Şu Ordu’nun talihsizliğine bakın. Kültür ve Turizm Bakanı ki Ordu milletvekilidir, kente ziyarete geliyor, vali hacda. Yerine vekil bıraktığı vali yardımcısı bayram iznine ayrılmış, onun vekil bıraktığı diğer vali yardımcısı ise bakanı il sınırında karşılamadığı için herkesin ortasında fırça yiyor.
Oysa Turizm Bakanı’nın Başbakanı genelge yayınlamıştı zamanında “Artık bakanlar il sınırında karşılanmayacak” diye. Sayın Bakan ya genelgeden habersiz ya da bakanlar bu genelgeye rağmen ille de il sınırında karşılanmaya o kadar alışmışlar ki, olmayınca küplere biniyorlar.
Neyse ki Ordu’nun başına gelenler Giresun’a ders olmuş da, Sayın Bakan’ın bu durağında neredeyse Giresun’un bütün devlet görevlileri il sınırına akın edip karşılama töreni yapmışlar.
Fotoğraflardan anlaşıldığı kadarıyla Sayın Bakan’ın egosu iyice tatmin olmuş. Öylesine gülüyor ki, sormayın gitsin. Zaten sözleriyle de bunu kanıtlıyor. Karşılamacılardan çok mutlu olmuş “Arkadaşlar devlet terbiyesinin gereğini yerine getirdiler” diyor.
Demek ki bakanı iyi karşılamak, önünde eğilip bükülmek devlet terbiyesinin gereği ki bunu da öğrenmiş olduk sayelerinde. Peki biz bunu öğrenirken Kültür ve Turizm Bakanı durup dururken itibar kaybına uğradı mı? Elbette uğradı.
Gelelim dikkat çekici bir başka noktaya. Devletin valisi göre başındayken neden hacca gider? Hac, İslâm’ın beş şartından biri. Ancak yerine getirilmesi zamana bırakılmış. Yani devletin valisi rahatlıkla emekli olduktan sonra bu görevini yerine getirebilir.
Eğer bir vali görevi başındayken hacca gidiyorsa ve tam bu sırada dini kimliğini ön plana çıkaran bir iktidar işbaşındaysa, bunun tek bir anlamı olabilir.
Kültür ve Turzm Bakanı’nın eğer gerçekten devlet terbiyesi varsa asıl sorgulaması gereken budur. Ama ne oluyor, Bakan durumu öğrenince biraz bozarıyor ve “Allah kabul etsin” diyor. Seveyim ben böyle devlet terbiyesini.
Cihan Demirci’den 4 yeni fıkra kitabı
Cihan Demirci mizah edebiyatında kendine özgü bir tarz yaratmış çok üretken bir kalem. Mizah yazılarına son yıllarda fıkralar da ekleyen Demirci aynı anda 4 kitap birden yayınladı.
Yazı konusunda pek görülmeyen bir ilke imza atan Demirci’nin piyasaya çıkan kitaplarının isimleri şöyle: Kıkırdayan Fıkralar, Fıkırdayan Fıkralar, Şıkırdayan Fıkralar ve Fokurdayan Fıkralar. Demirci’nin mizah alanında toplam 37 kitabı var. İşte size bu bayram için Demirci’nin fıkralarından bazılarını seçtim. Bugün ve yarın birlikte okuyup gülelim istedim:
On bin koyun
Kafasını sürekli işlerine takmış bir iş adamı, işlerini düşünmekten geceleri uyuyamaz bir hale gelmişti... Sonunda doktora gitti... Doktor ona şu öneride bulundu: “Yattıktan sonra on bin koyun sayın, mutlaka uyursunuz beyefendi...”
Ertesi gün doktor, iş adamına telefon edip sonucu sordu... Şu yanıtı aldı: “Dediğinizi yaptım doktorcum... Bana ait çiftlikte bulunan on bin koyunu dün gece ardı ardına saydım... Fakat bu on bin koyunu sayarken bir de baktım ki koyunlarımın durumu pek parlak değil... Çoğu çelimsiz bir halde, çiti bile zor atlıyor... Sonra bunları elden çıkarsam iyi olur diye düşündüm... Anında müşteri de çıktı üstelik, fakat adamla fiyatta bir türlü anlaşamayınca beni gene uyku tutmadı yaaaa!..”
Kene ısırması
Hatçe, hastaneden dönen kocası Temel’e endişeli ve telaşlı gözlerle sordu:
“Ula Temel, seni kene ısırdığı halde, duydum ki hastanede kuduz aşısı yapmışlar, bu nasıl iştir daaa?..”
Temel rahat bir ifadeyle cevap verdi:
“Ula Hatçe, korkacak pişey yok, haçan penu ısıran köpeğin adı Kene’dir!..”
