Çarşafa dolanan türbancı kesildi

7 Aralık 2008

Sevgili okurlar bugün hem haftanın hem de tabii ki çok daha önemlisi bayramın ilk günü. Herkes haftaya umutla başlamak ister, bu günün bir de bayrama denk gelmesi umudu daha da artırır. Her şey ne kadar kötüye giderse gitsin içimizdeki umudu yaşatmazsak işte o zaman kötüye giden her şeyin altında kalırız.İyi bayramlarBu duygular içinde hemen yazımın başında hepinizin bayramını kutlamak istiyorum. Bayram nedeniyle çeşitli yollardan kutlama gönderen herkese de çok teşekkür ederim. Ama ne yazık ki tüm bunları tek tek yanıtlamak mümkün olmadığı için, bu kutlamayı herkesin kabul etmesini dilerim.Yılın tartışmasıSevgili okurlar CHP’nin belki de bu kadar büyüyeceğini tahmin etmediği “yeni açılımı” tartışılmaya devam ediyor. Burada ilginç olan, bugüne kadar muhalefeti görmezden gelen, 6 yıldır AKP’yi desteklemek adına gözlerini ve kulaklarını kapatanların şimdi bir anda “laik, Atatürkçü, çağdaş” çizgiyi savunuyormuş gibi yaparak CHP’ye saldırmaları.Çarşafa dolandılarAncak, tesadüfen çarşaflı bir kadına rozet takılmasını bahane ederek laik cumhuriyete sözde sahip çıkmaya kalkanların önemli bir bölümü adeta “çarşafa dolandı” ve çareyi türbana sarılmakta buldu. “Kimsenin başının kapalı olmasına karışmıyoruz ama” diye başlayan parlak cümleler kuranlar “Bu çarşaf da nereden çıktı” öfkesini saçıyor ortalığa.AKP keyifle izliyorGördüğüm kadarıyla CHP üzerinde yaratılan tartışmalar en çok AKP’nin işine yarıyor. Çünkü CHP’nin, elbetteki oy almak için yaptığı yeni hamle ile AKP türbanı daha da meşrulaştırma şansı elde ediyor. Neyin ne olduğunu bilmeyenlerin sürdürdüğü bu laikliği sözde koruma kavgası sayesinde AKP daha da güç kazanıyor farkında değiller. CHP bitirmeliTabii hemen şunu da söylemeliyim. Bir siyasi parti toplumun bir kesimini “düşman” olarak kabul ederek dışlayamaz. Bu toplumsal dengeyi sağlamak amacıyla başlatılan yeni açılımın “aykırı” sonuçlar vermesi ihtimali de var. Bu nedenle CHP yöneticilerinin bu yeni açılımı açıklamak adına her fırsatta konuşmaları da gereksiz. Çünkü dertlerini anlatamadıkları gibi taban kaybına da uğrayabilirler.CHP’ye oy vermeyeceklerBunu şunun için söylüyorum: CHP’nin bazı önemli yetkililerinin, bana göre biraz da kendilerini kaybederek yaptıkları şovlar nedeniyle cidden öfkelenen pek çok kişinin “Ölürüm de artık bu partiye oy vermem” dediğini çok duyuyorum. İşin kötüsü bu kesim hiç oy kullanmama eğiliminde. Bu, demokrasi adına uğrayacağımız en büyük talihsizlik olur.Kıyafet tartışmasıBu arada yanlış anlatılan bir noktaya daha değinmek istiyorum. Âşık Veysel’in bir tarihte Atatürk’ü görmek için Ankara’ya geldiğinde Ulus Meydanı’na sokulmamasını istismar etmeye kalkanlar çıktı. AKP bu olayı bahane ederek, aslında laikliği yıkmak için kullandığı kıyafet dayatma konusunu yine “özgürlük ve demokrasi” gibi sunma gösterisi yapıyor.Gerçek çok farklıOysa sevgili okurlar, geçmişi iyi bilmeyince gerçekleri anlamak da mümkün olmuyor. Evet doğrudur, 1930’lu, 40’lı yıllarda Ankara’da Ulus, İstanbul’da da Taksim ve İstiklal Caddesi’ne kılığı kıyafeti bozuk olanlar sokulmuyordu. Burada dinle ilgili bir sorun yoktu, sadece toplumun varması istenen çağdaş düzey adına yapılıyordu bu.İnsan haklarına aykırıEvet, bugünün gözüyle baktığımızda ortada insan haklarına aykırı bir durum var. Ancak o günün koşullarını düşünün. Yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş. Birbiri ardına devrimler yapılıyor, yeni bir yaşam biçimi uygulanmaya çalışılıyor. İşte Ankara’da Ulus, İstanbul’da Taksim halka yeni yaşam biçiminin nasıl olması gerektiğini gösteren örnek yerlerdi.Özendirme amaçlıDönemin Cumhuriyet kadroları halka yeni ve çağdaş yaşam biçiminin nasıl olacağını göstermeyi amaçlıyordu. Ulus ve Taksim’e gitmek isteyenler tıpkı bir bayram sabahı gibi en iyi ve temiz giysilerini giyerdi. O yıllarda Ulus ya da Taksim’e gittiğinizde çevrenizde başı açık tayyörlü kadınlar ve kravatlı erkekler kol kola yürür, çocuklar en güzel elbiseleriyle güle oynaya koşuştururdu.Güzel olan budurBunun tek anlamı vardı: İyi ve güzel olan budur, çağdaş yaşam hepimiz için yararlıdır, siz de böyle olmaya çalışın. Yani Ulus ve Taksim, tıpkı yeni yapılan bir sitedeki örnek evler gibi düşünülmüştü. İnsanlar buralarda çağdaş yaşam biçimini bizzat görerek ve yaşayarak öğrenme şansı buluyordu.Bugünkü AVM’ler de örnektirSize hemen bugünden bir örnek vereyim. Türkiye’nin ilk alışveriş merkezleri olan Bakırköy Galleria ve Etiler Akmerkez aslında 1930’ların Ulus ve Taksim’inin işlevini görmüştür. Elbette AVM’lere kılığı nedeniyle kimsenin girişi engellenmemiştir ama, buralara gitmeyi bir “statü” olarak gören varoş gençleri, kılık kıyafetlerine ve davranış biçimlerine özen göstermişlerdir.Herkese aykırı düşmemekİlk AVM’ler açıldığında sosyologlar bu durumu incelemişlerdi. AVM’lere gelen gençlerdeki davranış değişikliklerini, daha kaliteli bir yaşam biçimine geçilmesinde buraların büyük yararı olduğunu vurgulamışlardı. Bugün gidin AVM’lere, kılığı kıyafeti bozuk, kimi sokaklardaki gibi birbirlerine “eşek şakaları” yapan, itişip kakışan, bağırıp çağıran gençleri göremezsiniz. Zamanında bu örnek gösterme uygulaması biraz devlet zoruyla yapılmış hepsi bu.Kafaların karıştığı anSevgili okurlar bayram da olsa, ağzımızın tadını fazla bozmadan ekonomiyi konuşmak zorundayız. Krizin derinleşmesi, hızla artan işsizlik nedeniyle pek çok kişiye bu bayramın zehir olduğunu hepimiz biliyoruz. Belli ki şimdi işler daha da sıkışacak, çünkü IMF geliyor artık. İşte kafalar da burada karışıyor.IMF olsun mu olmasın mı?En büyük kafa karışıklığı sanıyorum sermaye çevrelerinde yaşanıyor. Bir yanda ayakta kalmak için önlem almak zorundalar, işçi çıkarıyorlar. Öte yandan mallarını satmak için “parası olanlara” ihtiyaçları var. Bu nedenle IMF gelsin işleri disiplin altına soksun istiyorlar, ama örneğin KDV’nin de düşmesini bekliyorlar. Son zamanlarda belki de ilk kez Tayyip Erdoğan çok haklı bir şey söyledi: “Hem IMF diyorsunuz hem de KDV düşsün diyorsunuz, bu ne çelişki?” Peki nasıl düştük?Hafta içinde sorduğum soruyu tekrarlamak istiyorum. Hani AKP sayesinde dünyanın en güçlü ekonomilerinden biri haline gelmiştik? Hani tüm dünya Türkiye’yi yıldız olarak görüyor ve bize koşuyordu? Hani ansiklopedi bile fırlatılsa ekonomiye bir şey olmayacaktı? O halde neden yine IMF’nin kapısındayız? Örneğin Yunanistan neden IMF’ye gitmiyor da çok daha “güçlü” olan Türkiye gidiyor?Bir çarşaf olayı dahaYazımın başında çarşafa değinmiştim, sonunda başka bir çarşaf, daha doğrusu “çarşaflama” konusuna değinmek istiyorum. Türkiye en iyi becerdiği işlerden birini daha çarşafa dolandırdı. Bugüne kadar ufak tefek eleştiriler dışında hiç aksamayan seçim kütüğü konusu bugünkü iktidarın kurnazlığı sayesinde altüst oldu.Yargıdan alınıncaÇünkü sevgili okurlar, iktidar ne pahasına olursa olsun yerinde kalabilmek amacıyla seçim kütüklerine müdahale etti. Seçim kütüklerinin hazırlanmasını yargının elinden alıp kendi hizmetindeki memurların eline verdi. Ortaya 6 milyon yeni seçmen çıktı. Bu saatten sonra her şeyin düzeltilebileceğine kimse ihtimal vermiyor. Bu da yapılacak ilk seçimlere şaibe düşürmüştür. AKP’nin işte buna hiç hakkı yoktu.Hepinizin bayramını tekrar kutlar iyi haftalar dilerim. *** Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla, ışığından bir şey kaybetmez. Mevlânâ

