var ki, insan bilse bile yine de gülüyor.” Bunun dışında bir de internette gezinen, benim pek rağbet etmediğim kimi geyikler ya da efsaneler var. Örneğin, çayına ilaç karıştırıldıktan sonra kaçırılan, iki böbreği alınan insanlar. Ya da sinemada yan koltukta oturan birisinin AIDS mikrobu enjekte etmesi. Veya bir mesajın 7 kişiye gönderilmesi halinde çok para kazanılacağının ileri sürülmesi.İşte yine kimliği belirsiz bir okur internetteki bu geyik ve efsanelerden yola çıkarak bir mektup yazmış. Tabii bu esprilerin çoğunu internetteki geyikleri bilenler anlayacaktır ama bilmeyenlerin de anlamaması mümkün değil zaten. Birlikte okuyalım:İletmezsen Ölümü Gör Bu zamana kadar bana zincir e-posta gönderen tüm dost ve arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim...* Sayelerinde tuvalet temizlemekte kullanıldığını öğrendiğim kolayı içemez oldum.* AIDS virüsü taşıyan iğneler kıçıma batar korkusuyla sinemaya gidemez oldum.* Deodorantlar kanser yapıyor diye artık domuz gibi kokmaya başladım.* Telefon hattımı kullanıp bana borç takarlar korkusuyla telefonlara da cevap vermiyorum.* İçinden fare ya da fare zehiri çıkar diye kutu içeceklerin hiçbirini içmiyorum.* Çok sevdiğim içkime ilaç koyup beni uyuturlar, organlarımı çalarlar ve buz dolu bir küvetin içinde uyanırım diye bana yaklaşanları da tersliyorum.* Neyim var neyim yoksa satıp hastanede yatan ve büyük ihtimalle ölmek üzere olan çocuklara yatırmayı düşünüyorum.* Mail listesine katılırsam alacağım söylenen para, bilgisayar, cep telefonu ya da gezileri beklemekten de evden dışarı çıkamaz oldum.* Bir maili ’forward’etmedim, başıma ne belalar gelecek diye korkuyla beklemekten ruh sağlığımı da kaybettim.* Yerli malı kullanacağım derken marketlerde barkodu 869 ile başlayan ürünleri aramaktan gözlerimin biraz daha bozulduğunu fark ettim.* Sevgili dost ve arkadaşlarımdan gelen “lütfen okuyunuz”, “çok önemli”, “aman virüse dikkat”, “bilmem kim para dağıtıyor”, “en az beş kişiye yolla”, “inanmadım ama doğruymuş”, “kişiliğini test et”, “tıkla para yolla, tıkla yardım et”, “bilmem kim seni gözetliyor”, “bilmem kime mail at, haddini bildir”, “onu yeme bunu ye” şeklinde başlayan kerameti kendinden menkul, nev’i şahsına münhasır bu mailler sayesinde hep beraber “kafayı çizme” ye ne kadar yakın olduğumuzu da müşahade etmiş oldum.ŞİMDİ: Eğer bu yazıyı 60 saniye içinde 1200 kişiye göndermezsen bilesin ki bir kuş sabah akşam kafana edecek ve hayatı sana dar edecektir. Bir Dost...*****Erkeklerin kadınlardan ricasıdır* 8 hafta süren baş ağrısı olamaz, bir doktora gidin.* Alışveriş yapmak zevkli değildir ve asla da olmayacaktır.* “Beni seviyor musun?” diye sormayın. Emin olun ki sevmesek yanınızda bir saniye bile durmayız.* Bizden sizinle aynı üzüntüyü çekmemizi beklemeyin, o sizin kız arkadaşlarınızın işidir. * Bir yere gittiğimizde, hangi kıyafeti giyerseniz giyin, size çok yakışıyor, yemin ederiz. O yüzden bir daha sormayın.* Biz erkekler basitizdir. Mesela sizden ekmeği getirmenizi istiyorsak, aslında ekmeği getirmenizi istiyoruzdur. Bundan “ekmek masada değil” diye bir iğneleme yaptığımız sonucunu çıkarmayın. * Eğer 2 değişik şekilde anlayabileceğiniz bir şey söylemişsek ve bunlardan biri kötü ve sizi üzecekse, kesinlikle öbür anlamında söylemişizdir, boşuna bizi sıkıntıya sokmayın.n Eğer bir şey istiyorsanız sormanız yeterli. Bir şeyi açıklığa kavuşturalım. Biz erkekler öyle farklı anlamlar taşıyan dolaylı soruları anlamayız. Ne istiyorsanız doğrudan söyleyin.* Eğer şişmanladığınızı düşünüyorsanız büyük ihtimalle şişmanlamışsınızdır zaten. * 30 çift ayakkabınızdan hangisinin kıyafetinize uyacağını sormayın, bilmiyoruzdur. Sormayınız.* Evi temizleyip yorulduktan sonra, yüzünüze bakılmayacak haldeyseniz, yaptığınız temizliğin bizim için bir anlamı yoktur, takdir beklemeyin. Temiz bir evden önce güzel en azından bakımlı görünen bir kadınla bir evi paylaşmak daha anlamlıdır.* Size “neyiniz var” diye sorduğumuzda, “hiçbir şeyim yok” derseniz size inanırız, bizim için olay bitmiştir. O yüzden bir şeyiniz varsa doğrudan söyleyin sonra bizi anlayışsız durumuna düşürmeyin.*****Bakanlık mührüİyi yetişmiş, saygın bir ailenin oğlu “helal süt emmiş” temiz bir kız aramaktadır. Günün birinde bir kızla tanışır ve evlenmeye karar verir. Yalnız bir şartla: Bekaret kontrolü yapılacaktır.Kız daha önceki ilişkileri nedeniyle bakire değildir ve ne yapacağını bilemez halde en yakın arkadaşına durumu açar. Arkadaşı “Korkacak ne var. Git bir kasaba herhangi bir etin zarından bir parça iste. Getir onu bizim tanıdık bir doktor var, kızlık zarını diktiririz” der. Kız arkadaşının dediğini aynen yapar.Bir süre sonra erkeğin ailesi ile birlikte bekaret kontrolü için doktora giderler. Doktor kızı muayeneye başlar ama bir süre sonra “Allah! Allah” diyerek geri çekilir. Tekrar bakar, tekrar şaşkın bir halde geri çekilir. Erkeğin annesi “Hayrola doktor bey, bir sorun mu var, yoksa kız bakire değil mi?” diye sorar.Doktor bir süre düşündükten sonra cevap verir: “Bakire olmasına bakire de benim anlamadığım sağlık bakanlığı mührünün burda ne işi var?” *****Eşek nereden bilecek ki zevküsefayı sor bakalım hiç çekmiş mi kafayı?

