Sevgili okurlar bir haftalık bayram tatilini bitirdik ve tekrar hayata döndük. Sessiz ve sakin bayram keyfini ne yazık ki her yıl olduğu gibi yine “trafik canavarı” kaçırdı. En mutlu günlerimizi böylesine kâbusa dönüştürmek bize özgü bir beceriksizlik herhalde.
Siyaset canlanacak
Bayramın da bitmesiyle beraber yakın geleceğimizde “sevinç günü” diyebileceğimiz bir tek “yılbaşı” kaldı. Ondan sonrası “hareket ve bereket” ortamında geçecek. Özellikle “siyasi ve ekonomik” alanda hem çok tartışmalı hem de “krizli” günlerin bizleri beklediğini söylemek yanlış olmaz.
Seçimlere gölge
Siyasi hareketlilik elbette artacak ama seçim kütüklerine düşürülen gölgenin nasıl kaldırılacağını tahmin etmek bile zor. Yüksek Seçim Kurulu bir yılda 6 milyon yeni seçmen “yaratmanın” hesabını vermekten kaçıyor. Başkanın tavrı “şaibe” ihtimalini en tepeye taşıyor.
Kütükleri deldiler
Şurası bir gerçek ki demokrasi tarihimizde iyi-kötü fakat işleyen sistem seçmen kütüklerinin yazılımıydı. 1946’daki “şaibeli” seçimler dışında bugüne kadar seçim kütükleri nedeniyle hemen hiçbir tartışma yaşamamıştık. Ama bu iktidar seçim kütüğü işini yargıdan aldı kendi memurlarına verdi, onlar da ilk kez kütüklerin delinmesine neden oldu.
Bu kütüklerle seçim olur mu?
Şimdi en çok tartışılan konu bu. Ve bu olmalı zaten. 6 milyon yeni seçmeni mantıklı biçimde anlatmak mümkün değil. Bu 6 milyon yeni seçmenle gidilecek seçimlerin doğru sonuçlar vereceğini kabul etmek de ancak saflıkla açıklanabilir. O halde iktidar zan altında kalmamak, muhalefet de haksız bir sonuçla karşılaşmamak için kamuoyunun tatmin olacağı mantıklı bir açıklama bulmak zorundadır.
Dünya tekrar değişiyor
Sevgili okurlar geçen hafta Yunanistan’da yaşanan şiddet olayları bizde olduğu gibi dünyanın da gündemindeydi. 16 yaşında bir çocuğun polis kurşunuyla ölmesinden sonra başlayan olaylar biraz durulmakla birlikte hâlâ devam ediyor.
Tek amaç polisi protesto mu?
Yunanistan olaylarını dikkatlice incelediğiniz zaman ortaya başka bir gerçek çıkıyor. Yunan halkı “çocuk öldüren polisi protesto” amacıyla başlattığı olayları aslında yeni ekonomik düzene bir başkaldırıya dönüştürüyor.
Tıpkı 68 Fransa gibi
Ben Yunanistan’daki gelişmeleri 1968 yılında önce Fransa’da başlayan ve sonra tüm dünyaya yayılan eylemlere benzetiyorum. Nitekim Yunanistan’daki protesto olayları küçük çaplı olarak Batı ülkelerinde de görülmeye başlandı.
Global ekonomik sistem
Sevgili okurlar 1980’li yılların başından itibaren dünya ekonomik sistemi hızlı bir değişime uğramaya başladı. Bunun sonunda Sovyet sistemi yıkılırken dünya “global ekonomi” denilen, ülke ve sınır tanımayan, dev şirketlerin ve paranın hâkim olduğu yeni bir “pazar ekonomisine” doğru kaydı.
Rekabet ama haksız rekabet
Yeni dönemin en önemli özelliği olarak “rekabet” sunuldu kitlelere. Artık sınırlar kalkmıştı, rekabet gücü olan ayakta kalacaktı. “İyi olan” kazanacaktı. Bu itici güç elbette pek çok kesime çok cazip geldi. Bu dönemde çok büyük kazançlar sağlandı.
Zengin olma hayali
Ancak “global” olarak nitelenen yeni ekonomik sistem her ülkede yeni zenginler yaratır ve “potansiyel” olarak herkesi zengin olma hayaline iterken, bir gün geldi ki halklar “ellerinde avuçlarında hiçbir şey kalmadığını” bütün kaynaklarının “başkalarının eline geçtiğini” görmeye başladı.
Halklar artık sıkıldı
Yeni ekonomik sistem “rekabet” adı altında aslında müthiş bir haksız rekabet ortamı oluşturdu. Parayla para kazanılan dönemin sonunda pek çok kişi hiç hak etmediği yerlere geldi. Gerçekten dürüst, namuslu, yetenekli ve iyi niyetli milyonlarca insan ise paraya bağlı “vahşi rekabetin” çarkları altında ezildiğini fark etti. Bu da halkların canını sıktı.