Devamını Oku

Ekonomik krizde kim seks yapmaz

6 Aralık 2008

Cem Boyner krizle ilgili değerlendirme yaparken “İnsanlar her şeyden uzaklaştı. Seks bile yapmıyorlar” demiş.Tabii Boyner bunu elinde bir veri olmadan söylüyor. Çünkü bu konuda bir araştırma yok. Yatak odaları izleniyorsa bilemem ama herhalde insanlar “seks bile yapmıyorum” diye konuşmazlarsa bunun doğruluğunu kanıtlamamız çok zor.Neyse ki bu merakımızı Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök giderdi. Arkadaşı olduğu için açıp telefonu “Cem” demiş, “Nereden biliyorsun böyle olduğunu, kendi deneyimlerinden mi yoksa satışlardan mı?” diye sormuş.Aslında “helal olsun” yani, ben “kendi deneyimlerinden mi?” diye soramazdım.Cem Boyner de cevap olarak “satışlardan tabii” demiş. Meğer son zamanlarda kadınlar “seksi ayakkabı” almaz olmuşlar.Sonuç: Kadınlar seksi ayakkabı almıyorlarsa demek ki seks de yapmıyorlar.Ancak, Cem Boyner “Krizde seks bile yapılmıyor” sözlerini “seksi ayakkabı” satışlarına bağlasa da, ekonomik kriz dönemlerinde “Fuhuş sektörünün” patladığı bir gerçek.Çünkü ekonomik krizlerde “parasızlık” nedeniyle ahlâk seviyesinde düşme görülüyor ve o güne kadar para karşılığı seks yapmayan kadınlar bile buna yönelebiliyor.Üstelik bu tüm dünya ülkelerinde görünen bir gerçek.Seks iki kişi arasında olur. Ekonomik krizlerde fuhuş patlıyorsa demek ki “sekste” bir azalma yok belki artış bile var.Şimdi gelelim Cem Boyner’in kastettiği sekse. Ekonomik krizlerde fuhuş sektörü patlarken “eşler arası seks ilişkisi” soğuyor. Yani sekste artış var, ama eşler arasında azalıyor.Üstelik Boyner’in Özkök’e yaptığı açıklamadan bir başka gerçek daha ortaya çıkıyor. Ekonomik kriz nedeniyle fuhuşa yönelen kadınların “seksi olmak” gibi bir derdi yok. Para gelsin de ister kapı aralığında olsun yani. *** Nerden Nereye... Dün: Göğsümüz tunc siperiydi..Bugün: Göğüslerimiz artık silikonlu.Dün: Demir ağlarla örmüştük ana yurdu.Bugün: Çetelerle başına çorap ördük.Dün: Türk’e durmak yaraşmazdı.Bugün: Türk’e dürüstlük yaraşmaz oldu.Dün: Canımızı vermiştik bu vatan için.Bugün: Naylon fatura verir olduk vatanı soymak için.Dün: Elimizde üretkenliğin nasırı vardı.Bugün: Elimizde tembelliğin cep telefonu.Dün: Kağnılarla cepheye silah taşırdık.Bugün: Son model Mercedes’lerle tetikçi taşıyoruz.Dün: İstikbal göklerdeydi.Bugun: İstikbal gökkafeslerde.Dün: Yüreğimiz coşkulu, gönlümüz zengindi.Bugün: Yüreğimiz organ tacirinde.Dün: Çıkmıştık açık alınla 10 yılda her savaştan..Bugün: Çetelerle savaşmayı bile beceremiyoruz.Dün: Her şeyi onurumuza bırakmıştık.Bugün: Her şeyi oluruna bıraktık.Dün: 10. yıl marşımız vardı.Bugün: Hâlâ 10. yıl marşımız var ama kaybımız 70 yıl! *** Yıldırım Tuna’dan pazar fıkralarıAdam kar yağarken penceresinden bahçede erkek arkadaşı ile kardan adam yapan minik kızını büyük bir mutlulukla izliyormuş. Küçük oğlan kıza sokulup “Bit tiiiiiii..!” demiş, “Eve gidip bir tane havuç getireyim de tamam olsun!” Minik kız, “İki tane getir...” demiş, “İkincisiyle de burnunu yaparız!” ***Kır saçlı yaşlı adam kamyoncuların durup yemek yedikleri benzin istasyonunda kahvaltısını yaparken içeriye motosiklet çetesinden deri yelekli, siyah bandanalı, çıplak kollarında dövmeler bulunan dev gibi üç tane serseri girmiş. Birincisi adamcağızın tabağındaki böreğe sigarasını saplayıp barın önündeki sandalyeye oturmuş, ikincisi içtiği sütün içine tükürüp bardaki yerini almış, üçüncüsü adamın tabağını ters çevirip arkadaslarının yanına oturmuş. Adamcağız en ufak bir itirazda bulunmadan sessizce terk etmiş orayı. Bir süre sonra serserilerden biri garson kıza dönüp “Ne biçim bir herifti o?” demiş, “Erkekliği beş para etmezmiş.” Garson kız “Evet” diye cevap vermiş “Şoförlüğü de beş para etmezmiş. Benzinlikten çıkarken dev gibi TIR’ı ile üç tane park etmiş motosikletin üzerinden geçip un ufak etti...” ***Adam ve kadın çırılçıplak yataktalar. Adam gazeteye göz gezdirirken ön sayfada iri puntolarla basılmış manşeti okumuş: “YENi ÇIKAN KANUNA GÖRE AYNI CiNSTEN ÇiFTLER EVLENEBiLECEKLER.” Adam öfkeyle “Rezalet yahu” demiş, “Ne örfümüz ne adetimiz kaldı. Bu aile düzeninin temeline konulmuş bir bomba sanki.” Kadın sakince “Evet” demiş, “Kocam da aynen öyle söylüyor!” ***Yeni evli çift ilk kavgalarını ediyorlarmış. Bir ara “Sen” demiş adam, “Sen nikâh törenimizde beni daima seveceğine, sürekli itaat edeceğine şahitlerin önünde söz vermedin mi?” Karısı “Biliyorum verdim” demiş “Ne yani? O kadar davetli arasında o tatbiki imkânsız saçma sapan şeye itiraz edip törende hır mı çıkartsaydım yani?” *** Size de ‘Bu göbek ne böyle’ diye soruyorlar mı? İnsanın göbeği çıkmasın. Biriyle karşılaştığınızda belki de muhabbet açmak için sorulan ilk soru, “Ne bu göbek yahu” olur.Kızar mıyım? Kızarım da önce kendime tabii. Böyle haşmetli göbek oluşturursan adam da sorar bu soruyu.Ama güzel olan “Bu ne göbek” sorusuna illa da “yalan” cevap vermektir. Asla “Oldu valla” demez göbek sahibi. Mutlaka bir bahanesi vardır.İşte okurlardan biri “göbek” sorusuna verilen “tatlı yalanları” toplayıp göndermiş:Bu ne göbek?Sana ne! Ben mutluyum, göbek mutlu. ***Bu ne göbek?Sorma ya, göbek kemiklerim fazla iri de... ***Bu ne göbek?Metabolizma meselesi koçum. ***Bu ne göbek?Zengin gösteriyor dimi... ***Bu ne göbek?La havle vela kuvvet, can simidi bu can simidi. ***Bu ne göbek?Onu bulamayanlarda var, şükret yaradanına. ***Bu ne göbek?Kendime güvenimin sermayesidir yavrum o, sen devam et. ***Bu ne göbek?Göbek değil o, gaz yaptı midem. ***Bu ne göbek?Sabah 2 litre su içtim oğlum. ***Bu ne göbek?Dalga geçme amca oğlu, gastrit var. ***Bu ne göbek?Hayrola, şekilciyiz galiba? ***Bu ne göbek?Çok beğendiysen sana da yapalım bir tane. ***Bu ne göbek?Nazar etme ne olur, ye ve iç seninde olur. ***Bu ne göbek?Ee naparsın büyük balık büyük kayanın altında yatar. ***Bu ne göbek?Vücut yaptım, karın kası falan... Bırakınca sarkma yaptı. ***Bu ne göbek?Onun da duyguları var. Lütfen! ***Bu ne göbek?Altında yazıyor bir bak istersen. ***Bu ne göbek?Göbek değil o. Aşk yastığı. Sevgiliye kıyak. Çaktın? *** Karınızın doğum gününü unutmamanızın en iyi yöntemi, bir kez unutmanızdır.

