Ergenekon davasında, en önemli sanık Veli Küçük’ün ifade vermesiyle yepyeni bir dönem başladı. Veli Küçük ifadesinde “Devletin bana komplo kuracağını hiç beklemiyordum” dedi.Bu sözler bence çok önemli. Önemi de Ergenekon davasının seyrini çıkmaza sokacak olmasından geliyor bence. Şimdi hiçbir ön yargım olmadan ve okurlardan da yanlış bir değerlendirme yapmamalarını özellikle bekleyerek bir konuya açıklık getirmek ve sorgulamak istiyorum.Her devletin olduğu gibi Türkiye’nin de, bizzat devlet organları tarafından onaylanan, planlanan ve konumu gereği gizli kalmasına karar verilen “yasa ve hukuk dışı” eylem ve operasyonlar yaptığı bilinmeyen bir gerçek değil.ABD’nin CIA’sı, İngilizlerin MI6’sı, İsrail’in MOSSAD’ı her zaman ve her ülkede “devlet onayıyla” gizli operasyonlar yapar.Türkiye’nin de bunu hiç yapmadığını kimse savunamaz. Türkiye de mutlaka yapmıştır ve belki yapmaya da devam ediyordur.Şimdi tekrar ısrarla söylemek istiyorum bunları ne savunuyor ne haklı görüyorum, ama bir realite olduğunu da kabul etmemiz gerek.Ergenekon davasıyla birlikte, geçmişte yaşadığımız kimi yasa ve hukuk dışı operasyonları da ortaya koymak ve bunlarla hesaplaşmak istiyoruz.Ancak sorun şurada: Geçmişte yaşanmış olayların hangileri bizzat dönemin devlet yönetiminin bilgi ve onayı ile ama gizli olarak gerçekleştirildi, hangileri devletten aldıkları gücü kendi çıkarı için kullananlar tarafından yapıldı?Veli Küçük ve isimleri geçen bazı kişilerin, devletin bilgisi, onayı altında ve gizli olarak bazı operasyonlar yapmış olmaları ihtimali çok yüksek.Ayrıca sadece Veli Küçük değil, belki şu anda adını bile hiç duymadığımız pek çok devlet görevlisi bu operasyonların içinde yer aldı.Ergenekon davasının açmazı bana göre burada. Devletin bilgisi ve onayı ile yapılan kimi gizli operasyonlarla kimilerinin görev başındayken ya da görevlerinden sonra karıştıkları yasa dışı operasyonlar ayrılmadan hesap sorulmaya kalkılırsa, hem işin içinden çıkılamayabilinir hem de bazı Ergenekon sanıkları bu davadan birer “kahraman” olarak ayrılabilir.İktidar gücünü hesaplaşma aracı olarak kullanmak isteyenler, akıllarına gelen her “kötü” olayı Ergenekon’a mal etmeye çalışarak bir yandan kafaları karıştırırken bir yandan da korku imparatorluğunun sınırlarını geliştirmeye çalışıyor. Adalet bu oyuna gelirse Ergenekon’dan hiçbir sonuç alamayacağımızı söylemek yanlış olmaz. *** Yoksa Bush’un dublörü müydü?Bütün dünya Bush’a ayakkabı fırlatan televizyon muhabirini konuşuyor ama benim aklım hâlâ Başkan’ın inanılmaz refleksinde.8 yıllık başkanlığı süresince Bush’un bu kadar atik ve çevik bir kişi olduğunu düşündürecek hiçbir görüntüsünü izlememiştim. Bush, “üzerinden düşemez” denilen ’Ginger’dan bile düşmeyi başarmıştı, çevik ve atik olmadığı için. Hele, sanıyorum herkesin hafızalarındadır, 11 Eylül saldırısını haber vermişti bir görevli ve Başkan Bush dakikalarca kılını bile kıpırdatmamıştı. Ayrıca 8 yıl boyunca Amerikan medyasında Başkan’ın zekâsı ve algılama hızı ile ilgili espriler yapıldı.Ama pabuç fırlatma olayında Bush öylesine çabuk davrandı ve iki pabucun da isabet şansını öyle savuşturdu ki, şaşırmamak elde değildi.“O halde” diyorum kendi kendime “Acaba ayakkabı fırlatılan adam Bush’un dublörü müydü?” Bana çok mantıklı geliyor. Çünkü terör saldırılarına karşı Amerika’da ve başka ülkelerde başkan konumundaki kişilere çok benzeyen kişilerin bulunduğunu ve gerektiğinde bu kişilerin başkanların yerine geçtiğini biliyoruz. Bush’un görev süresi bitmiş, tekrar seçilme durumu yok. Ayrıca görev günlerinin sonunda. Yani Başkan olarak da önemli bir karar alması en azından Amerikan demokrasi anlayışı açısından mümkün değil.Bu durumda Bush’un canını tehlikeye atmak istememesi bana çok doğal geliyor. Irak ya da Afganistan’da bir kaza kurşununa uğrayıp ölmektense, dublörünü gönderip kendisi emeklilik günlerinin planını yapmaya devam edebilir.Tabii dublör ya da değil, Başkan Bush’un 8 yıllık icraatı sonunda sanıyorum akıllarda kalacak tek “sevimli” davranışı ayakkabıyı savuşturması olacaktır. *** Hayra alamet değilKilo kilo yesem de doyamadığım iki meyve var. Biri erik diğeri de kiraz. Bu iki meyvenin en kötü yanı, sadece mevsiminde yiyebilmeniz. Diğer meyveler iyi kötü her mevsim bulunuyor da erik ve kiraz öyle değil.Gerçi ithal edilenler var. Ama çok pahalı. Kiraz neyse ki bizdeki gibi ama can eriği başka yerde yok.Eriğe olan düşkünlüğümü iyi bilen sevgili dostumuz Arsen Gürzap bayramda “Sana bir sürprizim var, ama iyi mi kötü mü bilemiyorum” dedi.Sonra da çantasından bir torba çıkardı. İçinde 10-15 tane yeşil erik, bildiğimiz yeşil erik. Ama hani daha olmadan toplananlar vardır, vişneden bile küçük boyda, aynen öyle.“Biliyor musun bunu nereden topladım” dedi Arsen Gürzap, “Bayramdan önce gittiğim Şile’den. Hem de kendi ellerimle, ağacın dalından.”O vişne büyüklüğündeki eriklerin çekirdekleri tam olmuştu, dişinizle kırmaya kalksanız kıramazsınız. Aralık ayındayız, bırakın eriklerin çiçek açmasını daha yapraklarını yeni döktü. Ama her nasılsa bu ağaç çiçek açmış, erik vermiş, üstelik çekirdekleri de oluşmuş. Hiç de hayra alamet değil. İklimler bu kadar mı bozuldu, küresel ısınma bu kadar mı etkili olmaya başladı acaba? *** Yaşayanlar için umut her zaman vardır. Umutsuzluk, ölüler içindir. Theokritos *** DoktorculukFıkra Yıldırım Tuna’dan geldi: Kızının komşunun oğlu ile doktorculuk oynadığını öğrenen anne dehşet içinde çocuğun kulağına yapıştığı gibi doğru oğlanı annesine götürmüş.“Bu yaşta doktorculuk oynamaları çok doğal” demiş oğlanın annesi, “Bu oyunla birbirlerinin cinsel farklılıklarını keşfediyorlar.” Kızın öfkeli annesi, “Ne cinselliği ne farklılığı kardeşim!” diye cevap vermiş, “Oğlunuz kızımın apandisitini almış!”
