Özürcülerin ‘vicdanına’ küçük bir ışık

26 Aralık 2008

Perşembe akşamı Ülke TV’de Ersoy Dede’nin sunduğu Bıçak Sırtı programına konuk oldum. Konumuz 2008’e damgasını vuran olaylardı.Doğal olarak Ermenilerden özür dilenmesi üzerine de konuştuk. Ersoy Dede’nin “Özür kampanyasına nasıl bakıyorsunuz?” sorusu üzerine konuklardan Alev Coşkun, “Ermenistan’ın ilk Başbakanı Kaçaznuni’nin 1923 yılında yazdığı bir raporu” anlattı ve “Bu kişiden de özür dilenecek mi?” diye sordu.Kaçaznuni bu raporunda Ermeniler olarak çok ciddi hata yaptıklarını ve Türkler’in tehcir kararında çok haklı olduklarını açıklıyor. Bu konudaki bilgisizliğime kızarak dün Kaçaznuni ve raporu hakkında araştırma yaptım.Kim bu Kaçaznuni?Ovannes Kaçaznuni bugünkü topraklarında kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’nin ilk Başbakanı. Dönemin Osmanlı İmparatorluğu ile çete savaşlarına giren Ermenilerin önderlerinden. Rusya’nın himayesinde kurulan Ermenistan Cumhuriyeti, Sovyet devrimi olduktan sonra S.S.C.B’nin bir parçası haline geldi ve etkisini yitirdi.İşte bu Ovannes Kaçaznuni 1923’te Bükreş’te yapılan Ermeni Konferansı’na bir rapor sundu. Raporda 1915’te başlayan Ermeni tehciri konu alınıyordu. Başlık “Biz ne hata yaptık?” Bu rapor önce konferans aracılığıyla dünya kamuoyuna açıklanıyor. Ancak daha sonra bunun sakıncaları göz önüne alınarak Sovyet arşivlerine kaldırılıyor. Raporun kayıt numarası belgelerde yer alıyor ama çok uzun bir süre kimse içeriğini öğrenemiyor.Uzun yıllar sonra ortaya çıkarılan rapor Rusça’dan Türkçe’ye çevriliyor, daha sonra İngilizce ve Fransızca metinleri çeşitli Avrupa ülkelerine gönderiliyor.Raporda ne var?Şimdi gelelim Kaçaznuni’nin kendi el yazısıyla kaleme aldığı 128 sayfalık raporda neler olduğuna. Kaçaznuni, belli ki o günlerin rahatlığı içinde Osmanlı Devleti’ne karşı başlattıkları isyanın neden başarıya ulaşamadığını bütün açıklığıyla yazmış. Örneğin şöyle diyor Ermeni Başbakan: 1914 sonbaharında, Türkiye henüz savaşan taraflardan birine katılmadığı dönemde, Güney Kafkasya’da büyük gürültü içinde ve enerjik biçimde Ermeni gönüllü birlikleri oluşturulmaya başlandı. Sadece birkaç hafta içerisinde Ermeni devrimci Taşnaksutyun Partisi hem bu birliklerin kurulmasına hem de Türkiye’ye karşı gerçekleştirdikleri askeri operasyonlara aktif biçimde katıldı.Barışı sabote ettik Türklere karşı ayaklandık. Barışı sabote etmek için savaştık bile. Artık hepimiz Türklerin düşmanı olan İtilaf Devletleri’nin kampındaydık. Türkiye’den “denizden denize Ermenistan” talep etmekteydik. İtilaf Devletleri’nin ordularını Türkiye’ye göndermeleri ve hâkimiyetimizi temin etmeleri için Avrupa ve Amerika’ya resmi çağrılar yaptık. Nihayet şu da var ki, var olduğumuz sürece aralıksız olarak Türkler’le savaştık. Öldük ve öldürdük. Artık, Türklere ne gibi bir güven telkin edebiliriz