Başlığı özellikle herkes irkilsin diye böyle yazdım. Bu sözün sahibi İlhan Kesici de zaten “Artık içinde bulunduğumuz ekonomiyi böyle anlatmalıyız, aksi takdirde insanlar yalanlara dolanlara kanarak başlarına gelenin ne olduğunu yine anlamayacaklar” dedi.İlhan Kesici ile geçen çarşamba akşamı bir dost evinde karşılaştık. Aralarında üç eski milletvekilinin de bulunduğu aile toplantısında laf siyasetin dışına hiç çıkmadı desem yeridir.İlhan Kesici sözü alıyorSiyaset diyorum ama asıl konu elbette ekonomiydi. Siyasetin de belirleyicisi olan ekonominin hızla dibe doğru gittiği zaten herkes tarafından kabul ediliyordu ama İlhan Kesici çok daha sert, katı ve hatta çok sarsıcı iddialar ileri sürüyordu.Örneğin “Kimse farkında değil ama, Türkiye daha global ekonomik krizin etkisi altına girmedi ki, bu yaşadığımız dünyada kriz olmasa bile zaten başımıza gelecekti, şimdi üstüne bir de dünya krizi geliyor” dedi.Büyük-küçük kıyametKesici bu kadar sert ve kararlı konuşunca ister istemez herkes kulak kesildi. Ben de “Bunları yazarım ama” deyince Kesici “Eğer yazabileceksen not al bari” diye adeta direktif vererek kalemi kağıdı da önüme koydu.Sonra başladı anlatmaya: “İki büyük kıyamet vardır, biri büyük biri küçük. Büyük kıyamet ölümdür, ölümden önemlisi de yok. Küçük kıyamet ise işsiz kalmaktır. Türkiye işte bu ikisinin arasında.” Kesici soluklanıp “Ama bütün herkese ve özellikle sermaye sahiplerine sesleniyorum, hepiniz öleceksiniz” dedikten sonra “Bu söz Enver Paşa’ya aittir. Askerlere hepiniz öleceksiniz dedikten sonra lafını düzelterek hepimiz öleceğiz demiştir. İşte geldiğimiz nokta budur” diye ekledi.IMF raporu ortadaİlhan Kesici bugünkü iktidarın ekonomik krizi dış kaynaklı göstermeye çalıştığını söyleyerek “Bu ne büyük bir yalan” dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü: “16 Kasım 2007’de yani bundan tam bir yıl önce IMF’nin raporu yayınlandı. Kırılganlık göstergeleri olarak Türkçeleştirebileceğimiz bu rapor, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 8-10 ülkeyi kapsıyordu. Rusya, Macaristan, Güney Afrika vardı örneğin içinde. Bu kırılganlık göstergeleri 5 temel kategoriye ayrılmıştı.” Türkiye hep sonuncuKesici “Örneğin kısa vade Merkez Bankası rezervlerinin oranları konusunda Türkiye en kötüydü. Cari işlemler açığı oranlarında da Türkiye en kötü durumdaydı. Sonra kamu gelirlerinin milli gelire oranı açısından da Türkiye sonuncuydu. Özel bankalara açılan kredilerin değişim hızı, milli gelir ve milli gelir değişim oranı açısından da en kötü Türkiye idi” dedikten sonra can alıcı noktaya getirdi sözü.Hangi global kriz?“Tarihe bir daha dikkat et. IMF, Türkiye ekonomisinin ne kadar kötü ve pamuk ipliğine bağlı olduğunu bundan bir yıl önce bir raporla bildirdi. Hükümet bu raporu ya ciddiye almadı ya da hiç anlamadı. Demem o ki, Türkiye’de zaten bu kriz çıkacaktı. Ama şimdi global kriz de geliyor. İkisi birleşecek. Bu yangını söndürecek itfaiye ise Türkiye’de yok ne yazık ki.” Asıl kriz geliyorİlhan Kesici dünya krizinin Amerika’daki mortgage ve şimdi toksik denilen finansal enstrümanlardan kaynakladığını belirterek “Türkiye’de ikisi de yok. O halde zaten krizin bu nedenle çıkmadığı hemen anlaşılıyor” dedi. Kesici, Türkiye’nin ekonomisinin iyi olduğunu söyleyenlerin ve bu nedenle şimdiye kadar iktidarı destekleyenlerin sadece Pakistan’a bakarak bile nasıl yanıldıklarını anlayabileceklerini söyledi. Kesici “Pakistan yüzde 14’le borçlanırken Türkiye yüzde 24’lerle borçlandı. Bu yapının daha fazla gitmesi zaten mümkün değildi ki” diye konuştu.Ve final sözleriİlhan Kesici bir çırpıda ancak yukarıdaki gibi özetleyebildiğim sözleri söyledikten sonra “Şimdi dönelim başa. Evet iddia ediyorum, akıllıca önlemler alınmazsa hepimiz öleceğiz. Kimse bu sözlere kızmasın, paniklemesin. Türkiye gibi büyük bir ülke bugünkü bilgisiz ve basiretsiz duruma razı olmamalı. Eğer çözüm nedir diye soran varsa onu da bir hafta sonra tekrar toplanalım anlatayım” dedi. *** Hile, oyunu kazandırsa da kaderi değiştirmez (laedri) *** İlhan Kesici’den Nakşibendi ilahisi CHP Milletvekili İlhan Kesici heyecanlı konuşmasını bitirdikten sonra “İsterseniz size bir de Nakşibendi ilahisinin sözlerini aktarayım. Bunu bugünkü hükümetin de duyması gerek” dedi.“Nakşibendi ilahisi de nereden çıktı?” diye soranlara Kesici “Biliyorsunuz benim o tarafım da var” cevabını verdikten sonra ilahinin sözlerini okudu:Uyan ey gözlerim Gafletten uyanUyan uykusu çok gözlerim uyanAzrail’in kastı canadır uyanUyan ey gözlerim Gafletten uyan.Kesici, “Erdoğan’a diyorum ki, anlamıyorsan bari bunu oku” dedi.*** Yarın “Her Açıdan” programındayımHer pazar Star ekranlarında yayınlanan ve büyük ilgi ile izlenen “Her Açıdan” programının bu haftaki konukları arasında ben de varım.Ruhat Mengi’nin hazırlayıp sunduğu programda bu hafta son ekonomik gelişmeler, çarşaf-türban tartışmaları, başta Deniz Feneri olmak üzere üstü kapatılmak istenen yolsuzluk olayları ele alınıyor.Programda siyasetçi-araştırmacı Bülent Tanla, Liberal Demokrat Parti Başkanı Cem Toker, Prof. Hasan Onat ve bağımsız milletvekili Kamer Genç var.Saat 12.30’da başlayacak programı kaçırmamanızı salık veririm.