Bush yönetimindeki Amerika’nın Irak’ı işgal günleriydi. Amerikan ve İngiliz Birlikleri, Irak’ın güneyinde konuşlanmışlardı. Aslında kuzeyde de konuşlanacaklardı ama Türkiye Büyük Millet Meclisi Amerikalılara gereken izni vermediği için planlar değişmişti. Irak Ordusu’nu güneyde hayli hırpalayan Amerikan birlikleri “yıldırım bir operasyonla” bir anda Bağdat’ı da işgal etmişti.İşte o işgal gününün sembol görüntüleri, bir meydandaki Saddam heykelinin kırılarak düşürülmesi ve sonra da bazı Irak vatandaşlarının yerdeki heykele terliklerle vurmalarıydı. Bunun anlamını bilmeyenler için hayli “komik” görüntülerdi bunlar. Birkaç Iraklı heykeli terlikle dövüyor. Gülmemek elde değildi. Ancak hemen ardından bunun anlamı öğrenildi. Meğer Irak’ta en büyük hakaretlerden biri, terlikle dövmekmiş. Terlikle dövülen adam sopayla, demir kazıkla dövülmekten beter olurmuş, çünkü ağır hakarete uğradığı için bir daha insan içine çıkamazmış.Dün bütün dünya medyasında Irak’a “veda” ziyaretine giden Başkan Bush’a iki ayakkabısını birden fırlatan ve “Al sana veda öpücüğü köpek” diye bağıran Iraklı gazetecinin görüntü ve fotoğrafları vardı. Ayakkabı da “hakaret anlamında” terlik görevi görüyor mu Irak geleneklerinde bilmiyorum ama, gazeteci yanında terlik getiremeyeceğine göre demek ki “hakaret” amaçlı saldırısını ayakkabıyla yapmış.Şu kadere bakın ki, ülkeye “demokrasi ve özgürlük” getirmek amacıyla Saddam’a yönelik hakaretlerle giren ABD Başkanı Bush, aynı hakarete maruz kalarak görevine veda ediyor. Şurası bir gerçek ki Iraklı gazetecinin “hakareti” tamamen sembolik bir harekettir. Amerikan tarzı düşünce biçimi bu tür hakaretlere aldırmaz bile belki. Ama bu sembolik davranışın, ABD’nin yanlış politikalarına karşı başkaldıran her toplumun hafızasına kazınacağından kimsenin şüphesi olmasın.*****AKP’liler yoksullara yardımdan bile servet kazanıyorYerel seçimler yaklaştıkça AKP’nin “sadaka ekonomisi” akıl ve mantık tanımaz bir hız kazanmaya başladı.Bir yanda pirinç, diğer yanda fasulye, öte yanda kömür TIR’ları milyonlarca liralık malzemeyi yoksul halka dağıtıyor.Ancak burada üzerinde durulmayan ama çok çarpıcı bir gerçeği vurgulamak istiyorum.AKP halktan topladığı paralarla yoksul halka kendi kesesinden yardım yapıyormuş gibi malzeme dağıtıyor. Üzerinde Başbakanlık yazan kömür torbaları, ilgili belediye başkanının adı kazınmış yardım kutuları yoksul halkın evine giriyor, insanlar bir türlü kandırılıyor.Ama son günlerde yardım haberlerinin ekranlarda artmasıyla birlikte bugüne kadar hiç dikkat edilmeyen bir başka gerçeği daha öğrendik.AKP yoksul halka yardım yapıyor yapmasına da bunu yapmak için birilerine para ödüyor.Örneğin, Ankara’da belediyeye ait bir şirket yapıyor bütün dağıtımları. Ve bunun karşılığını da alıyor.Oysa adı üzerinde yardım bir karşılık beklemeden yapılan iştir. Sorun sadece yardım malzemesini “bedavaya getirmek” değildir. Dağıtımı da zaten maaş alan kişiler tarafından değil gönüllüler tarafından yapılır. Yardımdan bir başkasına servet kazandırmak olmaz.Ama belli ki AKP’nin kurduğu düzen, bir yandan halkın gözünü boyamak diğer yandan da bu işten birilerini zengin etmekmiş.*****Lenin’e ‘şerefsiz’ demek Bayramı da fırsat bilerek ve biraz da “kalabalık içinde izlemek” için son günlerde çok konuşulan “A.R.O.G.” ve “Muro” filmlerine gittim.Her ikisi de bana göre değil. Absürd komediyi çok sevmeme rağmen her iki filmde de çok gülmedim. Ama hemen söyleyeyim A.R.O.G. son derece başarılı “prodüksiyon.” Böyle diyorum çünkü reklamından, çekimine, afişinden görüntülerine kadar Cem Yılmaz ve ekibinin müthiş zekâsı var. Benim izlediğim seansta filmden herkes memnundu, çıkışta espri tekrarları ve çok gülündüğü mesajları ortalığı sarıyordu.Bu arada Cem Yılmaz’ın iki bin bilmem kaç espri var dediği de aslında pek yanlış değil. Sözlü esprilerin yanında dekorda ve arka planda da o kadar çok espri var ki, belki çıkınca filmin DVD’sini alıp, dura kalka izlemek çok keyifli olur, çünkü filmi normal akışında izlerken çoğunu kaçırıyorsunuz.Gelelim Muro’ya. Fevkaladenin de ötesinde kötü bir düşünce. Kurtlar Vadisi’ndeki 40-50 saniyelik parodileri bir buçuk saatlik film haline getirince ortaya hiçbir şey çıkmıyor.Aynı esprinin her sahnede ve defalarca tekrarlanmasından öte bir şey yok. Ama başka bir şey var. PKK terörünü lanetleme ve bu teröre alet olanlarla dalga geçmek adına sürekli dile dolanan “devrimci” kavramı yerden yere vuruluyor.Sanki devrimcilik denince akla sadece terör ve PKK geliyormuş gibi sunulan filmde, çok ucuz bir milliyetçilik ve anti komünist propaganda yapılmaya çalışılmış.Hele bir sahne var ki evlere şenlik. Yatakta yarı çıplak uzanmış bir Rus fahişe “Lenin şerefsizdi” diyor. Film bile olsa herhalde kimsenin buna hakkı olamaz. Ama şu gerçeği de göz ardı edemeyiz. Her iki filmde olağanüsü bir gişe başarısı yakalamış durumda. Eğer başarıyı sadece “para kazanmak” olarak kabul edersek, her iki filmi de bu statüye sokabiliriz.*****Zararlı köpeklerGeçtiğimiz yıllarda gerçekten yaşanmış bir olay. Sevgili Leyla Tavşanoğlu’na çok teşekkür ederim... Sokak köpeklerinden çok şikâyet gelince Güneydoğu Anadolu’nun büyük illerinden birinin belediyesi bütün sahipsiz köpekleri toplamış. Ahali de sokakta başıboş gezen köpek sürüleri yok oldu diye çok mutlu olmuş. Sonra bir gün bakmışlar ki köpeklerin hepsinin kulağında bir zımba, sokaklarda yine geziyorlar... Vaho, belediyeyi aramış. Yetkiliye “Bu köpekleri niye saldız la böyle?” demiş. Yetkili de, hayvan haklarından söz etmiş ve “Merak etmeyin hepsi aşılandı ve kısırlaştırıldı” demiş.Vaho feryat etmiş: “Ha ula sizin izanınıza sıçam size bizi ısırıyler dedik, beceriyler mi dedik?” *****Mal kaybeden, bir şey kaybetmiştir, onurunu kaybeden birçok şey kaybetmiştir. Fakat cesaretini kaybeden her şeyini kaybetmiştir. Goethe