ki? Gerçekleri göremedik Askeri operasyonlara katıldık. Kandırıldık ve Rusya’ya bağlandık. Tehcir doğruydu ve gerekliydi. Gerçekleri göremedik, olayların sebebi biziz. Türklerin milli mücadelesi haklıydı. Barışı reddetmemiz ve silahlanmamız büyük bir hataydı. Türklere karşı ayaklandık ve savaştık. Sevr Antlaşması gözümüzü kör etmişti. İsyanımızın temelinde İtilaf Devletleri’nin bize vaat ettiği büyük Ermenistan hayali vardı. Ama biz hiçbir zaman devlet olamadık. Türkiye Ermenistanı diye bir devletin hayalden öte olmadığı gerçeğini göremedik.Aklımız dumanlanmıştıBiz Ermeniler kayıtsız şartsız Rusya’ya yönelmiş durumdaydık. Herhangi bir gerekçe yokken zafer havasına kapılmıştık. Sadakatimiz, çalışmalarımız ve yardımlarımız karşılığında Çar hükümetinin Ermenistan’ın bağımsızlığını bize armağan edeceğinden emindik. Aklımız dumanlanmıştı. Biz kendi isteklerimizi başkalarına mal ederek, sorumsuz kişilerin sözlerine büyük önem vererek, kendimize yaptığımız hipnozun etkisiyle, gerçekleri anlayamadık ve hayallere kapıldık.Türkler doğru yaptı 1915 yaz ve sonbahar döneminde Türkiye Ermenileri zorunlu bir tehcire tâbi tutuldu. Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır. Bu yöntem en kesin ve uygun olanıydı. Siyasal bir parti (Taşnaksutyun) olarak biz, meselemizin Rusları ilgilendirmediğini ve onların gerektiğinde cesetlerimizi çiğneyerek geçip gidebileceklerini unutmuştuk. Ve son sözKaçaznuni’nin raporu neden ilgimi çekti ve sizin için de geniş bir özet hazırladım? Son günlerde yürütülen özür kampanyası ile herkesin kafası karıştırılmak isteniyor.Üstelik “vicdan” gibi sihirli bir sözcüğün arkasına sığınanlar, kabul edilmiş hangi belgeye dayanarak vicdan azabı duyduklarını açıklamaktan kaçınıyor.Kimse 1915’te ve izleyen yıllarda hiçbir şey olmadığını söylemiyor. Ama tarihi gerçekler bu acı olayların tek taraflı olmadığını, koca bir imparatorluğun içine çekildiği ihanet çemberinden kurtulma refleksi olduğunu da kabullenmek durumunda kalıyor.Bu rapor olayları bizzat yaşamış ve Ermenilere önderlik etmiş bir ismin itirafıdır aslında. Bu rapor yaşanan acı olayları ortadan kaldırmaz belki ama, büyük bir ulusu dünya kamuoyunda küçük düşürmeye çalışanların “vicdanına” ışık tutabilir. *** Doktor çantasıYıldırım Tuna’dan: Kadın çok hastalanınca kocası eve doktor çağırmış. Doktor hastanın yattığı odaya girip kapıyı kapatmış. Bir süre sonra kapıyı aralayıp endişe ile bekleyen kocadan “çekiç” istemiş.Adam garaja koşup çekici getirmiş. Kapı tekrar kapanmış. İçeriden pat küt sesler, bir süre sonra kapı tekrar aralanmış “1 pense ve 1 tornavida” demiş doktor.“D.. Doktor...” demiş adam merakla, “Karıma ne yapıyorsunuz?” Doktor “Hiçbir şey” diye cevap vermiş: “Çantamı açmaya uğraşıyorum, hepsi bu!” *** Bir ulusun değeri, o ulusu meydana getiren bireylerin değeriyle ölçülür. John Stuart Mill