Türk Kalp Vakfı’na 12-13 yıl önce Dr. Sumru Özbay’dan sağlıklı yaşam ve kilo verme önerileri almak üzere gitmiştim. Sumru Hanım’ın verdiği beslenme eğitimi sayesinde 6 ayda 14 kilo vermiştim.Gerçi sonra koruyamadım ve yine indi çıktılarla yıllar geçirdim ama eğer ciddi bir diyete başlayacaksam hâlâ Sumru Hanım’ın önerilerini uyguluyorum.Önceki hafta vakfın başkanı Çetin Yıldırımakın’ı gördüm. “Türk Kalp Vakfı çok büyük hamleler yaptı, vaktin olsa da bir kahvemizi içsen ve yaptıklarımızı yerinde görsen” dediğinde hiç tereddüt etmeden randevulaştım.Bir öğle üzeri vakfın Şişli’deki merkezine gittim. Gerçekten çok şaşırdım. Çünkü Türk Kalp Vakfı gerçekten alıp başını gitmiş.Yıllar önce girdiğim binanın yanındaki bina da alınmış, daha önce sadece kalp hastalıkları ile ilgili faaliyet gösteren vakıf dev bir sağlık merkezine dönüşmüş.Yıldırımakın, kalp hastalıklarının Türkiye’de en önemli sağlık sorunu olduğunu söyleyerek “Burada hizmet verilen binlerce kişi sağlıklı teşhis, önerilen tedavi yöntemleri ve yeni yaşam biçimleri sayesinde şimdi sağlıklı ve mutlular” dedi.Yıldırımakın, son yıllarda kadınlarda da kalp krizi riskinin arttığını ve vakfın kadınlara yönelik programlar uyguladığını da anlattı. Kadınlarda kalp krizi olmaz diye yayılmış söylentinin yanlış olduğunu vurgulayan Yıldırımakın “Türkiye’de bu sorun şaşırtıcı rakamlara ulaşıyor” dedi.Kadınların yanı sıra vakıfta bir de “çocuk kalp merkezi” var. O kadar güzel döşemişler ki sanki bir oyun bahçesi gibi. Oraya getirilen kimi birkaç aylık bebek, kimi 7-8 yaşındaki çocukların elektroları sanki oyun oynuyormuş gibi çekiliyor. Yıldırımakın çocuklardaki kalp riskinin de önemli olduğunu vurgulayarak “anne babaların çok dikkatli ve özenli olması gerektiğini” savunuyor ve “Aman çocuklarınızı ihmal etmeyin, beş dakikalık bir kontrol onların hayatlarını kurtarır” diyor.Elbette Türk Kalp Vakfı ile ilgili yazılacak çok şey var. Ama kısaca diyorum ki kuruculuğunu Nezih Demirkent’in yaptığı bu vakıf gerçekten çok gelişmiş ve çok yararlı sağlık hizmetleri veriyor.Sadece kalp diye düşünmeyin, her türlü sağlık sorununda vakfın çalışkan üyeleri ve personeli hizmet veriyor.*****Sis dağıldı ama THY toparlayamadı Ankara dün sabah sise teslimdi. Tabii sisten uçaklarda çok etkilendi. Öğle saatlerine kadar olan tüm uçuşlar yapılamadı. Ondan sonrakiler ise en az birer saatlik gecikmelerle yapılabildi.Ben de önceki gün gittiğim Ankara’dan dün döndüm. Sabah saatlerinde uçağa yetişme telaşı olmasın diye biletimi 13.00’e almıştım. Bir saat öncesinden alana geldim.Bilgi ekranlarından “sis nedeniyle” oluşan gecikmeleri gördüm. Yapılacak bir şey yok doğal olarak. Allah’ın işine de karışacak değiliz ya.Sonunda 13.00 uçağının yolcularını 12.30’da uçağa almaya başladılar. Kalkış saati de 12.50 gözüküyor. Yerimize oturduk, beklemeye başladık. Bekle bekle, uçak bir türlü kalkmıyor. Bunun da ötesinde iç havalandırma çalışmadığı için bunalmaya başladık.Derken birkaç yolcu geldi. Anadolu kentlerinden zamanında gelemeyen yolcularmış. Beklemeye devam ediyoruz. Saat 13.30 oldu, hâlâ “tık” yok. Hosteslere soruyoruz “Yolcu bekliyoruz” diyorlar. İyi de zaten bu kadar gecikmesi olan uçakta hangi yolcu beklenir ki?Tabii giderek sinirler gerildi. Herkes homurdanıyor. Önümdeki bebebekli kadın “Çocuğum fenalık geçirecek” diye hayıflanıyordu ki uçağa birden adeta yolcu baskını oldu. Belli ki başka bir kentten geciken uçağın yolcularını alıyoruz. Ama bu kez de aynı koltuğa bilet verilmişler çıktı ortaya. Müşteri hizmetleri sorunu çözemiyor. Bu kargaşada da 15 dakika kaybettik ve sonunda uçabildik. 30 yıldır THY ile uçuyorum. Ama son birkaç yıldaki kalite düşmesine hiç tanık olmamıştım. Üstelik şimdi bir de rekabet ortamı var. THY gözlediğim kadarıyla biraz adam sendeci yöntemle yönetiliyor.Yolculara hiç saygı yok, bir sis THY organizasyonunu dağıtmaya yetiyor, insanlardan özür dilenmiyor.Hoşunuza gitmiyor tabii ki bu durum.*****Çimento torbası Fıkra Giray Ertuğrul’dan: İnşaat işçisi viziteye çıkıp haftalardır tuvalete çıkamadığını söylemiş. Doktor muayene edip, işçinin külotunu indirmiş ve yüzü koyun masaya yatmasını istemiş. Adam denileni yapınca doktor içeriden getirdiği bir çekiçle 3-4 kere sertçe indirmiş işçinin kıçının ortasına. Sonra “Tamam” demiş “Şimdi tuvalete gidin.” Birkaç dakika sonra tuvaletten rahatlamış şekilde çıkan işçi “Sağol doktor bey..” demiş, “Hep böyle olabilmek için ne yapmalıyım?..” Doktor sakince “Bir şey yapmana gerek yok” demiş ve eklemiş: “Tuvaletini yaptıktan sonra kıçını çimento torbasıyla silme yeter..!”*****Akılsızlar hırsızların en zararlılarıdır. Zamanınızı ve neşenizi çalarlar. Goethe
Başbakan’ın yine Kasımpaşalı tarafı ağır bastı göründüğü kadarıyla. Hindistan’dan gönderdiği mesajda “İkinci olursam giderim” dedi. Herhalde bir taşla iki kuş vurmak istiyor.Birincisi zamanında Özal’ın yaptığı gibi halkı tehdit ederek, oyların dağılmasını önlemeye çalışmak. Rahmetli Özal da bu taktiği denemişti. Bu sayede ilk seçimleri bir öncekine oranla düşük bir yüzdeyle kazandı. Ama sonra bir üst kata geçince partisi eriyiverdi, şimdi esamesi bile okunmuyor.İkincisi ise CHP liderini de benzer şekilde söz vermeye zorlamak herhalde. Nitekim AKP’li medya ve yazarlar bu sözleri o açıdan yorumlayıp bastırmaya başladılar bile.Ne deniyor: “Tayyip Erdoğan ikinci olursa parti başkanlığını bırakacak, Baykal da aynı sözü verebilir mi?” Vermesine verir de, neden versin ki?Şu andaki yapıda oy dağılımı aşağı yukarı belli. AKP’nin kan kaybettiği ve oylarının düştüğü kesin. Buna karşın henüz birinci parti olma özelliğini yitirmedi.CHP’nin de oy kazandığı belli ve yine o da belli ki ikinci parti olma özelliğini koruyor.Erdoğan örneğin ikinci olma söylemi yerine “İstanbul ve Ankara büyükşehir belediye başkanlıklarını kaybedersek liderliği bırakırım” diyebilir mi?Hatırlayan olacaktır, bir süre önce “Yerel seçimlerde partilerin oy oranından çok sembol yerlerdeki sonuçlar etkili olacaktır” demiştim.