Devamını Oku

İlgililer kayıtsız kalınca elden bir şey gelmiyor

14 Kasım 2008

Kim bilir kaç kere yazdım Atatürk, Hazreti Muhammed’in mezarını yıkmaya kalkan Vahabi Suudi Krallığı’na bir ultimatom göndermişti, Suudiler de bunun üzerine yapmak istediklerinden vazgeçmişti. Yazıyı okuyamanlar ya da detayları unutanlar için çok kısa bir özet yapayım:Yaz aylarında ART’de Lale Şıvgın’ın sunduğu bir tartışma programına katılmıştım. Konuklardan biri de Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’tı. Yalçıntaş konuşmanın bir yerinde “Atatürk Hazreti Muhammed’in mezarını yıkılmaktan kurtaran adamdı” demişti.Ancak programın ana konusu başka olduğu için bu söz üzerinde çok durulmamıştı.Programdan hemen sonra Yalçıntaş’a konuyu sordum. Anlattığı şuydu:1981’de, yani Atatürk’ün 100. doğum yılında dönemin askeri yönetimi Atatürk’le ilgili çok sayıda çalışma yapılmasını istemişti. Bu kapsamda Dışişleri Bakanlığı arşivi de taranmış ve bazı belgeler ortaya çıkarılmıştı.İşte bu belgelerden biri Vahabi Suudi Krallığı’nın, Medine’deki Hazreti Muhammed’in mezarını yıkmaya kalkışmasına karşı Atatürk’ün gönderdiği ültimatom telgrafıydı. Bu belgeyi bulan dışişleri görevlisi önce bu çalışmanın koordinasyon başkanı Yalçıntaş’a geliyor. Yalçıntaş bunun çok önemli belge olduğunu ve Dışişleri Bakanı’na iletilmesi gerektiğini söylüyor.Bu belge kamuoyuna açıklanmıyor ama yine de yaklaşık 500 nüsha basılan, 700 sayfalık bir kitabın içine konuyor.Daha sonraki yıllarda bazı tarihçiler bu belgeyi görmek istiyorlar. Ancak başta çok “Atatürkçü” 12 Eylül yönetimi olmak üzere hiçbir bakan bu belgeyi kamuoyuna açıklamaya yanaşmıyor.En son Yaşar Nuri Öztürk hazırladığı bir kitap için belgeyi Dışişleri Bakanı Ali Babacan’dan resmi yazıyla istiyor. Ama bu yazıya da cevap gelmiyor. Kitabı arıyoruz, ama bulamıyoruz çünkü hiçbir yerde yok.İşte olayın özeti bu. Konuyla ilgili pek çok kere yazdım. Ali Babacan’a sordum, cevap bile vermedi. 12 Eylül döneminin Dışişleri Bakanı’na sordum. O da cevap vermedi. 12 Eylül’ün Dışişleri Bakanı İlter Türkmen üstelik bir de gazetede yazı yazıyor, biraz meslekten yani. Ama anladığım kadarıyla diplomat kimliği ile insanları kategorize ettiği için benim yazı yazmamı pek ciddiye almıyor.Lütfedip cevap verme veya açıklama zahmetine bile katlanmadı. Olabilir, beni yazar olarak görmeyebilir ama askerlerin bakanı olarak konuyla ilgili sorumluluğu var. Bana cevap vermese de kamuoyuna cevap borcu var.Bu yazılarla ilgili sadece Kenan Evren bir açıklama yaptı. “Böyle bir belge olamaz. Atatürk, Suudi Arabistan’a nasıl asker gönderecek, aradaki ülkeleri nasıl geçecek?” dedi.Şimdi aynı konu Kanal D’de Abbas Güçlü’nün Genç Bakış programında dile getirildi. Yani konu artık sadece benim sütunlarım dışına çıkarak daha geniş bir alana yayıldı.En azından Doğan Grubu’nda yazıyor olmasıyla da askerin Dışişleri Bakanı İlter Türkmen’in bir açıklama yapması gerekiyor.Yapar mı bilemem. Ali Babacan da sessiz, onu da bilemem. Ama işte bazen böyle sıkıntılar yaşıyoruz. Çünkü konunun asıl ilgilileri kayıtsız kalınca bizim de elimizden bir şey gelmiyor.