Devamını Oku

Türk Müslüman, Müslüman Türk

24 Aralık 2008

CHP’li milletvekili Canan Arıtman’ın Cumhurbaşkanı Gül’ün annesinin Ermeni kökenli olduğunu imas etmesinden sonra başlayan tartışmalar farklı alanlara da kayıyor.Gül, aile şeceresini açıklarken “Özbeöz Müslüman ve Türk aileyiz” demişti. Arıtman bu sözleri de eleştirmiş ve “Neden Türk Müslüman değil de Müslüman Türk diyor?” diye sormuştu.Bu ayrımı bilmeyen ama ille de görüş açıklamak isteyen kimileri bu soruyu da fırsat bilip Arıtman’a “Irkçı, kafatasçı, faşist” diye saldırmaya devam ediyor.Birkaç bilgi vereyim hemen.Birincisi “Müslüman Türk” tanımı bir tür jargondur. Bilmeyenler için bir şey ifade etmez ama bu konuda hassasiyet gösterenler için adeta şifreli bir mesajdır.Din milliyet tanımaz. Hangi milletten olursanız olun bir dini seçebilir, ona inanabilirsiniz. Bu durumda öncelikle dininizi söylerseniz milliyet tanımının fazla bir önemi kalmaz. Çünkü özellikle İslam dininde “ümmet” önemlidir. Milliyet sonradan gelir.Bu durumda siz önce “dininizi” söylerseniz, ardından söyleyeceğiniz milliyet ikinci plana düşer.Gelelim ikincisine: Bu tartışma yeni bir tartışma değil. Kökleri 1950’li yıllara, ama kuvvetli olarak 1960’lı yıllara dayanır.27 Mayıs İhtilali’nin ardından yeşeren demokrasi ve fikir özgürlüğü sayesinde sol ve sosyalist düşünceler açıkça konuşulmaya başlanmıştı.Oysa resmi devlet ideolojisi sola kapalıydı. Buna karşın devletin resmen ve fiilen müdahalesi de zordu. Böyle olunca gayriresmî devlet destekli bazı farklı fikir akımları başlatıldı.Komünizmle Mücadele Derneği adı altında bir araya gelenler sola karşı bir dini ve milli kimlik geliştirmeye çalıştılar. Bu sırada çeşitli dernek ve vakıflar da kuruldu.Komünizme karşı geliştirilen Türk-İslam Sentezi fikri dinci kesimle dönemin önce CKMP, sonra MHP’sinde de fırtınalar estirmeye başladı.Sağın bilim adamları ve aydınları Türk-İslam Sentezi adı altında Türkiye’nin milli ve dini değerlerini bir temel üzerine oturtmaya çalıştılar.Tartışma “Türk Müslüman mı” yoksa “Müslüman Türk mü” üzerinde yoğunlaştı. Dinci kanat Müslüman Türk derken, milliyetçi kanat Türk Müslüman diyordu. Bu MHP içinde de çok ciddi ayrımlara neden olmuştu.Sonuçta Türk İslam Sentezi “Müslüman Türk” fikri üzerine oturtuldu. Milliyetçi unsurlar tasfiye edildi, din ön plana çıktı, milliyet pek de önemli olmayan hale getirildi.