Devamını Oku

Anadolu’da kaç halk ana dilini konuşamıyor?

5 Aralık 2008

Yaşar Kemal Çankaya Köşkü’ne çıktı ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün elinden Kültür Sanat Büyük Ödülü’nü aldı. Kıvanç verici bir törendi. Türkiye’nin sanatçılarına verdiği değeri bir kez daha ortaya koydu.Gerçi kimileri nedense sanki Türkiye’de ilk kez sanatçılar onurlandırılıyormuş gibi davrandılar. Son 6 yıldır Türkiye’de türeyen bir “liberal aydın tipi” var. Bu kesim iktidarın gönüllü destekçileri Türkiye’de her işi ilk kez AKP yapıyormuş gibi gösteriyorlar. Bu ödül de öyle.Neyse, gelelim konumuza. Büyük romancı Yaşar Kemal törende bir konuşma yaptı. Bu konuşmanın dikkatimi çeken ve meraklandıran bir bölümü var. Tabii “cehaletemi mazur görün” tam anlamadığım bir cümlesine takıldım Yaşar Kemal’in.Diyor ki: “Anadolu’da yaşayan her halk kendi ana dilini konuşacak, kendi ana dilinde eğitim görecek, kitaplar yazacak.” Baktım dünkü gazete ve televizyon haberlerinde manşetlere çıkan cümle buydu. Bu cümle seçildiğine göre insan ister istemez kendi dilini konuşamayan halkların kimler olduğunu da öğrenmek istiyor. Her nedense kimse bu halkları saymamıştı.Merakım şu: Anadolu’da kendi ana dilini konuşamayan kaç halk yaşıyor? Hangisi kendi dilini konuşmak, eğitimini bu dille yapmak, kitaplar yazmak istiyor? Ve en önemlisi kim buna yasak koyuyor?Anladığım kadarıyla Yaşar Kemal bu konuşmasında Kürtleri kastediyor. Bunu da ilk kez yapmıyor.İşte anlamadığım, Yaşar Kemal çapında bir ismin neden açık konuşmak yerine dolambaçlı bir yol kullanmayı seçtiği. Yaşar Kemal o konuşmasında açık açık “Kürtler kendi dilleriyle konuşsun, kendi dilleriyle eğitim yapsın, kitaplar yazsın” dese çok daha güzel olmaz mı?Ayrıca bu konuda da çok ciddi bir bilgi kirliliği yaratılıyor. Evet Kürt halkı uzun bir dönem belki kendi arasında bile ana dilini konuşmaktan ürktü, çekindi. Ancak şu anda “Kürtçe konuşamıyorum, bu engelleniyor” diyen bir kişi bile bulamazsınız.Sorun eğitimi de kendi diliyle yapması ise, elbette oturulup konuşulacaktır ki konuşuluyor da.Ve öyle sanıyorum, bu konu uygulama aşamasına geldiğinde belki de bizzat Kürtler bunun çok da iyi olmayacağını tartışmaya başlayacaklardır.*****Karşılaştığım herkes en az bir konuda benden daha yetenekli, o halde her insandan öğreneceğim bir şey var. Leo Buscaglia*****Bakan ağzından yalan Başbakan ulusa sesleniş programında “Kriz tepe noktasından inişe geçti” dedi. Konu Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek’e soruldu. Çiçek soruyu soran muhabirin ifadesini düzelterek “finansal kriz” dedi. Ardından da ekledi: “Ekonomik kriz değil, finansal kriz, ikisi farklı.” Yani Cemil Çiçek, Başbakan’ın ekonomik krizle ilgili bir değerlendirme yapmadığını söylemeye çalıştı. Artık ne fark ederse “Düzelme ekonomide değil, finans piyasalarında” demeye getirdi.Merak bu ya ben de Başbakan’ın ulusa sesleniş programında ne dediğine baktım. Hiç de Cemil Çiçek’in dediği gibi finansal krizden söz etmiyor. Ekonomik de demiyor sadece “kriz inişe geçti” cümlesini kullanıyor. Normal bir vatandaş “Kriz inişe geçti” cümlesinden ne anlar?Yerel seçimler yaklaştıkça belli ki işin tadı iyice kaçıyor. Koca bir bakan “her nedense” milyonların önünde doğru olmayan bir beyanı kullanmaktan sakınmıyor.*****Kadir Topbaş gerçeği söyleyemiyor Hürriyet yazarı Mehmet Yılmaz iki gün önce metrobüs hattı için Hollanda’dan alınan otobüslerin kullanılamadığını ileri sürerek İstanbul Belediyesi’nin boşa para harcadığını yazdı.Oysa bir hafta kadar önce gerçek metrobüslerin neden kullanılamadığını yazmıştım. Herhalde Yılmaz’ın gözünden kaçtı ya da yazdıklarıma inanmadı.Dün İstanbul Belediyesi’nin açıklaması vardı Yılmaz’ın sütununda. Açıklamada bu otobüslerin çok yararlı olduğu belirtiliyor ama neden hâlâ kullanılmadığı söylenmiyor. Nitekim Yılmaz da bu ayrıntıya dikkat çekerek önceki iddiasını sürdürmüş.Belediyenin açıklayamadığı gerçek şu: Bu otobüsler şu anda kullanılanlara göre gerçekten çok daha verimli ve ucuz. 7 metre daha uzun olmasına rağmen üst geçit dönüşlerini çok daha kolay yapabiliyorlar. Şoför olmasa bile hatta gidip gelebiliyor, çok az yakıtla ve sessiz çalışıyorlar.Peki niye yola çıkmıyorlar? Başbakan Erdoğan açılış yapmak istiyor. Ama zaman bulamıyor. Belediye de açılışı Başbakan yapacak diye otobüsleri sefere koyamıyor. Üstelik Başbakan’ın hiddetinden çekindiği için olsa gerek “Efendim ne zaman geleceksiniz?” diye de soramıyor. İşte sorun bu. Başkan bu gerçeği tabii ki açıklayamıyor.*****Metrobüs yolunda kazaya hukuki yorum Önceki gün Kadıköy yakasındaki metrobüs yolu yapımında bir iş makinesinin menavra yaparken yola çıkması sonucu meydana gelen kazada ne yazık ki iki kişi can verdi.Bu tabii ki yapım aşamasındaki bir kaza. Peki gerçek metrobüsler kullanılmaz da, şimdiki otobüsler kullanılmaya devam ederse ve trafik de sağdan değil soldan akarsa, metrobüs yolunda meydana gelecek bir kazada hukuk ne yapacak?Çünkü Türkiye’deki trafik kanununa göre trafik sağdan işler. Oysa metrobüs hattında, otobüslerin solda kapısı olmadığı için trafik sağdan akıtılıyor.Diyelim ki bu yola biri girdi ve kendisine otobüs çarptı. Mağdur kişi haklı olarak “Sola baktım gelen yoktu, bir koşu geçerim sandım, ama meğer otobüs sağımdan geliyormuş” diyebilir. Tamam o hatta girmek yasak ama, bu mağdurun hakkını tamamen ortadan kaldırmıyor ki.İşte buyrun size yeni bir “metropol” sorunu.*****Asker Temel’in el bombası Askeri hastanede yatan Temel ve arkadaşlarının cinsel organları kopmuş. Sebebini soranlara Temel anlatıyor: “El pombasu talimu yapayuduk, pimi çektuktan sonra ona kadar sayup atmamuz emredildi, piz de parmaklarumuzla saymaya paşladuk, pir, içi, uç, tört, peş, öpür ele geçmek için pompalaru apuş arasına koyalum tedük, alti, yeti, seçiz, tokuz... Bummm!!!”