*****Ya ciddiye alıp giderlerse?Başbakan sonuç olarak “Ya sev ya terk et” anlamına gelecek sözler söyleyince tartışma büyüdü. Kimileri Başbakan’ın sözlerine, hatta belki kendisine asla oy vermeyecek olsa bile, destek verdi.Başta CHP olmak üzere muhalefet ise “Ülke kimsenin tekelinde değildir, kimse kimseye çek git diyemez” diye tepki gösterdi.Bunların hepsini bir kenara bırakalım. Ama ya ülkedeki bir kesim “Madem bize öyle söylüyorsun o zaman çekip gideriz” diyerek eşyalarını toplamaya başlarsa ne olacak?Manzarayı düşünsenize, yüz binlerce insan sırtlarında taşıyabildikleri kadar eşyayla sınır kapılarına doğru yürüyüşe geçmiş. Hatta bırakın cidden böyle olmasını, Güneydoğu’daki bir siyasi hareket bunu örgütleyip de işi gösteriye çevirirse kim ne yapacak? Siyasette her sözün bir bedeli vardır. Hesapsız konuşmamak gerek.*****Hesap ortadaYakın bir gelecekte “su petrolden önemli hale” gelecek. Bu benim aklımdan çıkan parlak bir hüküm değil. Dünya belki de son 20 yıldır bunu tartışıyor. Hatta Türkiye’nin önemi bu açıdan giderek de artıyor. Çünkü şu anda kötü kullansak da özellikle Orta Doğu’yu besleyen su kaynakları bizden çıkıyor.Bafa’da Coca Cola ve Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın başlattığı su tasarrufu için damla sulama yöntemiyle tarım projesini yerinde izlerken heyecan duydum.Çünkü bir taraftan ciddi oranda bir su tasarrufu sağlıyorsunuz, ama öte taraftan şu sıralar büyük sıkıntılar yaşayan çiftçiler için bir umut kapısı açılıyor.Bölgede şu anda damla sulama yöntemiyle tarım yapan ve proje sahipleriyle köyleri dolaşarak başarıyı anlatan bir üretici diyor ki, “Eski yöntemle suladığım tarladan dönümde 5.5 ton ürün alırken şimdi bu 8 tona çıktı. Üstelik su maliyeti neredeyse bedava.” Damla sulama yönteminin ekolojik olarak sakıncaları çıkar mı, şu anda bilemiyorum, ama görünen köy de kılavuz istemez. Türkiye geleceğin su deposu olmak ve tarım ürünleri rekoltesini artırmak istiyorsa bilimsel yöntemleri hızla yaygınlaştırmalı ve tasarrufu sağlamalıdır.***** Bu biiirFıkra, Yıldırım Tuna’dan geldi yine: Çocuk dedesine sormuş: “Dede, ninem ile kaç yıldır evlisiniz?”Dedesi ceaplamış: “40 yıldır evlat...” - Peki ama dede, ben sizi hiç kavga ederken görmedim bunun sırrı nedir? - Otur evlat anlatayım... Nikâhımız kıyıldı. Benim at arabasına ninenin üç beş eşyasını attık ve bizim köyün yolunu tuttuk. Yolda atın ayağı tökezlendi. “Bu bir” dedim. Yola devam ederken bir daha tökezlendi, ben “Bu iki” dedim. Köye de epey yolumuz vardı. Bizim atın ayağı bir daha tökezleyince “Bu üç” dedim ve çektim piştovu, atı orada vurdum. Ben atı vurunca ninen başladı bana söylenmeye: - Biz nasıl gideceğiz. Niye durup dururken atı vurdun. Sende hiç akıl yok mu? Bu eşyaları nasıl götüreceğiz? Ben de döndüm ninene: “Bu biiirrr” dedim. O gündür bu gündür, gül gibi geçinip gidiyoruz.*****Kimse, duymak istemeyen kadar sağır olamaz. M. Henry

Devamını Oku

‘Banka’ gibi göl nasıl mahvolmuş?