İşte AKP’nin asıl kurucu kanadı, temelini Birlik Vafkı’ndan alan ve “Müslüman Türk” tanımına bağlanan kesimdir.Bu nedenle iktidarın öncelikle dini esas aldığını milliyet kavramının ise sadece popülist amaçla kullandığını söylemek yanlış olmaz.Nitekim Cumhurbaşkanı “annesi Ermeni” imalarına karşı daha önceki “Bizim için din, dil, ırk, renk fark etmez” söylemine rağmen adeta küplere binmiş halde özbeöz Müslüman ve Türk olduğunu açıklayarak bir de üstüne Arıtman hakkında tazminat davası açtı.Gül, anladığım kadarıyla “jargonu” kullanıyor. Ne olur ne olmaz diye... *** Mantıklı bir açıklama lütfen! Seçim kütükleri tartışılıyor. Siyasi partilerin kütükleri mahkemeye götürmesi hatta belki de seçimlerin tehlikeye girmesi bile söz konusu.Ama Yüksek Seçim Kurulu hiçbir şey olmamış gibi kütüklerin doğru olduğuna karar veriyor.Peki “Bir yılda ortaya çıkan 6 milyon yeni seçmen de neyin nesi?” sorusunun cevabı ise son derece mantıklı(!)Yüksek Seçimi Kurulu açıklamasına göre 18 yaşını dolduran 2 milyon genç kütüklere adını yazdırmış. Geri kalan 4 milyon ise bugüne kadar çeşitli nedenlerle adını seçmen kütüklerine yazdırmamış olanlar. Onlar adrese göre düzenlemede otomatikman yazılmış.Düşünebiliyor musunuz, Türkiye’de yaşayan 4 milyon kişi yıllardır seçmen olmadıkları halde bunun nedenini sormamış “Ben neden oy kullanamıyorum” diye feryat etmemiş.Dile kolay. 4 milyon. Haydi 4 bin, olmadı 40 bin, daha da çıkayım 400 bin kişi susar belki. Ama 4 milyon kişi hiçbir şey olmamış gibi davranır mı?Benim anladığım şu: Yüksek Seçim Kurulu öylesine ağır bir baskı altında ki, akla ve mantığa asla uymayacak bir bahanenin utancını bile sindirmeye hazır.Yazık Türkiye’de yargı sistemiyle hiç bu kadar oynanmamıştı ve oynatılmamıştı. *** Özür dileyenler ve karşı çıkan bir kesim “Ermenilerden özür dileyen” ve ısrarla “aydın” olarak tanımlanan kişilerin estirdiği rüzgâr devam ederken, imzacılara destek verenler tipik bir “bölücülük” örneği sergileyerek “Özür dileyen aydınlara karşı çıkan bir kesim” tanımlamasını kullanıyor.Demek ki bir “özür dileyenler” var bir de “buna karşı çıkan” bir kesim.Ben öyle olduğunu sanmıyorum. Özür dileme propagandasına Türkiye’nin ezici çoğunluğu karşı çıkıyor.Şimdi diyecekler ki, “Nereden biliyorsun, ölçtün mü?” Tabii ki ölçmedim. Ama uzun yıllardır her gün yazmanın, halkla iç içe olmanın sonunda insan bunu hissediyor.Ve yine tabii ki hisler de kanıt olamaz. Bu nedenle diyorum ki, madem karşı çıkanlar sadece “bir kesim” o halde imza propagandacıları internet yerine kentlerin meydanlarında stand kursunlar ve halktan imza alsınlar. *** Konya’daki anıtSayın Ataklı Bundan bir ay kadar önce, çocukluğumun geçtiği Konya’ya gitmiştim (45 yıl sonra). Tabii muazzam gelişmiş. Ancak sizin Metro trenleri üzerinde Atatürk Havalimanı yerine sadece Havaalanı yazdığını anlatan yazınızı okuduktan sonra jeton düştü. Atatürk Anıtı’nın civarında bulunan otobüs ve minibüs duraklarının isimleri de, sadece “Anıt” olarak geçiyor. Ben de, Atatürk isminin kaldırılmasının, kasıtlı olduğunu düşünüyorum. Saygılarımla. (K. M.) *** Gerçek doktor, her hasta ile yaşayıp ölendir. Stefan Zweig