Örnek olarak da Ankara ve İstanbul’un CHP tarafından kazanılmasını, buna karşın İzmir’de AKP’nin önde olmasının çok ciddi psikolojik etki yaratacağını tahmin ettiğimi yazmıştım.Gözlemlediğim kadarıyla CHP bu seçimlerden birinci parti olarak çıkma isteğinin yanı sıra başta İstanbul olmak üzere AKP için kale görünümündeki yerleri kazanmayı planlıyor.İstanbul’a adeta “yeni bir kan veren” CHP İl Başkanı Gürsel Tekin’in çabalarını kimse hafife almasın. Kamuoyunun benimseyeceği bir adayla CHP İstanbul’u kazanabilir.Keza Ankara’da, tüm eleştirilere rağmen Karayalçın’ın kazanması kimse için sürpriz olmamalı.Bu açıdan bakınca ve bu seçimlere özel olarak Tayyip Erdoğan’ın “ikinci olmak” yerine örneğin “İstanbul’u kaybedersem giderim” demesi daha gerçekçi geliyor bana. *** İşini seven adam Hafta sonu cumartesi ve pazar sanki Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde geçti. Çünkü üç ayrı nikâha birden katıldım.Önce iş adamı Eşref Kenan’ın kızının, sonra gazeteci Metin Güçlü’nün oğlunun ve son olarak da yazar Memduh Bayraktaroğlu’nun oğlunun nikâh törenlerini izledim.Beni sürekli nikâh dairesinde gören görevlilere de “Nikâh şekeri toplamaya başladım, bayağı kârlı işmiş” diye de espri yaptım, pek güldük.Nikâh törenlerini izlerken bir adam çok ilgimi çekti. Nikâhın düzenli geçmesi için gelinle damadın gelişini, şahitlerin çağrılmasını, nikâh sonrası kutlamalarını organize ediyordu.Bugüne kadar yüzlerce nikâh görmüşümdür. Bu görevi üstlenen kişiler de hep dikkatimi çekerdi. Genellikle yüzleri pek gülmez, çünkü o kadar kanıksamışlardır ki yaptıkları işi, belki de “bitse de gitsek” diye geçirirler içlerinden.Ama bu adam farklıydı. Sanki masaya oturan her geline kendi kızı, her erkeğe de kendi oğlu gibi davranıyor, yüzünde adeta güller açıyordu.Sonunda dayanamayıp yanına gittim ve “Sizin kadar güler yüzlü görevli hiç görmemiştim” dedim. Adı Hacı Özkan’mış. 25 yıldır bu işi yapıyormuş. İnsanları mutlu görmek, onları en önemli yolculuğa çıkarken uğurlamak ona derin bir uç huzuru veriyormuş.Hacı Özkan’ı tanıyınca işini seven insanın ne yaparsa yapsın başarılı olduğuna ve hayattan zevk aldığına inancım daha da arttı.Bu arada Kadıköy Evlendirme Dairesi inanılmaz güzel olmuş. Başkanı İstanbul’a bu kadar çağdaş bir yer kazandırdığı için kutlarım. *** ‘Yahşi’ye niye gelmedin?’ Geçen hafta yaz aylarının sosyetik gözdesi Türkbükü’nü kışın da görmenin keyfini yazmıştım. Yaz aylarının en eğlenceli beldesinin kış ortasında bomboş bir hüznü yaşadığını ama belki de bu halinin daha etkili olduğunu belirtmiştim.Bu yazı üzerine Bodrum Ortakent Yahşi bölgesinde oturan okurlardan çok hoş mesajlar aldım.Diyorlar ki “Ne işin var Türkbükü’nde, asıl hayat orada değil ki, keşke Yahşi’ye gelseydin.” Meğer Yahşi-Yalı bölgesindeki tatil sitelerinde kış aylarını da geçiren yüzlerce aile varmış. Tahmin ediyorum çoğu emekli olan vatandaşlar kentlere göre hem daha ucuza hem de son derece sakin bir hayat sürdürüyorlar kış ortasında.Tabii oturan çok olunca çevredeki balıkçı lokantaları da kapatmıyormuş bu mevsimde. Pek çok otel de hâlâ açıkmış. Ekonomik krize rağmen ayakta durmaya çalışıyorlarmış.Keşke bir fırsat bulup ben de birkaç gün gidebilsem. *** Güven meselesiYıldırım Tuna’dan: Genç karısı “Bana güvenmiyor musun?” diye ağlamaya başlayınca “Güvenmek istiyorum ama bir türlü olmuyor” demiş adam sinir içinde ve devam etmiş: “Bak hayatım şüphelerim nedeni ile İzmir’den İstanbul’a taşındık, aaa bir de ne göreyim. Burda da aynı postacı, aynı sütçü. Olacak iş mi, bana da hak ver yahu!” *** Her şey mi alkışlanır? Üniversite öğrencilerinin katıldığı tartışma programlarına bayılıyorum. Gerçi hepsi gece yarısından sonra başlıyor ama ne yapalım “reyting canavarı” böyle emrediyor demek ki.Bazı ipe sapa gelmez söz ve sorularının yanı sıra çok akıllıca, bilgi yüklü ve hatta deneyim bile kazanmış olduğu hemen göze çarpan öğrencilerin heyecanını izlemek bana ayrı bir keyif veriyor.Bu keyfimi bozan en önemli şey ise ne biliyor musunuz? Öğrencilerin adeta “kitle psikolojisine” uyarak hemen her şeyi alkışlamaları.Öyle anlar oluyor ki, bir dakika önce bir görüş için tutulan alkışlar, bir dakika sonra tam aksi görüş içinde tutuyor. Salona bakıyorum, acaba kalabalık mı beni yanıltıyor diye, hayır öyle değil, aynı kişiler çırpıyor ellerini.Ne bileyim, yeni öğrencilik böyle bir şey mi acaba? *** Hak yenir ama hazmedilemez. Yunan atasözü
AKP’liler son günlerde çok şaşkın. 6 yıldır hiçbir muhalefetle karşılaşmayan, adeta dikensiz bir gül bahçesinde top oynayan iktidar ekonomik kriz nedeniyle yapılan eleştiriler konusunda son derece mutsuz. Ayrıca çoğu eleştiriye de bir anlam veremiyor ve adeta “Bugüne kadar her şey çok iyiydi ne oldu böyle birdenbire” diye de soruyorlar.Şimdi yeni bir ekonomik paket açıklanacak. Faydası var mı artık bilemem. İş işten geçtikten sonra bu yırtık yama tutmaz gibi.Gelin isterseniz konuyu futbol turnuvası gibi canlandıralım ve değerlendirelim. Üstelik biliyorsunuz, Başbakan Erdoğan da eski topçu olduğu ve halkın anlama sınırına da çok uygun bulduğu için pek çok olayı futbol üzerinden canlandırıp anlatıyor.Öyle ki Avrupa Birliği’nde bile konuşurken futboldan örnek vermişti de, pek çoğu belki de futbolla hiç ilgilenmeyen parlamenterler Erdoğan’ı şaşkın bakışlarla izlemişlerdi.Şimdi bir futbol takımı düşünün. Diyelim ki Şampiyonlar Ligi’ne katılmış. Grubunda başarılı olamamış, hiçbir maçı kazanamamış, sıfır puanla grubunun sonuncusu olmuş.Bunun üzerine yeni bir teknik direktör bulunuyor, futbolcular yeniden seçiliyor ve bir yıl sonraki şampiyonaya büyük ümitlerle giriliyor.Gerçekten de yeni antrenörle futbolcular eskiye oranla daha iyi oynuyor, daha şevkli görünüyorlar. Gelin görün ki her maçta çok sayıda gol kaçırıyor, zaman zaman rakibinden üstün oynuyor ama gol atamıyorlar.Atamadıkları gibi de rakip takımın iki etkili atağında iki gol birden yiyorlar. Sonuçta takım yine hiçbir maçı kazanamıyor ve yine sıfır puanda kalıyor.Bu durum karşısında takım doğal olarak yine ağır eleştirilere uğruyor, teknik direktör ise şaşkın vaziyette “Ama ne kadar güzel oynadık, ayrıca her maçta da bizi desteklediniz, şimdi ne oldu?” diye hayret içinde sorular soruyor.Sonuç şu: Nasıl bir yıl önce takım her maçta yenilip sıfır puan aldıysa şimdi de öyle olmuş. Değişen bir şey yok yani.