Devamını Oku

Minareyi çalmışlar kılıfı hazırlamışlar

3 Aralık 2008

Seçmen sayısındaki 6 milyonluk artışın yarattığı “şaibe” giderek “minare çalınmış, kılıfı da hazırlanmış” atasözünü doğrular hale geliyor.Üstelik minare Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde çalınmış, kılıfı da yine orada dikilmiş ve çok belli ki muhalefet de hiç fark etmemiş.Gerçi fark etse de yapılacak ne vardı bilemiyorum, çünkü sonuçta AKP’li parmaklar havaya kalktığı için kanun da geçip gitmiş.Benim merakım muhalefet nasıl olup da bu kanunun geçmesinden sonra gürültü çıkarmadı.Şimdi gelelim işin özüne.Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 13 Mart 2008 tarihinde kabul ettiği bir yasaya kadar seçmen kütükleri Yüksek Seçim Kurulu tarafından hazırlanıp denetleniyordu.Bu tarihte kabul edilen yasa ile seçmen kütüklerinin belirlenmesi bir anlamda Yüksek Seçim Kurulu’ndan alınarak ‘taşeron’a verildi. Bu ‘taşeron’ da Yüksek Seçim Kurulu gibi kararları tartışılamayan veya mahkemeye götürülemeyen bağımsız bir kurum değil, Türkiye İstatistik Kurumu. 13 Mart 2008 günü kabul edilen yasa değişikliğinin başlığı şöyle: Seçimlerin temel hükümleri ve seçmen kütükleri hakkında kanunda değişiklik yapılmasına dair kanun. Bu kanunun sıra numarası 5749.Yapılan değişiklik aynen şöyle: “Seçmen kütüğü adres kayıt sistemindeki bilgiler esas alınarak her yıl güncelleştirilerek oluşturulur. Gerektiğinde, seçmen kütüğünün dört yılda bir yeniden düzenlenmesi ve iki yılda bir denetlenmesi için gerekli bilgileri toplamak amacıyla, bütün Türkiye’de aynı zamanda Nisan ayının ikinci pazar günü yazım yapılmasına Yüksek Seçim Kurulunca karar verilir.” Yani seçmen kütükleri, başka bir yasa gereği Türkiye İstatistik Kurumu tarafından düzenlenen adres kayıtları esas alınarak hazırlanıyor. Adres bilgileri muhtarlıklarda.İşin püf noktası da burada her ne kadar muhtarlıklar bilgisayar sistemiyle donatılmış ve denetleniyor olsa da, aynı kişinin farklı muhtarlıklarda adres kaydı bulunması mümkün.Şimdi bu tabii ki bir varsayım. Kimsenin elinde şu anda bir veri olmayabilir. Zaten “şaibe” de buradan kaynaklanıyor.Yani iktidar, kendine “yürekten bağlı” muhtarları kullanarak aynı kişiye üstelik aynı kentte birkaç farklı mahallede adres kaydı tutturabilir.Böylelikle istediğiniz kadar “fazla seçmen” üretme şansı bulabilirsiniz.Şu andan itibaren, adres kayıtları sıkı bir denetime tabi tutulmadan, Yüksek Seçim Kurulu, MERNİS ve Türkiye İstatistik Kurumu ortak bir araştırma yapıp ortak bir açıklama yapmadan gidilecek bir seçim şaibeli olacaktır.Zaten 2007 seçimlerine bilgisayar hilesi karıştırıldığı iddiaları hâlâ giderilmemişken, bu kez “6 milyon fazla seçmenle yerel seçimleri yapmak” Türkiye’nin geleceğini karartacaktır. *** İşte bana gelen ilk örnek Seçim kütüğünde adının olup olmadığını kontrol etmek için başvuran bir okurdan dün aldığım mesaj şöyle:Sevgili Can Ataklı bugün uzun yıllardır oturduğum Kozyatağı 19 Mayıs Mahallesi muhtarlığına seçmen kütüğümde adımın olup olmadığını kontrol etmek için gittim. Ancak adımı göremedim. Nüfus İdaresine başvurmam söylendi. Bunun üzerine Kadıköy Nüfus Müdürlüğü’ne gittim. Buradaki incelemede bir de ne göreyim adres kayıtlarına göre yıllardır oturduğum evde soyadları Ö...m olan 4 kişilik başka bir aile okturuyor görünüyor. Kaç seçimdir burada oy kullandığım halde bu seçimler için hazırlanan kütükte başkalarının adını görmek çok canımı sıktı. Ben bu başvuruyu yaparken gelen en 10 kişi de bu nedenle şikâyetçiydi. Sonunda muhtarlık kayıtlarını getirterek durumu düzelttirebildim. Benim evimde oturuyor görünenler için de “izlenmeli” notu düştüler. Öyle sanıyorum ki bu seçimde pek çok kişi oy kullanamayacak pek çok kişi de birden fazla oy kullanabilecek.İşte dakika bir örnek bir. Bu kütüklerin ve seçimlerin şaibeli olmadığını söyleyebilecek miyiz? *** Kural: Önce polis hüviyet göstersin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah polis kılığına girip bardan sürükleyerek kadın kaçıran ve sonra da tecavüz eden eşkıya ile ilgili açıklama yaparken “Polis olduğundan şüphelendiğiniz kişiye mutlaka hüviyet sorun” dedi.Dünkü gazetelerde “polise hüviyet sorma gafletinde bulunan” bazı kişilerin oraları buraları kırılmış fotoğrafları vardı. Yani demek ki Türkiye’de polise kimlik sormak “ağır hakaret ve tahrik” sayılıyor ve soranların başına çok acı işler gelebiliyor.Bu örneklerden yola çıkıp “çağdaş bir insan olma” yolundan dönecek değiliz. İstanbul Emniyet Müdürü’nün dediği gibi gerektiğinde polise kimliğini soracağız.Ancak çağdaş bir emniyet örgütünün de yapması gereken bir şey var bundan önce. Celalettin Müdür halka “hüviyet sorun” diyeceğine, önce polislere “sorulmadan hüviyet göstermeleri” talimatı vermeli.Amerikan filmlerinde görüyoruz (ne kadar gerçek bilemem tabii) ama polis bir yere girdiğinde önce hüviyetini gösteriyor, soruyu ondan sonra soruyor.Bu iş bir tamimle hallolur. Denir ki “Vatandaşla ilgili bir işlem yapılacağında öncelikle mutlaka hüviyetinizi gösterin ya da görünür biçimde üzerinize asın.” Biz de eğer hüviyeti göremezsek “cesaretimizi toplayıp” soralım. Öyle değil mi sayın müdürüm? *** Müthiş güncel bir fıkra Yaşlı kadın gittiği doktora “gaz sorunum var ancak çok şikâyetçi de sayılmam. Gaz çıkardığım zaman ne ses çıkıyor ne de kötü kokuyor. Ayrıca geldiğimden beri en az yirmi kez gaz çıkardım ama siz farkına bile varmadınız” der.Doktor “Şu hapları alın bir hafta sonra sizi tekrar göreyim” der.Bir hafta sonra yaşlı kadın kontrole gelir. “Doktor bey bana ne biçim ilaç verdiniz bilmiyorum” der ve sürdürür: “Gaz çıkardığım zaman hâlâ ses çıkmıyor ama müthiş kötü kokmaya başladı.” Doktor sakince “Çok iyi” der, “Sinüsleriniz düzelmiş, şimdi sıra kulaklara geldi.” Kıssadan hisse: Kötü kokuları hissetmeyenler ve çirkin sesleri duymayanlar bir daha okusun... *** Bilirken susmak, bilmezken söylemek kadar kötüdür. Eflatun