Devamını Oku

Paşaların mahalle baskısı

23 Aralık 2008

Ertuğrul Özkök bir yemekte eski Deniz Kuvvetleri Komutanı İlhami Erdil’le karşılaşmış. Hakkındaki yolsuzluk iddiaları nedeniyle yargılanan, hapse mahkûm edilen, rütbeleri de sökülen Erdil Paşa çok kırgın olduğunu, hak etmediği bir davranışla karşı karşıya kaldığını anlatmış.Bunun sorumlusu olarak da dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ü göstermiş. Erdil, yemek sohbeti sırasında, paşalarla birlikte katıldığı bir aile yemeğinde yaşadıklarını anlatmış.Özetle şöyle: Kıvrıkoğlu Genelkurmay Başkanı, Özkök Kara Kuvvetleri Komutanı. Diğer komutanlarla birlikte bir akşam yemeği yeniyor. Herkes şarap içiyor, ama Özkök’ün önünde kola. Kıvrıkoğlu “Şarap getirin, Hilmi de içsin” diyor.Ertuğrul Özkök’ün bu yazısı çok yankı yarattı. AKP medyası bu anıyı dile dolayarak “paşaların mahalle baskısı” başlıkları bile attı.Oysa asıl konuşulması gereken paşaların içki muhabbeti değil, en önemli yıllarda Genelkurmay Başkanı olan Hilmi Özkök’ün bir tarikata yakın olup olmadığı.Özkök için, görev süresi boyunca Fethullah Gülen Tarikatı’na bağlı olduğu dedikoduları yayılmıştı.İlhami Erdil ise Fethullah Gülen Tarikatı’nın Türkiye için çok tehlikeli olduğuna inanan ve bu nedenle Milli Güvenlik Kurulu’na ayrıntılı bir rapor getiren komutan.23 Temmuz 2008’de bu konuda aldığım bilgileri ayrıntıları ile sizlerle aktarmıştım. Ve Erdil Paşa’nın bu olaydan sonra, Hilmi Özkök’ün hışmına uğradığı yolunda ciddi iddialar olduğunu yazmıştım.Belki işin içinde içki gibi magazinleştirilecek unsur olmadığından kimse üzerinde durmak istememişti. Ama ne olursa olsun işte gerçekler o kadar da uzun süreli saklanamıyor.Bir içki muhabbeti anısını sözde demokratlar dillerine dolayınca, bir dönemin çok önemli isimlerinin foyaları da ortaya çıkıyor. *** Kırmızı çizgilerden teröristle pazarlığa Irak’ın Kürt Devlet Başkanı Talabani Türkiye’nin Güneydoğu sorununu çözmesi için PKK teröristlerini affetmesini istedi.AKP yanlısı medyanın tavrından anlaşıldığı kadarıyla iktidar bu öneriye çok sıcak bakıyor ve “sorunun çözümü” adına kapsamlı bir af çıkarılması gündeme gelebilir.Böylelikle PKK’lı teröristler dağdan inip yargılanmaya değil, evlerine dönerler. Plan bu.Talabani’nin böyle bir öneride bulunabilmesi Türkiye yönetiminin bitmiş tükenmiş olduğunun bir göstergesidir. Bölgede, kimilerine göre 10 milyona yakın Kürt vatandaşımız olmasına rağmen bize dayatılan “PKK terörü ile pazarlık ve af” oluyor ne yazık ki.Oysa bu bölgede gerçek bir barış ve huzurun sağlanması için ekonomik ve sosyal atılımların yapılması gerek. Orada yüz binlerce kişi işsiz, daha fazlası açlık sınırında. Ama bunların hiçbiri konuşulmuyor da PKK’lılara af konuşuluyor. Elbette önemli adımlar atıldıktan ve bölgede huzur sağlandıktan sonra çeşitli koşullar altında dağa çıkanların durumu da ele alınacaktır. Ki zaten eğer gerçek bir barış ve huzur sağlanırsa o teröristlerin çoğu sessizce evlerine bile dönebileceklerdir.Ama varsa yoksa önce PKK ile pazarlık dayatması yapılıyor. Türkiye’nin tüm kırmızı çizgileri silindi. Bir devlet kendi onurunu ayaklar altına almayı âdet haline getirirse, dış güçlerin dayatmalarda bulunma fırsatı da artar. *** Bebekler ölmesin Geçenlerde Fatıman Yücel’e rastladım. “Çoktandır iyi şeylerden söz etmiyorsun köşende” diye takıldı. Ben de “Yok canım olur mu, neler yazıyorum okumuyor musun?” dedim.Bunun üzerine “O halde sana güzel bir haber vereyim” dedi.Esentepe Rotary Kulübü “Bebekleri Yaşatalım” başlıklı bir proje sonunda İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Merkezi’ne en son teknoloji ürünü bir solunum cihazı bağışlamış.Piyasa değeri 30 bin euro olan bu cihaz sayesinde sorunlu doğan ya da daha sonra çeşitli sorunlar yaşayan bebekler için bir umut ışığı daha doğmuş.Fatıman Yücel yılda yaklaşık 130 bin bebeğin erken ya da sorunlu doğduğunu, bunların pek çoğunun maddi ve teknik imkansızlıklar nedeniyle hayata veda ettiğini söyleyerek “Bir cihazla bile çok sayıda bebeği hayata bağlama şansı var” dedi.Yeni cihazın hizmete girmesi için geçtiğimiz cumartesi günü üniversitede bir tören düzenlenmiş. Esentepe Rotary Kulübü yöneticileri cihazın pek çok kişinin yardımlarıyla alındığını belirtiyor.Olanağı olan herkesi bu tür organizasyonlarda yer almaya ve elinden geleni yapmaya çağırıyorum. *** Ödeşmeİki arkadaş her gün mendirekte balık tutarlarmış. Bir gün biri diğerine “Baksana” demiş, “Sen böyle balık tutmaya dalmışken ben senin eve sızsam, senin karınla aşna fişne edip, hamile bıraksam benden çocuğu olsa, senle ne olurduk?” Diğeri gayet sakin yanıtlamış: “Ödeşmiş olurduk...” *** Kaynağı adalet olan bir dünya, kaynağı merhamet olan bir dünyadan daha büyüktür. Halil Cibran

