Ergenekon çıkmazı

Haberin Devamı

Ergenekon davasında, en önemli sanık Veli Küçük’ün ifade vermesiyle yepyeni bir dönem başladı. Veli Küçük ifadesinde “Devletin bana komplo kuracağını hiç beklemiyordum” dedi.

Bu sözler bence çok önemli. Önemi de Ergenekon davasının seyrini çıkmaza sokacak olmasından geliyor bence.

Şimdi hiçbir ön yargım olmadan ve okurlardan da yanlış bir değerlendirme yapmamalarını özellikle bekleyerek bir konuya açıklık getirmek ve sorgulamak istiyorum.

Her devletin olduğu gibi Türkiye’nin de, bizzat devlet organları tarafından onaylanan, planlanan ve konumu gereği gizli kalmasına karar verilen “yasa ve hukuk dışı” eylem ve operasyonlar yaptığı bilinmeyen bir gerçek değil.

ABD’nin CIA’sı, İngilizlerin MI6’sı, İsrail’in MOSSAD’ı her zaman ve her ülkede “devlet onayıyla” gizli operasyonlar yapar.

Türkiye’nin de bunu hiç yapmadığını kimse savunamaz. Türkiye de mutlaka yapmıştır ve belki yapmaya da devam ediyordur.

Şimdi tekrar ısrarla söylemek istiyorum bunları ne savunuyor ne haklı görüyorum, ama bir realite olduğunu da kabul etmemiz gerek.

Ergenekon davasıyla birlikte, geçmişte yaşadığımız kimi yasa ve hukuk dışı operasyonları da ortaya koymak ve bunlarla hesaplaşmak istiyoruz.

Ancak sorun şurada: Geçmişte yaşanmış olayların hangileri bizzat dönemin devlet yönetiminin bilgi ve onayı ile ama gizli olarak gerçekleştirildi, hangileri devletten aldıkları gücü kendi çıkarı için kullananlar tarafından yapıldı?

Veli Küçük ve isimleri geçen bazı kişilerin, devletin bilgisi, onayı altında ve gizli olarak bazı operasyonlar yapmış olmaları ihtimali çok yüksek.

Ayrıca sadece Veli Küçük değil, belki şu anda adını bile hiç duymadığımız pek çok devlet görevlisi bu operasyonların içinde yer aldı.

Ergenekon davasının açmazı bana göre burada. Devletin bilgisi ve onayı ile yapılan kimi gizli operasyonlarla kimilerinin görev başındayken ya da görevlerinden sonra karıştıkları yasa dışı operasyonlar ayrılmadan hesap sorulmaya kalkılırsa, hem işin içinden çıkılamayabilinir hem de bazı Ergenekon sanıkları bu davadan birer “kahraman” olarak ayrılabilir.

İktidar gücünü hesaplaşma aracı olarak kullanmak isteyenler, akıllarına gelen her “kötü” olayı Ergenekon’a mal etmeye çalışarak bir yandan kafaları karıştırırken bir yandan da korku imparatorluğunun sınırlarını geliştirmeye çalışıyor. Adalet bu oyuna gelirse Ergenekon’dan hiçbir sonuç alamayacağımızı söylemek yanlış olmaz.



***




Yoksa Bush’un dublörü müydü?

Bütün dünya Bush’a ayakkabı fırlatan televizyon muhabirini konuşuyor ama benim aklım hâlâ Başkan’ın inanılmaz refleksinde.

8 yıllık başkanlığı süresince Bush’un bu kadar atik ve çevik bir kişi olduğunu düşündürecek hiçbir görüntüsünü izlememiştim. Bush, “üzerinden düşemez” denilen ’Ginger’dan bile düşmeyi başarmıştı, çevik ve atik olmadığı için. Hele, sanıyorum herkesin hafızalarındadır, 11 Eylül saldırısını haber vermişti bir görevli ve Başkan Bush dakikalarca kılını bile kıpırdatmamıştı. Ayrıca 8 yıl boyunca Amerikan medyasında Başkan’ın zekâsı ve algılama hızı ile ilgili espriler yapıldı.