Devamını Oku

22 Temmuz seçimi yenilenmeli

2 Aralık 2008

Konu ilk olarak geçen pazar günü Star TV’de Ruhat Mengi’nin sunduğu “Her Açıdan” programında gündeme geldi. Siyasetçi ve araştırmacı Bülent Tanla Yüksek Seçim Kurulu’nun seçmen sayısının 48 milyona çıktığını açıklamasının skandal olduğunu belirterek bunun son yılların en önemli siyasi tartışması haline dönüşeceğini belirtti.Öyle sanıyorum ki, bu tartışma çok daha büyüyecek. Çünkü seçmen sayısının bir yılda 6 milyon artmasının akla ve mantığa sığar hiçbir tarafı yok.Dün Bülent Tanla ile uzun bir sohbet yaptım. Önceki seçimlerdeki rakamları verdi. Örneğin 2002 seçimlerinde 41 milyon kayıtlı seçmen vardı. İki yıl sonra yapılan 2004 yerel seçimlerinde seçmen sayısı 2 milyon artarak 43 milyon oldu.Garabet ise ondan sona başlıyor. Üç yıl sonra 2007 genel seçimlerinde seçmen sayısı “her nasılsa” 1 milyon düştü. Belki herkes şaşırdı ama ilgililerin “mükerrer yazılanları eledik” açıklamasına da karşı çıkamadı.Geldik günümüze. Yüksek Seçim Kurulu önceki hafta 2009 yerel seçimleri için “kayıtlı” seçmen sayısını 48 milyon olarak açıkladı. Yani bir yıl öncesine göre 6 milyon seçmen artmıştı.Şu ana kadar buna mantıklı bir açıklama getiren olmadı. Türkiye İstatistik Kurumu, Mernis ve Yüksek Seçim Kurulu ayrı ayrı nüfus sayımına göre çalışma yapıldığını ve kesin sonuca ulaşıldığını belirtiyor.O zaman ortaya çok ciddi sorular çıkıyor. Örneğin 2007’deki genel seçimde 6 milyon kişi “seçmen kartı olmadığı için” oy kullanamadı.Bülent Tanla bu 6 milyonu “kayıtdışı seçmen” olarak niteliyor.Yunanistan’ın toplam seçmen sayısına eşit “kayıtdışı seçmenle” bir seçime gittik ve iktidarı tek başına AKP’ye teslim ettik. Bu 6 milyon seçimde oy kullanabilseydi sonuç bugünkü gibi mi olurdu?Bunun kesin bir doğrusu yok. “Evet sonuç yine böyle olurdu” diyebileceğiniz gibi “Hayır, AKP kazansa bile tek başına iktidar olamazdı, baraj altında kalan başka partiler de Meclis’e girebilirdi” diyenlere karşı çıkabilir misiniz?Bu durumda “2007 genel seçimleri şaibeli hale gelmiştir ve seçimlerin tekrar yapılması gerekir” fikri hiç de yabana atılamaz. Ancak burada da başka bir engel var.Yasalarımız gereği Yüksek Seçim Kurulu kararları mahkemeye taşınamıyor. Ama durum Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürülebilir. Ve imzaladığımız anlaşmalar gereği eğer AİHM “Bu durumda seçimlerin yeniden yapılması gerekir” kararı verirse buna uymak zorunda kalırız.Bu mahkemeye de siyasi partiler ya da 6 milyon seçmenin eksikliği nedeniyle mağdur olduğunu iddia eden adaylar başvurabiliyor. Çünkü, mantıklı olmasa da teknik olarak bir parti “Bu 6 milyon seçmen bana oy verecekti, ama yazmadılar, biz de seçimi kazanamadık” diyebilir ve buna karşı çıkmak da mümkün olmaz.Sonuç olarak seçmen kütüğü yazma işini yüzümüze gözümüze bulaştırdığımız gerçeği ile karşı karşıyayız. Bülent Tanla Mayıs 2007’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada seçmen kütüklerindeki hataları dile getirmiş ve bunun için çok hızlı önlem alınması gerektiğini söylemişti.Ancak o sırada ne hükümet ne Yüksek Seçim Kurulu bunu hiç dikkate almadı ve bir şey yapmadı.Tabii “kayıtdışı seçmen” konusu öylesine şaibeli bir durum doğurdu ki, örneğin muhalefet partileri “AKP zaten kayıtlı olan 6 milyon kişiye daha seçmen kartı veriyor” dese bunun böyle olmadığının kanıtlanması bile aylar sürer.*****Yok artık daha neler askerimizi mi öldürdük yani?Pazartesi akşamı ATV Ana Haber Bülteni’nde ekrana çıkarılan bir Güneydoğu Gazisi inanılmaz şeyler anlattı. PKK’nın yol kesmesi sonucu kurşuna dizilen ve 7 kurşun yemesine rağmen ölmeyen ama 33 asker arkadaşını kaybeden bu kişi başından geçenleri anlatıyordu.Olay 1993 yılında meydana gelmişti. 34 asker görev yerine giderken yolda PKK’nın pususuna düşmüştü. PKK’li teröristler askerleri sıraya sokmuşlar sonra da yaylım ateşi açarak hepsini öldürmüştü. Sadece bir kişi kurtulmuştu. O da şu anda felçli ve tekerlekli sandalyeye mahkum.Böyle bir olay sadece bir kere olmadı. Güneydoğu’dan bu tür pekçok acı haber almıştık zamanında.Ancak ATV’nin ekrara çıkardığı bu Gazi açıkça şunu söyledi: “O gün PKK’nin saldıracağı biliniyordu. Bizi kurban gibi gönderdiler. Yanımıza destek güç verilmedi. Kimse yardıma da gelmedi. PKK herkesi kurşuna dizdi.” Yanisi çok açık: Türk Silahlı Kuvvetleri bilerek ve isteyerek 34 askerini PKK’ya teslim etti ve onların öldürülmesini (şehit edilmesini) sağladı.Gazi konuşmasını muhteşem (!) bir yorumla bitirdi “Bunu yapan Ergenekon’du.” Haberi izlerken kanımın doğduğunu hissettim. “Yok artık daha neler” demekten de kendimi alamadım.Ama asıl anlamadığım Türk Silahlı Kuvvetleri için böylesine ağır saldırılar yapılırken nasıl oluyor da kimsenin kılı bile kıpırdamıyor? Koca bir orduya “askerini bilerek isteyerek öldürttün” denmesine bir kişi bile karşı çıkmaz mı?Tabii burada o televizyon kanalının sorumluluğunu da eklemek gerek. 15 yıl önce çok acı bir olay geçirmiş, 33 arkadaşını yitirmiş, kendisi de tekerlekli sandalyeye mahküm bir Gazi “duygusal” olarak da böyle konuşabilir belki. Ama elde beyan dışında hiçbir somut belge, bilgi olmadan “Ne yapalım Gazi böyle düşünüyor, böyle konuşuyor” diyerek Türk Silahlı Kuvvetleri’ni bu kadar ağır bir suçlama altında bırakmak doğru mu?Gerçi Silahlı Kuvvetler’in kılı bile kıpırdamadığına göre, “Kimbilir belki de doğrudur” diyenler de olabilir ki, onlara ne söyleyeceğinizi bilemezsiniz zaten.*****“Benim valim” mi?Başbakan Erdoğan’a yönelik aynı konuda kim bilir kaçıncı eleştiri olacak bu yazı. Ama Erdoğan hiç tınmıyor bile. Eleştirileri duymazdan gelerek kendi popülist tavrını sürdürüyor.Geçen hafta yine bir konuşmasında “Valimi aradım, bilgi aldım!” dedi. Üstelik bunu bir kez de söylemedi, birkaç kez tekrarladı.Şimdi ben de bir daha tekrarlayayım: Bir Başbakan validen söz ederken “benim valim” diyemez.Çünkü vali illerdeki devletin temsilcisidir, hükümetin değil.Hükümet, devleti oluşturan unsurlardan sadece biridir. O halde “valim” tanımlaması kökünden hatalıdır, demokrasiye de, devlet düzenine de, devlet adamlığı tavrına da aykırıdır. Padişahlık özlemidir.Tayyip Bey’in bu konuda bilgisiz olabileceğini aklıma bile getirmiyorum. Bal gibi bunu biliyor. Ama sanıyorum popülist bir amaçla böyle konuşuyor ve vatandaş üzerinde bir güç gösterisi yapıyor.Yanlış ki ne yanlış...*****İsterseniz yanlış düşünün, ama her durumda kendi kafanızla düşünün.Doris Lessing

Devamını Oku

Hangi ‘güçlü ekonomi’ IMF kapısında?