Devamını Oku

Deyin ki Gül’ün ailesi Ermeni

22 Aralık 2008

Türkiye’de kimsenin “gerçek” duygu ve düşüncelerini söylemediği, kendisine en “demokrat” diyenler başta olmak üzere pek çok kişinin aslında sahtekârca davrandığının somut örneklerini birini CHP milletvekili Canan Arıtman’ın çıkışından sonra bir kere daha gördüm.Canan Arıtman, Ermenilerden özür dileme kampanyası başlatanları eleştirmek adına yaptığı konuşmada “Gül’ün annesinin de Ermeni olduğu” izlenimi verecek sözler söyledi.İyi mi yaptı? Bana göre iyi yapmadı.Ancak, bu sözlerden sonra “dostluktan, kardeşlikten, halkların birlikteliğinden, demokrasiden, kendinden olmayana saygı göstermekten!” bolca söz eden çevrelerden inanılmaz tepkiler yükselmeye başladı.Canan Arıtman’ın ne ırkçlığı, ne kafatasçılığı ne faşistliği kaldı.Peki şunu sormak lazım: Ermeni olmak bu kadar mı kötü, bu kadar mı aşağılayıcı?Birine “Ermeni” derseniz adeta anasına küfür mü etmiş oluyorsunuz?Hani “Hepimiz Ermeni” idik.Hani hiçbirimiz Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Hırıstiyan, Müslüman, dinsiz ayırımı yapmıyorduk?O halde birine Ermeni demek neden bazı çevreleri çılgına çevirdi.Şimdi deyin ki Abdullah Gül’ün annesinin soyu Ermeni kökenine dayanıyor.Ne değişecek? Sayın Cumhurbaşkanı “Ermeni” yakıştırmasını “küfür” olarak algılamak yerine “Canan Hanım herhalde yanlış bilgi almış, benim ailemin kökeninde Ermenilik yok. Ama olsa bile ne fark ederdi kendisine sormak lazım” dese ne olurdu.Oysa Cumhurbaşkanı içinde en küçük bir hoşgörü mesajı olmayan açıklama yaparak “asırlardır Müslüman ve Türk olduklarını” bildirdi. Ardından da Arıtman hakkında dava açtı.“Asırlardır Müslüman ve Türk olan” Cumhurbaşkanı Gül, belli ki “Ermeni” olarak anılmayı hakaret olarak kabul etti.Şimdi dönelim en başa... Türkiye’de herkes “olmadığı” gibi davranıyor, konuşuyor. Çünkü inanmasa bile bazı sözler adeta “sihirli.” Adamın demokrasi ile uzaktan yakından ilişkisi yok ama “her söze demokrasi ile başlıyor” sanki “besmele” çeker gibi.Özgürlüklere tahammülü yok ama sanki özgürlük ruhuna işlemiş gibi kuruyor cümlelerini.Adam ırkçılığa şiddetle karşı olduğunu söylüyor ama kazara “Senin ailende Rum varmış” diyecek olursanız neredeyse tabancasını çekip vuracak sizi.Türkiye bu oyunu yıllardır oynuyor, herkes farkında belki ama herkesin de işine geliyor bu.*****Adı ‘Sıcak’ ama izlerken ‘buzzz gibi’ oluyorsunuz Abdullah Oğuz’un herhalde tüm filmlerini görmüşümdür. Oğuz’un filmlerini ayrı bir keyifle izlerim. Kamera çekimlerine bayılırım. Her birini evinize tablo gibi asabileceğiniz sahnelerine bayılırım. Mekân seçimine bayılırım. Filmlerinin alışılmadık konularına bayılırım.Oğuz’un son filmi “Sıcak”ı da gidip izledim. Bu film bundan öncekilerin hepsinden çok farklı. İnsanı koltuğa çakıyor. Adı “Sıcak” ama gerilimden “buuzzz” gibi oluyorsunuz. “Sıcak” herkesin başına gelebilecek bir trafik kazasının öyküsü. Ama kazadan sonraki gelişmeler hiç de alışık olduğumuz gibi değil.Yaşadığımız çağın “para egemen” düşünce yapısının derin etkisindeki bir adam, bu olanaklardan yararlanan ama içinde çocuksu bir sevgi barındıran bir kadın ve geçirdiği acı olayın suçluluğunu üzerinde taşıyan küçük bir ada dalgıcının üçgeninde geçen olağanüstü gerilimli ve dramatik bir film “Sıcak.” Sadece gidin görün derim. Manken ve televizyon sunucusu olduğu için kimilerinin oyunculuğuna burun kıvırdığı Ebru Akel’den nasıl bir film starı çıktığını, Hazım Körmükçü’nün Hollywood yıldızlarını aratmayan karizmasını ve yeteneğinin doruğuna ulaşan Cem Özer’in başarısını izleyin.Bu kadar....*****Dinleme terörü Telefon dinlemeleri, artık bir suçluyu izlemek ve suçu engellemek için değil, toplumda bireyler üzerinde korku ve dehşet salmak ve bu yolla “herkesi hizaya getirmek” için uygulanıyor.Baksanıza iki hâkim içlerinde “kendilerinin de dinlenmesini talep eden” Emniyet başvurularına imza atıvermişler. Böylelikle kendileri de “dinleme kapsamına” alınmış kendi imzalarıyla. Farkında değiller.Neden? Çünkü dinleme konusu öyle laçka hale getirilmiş ki, hâkimler amaca bile bakmaya üşeniyor ve kendini de dinletiyor.Durum böyle olunca iktidar beğenmediği herkesi “dinleme terörü” ile sindiriyor ya da bunu yapmaya çalışıyor.Ergenekon davasında da pek çok kişi hakkında telefon dinleme kayıtlarını okuyoruz. İçinde hiçbir şey yok. Adalet Bakanı’nın beyanına göre bunların çoktan “imha edilmesi” gerekiyordu..Püf noktası da bu zaten. İmha edilmemiş tam tersine açıklanmış. Yani deniyor ki “Bak kardeşim ben senin attığın her adımı, kiminle ne konuştuğunu, ne yaptığını biliyorum, ona göre.” *****Ekonmik kriz Temel’i vurursaEkonomik kriz yüzünden büyük para problemi olan Temel, çocuk kaçırıp fidye istemeye karar vermiş. Şehrin büyük bir parkında çocuğun birini gözüne kestirmiş. Önce bir not yazmış: “Çocuğinu kaçurdum. Bunu yaptuğum içun üzgünüm ama kusura bakmayasun, çünki gerçekten paraya ihtiyacum vardir. Yarin sabah saat 7’de parktaki üçünci ağacun altina bir siyah çantada 5 milyar getur. İmza: Laz” Temel notu çocuğun ceketinin iç cebine koyup, doğruca evine gitmesini ve notu babasına göstermesini söylemiş. Ertesi sabah parka geldiğinde söylediği ağacın altında, söylediği renkteki çantada içinde 5 milyar olan emaneti bulmuş.Paraların yanında bir de not varmış: “Paran burayadur, ama bir Laz, hemşerusina nasıl boyle bir şey yapar! İnanamayrum, inanamayrum.” *****Deniz ne kadar dalgalı olursa olsun sonunda durulur. Goethe