Sevgili okurlar bir haftalık bayram tatilini bitirdik ve tekrar hayata döndük. Sessiz ve sakin bayram keyfini ne yazık ki her yıl olduğu gibi yine “trafik canavarı” kaçırdı. En mutlu günlerimizi böylesine kâbusa dönüştürmek bize özgü bir beceriksizlik herhalde.Siyaset canlanacakBayramın da bitmesiyle beraber yakın geleceğimizde “sevinç günü” diyebileceğimiz bir tek “yılbaşı” kaldı. Ondan sonrası “hareket ve bereket” ortamında geçecek. Özellikle “siyasi ve ekonomik” alanda hem çok tartışmalı hem de “krizli” günlerin bizleri beklediğini söylemek yanlış olmaz.Seçimlere gölgeSiyasi hareketlilik elbette artacak ama seçim kütüklerine düşürülen gölgenin nasıl kaldırılacağını tahmin etmek bile zor. Yüksek Seçim Kurulu bir yılda 6 milyon yeni seçmen “yaratmanın” hesabını vermekten kaçıyor. Başkanın tavrı “şaibe” ihtimalini en tepeye taşıyor.Kütükleri deldilerŞurası bir gerçek ki demokrasi tarihimizde iyi-kötü fakat işleyen sistem seçmen kütüklerinin yazılımıydı. 1946’daki “şaibeli” seçimler dışında bugüne kadar seçim kütükleri nedeniyle hemen hiçbir tartışma yaşamamıştık. Ama bu iktidar seçim kütüğü işini yargıdan aldı kendi memurlarına verdi, onlar da ilk kez kütüklerin delinmesine neden oldu.Bu kütüklerle seçim olur mu?Şimdi en çok tartışılan konu bu. Ve bu olmalı zaten. 6 milyon yeni seçmeni mantıklı biçimde anlatmak mümkün değil. Bu 6 milyon yeni seçmenle gidilecek seçimlerin doğru sonuçlar vereceğini kabul etmek de ancak saflıkla açıklanabilir. O halde iktidar zan altında kalmamak, muhalefet de haksız bir sonuçla karşılaşmamak için kamuoyunun tatmin olacağı mantıklı bir açıklama bulmak zorundadır.Dünya tekrar değişiyorSevgili okurlar geçen hafta Yunanistan’da yaşanan şiddet olayları bizde olduğu gibi dünyanın da gündemindeydi. 16 yaşında bir çocuğun polis kurşunuyla ölmesinden sonra başlayan olaylar biraz durulmakla birlikte hâlâ devam ediyor.Tek amaç polisi protesto mu?Yunanistan olaylarını dikkatlice incelediğiniz zaman ortaya başka bir gerçek çıkıyor. Yunan halkı “çocuk öldüren polisi protesto” amacıyla başlattığı olayları aslında yeni ekonomik düzene bir başkaldırıya dönüştürüyor.Tıpkı 68 Fransa gibiBen Yunanistan’daki gelişmeleri 1968 yılında önce Fransa’da başlayan ve sonra tüm dünyaya yayılan eylemlere benzetiyorum. Nitekim Yunanistan’daki protesto olayları küçük çaplı olarak Batı ülkelerinde de görülmeye başlandı.Global ekonomik sistemSevgili okurlar 1980’li yılların başından itibaren dünya ekonomik sistemi hızlı bir değişime uğramaya başladı. Bunun sonunda Sovyet sistemi yıkılırken dünya “global ekonomi” denilen, ülke ve sınır tanımayan, dev şirketlerin ve paranın hâkim olduğu yeni bir “pazar ekonomisine” doğru kaydı.Rekabet ama haksız rekabetYeni dönemin en önemli özelliği olarak “rekabet” sunuldu kitlelere. Artık sınırlar kalkmıştı, rekabet gücü olan ayakta kalacaktı. “İyi olan” kazanacaktı. Bu itici güç elbette pek çok kesime çok cazip geldi. Bu dönemde çok büyük kazançlar sağlandı.Zengin olma hayaliAncak “global” olarak nitelenen yeni ekonomik sistem her ülkede yeni zenginler yaratır ve “potansiyel” olarak herkesi zengin olma hayaline iterken, bir gün geldi ki halklar “ellerinde avuçlarında hiçbir şey kalmadığını” bütün kaynaklarının “başkalarının eline geçtiğini” görmeye başladı.Halklar artık sıkıldıYeni ekonomik sistem “rekabet” adı altında aslında müthiş bir haksız rekabet ortamı oluşturdu. Parayla para kazanılan dönemin sonunda pek çok kişi hiç hak etmediği yerlere geldi. Gerçekten dürüst, namuslu, yetenekli ve iyi niyetli milyonlarca insan ise paraya bağlı “vahşi rekabetin” çarkları altında ezildiğini fark etti. Bu da halkların canını sıktı.Yoksula yardım aldatmacasıSevgili okurlar AKP aslında oy uğruna, ama Türkiye’nin yüreğine hançer sokan bir uygulama ile milyonlarca insana gıda, yakacak yardımı yapıyor. “Global ekonominin” göz boyayan parıltısı sırasında her şeye rağmen “kurtulma” umudu gören kitleler önceleri bu yardımlara pek aldırış etmiyordu.Durum şimdi değiştiOysa, ekonomik krizin patlamasıyla birlikte global ekonominin nimetlerinden “bir gün yararlanma” umudu taşıyanlar korkunç gerçekle yüz yüze geldiler. Düne kadar “aman fena mı, onlar da yardım alarak ayakta duruyorlar” dedikleri o insanlardan daha da kötü duruma düştüklerini anladılar. Ve kafalara dank etti ki bu global ekonomi aslında sahte bir parıltıyla herkesi kandırmıştı.Başkaldırı başlıyorİşte Yunanistan’da da aslında aynısı yaşanıyor. Toplumların temel gücünü oluşturan orta kesim, sahte bir sınıf atlama hevesini artık bırakmak ve gerçeğe dönmek zorunda. Vahşi rekabetin yerini makul bir rekabet almalı, haksız kazanımların “başarı” gibi sunulması artık geride kalmalı ve iktidarların “yoksullaştırdığı” kesimlere direkt yardım yapması yerine gerçek sosyal devlet ilkelerine hayat suyu verilmeli. Global ekonominin çarkları altında ezilen halkların talebi artık bu yönde.Yeniden sosyal adaletVe artık sanıyorum Yunanistan’da baş göseren bu tepki yeniden sosyal adaletin kurulması istemi olarak hızla başka ülkelere de “sirayet” edecektir. Özellikle çalışan, üreten, bilgi, kültür ve eğitimden payını almış, estetik ve sanat duyguları gelişmiş, ama sistemin altında ezilmekte olan kitleleri “yeniden sosyal devlet” haykırışlarına itecektir. Yeni yılda Türkiye’de de bu tür çıkışları beklemeliyiz.Metrobüs polemiğiSevgili okurlar geçen hafta yazdığım metrobüs yazılarına sizlerden pek çok mesaj geldi. Tabii konu İstanbul ve trafik olunca herkesin ilgisi yoğunlaşıyor. Ben konuyu belediyenin başarısı veya başarısızlığı açısından ele almadım, amaç İstanbul’un biraz daha nefeslenmesini sağlamak.Nihat Sırdar’ın hassasiyetiBu arada metrobüs yazılarından birinde radyodan da tanıdığımız ve keyifle dinlediğimiz Akşam Gazetesi yazarı Nihat Sırdar’dan söz etmiştim. Yazıda Akşam grubunun sahibinin de otobüs fabrikası olduğunu belirtmiş ve bunun metrobüs hattında kullanılacak Hollanda malı otobüslere karşı bir tür lobi olduğunu yazmıştım. Sırdar, doğal olarak çok alınmış.Ama kaçarımız da yokSırdar gönderdiği mesajda “Metrobüsü her gün radyoda anlatıyorum, ama patronumun fabrikası ile bağlantı kurulmasına yuh diyorum” demiş. İşte belki de bizim mesleğin en can alıcı noktalarından biri bu. Eğer çalıştığınız yayın organının sahibinin medya dışı bir işi daha varsa, o konularda yazmak gerçekten çok zor oluyor.Zan altında kalmak kaderBöyle bir durumda yazarın da zan altında kalmaması mümkün değil. Çünkü hele bugünkü global ekonominin “vahşi rekabet” koşulları altında, patronunuzun iş yaptığı bir alanda en haklı ve en iyi niyetli bir yazınız bile eğer bir başkasını hele rakibi eleştiriyorsa yiyeceğiniz damga bellidir: “Patronu istemiş o da yazmış.” Bu açıdan bakınca Nihat Sırdar’a hak veriyorum elbette.Astsubay - uzman çavuşSevgili okurlar, bu hafta yazımı bir hatayı düzelterek ve özür dileyerek bitirmek istiyorum. Geçen hafta yayınlanan bir okur mektubunda Uzman başçavuşların şikâyetini dile getirmiştim. Ancak tamamen benden kaynaklanan bir hatayla mektuba “Astsubayların isyanı” başlığını koydum. Hatayı fark ettiğimde gazete basılmıştı artık. Astsubaylarla Uzman başbavuşlar elbette çok farklı. Bu hata nedeniyle özür dilerim.Hepinize iyi haftalar. *** Böcek olmayı kabullenenler şikâyet etmelidir. Schiller