İşte hükümetin durumu da böyle. AKP çok kötü bir dönemden sonra iktidara geldi. Büyük ümitlerle işe sarıldı. Taraftar, yani vatandaş da takımı sonuna kadar destekledi. Gerçekten de takım oynağı maçlarda iyi hareketler de yaptı ama bir türlü gol atamadı, atamadığı gibi her seferinde kalesinde gol gördü.Şu anki ekonomik durum 6 yıl öncesinin aynısı. Döviz devralınan yerde, borsa da neredeyse öyle, işsizlik eskisinden beter, cari açık hiç olmadık kadar büyük, dış ticaret açığı her gün büyüyor, dış borç kat kat artmış.6 yıl sonra aynı noktaya dönülmüşse kimse bunu başarı olarak göremez ki.Peki bundan hiç mi kazançlı çıkan yok? Olmaz olur mu? Bu kez teknik direktör çok kazandı. Çünkü daha önce insanlar maçlara gitmiyor, takımın hediyeliklerini almıyordu. Sözde heyecan gelince maçlar doldu, seyirci para harcadı, üstelik yenilse bile her maçta çılgınca destek oldu.*****Vizyon olmayınca başarı da olmaz AKP’nin 6 yıllık iktidarı boyunca aslında çok da başarılı olmadığını pek çok kişi dile getirdi. Bunlardan biri de bendim.Ama her seferinde şu tepkilerle karşılaştık: “Bu hükümet eskiye oranla daha başarılı. Sizler sadece kafanızdakini yazıyorsunuz, başarıyı görmek istemiyorsunuz.” Oysa başarı bir anlamda sonuçtur. Eğer 6 yıl sonra yine başladığınız noktaya dönmeye başarı diyebilirseniz lafım yok.Peki hükümeti neden başarılı bulmuyordum? Defalarca yazdım, yine özetleyeyim.Bu hükümet halkın gerçek anlamda “ümüğünün sıkılmasına” neden olan bir ekonomiyi devraldı. Halkın ümüğünü sıkan ekonomi aslında Türkiye’nin kurtuluş reçetesi olarak yazılmıştı. Ancak bu tür acı reçeteler bunu uygulayacak hükümetleri de çok yıpratır.Nitekim 2002’den önceki hükümet bu acı reçeteyi tutturmak için elinden geleni yaptı. Ama halkı ikna edemedi, beklentileri gerçekleşmeyen halk da tercihini başka bir siyasi parti için kullandı.Ancak yeni gelen iktidarın da aslında ekonomi konusunda bir planı yoktu. Ne yaptı? O acı reçeteyi alıp aynen uyguladı. İş ve sermaye çevreleri zaten bu reçeteden yanaydı. Halk ise “Belki bir hayır vardır” diyerek sesini çıkarmadı.Acı reçete disiplinli biçimde uygulanınca 2 yıl içinde sonuçlarını vermeye başladı. O dönem dünyadaki bolluk ve refah Türkiye’ye de yansıyınca “yalancı bir bahar” yaşadık.Derken acı reçetenin son kullanma tarihi geldi. Yeni bir adım atılması gerekiyordu. İşte hükümetin bilgisizliği burada ortaya çıktı. Bulunmuşu iyi uygulamak farklı, yeni bir vizyon yaratmak farklıydı elbette.Üstüne bir de dünya ekonomik krizi gelince AKP iktidarının eli ayağına dolaştı. Şimdi ne yapacaklarını bilemez haldeler.*****Yapılması gereken başarı değildir Bugün madem köşenin büyük bölümünü AKP’nin yanlışlarına ayırdık, devam edelim.AKP’nin en büyük eksiği bana göre vizyonsuzluğu. AKP taklit etmeyi, daha önce söylenip de yapılmayanları yapmayı ve en önemlisi zaten görevi olan işleri başarı gibi göstermeyi çok iyi bildi.Şöyle bir düşünün, AKP iktidarı boyunca “vay canına” dediğiniz hangi projeyi hatırlıyorsunuz.Duble yollar mı, hastanelerde zaten geçilmek üzere olunan telefonla randevu sistemi mi, metro mu, yeni havaalanı mı, yeni köprü mü?“Hepsi” de diyebilirsiniz, ama bunların hangisi yeni bir vizyonun eseri. Sadece bu saydıklarım bile bundan önceki iktidarlar döneminde planlanmış işlerdi, AKP yeni bir şey yapmadı.Yapmadı ama kendi adına iyi bir iş yaptı. Zaten görevi olan uygulamaları öylesine güzel anlattı ve muhalefetsizlikten de öyle yararlandı ki, pek çok kişinin gözleri bile kamaştı.Üstüne bir de yağ, pirinç, odun, kömür dağıtınca sanki ortada bir şey var sanıldı.*****Eyvah battı Yıldırım Tuna’dan geldi: Göl kenarında sandal kiralama barakasının önünde patron megafonunu kaldırıp “99 numaralı sandal..” diye bağırmış, “Saatiniz doldu dönün artık!” Dakikalar geçmiş sandalda bir hareket yok.“99 numaralı sandal” diye yinelemiş patron, “Size söylüyorum. Saatiniz geçti yoksa ceza ödersiniz.” Yardımcısı “Patron bu işte bir hata var” diye uyarmış “Bizim 75 sandalımız var... 99 numara yok ki?” Patron biraz düşünüp “Kahretsin” demiş, sonra yeniden megafonu kaldırıp, panik bir halde eklemiş: “66 numaralı sandal. Dayanın hemen geliyoruz.”*****Bir yalan ne kadar hızlı olursa olsun hakikat onu mutlaka gelip geçer. Kenya atasözü
Sevgili okurlar geçen hafta başta CHP olmak üzere partilerin “aslında kendilerinden olmayan” çevrelere karşı açılımlarını izlemekle geçirdik. CHP çarşaflı bir kadına rozet takarken MHP ve AKP ise Alevi kesime ne kadar yakın olduklarını anlatmak için yarıştaydı.Ekonomi tabii ki önde Bu açılımlar başlarken ekonomi elbette gündemin baş köşesinde oturuyor ve kriz Türkiye’yi tehdit etmeye devam ediyordu. İktidar geç kalmış da olsa bir dizi ekonomik önlem alınacağını açıkladı, ana hatlarını da sızdırdı. Bu kadar geciktikten sonra bir yarar sağlayacak mı orası şu anda meçhul tabii.Pek konuşulmayan gelişmeKamuoyu “yarın ne olacağım” telaşı içinde günlük durumuna bakarken, sessiz sedasız yaşanan bir gelişme bana göre pek hak ettiği yeri bulamadı gündemde. O da ABD’nin Irak’la vardığı anlaşmaydı. Anlaşma kabaca Irak merkezi hükümetinin güvenlik konusunda tam yetkili olduğunu belirtiyor.Türkiye’yi ilgilendiren bölümBu anlaşmanın Türkiye’yi ilgilendiren bölümü ise biraz endişe verici. Çünkü anlaşma yürürlüğe girdiğinde Türkiye sıcak takip ya da sınır ötesi operasyon yapmak için Bağdat hükümetinden resmen izin istemek durumunda kalacak. Şu anda bu izni ABD’den alıyoruz. En azından kamuoyunun dikkatini çeken bir tatsızlık yaşanmadı fazla. Ama yetki Irak’a geçince?Barzani faktörüSevgili okurlar bu özet bilgiyi verdikten sonra asıl konuya gelmek istiyorum. ABD-Irak anlaşması, bölge hayli uzun zamandır çok ciddi bazı hazırlıklar ve planlar yapıldığını ortaya koydu. Bunlara Türkiye’nin de dahil olduğu konusunda hep ciddi şüphelerim oldu. Nitekim köşeyi izleyenler bu konudaki yazılarımı hatırlayacaktır.