12 Kasım 2008

Sözün aslı “Altın yumurtlayan tavuk”tur. Ama Bafa Gölü’nün kıyısındaki Serçin Köyü’ndeki bir yurttaş, kendilerine daha yakışan bir deyimle anlattı durumunu: “Bafa Gölü banka gibiydi. Şimdi borç para bile bulamıyoruz.” “Nereden çıktı şimdi Bafa Gölü?” diye soracaksınız. Neredeyse 30 yıldır Bodrum’a gider gelirim. Her seferinde de güzeller güzeli Bafa Gölü’nün kıyısından geçerim. Yolun kıyıdan geçtiği yerlerde de pek çok kez mola verip bir çay veya kahve içerek bu küçük gölün eşsiz görünümünü izlerim.Hep içimde kalmıştı, “şu gölün öte tarafına da geçsem” diye. Minik adalar, üzerinde tarihi eserler ve havada uçuşan rengârenk kuşlar beni çekerdi. Nedense kısmet olmadı, bir türlü gölün öte tarafına geçemedim.Zarakol Halkla İlişkiler’in zarif sahibesi Necla Zarakol arayıp da “Bafa Gölü’nü kurtarmak ve bir sulama projesini yerinde anlatmak üzere davet etmek istiyorum” deyince bir an bile tereddüt etmedim. Çünkü bu sayede yılların merakını da giderecektim.Söz konusu proje Coca Cola ile Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın ortak çalışması. Artık dünyanın da en önemli sorunlarından biri haline gelmeye başlayan susuzlukla mücadele için tasarruf yöntemleri. Temel hammaddesi su olan Coca Cola bir sosyal sorumluluk programında yer almak adına “su tasarrufu” için kolları sıvamış. Pilot bölge olarak seçilen Bafa Gölü’ne komşu olan köylerde “damla” yöntemiyle tarla sulama teknolojisini tanıtmak ve kullanımını yaygınlaştırmak istiyorlar.Coca Cola Türkiye Başkanı Ahmet Burak “Bu proje ile su tasarrufu konusunda bilinci artırırken kirliliği ve tuzlanarak eksilen suyuyla artık bir doğal felaket haline doğru giden Bafa Gölü’nün kurtarılması için dikkat çekmeyi” amaçladıklarını söyledi.Peki Bafa Gölü’ne ne olmuş? İşte yazının başında yazdığım “banka gibi göl” gidip yerine artık hiçbir hayrı olmayan ve çevresindeki insanlara mutsuzluk yayan bir göl haline gelmiş.Çünkü bir yanlış karar, geçen 20 yıl içinde sinsice soruna dönüşmüş. 20 yıl önce gölde neredeyse kayıkların içine atlayan balıklar bölge halkına “banka gibi” para kazandırıyormuş.Ama bir gün Söke Ovası’nı daha çok sulamak amacıyla Büyük Menderes’ten Bafa Gölü’ne akan suyu kesmişler. Denizle bağlantı kesilince her yıl yavru olarak gelip Bafa Gölü’nde semiren ve tekrar denize dönen balıklar gelemez olmuş.Su dönüşümü olmayınca gölün zaten az tuzlu olan suyu daha da tuzlanmış, sulamada da işe yaramaz hale gelmiş. Balığı dünyaya ihraç edip zengin hayatı yaşayan Bafa Gölü köylüleri hızla fakirleşmiş, gençler bölgeden kaçmış, nüfus azalmış. Doğanın dengesi de bozulmuş.Göl hızlı bir kirlenme ile ölüme giderken, dünyanın her yerinden gelen milyonlarca kuş birkaç bine düşmüş.İşte Coca Cola ve Doğal Hayatı Koruma Vakfı, su tasarrufu projesi ile birlikte şimdi gölü bu korkunç sondan da kurtarmak istiyor.Bu konudaki diğer gözlemlerimi önümüzdeki günlerde yazarım. *** İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası için servis konulduİstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın bu haftaki cuma konserinde Ferit Tüzün’ün Çeşmebaşı Bale Süiti seslendirilecek. Şef Naci Özgüç’ün yönetimindeki orkestra, düzenlemesini Cihat Aşkın’ın yaptığı Minyatürler’i de çalacak. Solist, Cihat Aşkın.Orkestra’nın konser vereceği yer ise Yeditepe Üniversitesi. Konser her zamanki gibi saat 19.30’da başlayacak. Orkestra yetkilileri Yeditepe Üniversitesi’ne ulaşımın zor olduğunu göz önüne alarak İstanbul’un üç ayrı noktasından servis de koydular.Buna göre Taksim Atatürk Kültür Merkezi önünden saat 17.00’de, Kadıköy Haldun Taner Sahnesi önünden saat 17.30’da ve Caddebostan Migros önünden saat 18.30’da servis otobüsleri kalkacak.Sanatçılar Atatürk Kültür Merkezi’nin bakımda olması nedeniyle her hafta değişik yerde konser vermekten hiç mutlu olmadıklarını belirterek “Ancak İstanbul’un sanatseverleri her türlü zorluğa ve kimi salonların olumsuz etkilerine rağmen bizi yalnız bırakmıyor. Bu geçici sürede bizi tek teselli eden de bu” diyorlar. *** Bu akşam Ülke TV’deyim Haber kanallarından Ülke TV’de bu akşam Güneydoğu konusu tartışılacak. Ben de tartışmacılar arasında olacağım. Program saat 21.00’de başlıyor ve yaklaşık bir saat 30 dakika sürüyor. Güneydoğu konusundaki gelişmeler ve özellikle çözüm önerileri konusunda daha cesur olarak nitelenebilecek bazı fikirlerimi de Ersoy Dede’nin sunduğu bu programda dile getirmek istiyorum. *** Mobilyacı Temel Temel’in çok büyük bir mobilya mağazası varmış. Bir gün bayi toplantısı için Rusya’ya gitmiş. Otelin resepsiyonunda kayıt yaptırırken çok güzel bir Rus kızı ile tanışmış.İkisi de birbirlerinin lisanını bilmedikleri için Temel defter ve kalem almış, bir taksi resmi çizmiş deftere. Kız gülümsemiş, başını sallamış. Bir taksi tutup şehri birlikte gezmişler. Daha sonra Temel bir restoran ve bir masa çizmiş deftere. Kız tekrar gülmüş, başını sallamış ve güzel bir restorana akşam yemeğine gitmişler, şampanya içip havyar yemişler, dans etmişler.Vakit hayli geç olunca kız eline kalemi almış deftere 2 kişilik bir yatak çizip gülümseyerek Temel’e vermiş.Temel afallamış kalmış. Sonra da kızı bırakıp oteline dönmüş. Temel, onun mobilya işinde çalıştığını kızın nasıl anladığını hâlâ çözememiş düşünüp duruyormuş. *** Açlıktan ölmek üzere bulunan bir köpeği kurtarınız, sizi ısırmayacaktır. İnsan ile köpek arasındaki başlıca fark budur.Mark Twain