Pek çok fıkra ya da esprili yazının esin kaynağıdır belli başlı ülkelerden birer adam seçip aralarına bir de Türk koymak. Bu fıkra ya da yazılarda Türk tipi genellikle o an ülkenin içinde bulunduğu durumla ilgili bir espriyi patlatır. Bazılarında yerin dibine geçeriz, bazılarında ise pratik zekâ ile dünyanın önde gelen ülkelerini alt ederiz.Ama sonuçta bir Alman, bir İngiliz diye başlayan fıkra ve yazılar hep keyifle okunur.İşte mizah yazarı Cihan Demirci, bugüne kadar böyle başlayan fıkralara gönderme yaparak bazı ortak noktalar saptamış. Bu yazıya yazarın kitabında denk geldim, sizlerle de paylaşmak isterim:Bir Alman, bir Fransız, bir İngiliz, bir Amerikalı, bir İtalyan ile iki Temel ıssız bir adaya düşmüşler... Temellerden biri fazla olduğu için fıkra burada yarım kalmış!..***Bir Alman, bir Fransız, bir İngiliz, bir Amerikalı, bir İtalyan ile bir Türk bir araya gelmiş, Türk’e Avrupa Fıkra Birliği için müzakere tarihi vermişler!..***Bir Alman, bir Fransız, bir İngiliz, bir Amerikalı, bir İtalyan ile bir Türk izinsiz bir araya geldikleri için polis tarafından dağıtılmışlar!..***Bir Alman, bir Fransız, bir İngiliz, bir Amerikalı, bir İtalyan ile bir Türk bir araya gelmiş halay çekmeye başlamışlar!..***Bir Alman, bir Fransız, bir İngiliz, bir Amerikalı, bir İtalyan ile bir Türk hayat koşturmacası yüzünden fırsat bulup da bir türlü bir araya gelememişler!..***Bir Alman, bir Fransız, bir İngiliz, bir Amerikalı, bir İtalyan ile bir Türk bunca yıldır aralarında neden bir Malezyalı olmadığını tartışmaya açmışlar!..***Bir Alman, bir Fransız, bir İngiliz, bir Amerikalı, bir İtalyan ile bir Türk bir basın toplantısı yaparak aslında hiçbir zaman bir araya gelmediklerini, haklarında yazılan fıkraların hepsinin uydurma olduğunu açıklamışlar!..***Bir Alman, bir Fransız, bir İngiliz, bir Amerikalı, bir İtalyan ile bir Türk bir araya gelip, “Bir fıkra daha geride kaldı, artık önümüzdeki fıkralara bakacağız” demişler!..***Bir Alman, bir Fransız, bir İngiliz, bir Amerikalı, bir İtalyan ile bir Türk fıkralarına yapılan bomba ihbarı nedeniyle bir araya gelememişler!..***Bir Alman, bir Fransız, bir İngiliz, bir Amerikalı, bir İtalyan ile bir Türk bir araya gelip basına açıklama yapmışlar: “BİZ SADECE ARKADAŞIZ!..”*****Yukarıdaki yazıyla bağlantılı iki fıkra ‘Ben yokken’Bir Fransız, bir Amerikalı, bir Alman ve bir Türk geçirdikleri bir deniz kazası sonucunda ıssız bir adaya düşmüşlerdi... Issız adada bir hafta kadar bir süre geçtikten sonra Fransız konuştu: “Ben yokken şimdi sevgilim kaç kez evime gelmiş, beni çok merak etmiştir mutlaka...” Amerikalı söze girdi: “Ben yokken bütün medya gelmiş, beni arıyordur, ülkede geniş çaplı bir operasyon başlamıştır mutlaka...” Alman devam etti: “Ben yokken patronum gelmiş, yeni projeler için beni sayısız kez aramıştır mutlaka...” Sıra nihayet kendisine gelen Türk konuştu: “Ben yokken şimdi kim bilir ne yeni zamlar, ne yeni vergiler gelmiştir mutlaka, ooooof ooof!..”Cep telefonuyla ıssız adadaBir Amerikalı, bir İngiliz, bir Fransız, bir Alman ve bir Türk sadece cep telefonlarıyla ıssız bir adaya düşmüşler... Amerikalı hemen cep telefonundan FBI’ı aramış ve “Bir operasyon yapıp beni hemen bu ıssız adadan aldırın” demiş... İngiliz durur mu, o da cep telefonundan Dışişleri Bakanlığı’nı aramış hemen ve onlara düştüğü adanın yerini tarif edip, “Bir kurtarma timiyle gelip beni burdan kurtarın” demiş... Fransız cep telefonundan sevgilisini aramış ve ona: “Benim burada yeni birini bulma şansım yok Nicole, sen orada ne kadar da şanslısın, nasıl olsa yakında görüşürüz, seni çok öpüyorum” demiş. Alman cep telefonundan patronunu aramış ve ona: “Efendim ben bir ıssız adaya düştüm ama çalışmam gereken tüm dosyalar yanımda, çalışmaya burada devam edeceğim, işleri sakın merak etmeyin” demiş.Sıra Türk’e gelmiş... Türk de cep telefonunu eline almış ve çevirdiği numarayı bir kez çaldırdıktan sonra kapatıp şöyle demiş:“Enayi miyim ben yaaa, onlar beni arasın arkadaş!..” *****Bir fıkra da başka kaynaktanLaf Cihan Demirci’nin “Bir Alman, bir Fransız” yazısından açılmışken, bu kez başka bir kaynaktan gelen ve milletleri konu alan yeni bir fıkrayı da sizlerle paylaşayım:Türk gümrük kapısında bir İngiliz, bir Fransız, bir Türk geçmek için bekliyorlarmış. Gümrük görevlileri valizlerini kontrol etmeye başlamış. Önce İngiliz’in valizine bakmışlar. İçinden 7 adet don çıkmış. “Niye 7 tane?” diye İngiliz’e sormuşlar. O da “Haftanın yedi günü var. Hepsi için bir tane. Pazartesi, Salı, Çarşamba...” demiş.“Vay be” demiş görevlinin biri, “Helal olsun... Medeniyete, temizliğe bak adamlardaki.” Sıra Fransız’ın valizine gelmiş. Açmışlar bakmışlar 8 tane don. Görevliler “7’yi anladık da, niye 8” diye sormuşlar...Fransız cevaplamış: “Pazartesi, Salı, Çarşamba... Her gün için bir tane, bir tane de ne olur ne olmaz diye yedek aldım.”Gümrükçüler yine şaşırmışlar ve “Adamlardaki temizliğe medeniyete bak, İngilizleri de geçtiler temizlikte” diye konuşmuşlar kendi aralarında.Sıra Temel’e gelince açmışlar bakmışlar tam 12 adet don. “İşte” demişler, “Ne varsa bizim insanımızda var. Avrupalı ile kıyas kabul etmeyiz... Şu medeniyete, şu temizliğe bak!” Yabancılar da duysun diye biraz daha yüksek sesle sormuşlar aynı soruyu Temel’e: “Neden 12 adet don taşıyorsun?”Bizimki hemen cevaplamış: “Ocak, Şubat, Mart, Nisan...” *****Dünyanın en cesur yaratıkları insanlardır. Öleceklerini bilerek yaşarlar.