Şüpheler kesinleşiyorŞu anda geldiğimiz noktada bu şüphelerimin kesinleşmeye başladığını fark ediyorum. Türkiye ABD’nin de güdümünde, bölgede henüz kamuoyuna açıklanmamış olan bazı taahhütlere girdi. Bunun başında Kuzey Irak’ta ilan edilmemiş Kürt Devleti’nin Başkanı Barzani Türkiye’nin muhatabı konumuna getiriliyor.Barzani’nin derdiBarzani, PKK terörüne kısmen engel olarak ama mevcut AKP iktidarını destekleyerek hem güvenliğini sağlamak hem de gelecekteki adımların altyapısını hazırlamak istiyor. Böylelikle bir yandan Türkiye’nin desteğini alırken diğer taraftan meşruiyetini artıracak.AKP’nin işine geliyorAnlaşıldığı kadarıyla Barzani Türkiye ile ilişkilerini daha sağlıklı yürütebilmek için Güneydoğu’da siyaseten AKP’nin egemen olmasını daha doğru buluyor. Bu nedenle artık açıktan açığa AKP’ye destek vermeye ve bölge halkına “yerel seçimlerde oyunuzu DTP’ye değil, AKP’ye verin” demeye başladı.Resmi politika da böyleSevgili okurlar, AKP’ye çok yakın olan Kürt kökenli kimi gazeteci ve siyasetçi geçtiğimiz günlerde bol bol TV ekranlarına çıkıp sorunla ilgili çözüm önerilerini dile getirdiler. Burada gördüğüm ortak nokta, özetini yazmaya çalıştığım Barzani açılımının aslında devletin resmi politikası olduğunu belirtmeleriydi. Hatta bu konuda Milli Güvenlik Kurulu’nda da karar alındığını söylediler.Asker de böyle düşünüyorBarzani’nin muhatap alınmasının Milli Güvenlik Kurulu kararı olduğu iddialarına henüz bir yalanlama gelmedi. Bence gelmeyecek de, çünkü resmen açıklanmasa da bu doğru. Bunun da ötesinde Silahlı Kuvvetler’in de Güneydoğu’da DTP’ye karşı AKP’nin kazanmasını istediği artık bilinmeyen gerçek değil.Asker AKP işbirliğiAnlaşıldığı kadarıyla asker Güneydoğu’da Kürt kökenli olmayan bir adayın siyaseten başarılı olamayacağını görüyor. Bu durumda muhatap olacak siyasi kişinin DTP’li olması yerine AKP’li olması tercih ediliyor. Bu yüzden askerin bölgede AKP’ye destek olarak, seçimleri kazanması için çok yoğun bir faaliyet içinde olduğu yolunda ciddi haberler geliyor.Barzani çok rahatTürkiye resmi olarak tercihini bu yönde koyarken, bundan cesaret alan Barzani’nin, Türkiye’nin onurunu kırıcı davranışlarda bulunması ise en azından şahsen benim canımı acıtıyor. Bağdat’ta Türkiye Irak resmi görüşmelerine, kaçırılan askerlerin teslim törenine katılan henüz resmen kurulmamış Kürdistan devletinin içişleri bakanının gönderilmesi her halde iyiniyetle açıklanamaz.İp orada kopmuştu zatenAma şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Türkiye zaten o devir teslimde her şeyi kabullenmiş ve kaybetmişti. Sınırımızın iki kilometre ötesinde PKK örgütünün ileri gelenleri toplanmışlar ve törenle adeta “esir teslimi” yapmışlardı. Türkiye buna ağzını bile açamamıştı. Şimdi o törene katılan sözde bakanın karşımıza görüşmeci olarak çıkarılması hiç de yadırgatıcı değil. Her ülke hak ettiği kadar itibar görür.DSP’den gelen tepkilerSevgili okurlar, geçen hafta yazdığım “CHP bu kez DSP ile ittifak yapmasın” yazım doğal olarak hayli tepki aldı. “Çok doğru, artık bu oyun bitsin” diyenler tahmin ettiğim gibi ezici bir çoğunluktaydı. Buna karşı çıkanlar ise sadece DSP’liler oldu.“Çok güçlüyüz” diyorlarDSP adına tepki gösterenler bu partinin arkasında büyük halk desteği olduğunu ve ilk seçimlerde büyük zafer kazanacaklarını ileri sürüyorlar. Eh herkes istediğini söyler, şunun şurasında ne kaldı seçime, sonuçları hep birlikte göreceğiz.Öğretmenler günüSevgili okurlar bugün Öğretmenler Günü. Annesi babası çok uzun yıllar eğitime hizmet vermiş biri olarak öğremenlerin değerini en iyi bilenlerden biri sayıyorum kendimi. Başta hem anne baba olarak hem de hâlâ öğretmenlerim olan ve bugünlere gelmemi sağlayan annem babam olmak üzere tüm öğretmenlerin bu anlamlı gününü kutlamak istiyorum. Türkiye onlar sayesinde ayakta.Erdoğan’ın tehdidiEkonomik kriz konusunda bunalan Erdoğan neden gittiğini anlayamadığım Hindistan’da çok ilginç çıkışlarda bulundu. İş dünyasını ve bankaları suçladı sonra da adeta halkı tehdit eder gibi “Seçimde ikinci olursam çeker giderim” dedi. Bunu zamanında Turgut Özal da yapmıştı. Sonunda olay tehdit olmaktan çıktı, halk desteğini çekti ve ANAP batışa doğru yola çıktı.Aşırı popülizm kendini de yakarBu arada Erdoğan “hamdolsun” deyişi hakkında da son derece popülist bir yaklaşımla, kendisinin her daim Allah’a şükreden birisi olduğunu söyledi. Dini siyasete alet etmekte gittikçe ustalaştığını hissettiğim Başbakan bu sözlerle eğitim ve kültür düzeyi düşük kitleleri elbette etkileyecektir, ama devlet adamlığı vasfını iyice kaybetmekte olduğunu söylemeliyim.Ve ekonomik sıkıntıSevgili okurlar bu hafta ekonomiden çok fazla söz edemedim. Ancak yarın ekonomik durumu, Tayyip Erdoğan’ın en sevdiği yöntemle, futbolla anlatmaya çalıştığım bir yazı hazırlıyorum. Okumanızı şimdiden tavsiye ederim.Hepinize iyi haftalar.... *** Ne kadar az yüksekten uçarsan, düştüğünde o kadar az incinirsin. Tibet atasözü
Sizi bilmem ama artık zorunlu olmadıkça kısaca AVM denilen Alışveriş Merkezleri’ne girmek istemiyorum.Girmek istemiyorum çünkü kapılarda karşılaştığım sözde güvenlik adına yapılan davranışlardan ötürü kafam bozuluyor.Kafam bozulduğu gibi her şey bir de komik geliyor. Çünkü eğer güvenlik dedikleri buysa bilin ki kısa adı AVM olan bu yerler Allah’a emanettir.Geçen gün yine birine giriyorum. Kapıdaki kızlar oğlanlar zannedersiniz ki 7’nci Kolordu’nun PKK’lı arayan timleri. Siyah giysileri ve gülmeyen yüzleriyle tek şey yapıyorlar: “Kapıdan bir daha geçer misiniz?” Şaşırarak soruyorsunuz: “Hayrola, neden?” Cevap hazır: “Cihaz öttü, üzerinizdeki metalleri çıkarın.” Oysa en büyük “suç aleti” olan cep telefonu ve araba anahtarı özenli biçimde cepten çıkarılmış, gösterilen kutuya konmuş ve cihazın içinden geçiş yapılmış.Buna rağmen cihaz ötmüş.