Devamını Oku

Al sana ‘yalnız Atatürk’

11 Kasım 2008

Bugün iki önemli isimden iki çok önemli anı aktarmak istiyorum Atatürk hakkında. İkisi de son günlerde moda olan “Atatürk halktan kopmuştu, ölürken yapayalnızdı, hep hatırlanmak isteyen bir ruh hali taşıyordu” diye başlayıp, Atatürk’ü yerin dibine batırmak için uğraşan sözde aydın, liberal, demokrat ve Türkiye sevdalılarına çok güzel yanıt veriyor.İlk anı Mina Urgan’dan. Deniz Adanalı bir ara Cumhurbaşkanı olmasına ramak kalan Vecdi Gönül’ün “Yahudiler, Rumlar, Ermeniler kalsaydı milli devlet olur muyduk” sözlerinin kendisine çok dokunduğunu belirterek aradı ve “Ne hale geldik, Türkiye’de azınlık sorunu yokken şimdi bu bölücülüğü körüklemek kadar ülkeye zarar vermeyi çözemiyorum” dedi.Adanalı bu öfke içinde yıllarca birlikte çalıştığı Vitali Hakko için düzenlediği arşivi karıştırırken bulduğu bir anıyı paylaştı. “İşte böyle anlarda insanın önüne çıkıyor bu ibret dolu anılar” diye konuştu.Adanalı’nın sözünü ettiği Mina Urgan’ın anısı “Bir Dinozorun Anıları” adlı kitapta da yer alıyor. Şöyle:“Cenazeyi aile dostu bir avukatın Karaköy’de caddeye bakan bürosundan seyrettik. Büro yüksek kaldırımın tam altındaydı. Top arabası görününce ansızın şiddetli bir dolu yağıyormuşçasına (çıt çıt çıt) sesleri geldi oradan. Meğer eskiden basamaklı olan yüksek kaldırımda toplanan Yahudiler dinlerinin yas geleneğine uyarak giysilerinin düğmelerini aynı anda koparmışlar yere atmışlardı. Düşen düğmelerdi o dolu sesini çıkaran.” Bu anı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna hiçbir dini ve milli ayırım yapmadan bağlı olan ve kendini Türk hisseden insanların sevgisinin bir sembolüydü bana göre.Diğer anıyı ise hangisi olduğunu hatırlayamadım, ama halkla ilişkilerin duayeni Betül Mardin bir TV’de anlatmıştı.Betül Mardin 1938’de okuluna her gün tramvayla gidip gelirmiş. Anlattığına göre tramvay Dolmabahçe önüne geldiğinde vatman aracı durdurur, hemen aşağı inip bir koşu Saray’ın kapısındaki nöbetçiye gider ve “Gazi bugün nasıl?” diye sorarmış.Sonra da aldığı cevabı tramvay yolcularına aktarırmış. Eğer cevap “Ateşi biraz düştü, bugün daha iyi” şeklindeyse tramvaydan sevinç naraları ve alkışlar yükselirmiş.Yok eğer cevap “Ateşi çıktı, bugün pek iyi değil” olursa tramvaydakilerin çoğu hıçkırarak ağlamaya başlarmış.İşte yalnız Atatürk buydu. *** 100 bin mahkeme kararı mı var? Telefon dinlemeleri hiç kesilmeden sürerken, “telekulak” konusu da sessiz sakin irdeleniyor Meclis’te. Telekom İletişim Başkanı Fethi Çiçek, Meclis Araştırma Komisyonu’na bilgiler veriyor. Bakalım sonunda ortaya nasıl bir rapor çıkacak.Bu açıklamalardan biri çok çarpıcıydı. Resmi olarak şu anda tam 100 bin telefon dinleniyormuş. Gerçi telekulak iddiaları yüzünden herkes paranoyak oldu, telefonunun dinlendiğinden kuşku duyuyor ama demek ki bilinen 100 bin telefon var dinlenen.Yasal olarak biliyoruz ki telefon dinleme izni mahkemeler tarafından veriliyor. Üstelik herbir dinleme için mahkemeden izin çıkması gerekiyor.Mahkeme savcılıklardan veya istihbarat örgütlerinden gelen talepleri inceliyor, gerekçeleri makul buluyor ve daha sonra da dinleme izni veriyor.Bu durumda demek ki tam 100 bin