Günlerdir gazetelerde okuyor, televizyonlarda izliyorsunuz neyi mi Yunanistan’daki olayları. Konunun özeti şu: Yunan polisi 16 yaşındaki bir genci gösteri sırasında vurarak öldürdü. Bunun üzerine Yunanistan ayağa kalktı, başta başkent Atina olmak üzere hemen tüm kentlerde büyük gösteriler yapıldı, bu gösterilerde çatışmalar çıktı, arabalar yakıldı, binalar ağır hasarlar gördü.Komşuda bu olaylar olurken Türk medyası da konunun üzerine atladı. Gazete manşetleri ve TV’lerin ilk haberleri bu çatışmaları, “polisle çatışanlardan yana tavır alarak” yazarken, köşe yazarları da gösterici Yunanlıları ayakta alkışlayarak “Türkiye bu konuda yine sınıfta kaldı” yorumları yapıyor.İşte bu noktada kafam karışıyor. Yunan halkının ya da anarşistlerinin -çünkü sokakta çatışanlar bu isimle adlandırılıyor, üstelik karalamak için değil, Yunanistan’da gerçekten kendilerine anarşist diyenler var- polisle büyük çatışmalara girmesi bizde neden bu kadar destek görüyor?Yorumlara bakıyorum “Türkiye’de polis bir yılda 36 kişiyi öldürdü, kimsenin kılı kıpırdamadı, Yunanistan’da bir kişi öldü yer yerinden oynuyor, işte sivil toplum tepkisi budur” diye yazılıyor. Çok güzel de Türkiye’deki benzer olaylara nasıl tepki koyacağız? Ya da Türkiye’de polisin birini öldürmesinden sonra halk sokaklara dökülse, bizim medyamız Yunanistan’daki olaylara gösterdiği hoşgörüyü gösterecek mi?Çok değil bir hafta kadar önce polis kurşunlarıyla ölenlerin ailelerinin katıldığı bir TV programında, kendisine liberal aydın diyenlerin nasıl faşizan duygularla öldürülenleri haksız, öldürenleri haklı göstermeye çalıştıklarına tanık olduk.Bunun da ötesinde, ne sebeple olursa olsun, bir tavır ortaya koymaya çalışan sivil toplum örgütlerininin hepsini aynı kefeye koyup “Bunlar provakatör, maksat ortalığı karıştırmak, biz bu filmi görmüştük, yine 12 Eylül öncesini hortlatmaya çalışıyorlar” diyerek kafaları allak bullak etmiyor muyuz?Ama sanıyorum tüm bu yayınlara rağmen aslında gerçek düşünceler farklı. Çünkü biz Türkiye’de korkular içinde yaşıyoruz. Sabahın köründe hiçbir belge, bilgi ve suçlama olmadan gözaltına alınıp, 4 gün psikolojik işkence altında tutulan ve tutuklanan insanların ülkesi Türkiye.Polise kimlik sorduğu için dayak yiyen, evine bıraktığı arkadaşını öptüğü için adeta linç edilmeye kalkılan, polis arama noktasından görmediği ya da korktuğu için kaçmaya çalışanların alnından vurulduğu bir ülkedeyiz.İktidar öyle bir korku imparatorluğu kurdu, işine gelmeyenlerin canını öylesine yaktı ki, korku iliklerimize kadar işledi.Hepimiz korkuyoruz. Türkiye’deki olaylara tepki koyamıyoruz. Bu nedenle de sivil toplum hareketlerinde gerçek düşüncemizi değil de korkularımızın sonuçlarını ortaya koyuyoruz. Ama içimizdeki bu korku ve dehşet duygusu, komşudaki bir olayla açığa çıkıyor ve bize bir zarar vermeyeceğini düşündüğümüz için istediğimiz gibi yazabiliyoruz.Aslında garip bir “çifte standart” olan bu uygulamayı ben böyle tercüme ediyorum. *** Vah Fenerbahçem Ufak tefek yazdım, Türkiye’nin yeni trendi gereği kimsenin sesi çıkmadı. Bu Fenerbahçe bu sezon yanlış kuruldu, yönetim zaafiyetleri yaşıyor ve doğal olarak da başarılı olamıyor.Bir yılda yaşanan bu çöküşün temel nedeni sanıyorum yönetimin aldığı alkışlardan başının dönmesi ve müthiş bir megalomaniye kapılması. Kaybedilen futbolcular, yanlış alınan oyuncular, antrenör seçiminin doğru olmaması Fenerbahçe’yi yine “vah vah” durumuna getirdi.Şimdi eleştiriler yağmur gibi yağıyor. Yönetim bunlara öfkelenip hiddetlenmek yerine artık söylenenlere kulak vermeli ve hiç zaman yitirmeden takımı ameliyat masasına yatırmalı.Bir kere takımın bütünlüğü bozulmuş gibi. En önemli maçta bile sahada “hırsla” koşan bir oyuncu yok. Tamam, yarısından çoğu yabancı olan bir takımda eskisi gibi “takım ruhu” aramak, “Fenerbahçe sevgisi ve sadakati” bulmaya çalışmak doğru değil. Ancak profesyonel ahlak ve sorumluluk da mı kalmadı?Güiza diye bir oyuncu alınıyor, bırakın gol atmayı, top ayağına geldiğinde ne yapacağını şaşırıyor. Dünya starı Alex takım kurmaya karışmaktan oynamaya fırsat bulamıyor. Kazım diye bir adam kaprisleriyle herkesi çileden çıkarıyor. Kaleci Volkan jöleli saçlarıyla lüks otomobil turu atmaktan kaleye gelen topu tutmayı düşünemiyor.Kaçırdığın Aurelio gittiği ülkelerde harikalar yaratırken Tuncay’ı İngiltere paylaşamıyor. Beğenmiyor bazıları ama takımı ayakta tutan tek futbolcu, ultra profesyonel oyun ve hırsıyla Roberto Carlos. O da yetmiyor tabii.Sonuç olarak Fenerbahçe ağır yaralı. Bu yaraların sarılması Fenerbahçe’yi ve Türk futbolunu seven herkesin görevidir. *** Orası havaalanı değil Son günlerde, biraz da gerekli olduğundan toplu taşıma araçlarını çok sık kullandım. Metro, metrobüs, hafif raylı sistem en sıkışık trafikte imdadıma yetişti. Bayramdan önce Ankara’ya gittim. Uçak akşam 18.00’deydi. Yani Atatürk Havalimanı’na giden yolların en beter olduğu saatler.Bunun üzerine Zincirlikuyu’dan metrobüse bindim. Merter’de indim. Köprüden geçip hafif raylı sisteme geçtim. Oradan bindiğim trenden Atatürk Havalimanı’nın altında indim. Doğru yukarı çıkıp uçağa gittim. Çok kolay oldu. Ama dikkatimi çeken bir şey de kafamı çok bozdu. Aksaray’dan Atatürk Havalimanı’na giden trenin üzerinde “Havaalanı” yazıyor. İlk anda “olabilir” diye geçirdim içimden. Sonuçta amaç belli. Ancak Atatürk Havalimanı’na gelince durum değişti. Çünkü burada da “Havaalanı” yazıyor. Üstelik bu sadece istasyon adı gibi peronda da yazmıyor. Yerin altındaki devasa gara giren kapının üzerinde de “Havaalanı” yazısı var.AKP’li belediyenin Atatürk’ün adından bile rahatsızlık duyduğunu bilmeyen yok. Ama bunu yaparken dünyanın en önemli havalimanlarından biri olan Atatürk Havalimanı’nın bile adını yazamamak komik olduğu kadar çok da anlamlı. Belediye Başkanı Kadir Topbaş bilmeli ki İstanbul’da “Havaalanı” diye bir yer yok. “Atatürk Havalimanı” var.Anlamakta zorluk çekebilir diye örnek vermek istiyorum. Metro için diyelim ki Ali Sami Yen Stadı’nın hemen yanında bir istasyon açacak olsa buranın adı “Stadyum” mu olacak?Atatürk Havalimanı’nı metro güzergâhında “Havaalanı” diye göstermek bir ihmal değil kasıttır. *** İş telefonuEv telefonunun faturası hayli yüksek gelince, baba ev halkını toplamış:Baba: Yahu bu korkunç bir fatura. Ben bu telefonu asla kullanmıyorum, hep şirket telefonumu kullanıyorum.Anne: Aynen ben de... Akşama kadar çalıştığım bankada elimin altında telefon. Ne yapayım bunu!Oğlan: Vallahi ben de iş yerimin bana verdiği cep telefonu ile bütün görüşmelerimi yapıyorum.Kız: Eee benim de şirket hattım var. Ev telefonunu hiç kullanmam ki... Herkes aniden evdeki hizmetçiye döner ve cevap arar gözle bakarlar...Hizmetçi: Eee... Problem ne o zaman? Sanırım hepimiz iş telefonlarını kullanıyoruz... *** Başa kakılan bir iyilik daima hakaret yerini tutar. Racine