“Peki ne arıyorsunuz kızım?” diye soruyorum. “Suç aleti” diye cevaplıyor. Murovari ifadeyle tekrar soruyorum “Suç aleti derken?” “Tabanca, bıçak, tabii bir de bomba.” Gülerek, “Valla tabancam yok ama ruhsatım var, buna karşın bıçağım yok ama” dedikten sonra 20 metre ötedeki ünlü Alman bıçakçı mağazasını elimle göstererek “Bıçağı, hatta koca bir satırı oradan alacağım ve yanımda gezdireceğim” diyorum.Kızcağız şaşırıyor tabii de yapılacak bir şey yok. AVM’yi kurup başına da askerden ayrılma bir güvenlik görevlisi koyan patronlar böyle söylemişler.Hani terör var ya. Ya AVM’lerde eylem yapılırsa.Eh terör deyince akan sular duruyor. Millet kuzu kuzu kapıda bekleyen siyahlı kız ve oğlanların sanki uçağa yolcu alıyormuş edasıyla “Bir daha geçin” uyarılarına boyun eğiyor.Sonra bu da yetmiyor. İki geçişten sonra hâlâ ötüyorsa cihaz bu kez ellerdeki aletlerle üzeriniz aranıyor. İşte en tatsız patırdı da burada çıkıyor.Diyelim ki el cihazı ceketinizin göğüs hizasında öttü. Siyahlı kişi otoriter bir tonla “Cebinizdekini çıkarın” diyor.Yok ya. Sana ne benim cebimdekinden. Sen ne arıyorsun? Eğer bombaysa ceketin üst cebine mi sığacak?Bomba deyince aklıma geldi. Bu AVM’lerin garajına girmek de ayrı bir komedi. Kapıda güvenlik araması yapılıyor. Nedir o? Bagaj açtırmak. Bagajı açıyorsunuz, siyahlı kişi gelip şöyle bir bakıyor, sonra geç.İyi de bu teröristler sadece bagajda mı bomba taşır? Arabanın koltuklarının altı bombayla doluysa ne olacak? Ayrıca torpido gözünde tabanca bıçak da olabilir. Yani tabanca bıçak sadece çarşı içine girince mi suç unsuru oluyor? Ya adamı garajda götürmeyi düşünüyorsa mesela biri?Tabii tüm bunlar aslında güvenlik değil caydırıcı önlem. Şimdi bunları eleştirince benim kuzu milletimden de bozulanlar çıkıyor. “Bütün bunlar bizim güvenliğimiz için, söyleneni yapsan ne olur” diyen çok kişi var.İşte beni asıl delirten de bu. Yahu güzel kardeşim, tabii güvenlik, ama örneğin Taksim Meydanı’nda, Nişantaşı’nda, Sultanahmet’te niye bu kadar hassas değilsin ki?O zaman tüm yollara koyalım bir cihaz, herkes ille de bunun içinden geçsin, cihaz ötünce tekrar geçsin, kimse üzerinde metal bir şey taşımasın. Görevli istediğinde de cebinde ne var ne yok hepsini çıkar ortaya millet de görsün.*****Ne yapılsın peki?Şimdi diyeceksiniz ki, öteki yazıda attın tuttun, peki bu işlerin daha iyi olması için ne yapılması gerek?Tamam, elbette bir şeyi yazarken bunu da düşünmemiş olamam herhalde.Bir numaralı kural şu olmalı: Güvenlik görevlileri polis değil. Bu nedenle polis psikolojisi içinde olmamalılar. AVM’lere gelenler para harcıyorlar ve güvenlik görevlileri insanların işini zorlaştırmak için değil kolaylaştırmak için varlar. Güleryüzlü olmalılar, kibar davranmalılar.İkincisi, kapılardaki cihazlar canı istediği gibi her şeye ötmüyorlar. Bunların ayarları var. Eğer düzgün ayarlanırsa cepteki çakmak, sigaranın jelatini, kalemin içi, kemerin tokası için zırt pırt ötmez.Üçüncüsü, garaja girerken bagaj açmakla sadece dostlar alışverişte görsün fıkrası gerçek olur, bu durumda eğer gerçekten güvenlik çok önemliyse bu kapılara da arabanın röntgenini çıkaran cihazlar ya da optik okuyucular konur. Dördüncüsü ise kamera sistemleriyle zaten neredeyse tuvaletlerin içi bile gözetleniyor, izlemeyi daha sıkı tutarsanız millet de rahatsız edilmiş olmaz.*****Güldüren Pazar fıkraları Jack ve arkadaşı Bob, kayak yapmaya gitmişler. Birkaç saat yol aldıktan sonra korkunç bir kar fırtınasına yakalanmışlar. Yakındaki bir çiftlik evine arabalarını çekmişler ve evin çekici ama yaşı biraz geçmiş hanımından geceyi orada geçirmek için izin istemişler. “Dul bir kadınım ben” diye açıklamış kadın, “Eğer evimde kalmanıza izin verirsem komşular dedikodu yaparlar.” “Endişelenmeyin” demiş Jack, “Ahırda da rahat edebiliriz.” Bir yıl sonra Jack, dulun avukatından bir mektup almış. Arkadaşı Bob’u çağırarak sormuş: “Bob, şu çiftliğinde kaldığımız çekici dul kadını hatırlıyor musun?” Bob, “Evet, hatırlıyorum” deyince tekrar sormuş: “O gece geç vakit eve gidip, o kadınla yattın mı?” Bob biraz utanarak “İtiraf etmeliyim ki bunu yaptım.” Jack tekrar sormuş, “Ona kendi adın yerine benimkini verdin mi peki?” Bob yüzü kızararak cevap vermiş: “Evet, korkarım öyle yaptım.” Jack rahatlamış bir ifadeyle son sözü söylemiş: “Sana çok teşekkür borçluyum dostum. Kadın ölmüş ve çiftliğini de bana bırakmış.” Düelloya davet Adamın biri işten eve gelmiş bir bakmış, karısı başka bir adamla yatakta. Hemen tabancasını almış ve öteki adama, “Madem karımı istiyorsun onu benden erkek gibi al. Seni düelloya davet ediyorum” demiş. Öteki adam bunu kabul etmiş, ikisi birlikte yandaki odaya girmişler kapıyı kapatmışlar. Sonra kadının kocası öteki adama fısıldamış: “Aslında kimsenin canının yanmasına gerek yok, ikimizde havaya ateş edelim sonra ölmüş gibi yere yatalım, karım ilk önce hangimizin yanına koşarsa en çok sevdiği odur.” Böylece ikisi havaya bir el ateş edip hemen kendilerini yere atmışlar. Kadın silah sesini duyar duymaz koşarak içeri girmiş... Yere yatan iki adama bakmış ve bağırmış: “Hayatım çıkabilirsin, ikisi de öldü!” Evlenmeye karar verdim Genç adam heyecanla eve gelmiş annesinin yanına giderek: “Anneciğim, evlenmeye karar verdim ve hayalimdeki kadını buldum. Ancak senin de aynı fikirde olup olmayacağını merak ediyorum. Eğlence olsun diye yarın sana üç tane hanım arkadaşımı getireceğim. Bakalım hangisi ile evleneceğimi bulabilecek misin?” Anne merakla kabul etmiş. Ertesi gün, genç adam yanında üç tane güzel hanımla eve gelmiş. Hep beraber oturmuşlar, sohbet etmişler. Anne çay, pasta servisi yaparken, sorular soruyormuş. Akşam olunca hanımlar izin isteyip, kalkmışlar. Genç, annesine dönerek, “Tahmin et bakalım. Hangisiyle evleneceğim?” diye sormuş.Anne, büyük bir kararlılıkla, “Kızıl saçlı olanla evleneceksin” demiş. Adam çok şaşırmış. “Nasıl tahmin ettin? Tam isabet” deyince anne cevabı yapıştırmış: “İçlerinden bir tek onu sevmedim de.” (Fıkralar için Giray Ertuğrul’a çok teşekkürler...)*****Bir acı kahvenin 40 yıl hatırı var anladık... Peki sütlü nescafenin?