kişi için mahkemelere başvurulmuş, mahkemeler bunların gerekçelerini incelemiş ve dinleme izni vermiş.Bu inanılmaz bir sayı. Sadece yazışmaları başvuru ve cevap olmak üzere iki tek sayfa düşünsek 200 bin sayfa eder. Kaç dosyaya sığacağını hesaplayın artık.Tabii buradaki en büyük kuşku, gerçekten her dinleme için mahkemeden izin alındı mı? Yoksa bir ara çok konuşulan “genel izleme” adı altında polis ve diğer istihbarat kuruluşları canları kimi istiyorsa dinlemeye mi aldı?Bunun somut sonucunu sanıyorum Ergenekon davasında göreceğiz. İddianamenin okunması bitti, artık detaylara geçilecek. İddianamenin dörte üçünü oluşturan telefon dinleme kayıtları ile ilgili herhalde avukatlar “yasal prosedürün yerine getirilip getirilmediğini” sorgulayacaktır. Ve herhalde savcılık iddinameye koyduğu tüm telefon dinleme kayıtlarının “izinle yapıldığını” belgeleriyle ortaya koyacaktır.Merakle bekliyorum... *** Başbakan doğru söyledi Erdoğan dünkü Meclis Grup Toplantısı’nda, kendisini sıkıntıya sokan bir söylemine açıklık getirdi. Dedi ki “Ya sev ya terk et diye bir cümle kullanmadım.” Çok doğru ve halkı. Gerçekten Başbakan böyle bir cümle sarf etmedi. Başbakan şöyle dedi: “Ülkesini vatanını sevmeyenin bu ülkede yeri yok.” Cümle kelime kelime aynı olmayabilir tabii, ama bunun başka ne anlamı olabilir ki?“Ya sev ya terk et” bir dönem MHP’nin kullandığı slogandı. Medya da doğal olarak “ülkesini vatanını sevmeyenin bu ülkede yeri yok” cümlesini biraz da hatırlatma amacıyla MHP’nin sloganıyla özdeşleştirdi.Ama arzu eden bu pazar Yıldırım Tuna’dan gelen “mahkeme” fıkrasını bir kez daha okusun diyorum. Çünkü aynı durum orada da vardı. Kelimeler bu fıkrada da farklıydı. Sonuç ise aynıydı. *** İşte gerçek taraftar Geçen hafta Fenerbahçe’nin Arsenal önündeki futbolunu eleştiren yazımın sonuna “Ama Fenerbahçe yine de Galatasaray’ı yenecek” diye keskin bir tahminde bulunmuştum. Doğal olarak öncelikle bazı Galatasaraylılar öfke dolu mesajlar göndererek “Sizi sahadan silince bakalım ne yazacaksınız” demişlerdi.Ben de hepsine cevaben “Hayret diye yazarım olur biter” demiştim.Sonuçta bu keskin tahmin tuttu. Üstelik Fenerbahçe 4 gol attı. İşte bu maçtan sonra öfkeli mesajlar gönderen Galatasaraylılardan “Tebrikler, iyi tahmindi, haklısınız” mesajları aldım. Aslına bakarsanız özlediğimiz taraftarlık da bu. İki takım da 100 yılı aşan bir tatlı rekabet içinde. Bunun içinde düşmanlık olamaz ki. *** Ceza yeme fındık ye Ordu Perşembe arasındaki sahil yolundayız. Sağda koca bir tabela. Üzerinde “Ceza yeme fındık ye” yazıyor. Altında da aşırı hız yapmanın bir yararı olmadığı, önemli olanın gidilecek yere esenlikle varılmasının olduğunu belirten başka bir cümle daha var.Karadeniz insanının esprilerini bilmeyen yok artık. Bu espriler ince bir zekânın ürünü. Ordu’nun en önemli geçim kaynağını, trafikte aşırı hız yapmanın zararında anlatmanın bu kadar esprili bir başka örneği olamaz herhalde.Şimdi arabamda Ordu’dan getirdiğim fındıklar var. Çok hızlandığımı fark ettiğimde hemen çıkarıp bir avuç fındık yiyorum.Biliyorsunuz fındık yemek “iyidir” aynı zamanda. *** Kibir, bele bağlanmış taş gibidir. Onunla ne yüzülür ne de uçulur. Hacı Bayram Veli