Madem bir tür polemik açıldı, o halde sürdürmek gerek. Konumuz İstanbul’un yeni ulaşım aracı metrobüsler.Önce Avcılar-Topkapı arası için düşünülen, ama sonra Zincirlikuyu’ya kadar uzatılan Şubat’ta da köprüyü geçip Anadolu yakasına kadar uzanacak metrobüs hattı vızır vızır çalışıyor.Bu hat için belediye Hollanda’dan özel otobüsler almıştı. Ancak İstanbul halkı hâlâ bu otobüslerle tanışamadı. “Çünkü”sü konusunda çeşitli rivayetler var. Ama ben iki hafta önce olayı “rivayet” olmaktan çıkarıp nasıl siyasi bir amaç için kullanılmak istendiğini yazmıştım.Otobüsler hazır olmasına hazır ama Başbakan ilk seferin açılışını kendisi yapmakta ısrarlı. Ama ya zaman bulamıyor ya da seçimlere daha yakın bir dönemi bekliyor.Ben bunu yazdıktan sonra Hürriyet’ten Mehmet Yılmaz da otobüslerin neden çalışmadığını sordu. Belediye “nedeni açıklamayan” bir açıklama gönderdi Yılmaz’a.Ardından Akşam’dan radyocu yazar Nihat Sırdar konuya daldı ve metrobüs yazanlarla “uzman” diye dalgasını geçtikten sonra, “Bu otobüsler düz yol için, Haliç rampasını çıkamıyor, belediye kazıklandı, neden yerli otobüsler kullanılmıyor?” diye sordu.O halde konuyu ilk açan olarak bazı şeyleri yazmak da farz oldu. Belediye hâlâ benim iddiama bir yanıt vermiş değil ama metrobüslerle ilgili pek çok teknik bilgi aldım. Sıralayayım:1- Metrobüs hattında çalışacak otobüsler Hollanda malı Phileas marka.2- Bu otobüslerin karoseri diğer otobüsler gibi sac değil, uçak dış gövdesi gibi kompozit.3- Üretici firma bu araçlara otobüs denmemesi gerektiğini belirterek “Bunlar lastikli tramvaydır” tanımını kullanıyor.4- Phileas’lar küçük bir dizel motordan üretilen elektrikle çalışıyor, bu nedenle çevre kirliliği ve gürültü yaratmıyor.5- Bu otobüsler 26 metre. Şu anda çalışan otobüslerden 7 metre uzun.6- Otobüslerin “yolcu taşıma kapasitesi” 250-400 kişi. 7- Otobüslerin seyri bilgisayarla kontrol ediliyor. İyi bir organizasyonla hiç şoför olmadan da çalışabiliyor.8- Otobüslerin iki tarafında da kapılar var. Diğer otobüsler bunu yapamıyorlar. Peki bu özellikleri olan otobüsler için neden böylesine tartışma çıkıyor? Örneğin Haliç rampasını çıkamadığı doğru mu?Teknisyenlere bunu da sordum. “Mümkün değil” dediler. Çünkü bu otobüsler İzmir gümrüğüne indirilip oradan karayoluyla İstanbul’a getirilmiş. Bu yolda Haliç rampasından çok daha uzun ve dik yokuşlar olmasına rağmen hiçbir sorun yaşanmamış.Teknisyenler “Bu araçlar çok kompakt ve bilgisayar sistemlerine her gün yeni programlar yüklenebiliyor. Şoförler hemen her gece eğitim görüyor. Dünyanın her yerinde olduğu gibi bu kadar gelişmiş araçlar sürekli test ediliyor, bunda yadırganacak bir durum yok” diyor.Benim anladığım kadarıyla bu otobüsler üzerinde koparılan fırtınaların arkasında kendilerine “yerli” diyen otobüs fabrikaları olabilir. Şu anda metrobüs hattında çalışan iki marka pazarı kaybetmemek için elbette elinden geleni yapıyordur.Bir de yine belediyeye otobüs satan bir başka patronun gazetesinin yazarı başkalarıyla dalga geçerek balıklama atlayınca iş karışıyor. Mesele budur.*****Astsubayın isyanı Konuyu çok fazla bilmediğim için okur mektubunu aynen yayımlıyorum. Belli ki ortada ciddi bir sorun var, ilgililerin dikkatine:Sayın Ataklı, Üniversite bitirmiş bir uzman jandarma çavuşum ancak emekli olduğum zaman 3-18 derecesine inebiliyorum. Şu anda aldığım maaş da ortaokul statüsünde görülmekte ve maaşlarımı ortaokul mezunu olarak alabiliyorum. Bu olay Anayasa’daki eşitlik ilkesine aykırı bir durum. İnsan haklarına aykırı bir durum.Bu ve bunun gibi onlarca sorun. Benim anladığım, bu sorunlar inanıyorum ki, Türkiye’de herkes tarafından biliniyor. Özellikle de sizin gibi yıllardır gazetecilik yapan kişiler tarafından biliniyor ancak nedense hiç bu konuları ele almıyorsunuz. Ama neden? Biz Türkiye gerçeği değil miyiz? Son bir ay içerisinde toplam 3 uzman jandarma, işindeki sorunlar yüzünden intihar etti. İnanın dayanacak gücüm kalmadı. Koca Türkiye’de bu gerçekleri hiç korkmadan, hiç çekinmeden, bangır bangır bir kişi yazıyor. O da Sayın Umur Talu’dur. Sizden ricam bizim sorunlarımızı gündeme getirip, bu konulara eğilirsiniz çok mutlu olacağım. (C.A)*****Bir Bektaşi bir de Yahudi fıkrası Bektaşi’nin cevabıBektaşi’nin biri sıcak bir gün oflaya poflaya giderken, dev gibi siyah bir atın üstüne kurulmuş bir eşkıya yolunu kesmiş, “ya malını, ya canını” diye gürleyince Bektaşi “Bre oğul, ben garip bir Bektaşiyim, elimdeki sopamdam, sırtımdaki cüppemden başka şeyim yok. İnsaf et, görüyorsun, sana ne verebilirim” demiş. Eşkıya insafa gelmiş, “Peki o zaman, sen bilgili bir adama benziyorsun, bir soruma cevap ver, bilirsen seni bırakırım” demiş. Bektaşi “Nedir?” diye sorunca “Baba erenler, söyle bakalım, Allah şimdi ne yapıyor” diye sormuş şaki, Bektaşi biraz düşünmüş “Zor bir soru, yüce bir varlıkla ilgili soruya cevap verebilmek için sorandan yüksekte olmak gerekir” diye cevap verince, eşkıya Bektaşiyi atına bindirmiş ve “Hadi bakalım, ver cevabı” demiş.Bektaşi atı dehleyip kaçmaya başlamış ve dönüp bağırmış “Allah seni indirdi, beni bindirdi, haydi eyvallah.” *****Musa Peygamber’i öğrenmekKüçük Abraham yedi yaşında bizim imam hatip okullarınının ilkokulu diyebileceğimiz türde dini eğitim veren okula gitmeye başlamış. Birinci haftanın sonunda yani cuma günü saat on ikide okul hafta sonu tatiline girince eve dönmüş.Annesi sormuş:- Abraham anlat bakalım bu hafta okulda ne öğrendiniz?- Dinle anne, bu hafta Musa Peygamber’i öğrendik.- Peki anlatabilir misin?- Musa Peygamber bir MOSSAD ajanıydı. Gördüğü eğitim sayesinde Mısır firavununun sarayına kimseye çaktırmadan girdi. Esir alınmış Yahudileri Kızıldeniz’in kenarına kadar kaçırmayı başardı. Denizi geçmek için bütün Yahudilere emir vererek yüzen köprüler kurdurdu ve Yahudiler Kızıldeniz’in doğusuna geçmeye başladılar. Tam geçerlerken general firavun bunları orduları ve zırhlı birlikleri ile takip etmeye başladı. Musa Peygamber cep telefonunu kullanıp MOSSAD’a haber verdi. MOSSAD, İsrail Hava Kuvvetleri’ne bildirince hemen F-16’larla Fantom uçakları köprüye varan Mısır ordusunu ve tankları bombalamaya başladılar. Köprünün yarısına kadar gelmiş Mısır ordusu ve general firavun denize düşerek boğuldular. Yahudiler ise selametle karşı sahile geçtiler.Annesi dehşetler içinde sorar:- Abraham, haham hocan cidden, gerçekten böyle mi anlattı?- Anne tam olarak böyle anlatmadı, ama adamın tam olarak anlattığı şekilde sana anlatsam hepten inanmayacaksın.