Yoksula yardım aldatmacası
Sevgili okurlar AKP aslında oy uğruna, ama Türkiye’nin yüreğine hançer sokan bir uygulama ile milyonlarca insana gıda, yakacak yardımı yapıyor. “Global ekonominin” göz boyayan parıltısı sırasında her şeye rağmen “kurtulma” umudu gören kitleler önceleri bu yardımlara pek aldırış etmiyordu.
Durum şimdi değişti
Oysa, ekonomik krizin patlamasıyla birlikte global ekonominin nimetlerinden “bir gün yararlanma” umudu taşıyanlar korkunç gerçekle yüz yüze geldiler. Düne kadar “aman fena mı, onlar da yardım alarak ayakta duruyorlar” dedikleri o insanlardan daha da kötü duruma düştüklerini anladılar. Ve kafalara dank etti ki bu global ekonomi aslında sahte bir parıltıyla herkesi kandırmıştı.
Başkaldırı başlıyor
İşte Yunanistan’da da aslında aynısı yaşanıyor. Toplumların temel gücünü oluşturan orta kesim, sahte bir sınıf atlama hevesini artık bırakmak ve gerçeğe dönmek zorunda. Vahşi rekabetin yerini makul bir rekabet almalı, haksız kazanımların “başarı” gibi sunulması artık geride kalmalı ve iktidarların “yoksullaştırdığı” kesimlere direkt yardım yapması yerine gerçek sosyal devlet ilkelerine hayat suyu verilmeli. Global ekonominin çarkları altında ezilen halkların talebi artık bu yönde.
Yeniden sosyal adalet
Ve artık sanıyorum Yunanistan’da baş göseren bu tepki yeniden sosyal adaletin kurulması istemi olarak hızla başka ülkelere de “sirayet” edecektir. Özellikle çalışan, üreten, bilgi, kültür ve eğitimden payını almış, estetik ve sanat duyguları gelişmiş, ama sistemin altında ezilmekte olan kitleleri “yeniden sosyal devlet” haykırışlarına itecektir. Yeni yılda Türkiye’de de bu tür çıkışları beklemeliyiz.
Metrobüs polemiği
Sevgili okurlar geçen hafta yazdığım metrobüs yazılarına sizlerden pek çok mesaj geldi. Tabii konu İstanbul ve trafik olunca herkesin ilgisi yoğunlaşıyor. Ben konuyu belediyenin başarısı veya başarısızlığı açısından ele almadım, amaç İstanbul’un biraz daha nefeslenmesini sağlamak.
Nihat Sırdar’ın hassasiyeti
Bu arada metrobüs yazılarından birinde radyodan da tanıdığımız ve keyifle dinlediğimiz Akşam Gazetesi yazarı Nihat Sırdar’dan söz etmiştim. Yazıda Akşam grubunun sahibinin de otobüs fabrikası olduğunu belirtmiş ve bunun metrobüs hattında kullanılacak Hollanda malı otobüslere karşı bir tür lobi olduğunu yazmıştım. Sırdar, doğal olarak çok alınmış.
Ama kaçarımız da yok
Sırdar gönderdiği mesajda “Metrobüsü her gün radyoda anlatıyorum, ama patronumun fabrikası ile bağlantı kurulmasına yuh diyorum” demiş. İşte belki de bizim mesleğin en can alıcı noktalarından biri bu. Eğer çalıştığınız yayın organının sahibinin medya dışı bir işi daha varsa, o konularda yazmak gerçekten çok zor oluyor.
Zan altında kalmak kader
Böyle bir durumda yazarın da zan altında kalmaması mümkün değil. Çünkü hele bugünkü global ekonominin “vahşi rekabet” koşulları altında, patronunuzun iş yaptığı bir alanda en haklı ve en iyi niyetli bir yazınız bile eğer bir başkasını hele rakibi eleştiriyorsa yiyeceğiniz damga bellidir: “Patronu istemiş o da yazmış.” Bu açıdan bakınca Nihat Sırdar’a hak veriyorum elbette.
Astsubay - uzman çavuş
Sevgili okurlar, bu hafta yazımı bir hatayı düzelterek ve özür dileyerek bitirmek istiyorum. Geçen hafta yayınlanan bir okur mektubunda Uzman başçavuşların şikâyetini dile getirmiştim. Ancak tamamen benden kaynaklanan bir hatayla mektuba “Astsubayların isyanı” başlığını koydum. Hatayı fark ettiğimde gazete basılmıştı artık. Astsubaylarla Uzman başbavuşlar elbette çok farklı. Bu hata nedeniyle özür dilerim.
Hepinize iyi haftalar.
Böcek olmayı kabullenenler şikâyet etmelidir. Schiller