Ama pabuç fırlatma olayında Bush öylesine çabuk davrandı ve iki pabucun da isabet şansını öyle savuşturdu ki, şaşırmamak elde değildi.

“O halde” diyorum kendi kendime “Acaba ayakkabı fırlatılan adam Bush’un dublörü müydü?” Bana çok mantıklı geliyor. Çünkü terör saldırılarına karşı Amerika’da ve başka ülkelerde başkan konumundaki kişilere çok benzeyen kişilerin bulunduğunu ve gerektiğinde bu kişilerin başkanların yerine geçtiğini biliyoruz. Bush’un görev süresi bitmiş, tekrar seçilme durumu yok. Ayrıca görev günlerinin sonunda. Yani Başkan olarak da önemli bir karar alması en azından Amerikan demokrasi anlayışı açısından mümkün değil.

Bu durumda Bush’un canını tehlikeye atmak istememesi bana çok doğal geliyor. Irak ya da Afganistan’da bir kaza kurşununa uğrayıp ölmektense, dublörünü gönderip kendisi emeklilik günlerinin planını yapmaya devam edebilir.

Tabii dublör ya da değil, Başkan Bush’un 8 yıllık icraatı sonunda sanıyorum akıllarda kalacak tek “sevimli” davranışı ayakkabıyı savuşturması olacaktır.



***




Hayra alamet değil

Kilo kilo yesem de doyamadığım iki meyve var. Biri erik diğeri de kiraz. Bu iki meyvenin en kötü yanı, sadece mevsiminde yiyebilmeniz. Diğer meyveler iyi kötü her mevsim bulunuyor da erik ve kiraz öyle değil.

Gerçi ithal edilenler var. Ama çok pahalı. Kiraz neyse ki bizdeki gibi ama can eriği başka yerde yok.

Eriğe olan düşkünlüğümü iyi bilen sevgili dostumuz Arsen Gürzap bayramda “Sana bir sürprizim var, ama iyi mi kötü mü bilemiyorum” dedi.

Sonra da çantasından bir torba çıkardı. İçinde 10-15 tane yeşil erik, bildiğimiz yeşil erik. Ama hani daha olmadan toplananlar vardır, vişneden bile küçük boyda, aynen öyle.

“Biliyor musun bunu nereden topladım” dedi Arsen Gürzap, “Bayramdan önce gittiğim Şile’den. Hem de kendi ellerimle, ağacın dalından.”

O vişne büyüklüğündeki eriklerin çekirdekleri tam olmuştu, dişinizle kırmaya kalksanız kıramazsınız. Aralık ayındayız, bırakın eriklerin çiçek açmasını daha yapraklarını yeni döktü. Ama her nasılsa bu ağaç çiçek açmış, erik vermiş, üstelik çekirdekleri de oluşmuş. Hiç de hayra alamet değil. İklimler bu kadar mı bozuldu, küresel ısınma bu kadar mı etkili olmaya başladı acaba?



***




Yaşayanlar için umut her zaman vardır. Umutsuzluk, ölüler içindir.

Theokritos



***




Doktorculuk

Fıkra Yıldırım Tuna’dan geldi: Kızının komşunun oğlu ile doktorculuk oynadığını öğrenen anne dehşet içinde çocuğun kulağına yapıştığı gibi doğru oğlanı annesine götürmüş.

“Bu yaşta doktorculuk oynamaları çok doğal” demiş oğlanın annesi, “Bu oyunla birbirlerinin cinsel farklılıklarını keşfediyorlar.”

Kızın öfkeli annesi, “Ne cinselliği ne farklılığı kardeşim!” diye cevap vermiş, “Oğlunuz kızımın apandisitini almış!”

DİĞER YENİ YAZILAR