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’la dün bir telefon görüşmesi yaptım. Bakan Günay kendi cep telefonundan araya hiç kimseyi sokmadan, direkt aradı. Konuyu tahmin edersiniz, dün yazdığım “Şimdi oldu mu Sayın Bakan” başlıklı yazı için.Bu yazıda Günay’ın, kendisini il sınırında karşılamadığı için Ordu vali vekilini azarlamasını, ardından gittiği Giresun’da ise ilin neredeyse tüm yetkililerinin etrafında pervane olmasından duyduğu memnuniyeti yazarak eleştirmiştim.Ertuğrul Günay “Can Bey asıl manzara bu değil, siz de beni tanırsınız, bakanlığımı kullanarak itibar görmeye meraklı ve hevesli biri değilim. Bugüne kadar hemen her ile gittim, hiçbirinde karşılama uğurlama istemedim, istemem de, ama bu farklıydı” dedikten sonra anlatmaya başladı.“Karadeniz Bölgesi’ndeki bazı il ve ilçe ile beldelerdeki tarihi ve turistik tesisleri inceleme amacıyla ve resmi olarak bölgeye geldim. Bayram tatili için gelmedim. Sizin de eleştirdiğiniz gün tam 6 saat boyunca 3 ilçe 6 beldede incelemelerde bulundum. Bu süre içinde valilikten tek kişi bile yanımda yoktu.” Günay kendisinin bir bakan olduğunu ve inceleme yaptığı yer konusunda bilgi istediğinde karşısında bir muhatap bulamadığını belirterek şöyle devam etti: “Valinin nerede olduğunu sordum, izinde dediler, yerine bakanı sordum o da vilayette bekliyormuş. İyi de ben valiliği ziyarete gelmedim ki.” Günay bugüne kadar hiçbir zaman makam ve mevki peşinde koşmadığını ve makamını hiçbir şekilde kendi amacına yönelik kullanmadığını da söyleyerek geçen bayramla ilgili yaşadığını da şöyle anlattı: “Geçen bayram eşimi yanıma aldım, hatta arabanın arkasına köpeğimi de koydum, yanıma eskort bile almadan direksiyona geçip Burdur Müzesi’ni gezmeye gittim. O sırada tatildeydim ve bir vatandaş gibi davrandım.” Bakan Günay valinin hacca gittiğini öğrendikten sonra bir spekülasyona yol açmamak için “Allah kabul etsin” dediğini belirterek “Ama nasıl gitmiş, giderken neden bir önlem almamış elbette bunları unutacak değilim, bunun da gerekçelerini elbette öğreneceğim ve gerekirse de hesabını soracağım” dedi.Ordu’dan sonra gittiği Giresun’daki karşılama konusunda “Giresun’a haksızlık yapıldı” diyen Günay, “Ordu-Giresun arası çok yakın. Zaten ilk ilçede toplantım vardı, beni orada karşıladılar, doğru olanı yaptılar, ama bir gün önceki olay nedeniyle zan altında kaldılar buna da üzüldüm” dedi.NOT: Dünkü yazıya siz okurlardan pek çok tepki mesajı geldi. Bakan’ın tavrı çok eleştiriliyordu. Bazı okurlar ise “Kültür Bakanı ne yapsa eleştiriyorsunuz, diğer bakanlara karşı böyle değilsiniz” dediler. Düşündüm, haklı olabilirler, gerçekten Günay’la ilgili daha çok eleştiri çıkmış bu köşede. Bu sanıyorum, çok uzun yıllar ilgi ve hatta hayranlıkla izlediğim Ertuğrul Günay’ı, yeni siyasi yerine bir türlü yakıştıramamamdan kaynaklanıyor olabilir. Ne derse desin, ne ya-parsa yapsın Günay sanki bulunduğu yerde eğreti gibi duruyor, gitmiyor işte... *** Kahverengi tabelalarMadem söz Kültür ve Turizm Bakanı’ndan açıldı, ne zamandır aklımda duran bir konuyu da yazayım istedim. Karayolu ile seyahat edenler mutlaka görüyorlardır, çeşitli yerlerde “kahverengi” tabelalar var. Normal yön ve kilometre uyarıları mavi tabeladır. Kahverengi tabela ise belirtilen yönün tarihi, turistik ya da doğal güzellikte bir yer olduğunu belli eder.Böylelikle eğer tatile çıkmışsanız, gördüğünüz kahverengi tabela sizi cezbedebilir, gidip orayı görmek isteyebilirsiniz.Şimdi herkesin bildiği yerler var. Örneğin, Antalya’da kahverengi tabelada “Aspendos” yazar. Aşağı yukarı herkes bunun ne olduğunu bilir. Orada dev bir tarihi amfiteatr vardır. Ya da “Belek” yazan kahverengi tabela tatil köylerinin olduğu yeri gösterir.Ama yolda gidiyorsunuz, kahverengi bir tabelada bir isim okuyorsunuz. Ne olduğunu hiç bilmiyorsunuz, yanınızda bir kaynak da yok. Ve tabelada örneğin 22 km yazıyor.Merakınız sizi çekiyor ama belki de ilginizi çekmeyecek, hatta belki de yolu bile bozuk bir yere 44 km fazladan yol yapmak size cazip gelmiyor.Bu nedenle Ertuğrul Günay’a bir öneride bulunmak istiyorum. Bu önemli yerleri kahverengi tabela ile belirtmek güzel. Ama bir adım daha gidelim, bu tabelaların yanına gidilen yerle ilgili birkaç dilden açıklama koyalım, hatta mümkünse bir de fotoğraf.Maliyeti de çok yüksek olmaz. Hatta buna sponsor olarak tabelaların altına isimlerini yazacak şirketler bile çıkabilir. *** Küçük şeylere fazla önem verenler ellerinden büyük şeyler gelmeyenlerdir. Eflatun *** Cihan Demirci fıkralarına bugün de devam Aynı anda 4 fıkra kitabı birden çıkaran Cihan Demirci’den bugün de üç fıkra okuyalım. Aslına bakarsanız daha çok fıkra var ama sonuçta sanatçıya da saygı duymak gerek, 4 kitaplık onlarca fıkra yazmış, diğerlerini merak edenler artık bir zahmet kitapları satın alacak.Boşluktaki elSanık mahkemede hâkimin önündeydi... Hâkim sanığa sordu: “Sevgilinin elini tutmayıp bırakmakla suçlanıyorsun, ne diyeceksin?..” Sanık cevap verdi: “Bir insanın sevgilisinin elini tutmadı, bıraktı diye suçlanmasını bir türlü anlayamıyorum, içime sindiremiyorum hâkim bey!..” Hâkim, kafasını iki yana sallayıp konuştu: “Bu hareketi bir parkta, bankta otururken filan yapsaydın lafı bile olmazdı, ama insan sirkte trapez gösterisi yaparken, kendisine uzanan trapezci sevgilisinin elini tutmaz, o sevgili de yere düşüp ölürse, sen de bal gibi suçlu olursun işte kardeşim!..” On altı yumurtaÖğretmen matematik dersinde öğrencisine sordu: “Erdi evladım, söyle bakiiim, evinizde on altı yumurta var ve aileniz dört kişi, bu yumurtları nasıl paylaştırırsın?..” Erdi, çok bilmiş bir ifadeyle cevabı yapıştırdı: “Bu hayat şartlarında tabii ki herkese birer tane veririm öğretmenim... Geri kalan 12 yumurta bizim daha kaç gün işimizi görür, siz biliyor musunuz?..” Yol göstericilikİki arkadaş uzun yıllar sonra karşılaşmıştı... Sarmaş dolaş olurlarken biri hemen lafa girdi: “Vaaay Seçkin abicim vaaay, yıllar oldu görüşmeyeli yaaa... Sen bu topluma yol gösterecek bir adamdın zamanında... Şimdi neler yapıyorsun?..” Diğeri cevap verdi: “Sorma Hulusi, topluma yol göstericiliğim çok gerilerde kaldı... Şimdilerde bir sinemada yer göstericilik yapıyorum!..”