Devamını Oku

Özür dilemenin sonu: Tazminat ve toprak

21 Aralık 2008

Sevgili okurlar geçtiğimiz haftanın en çarpıcı ve açıkçası bana hüzün veren gelişmesi birilerinin “aydın” olarak tanımlamaktan nedense vazgeçmediği bir grubun “Özür diliyorum” başlıklı bir imza kampanyası açmasıydı. Buna bir de Cumhurbaşkanı’nın “anlamsız” ve bir de üstüne “Anayasa suçu” işleyen tavrı eklendi.Kimden ve neden?“Aydın” olarak tanımlanan bazı kişilerin açtığı Ermenilerden özür dileyen kampanya, ilk bakışta son derece “masum” ve hatta “hümanist” bir girişim olarak algılanabilir. Bu nedenle kampanyaya katılıp imza veren bazı isimler herkesi şaşırtabilir. Ama inanın bu hareketin başlatılması asla masum değildir.Tarihsel gerçeklerKoca bir ulusun, özür dilemesi için herhalde çok geçerli kanıt ve belgelere ihtiyaç vardır. Bu nedenle özür dileyen kesim metne en azından hangi tarihi belge ve kanıta dayandığını koymak zorundadır. Ama hepimiz biliyoruz ki, bu konuda kesin ve tam olarak itibar edilecek bir belge, bilgi, kanıt yok.1915’te ne oldu?Tarih dersi verecek durumda değilim. Ama en azından 1915 yılında olanlar konusunda da asgari bilgi sahibi olmak gerek. “Aşırı fanatik” olanlar dışında hiçbir bilim adamı 1915 olayları için “soykırım” ifadesi kullanmıyor. Osmanlı’nın “arkadan vurulduğuna” inanması nedeniyle Rusya’yla iş birliği yapan Ermeni kalabalıkları zorunlu göçe tabii tutması sonucu elbette hiç de hoş olmayan olaylar yaşanmıştı.Almanların payı var mı?O tarihte “hasta adam” olarak nitelenen Osmanlı her gün toprak kaybederken, Rusya ile sorunu olan Almanya’nın Ermeni tehciri için ne tür baskı yaptığı konusunda kesin bilgimiz yok. Ama dönemin tarihi incelendiğinde bunda Alman parmağının olduğu da ortaya çıkacaktır sanıyorum.“Bölünelim” çağrısıSevgili okurlar bu kampanyanın bence tek amacı var. Yakın bir gelecekte, tıpkı PKK teröristlerinin estirdiği fırtınadaki gibi toprak talepleri başlayacaktır. Çünkü “özür dilemek” soykırımı da kabullenmek anlamına gelir. Eğer “Evet biz soykırım yaptık” derseniz, tıpkı Almanların İsrail’e hâlâ tazminat ödediği gibi önce tazminat talepleri ile karşı karşıya kalırsınız. Herkese verecek kadar çok paranız olmadığına göre, bu tazminatı toprak olarak vermek durumunda kalırsınız.Ülkenin yarısı giderİşte “aydın” olarak tanımlanan kişilerin başlattığı hareketin sonucu budur. Ermeniler zaten yıllardır Kars’ı Ardahan’ı, Ağrı Dağı’nı istedikleri gibi asıl hedeflerinin Adıyaman, Kayseri’ye kadar olduğunu da saklamıyorlar. Diğer taraftan zaten kimi Kürtler PKK terörüyle desteklenerek toprak talebinde bulunuyor. Bu taleplerin karşılanması demek ülkenin yarısının gitmesi demektir.Ve Cumhurbaşkanı’nın tavrıSevgili okurlar, bu gelişmeler içinde akla ve mantığa en aykırı çıkışı ise Cumhurbaşkanı Gül yaptı. Özür kampanyasına destek olarak nitelenecek sözler söyleyen Gül için söylenecek en hafif şey “yetkisini aştığını” belirtmektir. Cumhurbaşkanı bu konuda taraftır ve ne özgürlük, ne hukuk, ne demokrasi adına imzacıların yanında yer alamaz.Cumhurbaşkanı devletin başıAbdullah Gül Cumhurbaşkanı olarak devletin başıdır. Ben bir birey olarak devletin resmi politikalarını eleştirebilir ve karşı çıkabilirim. Ama Cumhurbaşkanı devletin resmi politikasının bekçisidir. Türkiye resmi olarak Ermeni soykırımı olmadığını söylemektedir. Cumhurbaşkanı bile olsa bu politikayı Abdullah Gül tek başına değiştirme ya da eleştirme hakkına sahip değildir. Değiştirilme gerektiğini düşünüyorsa bunu ayaküstü biçimde kamuoyuna anlatamaz. Resmi politikanın değişmesinin de kuralları vardır.Gül istifa etmelidirHer fırsatta engin bir hoşgörü sahibi, demokrasiye yürekten bağlı, fikir özgürlüğüne çok saygılı imajı veren Gül, Türkiye aleyhine olan her konuda başı çeken sözde aydınların yanında yer alarak puan topladığını düşünmektedir. Oysa yaptığı şey Anayasa’yı ihlaldir ve bir gün bile o makamda oturmaması gerekmektedir.Erdoğan’ın tutumuCumhurbaşkanı’nın aksine Başbakan Erdoğan özür kampanyasına şiddetle karşı çıktı. Ne gariptir ki, Cumhurbaşkanı’nın işlediği suçu görmek istemeyenler durumu “Erdoğan-Gül arasında anlaşmazlık” olarak sunmaya çalışıyor. Bu yalandır, halkı aldatmaktır. Gül’ün davranışı “hükümetle ters düşmek” gibi basite indirgenip yok sayılamaz.Yok aslında farklarıÇünkü sonuçta Erdoğan’la Gül arasında bir fark yoktur. Temel amaç devletin tamamını ele geçirmek olunca farklı gibi görünmek avantajlı bile sayılabilir. İkilinin aynı konudaki