Devamını Oku

Biraz para basılsa Türkiye batmaz

10 Kasım 2008

Dünya içinde olduğu ekonomik krize çareler arıyor. Türkiye ise çare arar gibi yaparken bizzat en yetkili ağızlar hâlâ krizin bize teğet geçeceğinden söz ediyor. Krizi önceden görmeyip de şimdi paniğe kapılanlar yapay moral dopingleriyle hükümeti destekler gibi görünerek canlarını kurtarmaya çalışıyorlar.Dünya kapitalist devleri tüm tanımlara ters düşerek en radikal önlemleri alıyorlar. “Kapitalizmi tanrısal bir sistem” olarak gören ABD şirket kurtarmak için trilyon dolarları gözden çıkarırken Almanya, İngiltere, Fransa ve pek çok AB ülkesi bankalarını devletleştirerek kurtarmaya çabalıyor.Terörle mücadele yöntemleriİngiltere ekonomik krize karşı “terörle mücadele yasalarının” uygulanacağını bile belirtiyor. Ekonomik kriz ile terörle mücadelenin ne ilgisi olabilir diye düşünülebilir, ki yakın bir gelecekte bu Türkiye’nin de gündemine gelecektir, ama yanlış anlaşılmaması adına şimdilik bu konuyu ileriye saklıyorum.Önlemler yeter mi?Hükümet ve tatlı kârlara alışmış olan sermayenin bir bölümü, bir yandan yapay moral dopinglerine başvururken diğer yandan da ekonomik krizin etkisini hafifletmek adına önlemler almaya çalışıyor. Şu ana kadar talep edilenler izlediğim kadarıyla genel ekonomik krizin boyutunu küçültmek amacından çok ziyade “gemisini kurtaran kaptan” zihniyetini yansıtıyor.Popülizm batağıAKP iktidarı Derviş döneminin İMF politikalarını, o döneme göre büyük akıllılık göstererek, aynen uygulamış ve geçen 5 yılı kurtarmayı başarmıştı. Ama şimdi durum farklı. Elde bir reçete yok ve yerel seçimler yaklaşıyor. İktidar önlem alıyormuş gibi yaparak aslında seçime kadar yoksullaştırılan halkı susturacak önlemler alıyor. Erdoğan’ın popülizme batmasının temel nedeni bence burada yatıyor.Radikal olarak yapılabileceklerYıllar önce yine benzer krizler yaşandığında, ekonomi konusundaki bilgisine güvendiğim yakın dostum Memduh Bayraktaroğlu, ilk bakışta genel ekonomik kurallara aykırı gibi görünen ama uygulanması halinde kısa bir sıkıntı döneminden sonra ekonomiyi esenliğe çıkarabilecek önerilerde bulunurdu. Zamanla bunları ciddiye almayanların bile “keşke yapılsaydı” dediklerine tanık olmuştum.Yine öneri geldiMemduh Bayraktaroğlu ile geçenlerde sohbet ettim. Hafif bir kalp rahatsızlığı geçirerek evinde dinlenmişti, ayağa kalkmasının şerefine yemek yedik. Bu yemekte bana yine radikal önlemlerden söz etti. Kendisine “Benim ekonomi bilgimin yetersiz kalacağını biliyorum bu nedenle söylediklerini bana yazar mısın?” dedim. 2 gün sonra aşağıdaki mektubu gönderdi:Genel doğrularSevgili CanLiberal kapitalizmin babası Adam Smith şöyle demiştir: “Bir papağana Arz-Talep Yasasını öğretirseniz onu iktisatçı yaparsınız...” Bunu şöyle tercüme edebilirim:Üretimin de para arzıyla aynı oranda arttığı bir ekonomide enflasyon yaşanmaz...Keza Irwing Fisher’in Miktar Teorisi de mal ve hizmet fiyatlarının para arzı ile ilişkisini kanıtlar.