Şu Ordu’nun talihsizliğine bakın. Kültür ve Turizm Bakanı ki Ordu milletvekilidir, kente ziyarete geliyor, vali hacda. Yerine vekil bıraktığı vali yardımcısı bayram iznine ayrılmış, onun vekil bıraktığı diğer vali yardımcısı ise bakanı il sınırında karşılamadığı için herkesin ortasında fırça yiyor.Oysa Turizm Bakanı’nın Başbakanı genelge yayınlamıştı zamanında “Artık bakanlar il sınırında karşılanmayacak” diye. Sayın Bakan ya genelgeden habersiz ya da bakanlar bu genelgeye rağmen ille de il sınırında karşılanmaya o kadar alışmışlar ki, olmayınca küplere biniyorlar.Neyse ki Ordu’nun başına gelenler Giresun’a ders olmuş da, Sayın Bakan’ın bu durağında neredeyse Giresun’un bütün devlet görevlileri il sınırına akın edip karşılama töreni yapmışlar.Fotoğraflardan anlaşıldığı kadarıyla Sayın Bakan’ın egosu iyice tatmin olmuş. Öylesine gülüyor ki, sormayın gitsin. Zaten sözleriyle de bunu kanıtlıyor. Karşılamacılardan çok mutlu olmuş “Arkadaşlar devlet terbiyesinin gereğini yerine getirdiler” diyor.Demek ki bakanı iyi karşılamak, önünde eğilip bükülmek devlet terbiyesinin gereği ki bunu da öğrenmiş olduk sayelerinde. Peki biz bunu öğrenirken Kültür ve Turizm Bakanı durup dururken itibar kaybına uğradı mı? Elbette uğradı.Gelelim dikkat çekici bir başka noktaya. Devletin valisi göre başındayken neden hacca gider? Hac, İslâm’ın beş şartından biri. Ancak yerine getirilmesi zamana bırakılmış. Yani devletin valisi rahatlıkla emekli olduktan sonra bu görevini yerine getirebilir.Eğer bir vali görevi başındayken hacca gidiyorsa ve tam bu sırada dini kimliğini ön plana çıkaran bir iktidar işbaşındaysa, bunun tek bir anlamı olabilir.Kültür ve Turzm Bakanı’nın eğer gerçekten devlet terbiyesi varsa asıl sorgulaması gereken budur. Ama ne oluyor, Bakan durumu öğrenince biraz bozarıyor ve “Allah kabul etsin” diyor. Seveyim ben böyle devlet terbiyesini. *** Cihan Demirci’den 4 yeni fıkra kitabı Cihan Demirci mizah edebiyatında kendine özgü bir tarz yaratmış çok üretken bir kalem. Mizah yazılarına son yıllarda fıkralar da ekleyen Demirci aynı anda 4 kitap birden yayınladı.Yazı konusunda pek görülmeyen bir ilke imza atan Demirci’nin piyasaya çıkan kitaplarının isimleri şöyle: Kıkırdayan Fıkralar, Fıkırdayan Fıkralar, Şıkırdayan Fıkralar ve Fokurdayan Fıkralar. Demirci’nin mizah alanında toplam 37 kitabı var. İşte size bu bayram için Demirci’nin fıkralarından bazılarını seçtim. Bugün ve yarın birlikte okuyup gülelim istedim:On bin koyunKafasını sürekli işlerine takmış bir iş adamı, işlerini düşünmekten geceleri uyuyamaz bir hale gelmişti... Sonunda doktora gitti... Doktor ona şu öneride bulundu: “Yattıktan sonra on bin koyun sayın, mutlaka uyursunuz beyefendi...” Ertesi gün doktor, iş adamına telefon edip sonucu sordu... Şu yanıtı aldı: “Dediğinizi yaptım doktorcum... Bana ait çiftlikte bulunan on bin koyunu dün gece ardı ardına saydım... Fakat bu on bin koyunu sayarken bir de baktım ki koyunlarımın durumu pek parlak değil... Çoğu çelimsiz bir halde, çiti bile zor atlıyor... Sonra bunları elden çıkarsam iyi olur diye düşündüm... Anında müşteri de çıktı üstelik, fakat adamla fiyatta bir türlü anlaşamayınca beni gene uyku tutmadı yaaaa!..” Kene ısırması Hatçe, hastaneden dönen kocası Temel’e endişeli ve telaşlı gözlerle sordu:“Ula Temel, seni kene ısırdığı halde, duydum ki hastanede kuduz aşısı yapmışlar, bu nasıl iştir daaa?..” Temel rahat bir ifadeyle cevap verdi:“Ula Hatçe, korkacak pişey yok, haçan penu ısıran köpeğin adı Kene’dir!..” Bayram değişikliğiBir sokağın köşesinde yerde oturmakta olan iki dilenci konuşuyordu:“Bayram geliyor Himmet abi, bu bayram n’apıcaksın?..” Diğer dilenci cevap verdi:“Bu bayram karşı kaldırıma geçip orda dileneceğim kısmetse Siyami!..” Gökteki halı Bulutların üzerinde iki melek konuşuyordu:“Gördün mü, bugün göğe kırmızı halı sermişler...” Diğer melek cevap verdi:“Aşağıdan önemli biri yolcu deseneee!..” Gören hakemFutbol hakemi yolda yürürken yakın bir arkadaşının karşı kaldırımdan geldiğini gördü ve arkadaşına seslendi:“Merhaba Necatiiiiiiiiii... N’abeeer, görüşmeyeli nasılsın dostum?..” Arkadaşı şaşkın mı şaşkın bir halde cevap verdi:“Bahtiyaaaar!.. Olur şey diiil!.. Seeen... Sen beni gördün haaa!.. Buna inanamıyorum yaaaa!.. Sen beni gördüüüüün!.. Yönettiği son 5 maçta toplam 27 penaltıyı görmeyen sen Bahtiyar Hepdüdük, sen beni gördün ya artık ölsem de gam yemem dostum, çok mutluyum çooook!..” (Fenerbahçe’nin golünü görmeyen hakeme ithaf. C.A) *** Olmadık bir hata Pazar günü yayınlanan ve çok beğenildiğini anladığım “Nerden nereye” başlıklı yazı aslında Cihan Demirci’ninmiş. Ünlü mizah yazarı bu yazıyı bir süre önce kaleme almış ve Radikal Gazetesi’nde de yayınlanmış. Ancak geçen süre içinde internet grupları arasında ne yazık ki kaynak gösterilmeden dolaşmaya başlamış. Ben de biraz özensiz olmaktan tuzağa düşerek aynı hatayı yaptım. Bu nedenle özür dilemek isterim.Ancak internette her şeyi kontrol etmek de mümkün olmuyor. Hafızamız da bilgisayar gibi olmadığı için okuduğumuz her yazının şeceresini hatırlayamıyoruz. Bazen bu köşedeki fıkraların bile isimsiz olarak bana geldiğini görüyorum. Ne yapalım teknolojinin cilvesi işte. *** Kentli olma kültürü Dünkü haftalık yazımda anlattığım Âşık Veysel olayı ve yorumuna sizlerden çok olumlu tepkiler geldi. Eski bir meslektaşım TRT yapımcısı ve sunucusu Nazmi Kal, Atatürk döneminde “kentli yaşam biçimi oluşturmaya” büyük önem verildiğini ve halkın da buna katıldığını yaşanmış bir olayla anlatıyor. Birlikte okuyalım:Sayın Ataklı,Ulus Meydanı’na şalvarlıların sokulmadığı söylemleri Atatürk karşıtlarına yeni bir malzeme oldu. Daha da olacağa benziyor. Siz de bugünkü yazınızda değinmişsiniz.Aslında o yıllarda önemli caddelere şalvarlılar yahut kılık kıyafeti bozuklar sokulmuyor değildi. Onlar oralara girmek istemiyorlardı. Kente bir saygı vardı.Bu konu ile ilgili rahmetli Reşat Ekrem Koçu’dan 1972 yılında Boğaziçi Yalıları belgeselini yaparken dinlediğim bir anıyı nakletmek istiyorum... “Bir gün Adapazarı’ndan 4-5 kişi bir dolmuşa bindik İstanbul’a geliyoruz. Gebze’ye gelince şoförümüz arabadan indi ve gitti. Uzun süre gelmedi. Birbirini tanımayan bizler çeşitli yorumlara başladık. Bir süre sonra şoför geldi ama hiç de bizim şoföre benzemiyordu.Kılık kıyafeti değişmişti. Yeni bir ceket pantolon giymiş kravat takmıştı. Ayakkabılarını da değiştirmişti. Direksiyona otururken ’beyler geciktik kusura bakmayın ama şehre geliyoruz adam gibi olalım dedik’ dedi.” Evet o zamanlar şehre adam gibi gitmek vardı. Kente bir saygı vardı. Onun için şalvarlılar zaten o yerlere gitmezlerdi. Bu bir zorunluluk değildi.Şimdilerde köy kültürü kent kültürüne egemen oldu. İyi mi oldu kötü mü oldu yargısını size bırakıyorum. Nazmi Kal *** Kurtlar dişlerini kaybedebilir, fakat doğalarını kaybetmezler. Thomas Fuller