Perşembe günü yeni kurulan Airport TV’den davet ettiler. Şu anda sadece uydu kanallarını izleyenler görüyorlardır. Bu kanal havacılık sektörü ile ilgili Türkiye’deki ve dünyadaki tek tematik kanalmış. Sahibi Ali Kıdık eski bir gazeteci.Televizyonun yeri Yenibosna’da. Yerini bulamam endişesi ile sağolsunlar bir araba gönderip aldılar. Program bittikten sonra da tekrar götürmek istediler.Ama E-5’e çıkınca bir baktım ki trafik neredeyse duruyor. “Beni götürmeyin metrobüse binerim” dedim. Böylelikle hem arabayla bir saatte bile gelemeyeceğim Mecidiyeköy’e tam 15 dakikada geldim hem de metrobüsü görmüş oldum.Hemen söyleyeyim, sağ ve sol tarafınızdaki trafik adeta dururken yağ gibi kayıp gitmek insana çok keyif veriyor. Üstelik ayakta da değilsiniz, rahat koltukta oturuyorsunuz. (Ne yazık ki sabah ve akşam yoğun saatlerde tıklım tıklım oluyormuş.)İlk dikkatimi çeken, özürlüler için kapı olması, ama buraya tekerlekli sandalyeyle nasıl gelinir orası meçhul. Çıkışlardaki merdivenler çok dar, üstelik bazı duraklarda buraları seyyar satıcılar işgal ediyor, kalabalık saatlerde kavga bile çıkabilir. Bir formül bulmak gerek.Bir de bazı duraklarda inince başka yere gitmek için araç bulmak olanaksız, ancak işiniz yola yakın bir yerde ise çok cazip.Bunları hataların altını çizmek için değil, çaresi bulunsun diye yazıyorum. Bunun dışında müthiş bir sistem, keşke yıllar önce yapılsaydı. Üstelik maliyeti de çok yüksek değil, İstanbul’un her tarafına yayılan bir ağ kurulabilir.Ama bir başka konuyu merak ediyorum. Metrobüs hattında şu anda Mercedes ve Mann otobüsler çalışıyor. Oysa bu sistemin asıl otobüsleri bunlardan 7 metre daha uzun olan, elektrikle çalışan, bilgisayarı sayesinde şoförün başına bir şey gelse bile hiç hatasız yola devam eden araçlar.Artık dünya ülkeleri toplu taşımada bu tür araçları tercih ediyor. Bu araçlar da satın alındı aslında. Ama duyduğuma göre Başbakan Erdoğan “Bunların sefere konması için beni bekleyin, açılışı ben yapayım” demiş. İşte bu yüzden otobüsler garajda bekletiliyormuş. Galiba çok sinirli diye kimse Başbakan’a bunu hatırlatamıyormuş. İşte size devlet yönetimindeki garipliklerden biri daha. İstanbul halkına daha iyi hizmet verecek araçlar sırf Başbakan’ın aklına gelsin de açılış yapsın diye bekletiliyor.*****Armada’da keyifli bir şiir gecesi Bahattin Yücel arayıp “Akşam üzeri Armada Otele gidiyoruz, senin de fikrini almak istiyorum” dediğinde yazılarımı yeni bitirmiştim. Birlikte yola koyulduk. Sultanahmet’teki Armada Otel’de Hümay Güldağ’la buluştuk. Hümay Güldağ tiyatro sanatçısı. Edip Cansever’in “Oteller Kenti” şiirini dramatize etmiş, sahneliyormuş.Bahattin Yücel de bu gösterinin İstanbul’un simge otellerinden birinde anlandırılmasının ilginç olacağını düşünerek Armada’nın sahibi Kasım Zoto ile konuşmuş.Böylelikle proje için adım atılmış. İşte o gece bu proje üzerinde konuştuk, gazeteci gözüyle katkıda bulunmaya çalıştım. Sonunda gösterinin geçtiğimiz salı akşamı yapılmasına karar verildi.Tabii ben bu sohbet sırasında gösteri ile ilgili görsel hiçbir gözleme sahip değildim. Salı gecesi benim için de sürpriz oldu.Edip Cansever’in “Oteller Kenti” şiiri tam bir görsel şölen olmuş. Şiirin kahramanı Sara Hümay Güldağ, otelin metrdoteli ve Sara’nın eski kocası Metin Belgin tam 50 dakika süreyle adeta bir şiir ziyafeti çekti bizlere.Baki Duyarlar ise bu şiir için bestelediği müziklerle eseri daha da anlamlı hale getirmişti.Gösteriden sonra sanatçıları kutlarken “Oteller Kitabı” gösterisinin belki yine Armada’da sürmesini dilediğimi söylemeden edemedim. Eğer gösteri devam ederse haber veririm, ilgi duyanların kaçırmaması gereken bir sanat olayı çünkü.*****KasırgaAşk gemisinde, Temel ve Amerikalı John şezlonglara oturmuş, batan güneşi seyrediyor ve sohbet ediyorlarmış.Temel, “Böyle bir gezi aklımdan bile geçmezdi. Bir yangın fabrikamı kül etti. Sigorta paramı ödeyince ‘Oğlum Temel, bunca yıl eşek gibi çalıştın. Şimdi tatil zamanı’ dedim kendi kendime ve geziye çıktım” diyince John lafa girerek, “Tesadüfe bak” demiş, “Benim de çok iyi iş yapan bir restoranım vardı. Bir kasırga, taş üstünde taş bırakmadı. Sigortadan paramı alınca, bu tatile karar verdim.” Uzun bir sessizlik olmuş. Güneş ufukta kaybolurken, sessizliği Temel bozmuş:“Kasırgayı nasıl başlattın Allah aşkına?” *****Türkbükü kış mevsimi daha mı güzel? Bodrum denince özellikle bizim medya için akla ilk gelen yer Türkbükü. Çünkü zenginler, ünlüler, güzel mankenler ve hava atmaya, gazete sayfalarında yer almaya meraklı olanlar Türkbükü’nü mekân seçiyor.Coca Cola, Bafa Gölü Projesi için yaptığı davette bizleri Türkbükü’ndeki Divan Palmira’da ağırladı. Aslında Bafa’ya hayli uzakta kaldık ve iki saat yol gitmek zorunda kaldık, keşke Bafa Gölü kıyısındaki pansiyonlarda kalsaydık.Ama belli ki şirket yöneticileri “Gazeteciler rahat etsin” diye düşünmüşler. Oysa zaten dört beş kişiydik ve baktım aslında herkes tabii ki çok daha az konforlu bu pansiyonlarda kalmayı tercih etmiş. İş işten geçmişti artık.Neyse, Divan Palmira’da kalmamızın en güzel tarafı, yaz aylarında dillerden düşmeyen Türkbükü’nü kışın görmekti.O yürümenin bile zor olduğu, her yerden çılgın müzik seslerinin geldiği, genç kadınların adeta defile yapar gibi en pahalı markalarla salındığı Türkbükü sahillerinde bir kişi bile yoktu.Ama inanın bir o kadar da güzeldi. Kış aylarında Türkbükü taa 30 yıl önce gördüğüm küçük balıkçı köyü görünümünde. Aslına bakarsanız birkaç otel ve güzel lokanta açık.Bu aylarda Türkbükü’ne gitmek, tabii dinlenmek ve sakin birkaç gün geçirmek isteyenler için birebir. Hem fena mı, yaz aylarının hayalini de kurabilirsiniz.*****Yemine gerek görmeyecek kadar sözlerine sadık ol. Dale Carnegie