İktisatçı akademisyenlerimiz nedense Irwing Fisher’in Miktar Teorisi’ne sadece “para arzı” açısından bakarlar, “mal ve hizmet” arzını görmezden gelirler.Çünkü arkadaşlarımıza göre her üretim artışı yeni yatırımı gerektirir (Doğrudur)... Yatırım ise harcama ve istihdam demektir (Doğru). Doğru sanılan yanlışlarHarcama ve istihdam para arzını genişleteceği için enflasyon kaçınılmazdır (Yanlış).Yanlış, çünkü böyle bir görüş tutucudur, korkaktır, pısırıktır ve daha da kötüsü asla liberal değildir...Ve... Emine kadının mutfak, çamaşır, bulaşık, eğitim, elektrik, yakıt, ulaşım gideri aylık gelirinin yüzde doksanı iken Emine Hanımefendi’nin mutfak, çamaşır, bulaşık, eğitim, elektrik, yakıt, ulaşım giderinin aylık gelirinin yüzde üçü bile olmadığını göremezler.Adalet sağlanmazSevgili Can,Mevcut para ve ihracat politikalarıyla (Yüksek reel faiz - düşük kur - katma değer yaratmayan) Türkiye ekonomisi ne gelir dağılımında adaleti sağlayabilir, ne de toplumsal uzlaşmayı...Peki ne yapmalıyız?Söyleyeyim:Acilen para arzını artırmalıyız ki faizler düşsün, krediler yeniden açılsın, yatırımlar devam etsin, istihdam ve üretim artışı sağlansın.Duran tüketim canlansın, sanayi tam kapasite çalışsın.Para arzı nasıl arttırılsın?Hazine, bankalara sattığı kâğıtların büyük bir kısmını geri satın alsın.Bütün KOBİ’lere ve esnafa “Ticari Kredi Kartı Kullanma Zorunluluğu” getirilsin, bu kartların aylık faizi yüzde 1’i geçmesin, aradaki farkı Hazine karşılasın.Hazine’nin bankalara ödeyeceği faiz farkı, ekonominin büyüyerek kayda alınacak olmasından doğacak vergi gelirleri artışından daha az olacaktır.Önce de alay etmişlerdiBu önermelerim 1993 yılında yapılmadığı gibi alay konusu edilmişti. Sonunda 15 yılda iç borç toplamı 13 milyar dolardan 280 milyar dolara çıktı.Buna 15 yılda ödenen 300 milyar dolar faizi de eklersen (170 milyar dolarının enflasyon ile karşılandığını kabul etsek bile, kalan 130 milyar dolar da çok büyük bir rakamdır), sadece 5-6 milyar dolar para basılmasından korkmakla ne derin(!) hatalar yapıldığını ve ülke olarak neler yitirdiğimizi daha iyi anlarsın...Hasılı sevgili kardeşim Yüksek reel faiz-düşük kur, eroin ile tedavi gibidir...Dünyayı toz pembe görsen de için erimekte, bedenin senin olmaktan çıkmaktadır...Sevgi ile gözlerinden öperim... Memduh Bayraktaroğlu *****Aman dokunma Yolcunun biri taksi şoförüne bir şey sormak için öne eğilir ve şoförün omzuna hafifçe dokunur. Yolcunun dokunmasıyla birlikte şoför bir çığlık atar ve arabanın kontrolünü kaybeder. Taksi bir otobüse çarpar, kaldırıma çıkar ve şoför büyük bir vitrine birkaç santim kala durmayı başarır.Birkaç dakika sessizlik olur. Hâlâ titremekte olan şoför “Özür dilerim ama ödümü kopardınız” der. Aynı şoku yaşayan yolcu, “Ben de özür dilerim ama omzunuza hafifçe dokunmanın sizi bu kadar korkutabileceğini düşünmemiştim” cevabını verir.Şoför “Hayır hayır, tamamen benim hatam. Bugün taksi şoförü olarak ilk günüm. Son 25 yıldır sadece cenaze arabası kullanıyordum da...”***** Devlet adamı koyunu kırpar, siyasetçi derisini yüzer. Austin O’Malley

Devamını Oku