Bayram değişikliği
Bir sokağın köşesinde yerde oturmakta olan iki dilenci konuşuyordu:
“Bayram geliyor Himmet abi, bu bayram n’apıcaksın?..”
Diğer dilenci cevap verdi:
“Bu bayram karşı kaldırıma geçip orda dileneceğim kısmetse Siyami!..”
Gökteki halı
Bulutların üzerinde iki melek konuşuyordu:
“Gördün mü, bugün göğe kırmızı halı sermişler...”
Diğer melek cevap verdi:
“Aşağıdan önemli biri yolcu deseneee!..”
Gören hakem
Futbol hakemi yolda yürürken yakın bir arkadaşının karşı kaldırımdan geldiğini gördü ve arkadaşına seslendi:
“Merhaba Necatiiiiiiiiii... N’abeeer, görüşmeyeli nasılsın dostum?..”
Arkadaşı şaşkın mı şaşkın bir halde cevap verdi:
“Bahtiyaaaar!.. Olur şey diiil!.. Seeen... Sen beni gördün haaa!.. Buna inanamıyorum yaaaa!.. Sen beni gördüüüüün!.. Yönettiği son 5 maçta toplam 27 penaltıyı görmeyen sen Bahtiyar Hepdüdük, sen beni gördün ya artık ölsem de gam yemem dostum, çok mutluyum çooook!..” (Fenerbahçe’nin golünü görmeyen hakeme ithaf. C.A)
Olmadık bir hata
Pazar günü yayınlanan ve çok beğenildiğini anladığım “Nerden nereye” başlıklı yazı aslında Cihan Demirci’ninmiş. Ünlü mizah yazarı bu yazıyı bir süre önce kaleme almış ve Radikal Gazetesi’nde de yayınlanmış. Ancak geçen süre içinde internet grupları arasında ne yazık ki kaynak gösterilmeden dolaşmaya başlamış. Ben de biraz özensiz olmaktan tuzağa düşerek aynı hatayı yaptım. Bu nedenle özür dilemek isterim.
Ancak internette her şeyi kontrol etmek de mümkün olmuyor. Hafızamız da bilgisayar gibi olmadığı için okuduğumuz her yazının şeceresini hatırlayamıyoruz. Bazen bu köşedeki fıkraların bile isimsiz olarak bana geldiğini görüyorum. Ne yapalım teknolojinin cilvesi işte.
Kentli olma kültürü
Dünkü haftalık yazımda anlattığım Âşık Veysel olayı ve yorumuna sizlerden çok olumlu tepkiler geldi. Eski bir meslektaşım TRT yapımcısı ve sunucusu Nazmi Kal, Atatürk döneminde “kentli yaşam biçimi oluşturmaya” büyük önem verildiğini ve halkın da buna katıldığını yaşanmış bir olayla anlatıyor. Birlikte okuyalım:
Sayın Ataklı,
Ulus Meydanı’na şalvarlıların sokulmadığı söylemleri Atatürk karşıtlarına yeni bir malzeme oldu. Daha da olacağa benziyor. Siz de bugünkü yazınızda değinmişsiniz.
Aslında o yıllarda önemli caddelere şalvarlılar yahut kılık kıyafeti bozuklar sokulmuyor değildi. Onlar oralara girmek istemiyorlardı. Kente bir saygı vardı.
Bu konu ile ilgili rahmetli Reşat Ekrem Koçu’dan 1972 yılında Boğaziçi Yalıları belgeselini yaparken dinlediğim bir anıyı nakletmek istiyorum...
“Bir gün Adapazarı’ndan 4-5 kişi bir dolmuşa bindik İstanbul’a geliyoruz. Gebze’ye gelince şoförümüz arabadan indi ve gitti. Uzun süre gelmedi. Birbirini tanımayan bizler çeşitli yorumlara başladık. Bir süre sonra şoför geldi ama hiç de bizim şoföre benzemiyordu.
Kılık kıyafeti değişmişti. Yeni bir ceket pantolon giymiş kravat takmıştı. Ayakkabılarını da değiştirmişti. Direksiyona otururken ’beyler geciktik kusura bakmayın ama şehre geliyoruz adam gibi olalım dedik’ dedi.”
Evet o zamanlar şehre adam gibi gitmek vardı. Kente bir saygı vardı. Onun için şalvarlılar zaten o yerlere gitmezlerdi. Bu bir zorunluluk değildi.
Şimdilerde köy kültürü kent kültürüne egemen oldu. İyi mi oldu kötü mü oldu yargısını size bırakıyorum. Nazmi Kal
Kurtlar dişlerini kaybedebilir, fakat doğalarını kaybetmezler. Thomas Fuller