Abdullah Gül’ün seçilemediği Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce yapılan Cumhuriyet mitingleri amacına ulaşırken, farkında olmadan ağır bir hasara da neden olmuştu. Bu mitinglerde temeli oluşturulmadan talep edilen “sağda ve solda ittifak” girişimlerinin iflası siyasette farklı bir tıkanmaya da neden oldu.“Sağda birlik ve ittifak” derken sağ neredeyse tamamen yok oldu. DYP ortadan kalktı, yerine kurulan DP’nin akıbeti şu anda meçhul. ANAP ise zaten yoktu, yine yok.Solda ise ilk anda sanki işe yaramış gibi göründü bu ittifak girişimi. Ama şu anda ittifak sayesinde “varmış” gibi görünen DSP, yerel seçimler öncesinde CHP’nin ayağına çelme takmak için çaba harcıyor.Bu nedenle CHP yönetimi yerel seçimlere giderken bu kez dikkatli olmalı ve “ittifak” talepleri ne kadar iyi niyetli olursa olsun DSP ile bir iş birliğine yanaşmamalı. DSP seçimlere kendi başına girmeli ve solda hiçbir kıymeti harbiyesi olmadığının ortaya çıkmasından sonra başının çaresine bakmalı.Kendisini solda görenlere bu satırlar hayli sert gibi gelebilir. Ama gerçekte öyle değil. Çünkü Ecevit’in sağlığında belki “küçük bir anlam” taşıyan DSP’nin bugün siyasetin hiçbir noktasında olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.Ecevit’in sağlığındaki anormal tasarruf sayesinde 70 milyon dolara yakın parası olan DSP’nin bugün 35 milyon liraya yakın parası kaldığı ve parti yöneticisi sıfatı taşıyanların aslında bu paraya bekçilik ettikleri herkes tarafından biliniyor.2002 genel ve 2004 yerel seçimleri aslında DSP’nin tüm ülke çapında hiç desteğinin kalmadığını göstermişti. DSP’nin durumunda bugün de bir değişiklik yok.Buna karşın 2006 seçimlerinde CHP ile yapılan iş birliği sayesinde DSP’nin Meclis’te temsil edilmesi bu partinin varlığına meşruiyet kazandırıyor. Ve DSP’nin aslında kasadaki paralarını bekleyen yöneticileri bu sanal meşruiyeti yerel seçimlerde kazanca çevirmek için çaba harcıyorlar.DSP’nin iki kentte belediye başkanı var. Biri Eskişehir, diğeri de Ordu. Ancak bu iki il merkezindeki başkanlar da DSP’li oldukları için değil, yerel halk tarafından çok sevildikleri için seçildiler.Ordu’da Seyit Torun, Eskişehir’de Yılmaz Büyükerşen’in hangi partiden aday olsalar kazanacaklarını söylemek abartı olmaz.Şimdi DSP özellikle bu iki kentteki önemli isimlerini öne sürerek CHP ile yeni bir pazarlık içinde. Bu oyun mutlaka bozulmalı. DSP’nin, yüzde 1’in bile altındaki oy desteği ile sanki soldaki güçlerden biriymiş gibi öne sürülmesinin ve siyaset sahnesinde yer almasının bitirilmesi gerek.Kimse kusura bakmasın... *** Beş kişilik sarışın fıkrası Kör bir adam yanlışlıkla bayanlar barına girer. Bara doğru ilerler ve bir içki ısmarlar. Biraz oturup, içkisini yudumladıktan sonra barmene seslenir: “Hey, bir sarışın fıkrası duymak ister misin?” Birden bar, bomba düşmüş gibi sessizleşir. Kör adamın yanında oturan kadın, tok bir sesle: “Hey bayım” der “bu fıkrayı anlatmadan önce bilmeniz gereken beş şey var. Birincisi, barmen sarışın bir kız. İkincisi kapı görevlisi sarışın bir kadın. Üçüncüsü, ben 1.90 boyunda karatede siyah kuşaklı bir sarışınım. Dördücüsü, sağınızda oturan kadın profesyonel bir halterci ve sarışın. Beşincisi, benim yanımda oturan kadın profesyonel güreşçi ve sarışın. Yine de bu fıkrayı anlatmak istiyor musunuz?” Kör adam bir kaç saniye düşünür, sonra başını sallar: “Hayır, hiç sanmıyorum. Beş defa anlatamam.” *** İstanbul Üniversitesi’nde kimi rektör görmek isterim? İstanbul Üniversitesi tüm üniversiteler içinde çok özel bir yere sahip. Bir kere en eski üniversite. Öğrenci ve öğretim üyesi kadrosu en zengin üniversite. Türkiye’nin dünyada en bilenen üniversitesi.Durum böye olunca İstanbul Üniversitesi’nin rektörünün kim olacağı da ayrı bir önem kazanıyor. 5 Aralık’ta öğretim üyeleri Prof. Dr. Mesut Parlak’ın boşaltacağı makamı doldurmak üzere seçime gidecekler.Tabii yasa gereği yapılan seçimlerde en yüksek oyu alan rektör olmuyor. En çok oy alan 6 kişi YÖK’e bildiriliyor. YÖK bir değerlendirme yaparak bu sayıyı üçe indiriyor. YÖK bunu yaparken alınan oyları göz önünde tutmak zorunda değil. Bu üç kişi Cumhurbaşkanı’nın onayına sunuluyor. Cumhurbaşkanı da yine seçim sonuçlarını dikkate almama hakkına sahip olarak bir kişiyi rektör seçiyor.İstanbul Üniversitesi’nde 10’a yakın rektör adayı var şu anda ve kıyasıya bir çekişme içindeler. Laik, dekomratik, sosyal, hukuk devleti ilkesine sahip çıktığını her seferinde ortaya koyan İstanbul Üniversitesi’nin öğretim üyeleri ilk kez bu seçimde biraz tedirgin. Çünkü Cumhurbaşkanı’nın siyasi tercihinin ağır basacağı ve seçim sonuçları ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden taviz verebilecek bir kişinin rektör olarak seçilebileceğini düşünüyorlar.Bu ihtimal gerçekleşebilir mi? Eğer adaylar arasında çok az farklar olursa pekâlâ gerçekleşebilir, Cumhurbaşkanı “Zaten üniversite üyeleri de net bir tavır koyamamışlar” diyerek seçimine meşruiyet kazandırmak isteyebilir.Peki İstanbul Üniversitesi’nde iktidarın amaç ve hevesleri doğrultusunda çalışacak aday var mı? Kişi kişi bilmiyorum ama olduğu belirtiliyor. Şu anda isim yazmam yanlış olur.Ama tüm adaylara bakınca içlerinde birinin ismi benim daha dikkatimi çekti. Prof. Dr. Gülçin Bermek, bugün kadar yaptığı çalışmalar, ciddiyeti, ülkemizin değerlerine bağlılığı ile İstanbul Üniversitesi’nde yeni bir ses ve soluk olacaktır bana göre. *** İstanbul Senfoni 5 Aralık’a kadar tatildeBiliyorsunuz her perşembe İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın cuma konseri ile ilgili bilgileri aktarıyorum. Ancak bu cumadan başlayarak 5 Aralık’a kadar konser yok. Çünkü orkestra Atatürk Kültür Merkezi bakımda olduğu için her hafta farklı bir yerde konser veriyor. Bu durumda salon bulmak da çok güç oluyor. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası, 5 Aralık’ta vereceği konserden sonra müzik ziyafetlerine 2 Ocak’a kadar tekrar ara verecek. Ondan sonra ise cuma konserleri düzenli olarak devam edecek.*** Başkalarından üstün olmamız önemli değildir. Önemli olan dünkü halimizden üstün olmamızdır. Hint Atasözü