2 Aralık 2008

Başbakan Erdoğan hafta sonunu çok yoğun geçirdi. Bir yandan Kızılcahamam’da partisine “moral” dopingi yapan Erdoğan arada bir de “ulusa sesleniş” çektirip yayınlattı.Erdoğan bu konuşmalarında ısrarla ekonomik krizin etkisinin geçmekte olduğunu, Türkiye’nin bu krizden fazla etkilenmemesi için elden gelenin yapıldığını söyledi.Tabii bu sözler ekonomiyi gerçekten iyi bilenler tarafından fazlaca ciddiye alınmıyor. Çünkü sonuçta ekonomik krizden etkilenen kim olursa olsun somut verilere bakar. Başbakan’ın söylediği gibi “Gizliden gizliye yürütülen ve Türkiye’yi kurtaracak olan önlemler alındığı” söylemi kimseyi tatmin etmez.Hele herkes daha ağır bir krizin geleceğini bilirken “Kriz inişe geçti” demek devlet yönetimi ciddiyetiyle bağdaşmayacağı gibi piyasalardaki endişeyi daha da artırır.Tabii bence buradaki en önemli konu Türkiye’nin yine IMF kapısında olmasıdır. Sermaye dünyası ve ciddi ekonomistler Türkiye’nin IMF ile anlaşmasının en iyi yol olduğunu söylüyor.Ekonomiyle ilgili derinlemesine bilgim yok, ancak şunu görmemek de mümkün değil.AKP iktidarı ve yandaşları 6 yıldır Türkiye ekonomisinin çok iyi yolda olduğunu, dünyanın en güçlü ekonomileri arasına girdiğini söylüyor. Toplum bunu somut olarak yaşamasa da iktidara güven duyanlar belki de bu söylemi kabul etmişti.Oysa şu anda bakıyoruz ki, “dünyanın en güçlü ekonomileri arasına giren” Türkiye IMF kapısında bekliyor. Peki bizim gibi IMF kapısında kimler bekliyor başka?Örneğin Yunanistan, İtalya, Belçika, Almanya, Fransa IMF’den medet umuyor mu? “Biz onlar gibi miyiz?” demeyin sakın, çünkü 6 yıldır bu millete anlatılan Türkiye’nin de bu ülkeler arasında olduğuydu.Sonuca bakın bizim gibi olduklarını söylediğimiz ülkelerin hiçbiri, üstelik krizden daha derin biçimde etkilendikleri halde IMF kapısında değil, Türkiye ise heyecanla anlaşma bekliyor.İktidar sadece bu konuyu mantıklı biçimde açıklasın yeter benim için.*****Gel de şüphelenme şimdi Sağlık en önemli konumuz. Hele yaşlar artık 40’ların üzerine çıkmaya başlamışsa sohbetlerde sağlık siyasetten, futboldan bile daha çok konuşuluyor.Tabii sağlık çok konuşulunca her gün bir yenilik haberi ya da eskiden beri uyguladığımız bir yanlış uygulama-tedavi yöntemi olduğunu öğreniyoruz.Örneğin yıllardır yumurtanın kötü kolesterolü yükselttiğini konuştuk. Ünlü tıp uzmanları, özellikle kalp doktorları “Aman yumurtadan uzak durun” nasihatleri verdi topluma.Oysa şimdi bu konuda da “yanlış” bilgilendirildiğimiz ileri sürülüyor. Ünlü kalp uzmanlarından Prof. Dr. Bingür Sönmez geçenlerde TV ekranlarına çıkıp “Herkesten özür diliyorum, ama yumurtaya haksızlık yaptık, yumurta kolesterolü artırıcı bir gıda değilmiş” açıklaması yaptı.Gazete ve televizyonlar bu haberin üzerinde çok durdu. Öyle ya, kolesterole neden olsa da yumurta keyifle tüketilen gıda maddelerinden biri. Yumurtanın zararsız olduğunu öğrenmek de elbette çok önemli.Ama Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsanız ister istemez aklınıza başka şeyler de geliyor. Örneğin Memorial Hastanesi uzmanlarından Prof. Dr. Bingür Sönmez’in bu açıklamasından sonra yumurta satışlarında bir artış oldu mu acaba? Ki bazı TV haberlerinde yapılan röportajlardan satışların arttığını öğrendik.Türkiye’nin en önemli yumurtacılarından birinin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın oğlu olduğunu da bilince yumurta konusu ister istemez kafamızı karıştırıyor.Şimdi merakla “mısır” için yapılacak bir tıbbi açıklamayı bekliyorum şahsen. Her gün mısır yemenin iyi olacağını söyleyecek bir uzman çıkacak mı acaba? Malum mısır işini de yine Maliye Bakanı’nın oğlu ile ticarete lisedeyken atılan ve Başbakan’dan övgü alan Cumhurbaşkanı’nın oğlu yapıyor.*****Kontrollü dibe vuruş Ekonomide alarm zilleri çalıyor, nereye gitsem hep bu konu konuşuluyor. Özellikle iş dünyasında olanlar gelişmelerden çok endişeli. Ben de o zaman hep aynı soruyu soruyorum: “Peki bunun böyle olacağını hiç mi görmüyordunuz? Bu konuda uyaranlar vardı, gidişatın ne olacağını söyleyenler vardı. Ama benim gözlediğim kadarıyla hep kulak ardı ettiniz, dahası iktidara destek yarışında değil miydiniz?” Buna cevap olarak, “Evet öyleydi, ama iş dünyası sonuçta ne kazandığına bakar, durumu iyi oldukça da fazla ses etmez” diyorlar.Tabii durumu fark edenler de yok muydu? “Elbette vardı” dedi bir iş adamı “Onlar önlem alarak nakde geçmeyi seçti. Bak bugün pek çok büyük iş adamı en önemli varlıklarını satarak nakde döndüler ve bekliyorlar” diye sürdürdü. Ardından da “Şu sıralar Tayyip Erdoğan’ın ekonomik krizi ciddiye almadığını söyleyenler var. Buna ben de katılıyorum ama bir başka şüphem daha var” dedi.Ben de “Nedir?” diye sordum doğal olarak. “Bak” dedi, “Tayyip Bey’in bu kadar gözü kara ve bilgisiz olmasını aklım almıyor. Ama şunu yapıyor olabilir. Krizi kontrollü olarak götürüp dibe indirmek isteyebilir. Eğer 15-20 milyar doları kontrol edecek durumdaysa, bunun sonunda Türkiye’de sermaye tamamen el değiştirir. Dibe vurmuş ekonomide çok ucuza alınacak şirketlerle Türkiye’nin çehresi bir anda değişir. Üstelik bundan geri dönüş de artık çok zor hale gelmiş olur.” Kişisel olarak ekonomideki hatalarda bilgisizlik oranının yüksek olduğunu düşünüyorum. Ama bu şüpheyi de yabana atamıyorum.*****Akıllı heyvanKöylünün biri harmanda dönen atın boynuna zil takar ve diğer işlerine bakarmış. Zil sesi gelmeyince atın durduğunu anlar ve gelip ata “deh” der, at bunun üzerine harmanda yine düveni döndürürmüş.Bir gün köye kaymakam gelmiş. Bu durumu görüp köylüyü tebrik etmiş. Yalnız kaymakam bir şeyi merak edip köylüye sormuş: “Peki, bu at durup da sadece kafasını sallarsa ne yapacaksın?” Bunun üzerine köylü lafı yapıştırmış: “Beğim beğim! Nerde sizin gibi akıllı heyvanlar!” ***** İnsanlar köprü kuracakları yerde duvar ördükleri için yalnız kalırlar. Newton

Devamını Oku

‘Son kullanma tarihi’ gelen Başbakan

30 Kasım 2008

Sevgili okurlar geçtiğimiz haftanın en flaş olayı şüphesiz CHP’nin türban ve çarşaf konusundaki yeni açılımıydı. Aslına bakarsanız CHP bunu sıradan bir olay gibi geçiştirebilirdi. Ama her nedense bugüne kadar CHP ile ilgili haberleri fazla öne çıkarmayan medyamız, işin üzerine o kadar çok düştü ki ister istemez herkes bunu konuştu.Dış basından tepkilerBuna karşın dünyanın en itibarlı yayın organlarında yayınlanan Türkiye ve Erdoğan yorumları, üzerinde çok durulması gereken bir durum. Çünkü her zaman olduğu gibi bu son birkaç yıldır da söylenenlere kulak tıkayan medyamız, aynı şeyleri dış basın da söylemeye başlayınca kulaklarını dikmek zorunda kaldı.Erdoğan’a uluslararası eleştiriİngiliz The Economist Dergisi ve Reuters Ajansı’nın Erdoğan yorumları son derece ilgi çekiciydi. Reuters yorumunu-eleştirisini çok ileri boyuta taşıyarak Erdoğan’ın “son kullanma tarihinin geçmekte olduğunu” yazdı. Bu, bugüne kadar bir Türk Başbakanı’na yöneltilmiş eleştirilerden biri bence. Her ne kadar Başbakan cevap niteliğinde bazı sözler söylediyse de söyledikleri bu gerçeği değiştirmiyor. Reformlarda duraklamaYabancı medyanın en önemli eleştirilerden biri AKP iktidarının ilk yıllarındaki AB heyecanındaki hayal kırıklığı. Aslına bakarsanız bunu daha ilk günlerinden beri söyleyen çok oldu. Ama o günlerin heyecanı içinde AKP gerçekten AB’yi istiyor sanılıyordu. AKP’nin aslında AB’yi sadece “türban” konusunda kullanmak istediği gerçeği ne yazık ki özellikle aydın çevrelerde görmezden gelindi.Padişah yönetimiYine dış basından gelen eleştiriler Erdoğan’ın demokrasiyi bir kenara bıraktığı ve ülkeyi padişah gibi yönetmeye çalıştığı yönünde. Erdoğan’ın kendisini ülkenin tek sahibi sandığını da bugüne kadar çok kişi söyledi ve söylemeye devam ediyor, ama neyse ki dış basın yazdı da dikkat çekti.İran açıklaması baş ağrıtacakSevgili okurlar Erdoğan’ın ABD’de yaptığı “İran’ın nükleer silah yapmasını istemeyenler kendileri de yapmamalı” anlamına gelen sözlerinin Türkiye adına sıkıntı yaratacağını yazmıştım. Her nedense o sırada çok az kimse bu sözlerin üzerinde durmuştu. Ancak şimdi anlaşılıyor ki, unutuldu gitti sanılan bu açıklama Batı ittifakı içinde ciddi bir sorun yaratmış.Askerle anlaşmaYine en son geçen hafta AKP ile Silahlı Kuvvetler arasında kamuoyuna açıklanmayan ve kararlılıkla devam eden bir anlaşma olduğunu yazmıştım. İngiliz Economist Dergisi de AKP ile Silahlı Kuvvetler arasında varılan anlaşmalardan söz ediyor. Sanıyorum Batı basını yazdığı için artık bu iddia da ele alınacak hale gelecektir.Liberallerin çark etmesiBu arada, benim de sık sık yazdığım gibi AKP’nin kendini liberal gösteren çevrelerden aldığı desteğin azaldığı Batı basınının da dikkatini çekmiş. Tabii Batı basını bizdeki liberalleri liberal sandığı için konuya daha yumuşak yaklaşmış. Oysa gerçeği biliyoruz ki bizdeki güya liberaller bazı çıkarları zedelenmeye başladığı için AKP’den uzaklaşıyor.Ve tabii ki ekonomiBatı basını Erdoğan’ın ekonomik krizi hafife almasını da eleştiriyor. Tıpkı bizlerin söylediği gibi global krizin henüz Türkiye’ye ulaşmadığını belirten Economist ve Reuters, Erdoğan’ın krize karşı takındığı tavrı garip ve yanlış buluyor.İlhan Kesici konuşmasıSevgili okurlar cumartesi günü yazdığım İlhan Kesici sohbetinin beklediğimin de üzerinde bir ilgi gördüğünü söylemeliyim. Pek çok okur, kriz konusunda bu kadar açık yüreklilik gösteren İlhan Kesici’yi benim aracılığımla kutladıklarını belirttiler. Tabii okurlardan gelen şu eleştiriyi de mutlaka yazmam gerek: “Ey İlhan Kesici, neredesin, bunları söylemek için bugüne kadar niye bekledin, Meclis Kürsüsü’nü niye kullanmıyorsun?” Hemen ekleyeyim, sanıyorum CHP’nin bütçe konuşmasını Kesici yapacak.Türban-çarşaf olayıŞimdi tekrar türban-çarşaf konusuna gelelim sevgili okurlar. Biliyorsunuz CHP’nin bu yeni açılımına sıcak baktığımı yazmıştım. Elbette bazı okurlar ve hatta yakın çevremdeki kişiler bile bu desteğe şaşırdıklarını söylediler. Oysa şunu tekrar belirtmek isterim: “Bir siyasi parti toplumun hiçbir kesimine düşman gözüyle bakamaz. Görüş, düşünce ve yaşam biçimine karşı çıksa bile görmezden gelemez. Bu laiklikten taviz değildir.” Lagendayk Bey de kızmışİsminin orjinal yazılışını yazmadım da okunuşunu yazdım bu ‘bey’in. Çünkü orjinalinden bir şey anlaşılmıyor. AKP’nin hizmetinde Türkiye için her şeyi söylemeyi kendine hak sayan bu Avrupalı bey “Türban tamam ama çarşaf olmaz” demiş. Eee pes yani, kaç yıldır AKP’yi ayakta tutmak için her yerde propaganda yapan bu Avrupalı bey bari buna karışmasın. Ayrıca çarşafın ne olduğunu bildiğinden bile şüpheliyim ya, neyse.Yerel seçim heyecanıSevgili okurlar yerel seçimlere sadece 4 ay kaldı. Partilerin adayları, propaganda yöntemleri ortaya çıkmaya başladı. Bu arada yapılan anketlerde AKP’nin oylarının düştüğünün görülmesi hesapları da altüst ediyor. Bir süre öncesine kadar pek çok yerde “Kesin AKP kazanacak” diye düşünenler bile “Bu seçimler AKP için hayal kırıklığı olabilir” demeye başladılar.Büyük kentlerin önemiBundan önce bir iki kere daha yazmıştım. Bu yerel seçimlerde partilerin oy oranlarından bile daha önem kazanacak konu, bazı yerlerde alınacak sonuçlar olacaktır. Örneğin, AKP’nin İstanbul ve Ankara’yı kaybetmesi, toplamda yüzde 50’nin üzerinde oy alsa bile seçim yorumlarını farklı hale getirecektir. Aynı şekilde İzmir, Çankaya veya Kadıköy’ün CHP’den gitmesi de benzer etki yapacaktır.Büyük kentlerin adaylarıBüyük kentler içinde sadece Ankara adayının kim olduğunu biliyoruz. CHP burada Murat Karayalçın’ı aday göstermeye karar verdi. Ankara’ya zamanında iyi hizmetler veren Karayalçın seçilirse mutlaka yine iyi işler yapacaktır, ama AKP’nin “PKK üzerinden yıpratma”ya girişeceğini herhalde biliyordur. Karayalçın’ın en büyük handikapı da bu.İstanbul çok tartışılacakAKP sanıyorum biraz da anketlerde düşme eğilimi gösterdiği için olacak büyük kentlerdeki adaylarını yüreklice açıklayamıyor. Ankara’da Melih Gökçek, İstanbul’da Kadir Topbaş henüz kesin değil. Gerçi hem 6 yıldır iktidarda olan hem de büyümekten çok şişen her partinin bu tür kargaşalar yaşaması çok normal.CHP ne yapacak?CHP de Ankara dışındaki büyük kentlerde henüz bir karara varamadı. İstanbul için ismi geçenleri biliyoruz ama karar henüz belli değil. Tabii karar vermek de çok zor. Sanıyorum Baykal ve kurmayları da propaganda döneminde etkili olacak, CHP’li olmayanların bile ilgisini çekecek bir isim üzerinde uzlaşmakta hayli zorluk çekiyorlardır.Hepinize iyi haftalar dilerim *** Karanlığı lanetlemektense, bir mum yakın. Konfüçyüs

Devamını Oku

‘Fakir fukara, garip gureba’ ya gerisi?

29 Kasım 2008

Her dilde olduğu gibi Türkçe’de de aynı kelimeler ya da aynı anlama gelen kelimeler yan yana getirilerek vurgu yapılır ve söylenmek istenene bir anlam kazandırılır.Örneğin fukara fakirin çoğuludur. Fakir fukara deyince fakir ve fakirler kelimelerini arda arda kullanarak vurgu yapar ve sözlerinize bir anlam katmaya çalışırsınız.Şimdi bu nereden aklıma geldi? Başbakan Erdoğan son grup toplantısında yoksul halka yapılan yardımları anlatırken birkaç kez “fakir fukara, garip gureba” tanımlarını kullanarak konuşmasını daha da ağdalı ve coşkulu hale getirmeye çalıştı.Evet, Türkçemizde aynı kelimenin çoğuluyla birlikte kullanılarak yapılan vurgulamaya en iyi örneklerden biri budur.Ama Başbakan’ın bir deyim haline gelmiş bu tekerleme gibi sözün son cümlesini kullanmaması bana biraz manidar geldi. Çünkü bu tekerlemenin son cümlesi “cahil cühela”dır.Fakir fukara,Garip gureba,Cahil cühela.Acaba Erdoğan son cümleyi “yanlış anlaşılmasın” diye mi görmezden geldi?*****İyi eğitilmiş komünist Türkiye’nin “enayi yılları” çoktur. İnsanların işkenceden geçirildiği, ihbar furyasıyla zindanlarda çürütüldüğü, en değerli beyinlerin darmadağın edildiği yıllar çok geride kalmadı.Gerçi şimdi de aynı “enayiliklerin” başka türlüleri deneniyor.Size yıllar öncesinden, 12 Mart döneminden kalan bir anıyı aktarmak istiyorum.İsmi lazım değil, ne olur ne olmaz, bugünkü enayiliklerin kurbanı olmasına yol açmak istemem, eski solculardan biri askere alınıyor. Dönem 12 Mart dönemi.Askerde şiddetli bir solcu alerjisi var. Solcu dendi mi askerin sanki elini ayağını buz kesiyor.Binlerce genç, üniversiteli işkence tezgâhlarından geçiriliyor, sudan bahanelerle hapse atılanlar adeta içeride unutuluyor, solcu diye tanınan kişilerin ailelerine bile kan kusturuluyor.İşte yazımın kahramanı solcu genç de (tabii o zaman) askerlik görevine çağrılıyor.Bu arada bir parantez açayım. Nedense bizde “en kutsal görev” olarak askerlik denir de, bu kutsal görev aynı zamanda bir ceza gibi algılanır.12 Mart’ta da bu kural bozulmamıştı. Solcu olmaktan hapse atılanlar hapisten çıktıkları an eğer o güne kadar yapmamışlarsa kendilerini askerlik şubesinde bulurlardı.Bu solcumuz da aynen öyle. Hapisten çıkar çıkmaz “en kutsal görevi” ceza olarak çekmesi için askere alınıyor. Tamam da solcu olunca durum farklı tabii. Asker solcuya güvenmediği için örneğin silah vermiyor. Nöbet tutturmuyor. Sorumluluk yüklemiyor.Tam bir “dostlar alışverişte görsün” mantığı ile solcular “sakıncalı piyade” olarak askerlik hizmetini yapıyor.Bizim solcunun askerlik yaptığı yer, özellikle muvazzafların pek sevmediği bir bölgede. Bu nedenle çoğu komutan sık sık rapor alarak bu bölgeden uzaklaşmayı tercih ediyor. Komuta görevi genellikle asteğmenlere hatta çavuşlara kalıyor.Bizim sakıncalı piyade kendisine hiçbir iş verilmediği için aslında can sıkıntısından ne yapacağını da bilemiyor. Ama asker de sorumluluk vermese bile bu sakıncalı piyadeden onbaşılık rütbesini esirgemiyor.Bir gün komutanların olmadığı bir sırada Kara Kuvvetleri’ne ait bir topçu keşif uçağı, bizimkinin bulunduğu birliğin yakınlarına zorunlu iniş yapıyor. Çünkü uçağın haraketi yükselmiş, pilot da çareyi bir düzlüğe inmekte buluyor.Bizim sakıncalı da şansa bakın ki diğerleri olmadığı için oradaki en yüksek rütbeli durumda. Uçağın pilotu “yetkili kim, uçaktan anlar mı?” diye sorunca diğer askerler doğal olarak bizim sakıncalıyı işaret ediyorlar. Sanki o uçaktan anlayacak. Komutan ya.Bizimki mecburen uçağa doğru gidiyor, kaputu açıyor, şöyle bir bakıyor ki vantilatör kayışı gevşemiş. Öyle olunca da düzgün soğutma olmuyor ve motor ısınıyor.Bizim sakıncalı, göz kararıyla kayışın kullandıkları jipin kayışına çok benzediğini görüyor, şoförlerden birine jipten kayışı sökmesini söylüyor, gelen kayışı da uçağa takıyor.Tabi kayış sıkılaşınca motordaki ısınma da duruyor. Pilot uçağına binip tekrar havalanıyor.Ama sakıncalı piyadenin adı “Uçak bile tamir eden adam” olarak ünleniyor.Aradan bir zaman geçiyor. Bölgeye yeni atanan bir komutan “uçak bile tamir eden sakıncalıyı” makamına çağırtıyor.Ve diyor ki “Maaşallah bu komünistler sizi ne kadar iyi eğitmiş, uçak tamir etmeyi bile öğretmişler.” İşte Türkiye’nin eskiden yaşadığı “enayi” yıllarında buna gerçekten inanan ve bu doğrultuda davranan askerler, mülki amirler, bürokratlar ve hatta vatandaşlar vardı.Duyamıyorum ne diyorsunuz “şimdi yok böyle enayilikler” mi diyorsunuz?***** Horoz ötsün ötmesin, sabah mutlaka olacaktır.***** Einstein’dan ünlü sözlerYakın dönemin en önemli bilim adamlarından Albert Einstein aynı zamanda bir filozof kadar da dünyaya bakış açısı çok farklı olan nadir insanlardandı.Söylediği pek çok söz kitaplarda, medyada ve okullarda “önemli sözler” olarak yer alan Einstein’in çok önemli saptamalarından birkaçını sunmak istiyorum.Bu sözlerin belki de hepsi çeşitli zamanlarda yayınlandı ve bunları duydunuz. Ama topluca olunca daha bir anlam kazanıyor* 3. Dünya Savaşı’nda hangi silahların kullanılacağını bilmiyorum ama 4. Dünya Savaşı’nda taş ve sopalar olacağını biliyorum.* Sadece iki şey sınırsızdır, evren ve insanoğlunun ahmaklığı, ilkinden o kadar da emin değilim.* Görelilik kuramım başarıyla kanıtlanırsa Almanya benim bir Alman olduğumu iddia edecek. Fransa ise dünya vatandaşı olduğumu açıklayacaktır. Kuramım gerçek dışı çıktığında ise, Fransa bir Alman olduğumu söyleyecek. Almanya ise bir Yahudi olduğumu açıklayacaktır.* Delilik, aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir.* Dünya kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.* Eğitim, insanın okulda öğrendiği her şeyi unuttuğunda arta kalandır.* Dehanın 10’da 1’i yetenek 10’da 9’u da çalışmaktır.* Hayatı yaşamanın iki yolu vardır: Biri hiçbir şeyin mucize olmadığını düşünmek, diğeri her şeyin mucize olduğunu düşünmek.* Bazı erkekler kadınları anlamaya çalışır, diğerleri kendilerini daha basit konulara adarlar, örneğin görecelik kuramına.

Devamını Oku