farklı söylemlerine aldanmak ancak safdilliktir.Cevap vermeyen BaşbakanSevgili okurlar geçen hafta bütçe görüşmeleri başladı. Açılış oturumunda CHP lideri Baykal, Başbakan’a çok önemli 4 soru yöneltti. Herkes merakla Erdoğan’ın cevap konuşmasını bekledi. Ama ne gariptir ki, Başbakan bu kadar önemli 4 soruya değinmedi bile. Baykal işin peşini bırakmamalı ve her gün iki dakikalık basın toplantıları düzenleyerek bu soruları tekrarlamalıdır. Çünkü bu sorulara verilecek cevaplar Türkiye siyasetinin yörüngesini de belirleyecektir.Trabzon Lisesi’ndeki mescitGeçen hafta Hürriyet’te yazan Ahmet Hakan’ın, İstanbul Üniversitesi rektörlük seçimlerinde en yüksek oyu alan Prof. Dr. Ali Akyüz’ün lise öğrencisi olduğu sırada Trabzon Lisesi mescidini kullanan iki kişiden biri olduğu yazmıştı. Kaynağı da Dr. Eser Alptekin’di, Ben de “O yıllarda liselerde mescit mi vardı?” diye sormuştum.Eser Alptekin aradıAhmet Hakan tabii ki aramadı ve yazmadı ama haberin kaynağı Dr. Eser Alptekin arayıp aydınlatıcı bilgi verdi. Alptekin o yıllarda da liselerde mescit olmadığını, ama Trabzon Lisesi yatılı olduğu için bazı öğrencilerin binadaki bir odada namaz kıldıklarını anlattı.“Kimse karışmazdı ki” Alptekin eskiden kimsenin inancına karışılmadığını, isteyenin namaz kıldığını, isteyenin oruç tuttuğunu, Kuran okuyana da okumayana da kimsenin karışmadığını çok keyifli biçimde anlattı. Alptekin şimdi dinin siyasete bu kadar alet edilmesinden şiddetli rahatsızlık duyduğunu da belirtti.Laiklik ve AtatürkçülükBen de kendisine aynı süreçlerden geçtiğimi, dini bilgilerimi son derece laik, Atatürkçü ve cumhuriyet değerlerine sahip babamdan aldığımı, hiçbir zaman bir baskı görmediğimi anlattım. Günümüzde ise “laik ve Atatürkçü” düşüncenin din dışı gibi sunulmak istenmesinin çok maksatlı olduğunu anlattım.Canlı yayın kazasıSevgili okurlar pazar günü TRT-2’de Sedef Kabaş’ın sunduğu Medya Medya programına katılacağımı yazmıştım. Katıldım da. Ancak tam yayının başında Deniz Baykal CHP Tüzük Kurultayı’nda konuşmaya başlayınca TRT kameraları Ankara’ya çevrildi. Biz programa devam ettik ve bütün yayın banda çekildi. Program haftaya pazar ekrana gelecek.Sansür söz konusu değilBunu özellikle belirtmek istedim, çünkü bazı okurlar yayının kesilmesini “sansür” olarak nitelemiş doğal olarak, çünkü Baykal’ın konuşmasından sonra devam etmedi. Ama öyle değil. Tabii bir haber kanalının bunu yapmaması gerek. Canlı yayın biter, kalan program devam eder. TRT yöneticileri bu kez diğer programların aksayacağını düşünüyormuş.Ekrandaki düelloBu hafta son olarak ekrandaki Kılıçdaroğlu-Gökçek düellosuna değinmek istiyorum. Ne yazık ki kamuoyu bazı iddia ve gerçekleri ile bunların cevaplarını öğrenemedi. Ama buna karşın Melih Gökçek’in kendi kendini vurmasına tanık olduk. Her zamanki üslubu ile karşısındaki çatlama noktasına getirerek zafer kazanan Gökçek bu kez hiç sinirlenmeyen Kılıçdaroğlu karşısında çok kötü puan aldı. Sanıyorum kendi kitlesi bile Gökçek’in üslubundan rahatsız olmuştur.Hepinize iyi haftalar dilerim... *** Simitçi bile ‘Telefonum dinleniyor’ diyorEmniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlı Ahmet Pek toplumda telefon dinlemeyle ilgili paranoya oluştuğunu söyledi. Pek, gazetecilerin soruları üzerine yasal olmayan dinleme yapılamayacağını, kendilerinin, ancak suç tespitine yönelik Cumhuriyet Savcılığı’nın talebi üzerine mahkeme kararıyla dinleme yaptıklarını söyledi. Türkiye’de telefonu dinlenen kişilerin “abartılacak sayıda olmadığını” söyleyen Pek, şöyle konuştu:“Telefon dinlemesi konusunda toplumsal paranoya oluştu. Sokaktaki simitçi bile ’telefonum dinleniyor, bu konuları telefonla konuşmayalım’diyor. Bunun hiç bir anlamı yok. Suçluysa korkuyordur, paranoya aslında biraz da ondan. Herkesin içinin çok rahat olması gerekir. Bizim önce suçu görmemiz gerekiyor. Bize delil olarak telefon yetmez, konuştuğunun da ispatlanması lazım.” *** 4 albaya “sahte çürük” davasıANKARA- DTP eski lideri Nurettin Demirtaş’ın da yargılandığı “Sahte Çürük Raporu” operasyonu kapsamında soruşturmayı genişleten Askeri Savcılık aralarında 4 albayın da bulunduğu 10 kişiye daha “görevi ihmal” iddiasıyla dava açtı. İlk davanın ardından soruşturmayı derinleştiren Askeri Savcılık, Etimesgut Askeri Hava Hastanesi’nde 2004-2006 arası verilen raporlarla ilgili inceleme yaptı. Savcılık 4’ü albay, 10 kişinin sorumluluğunu tespit edip, “sahte rapor temini sırasında yeterli kontrolleri yapmamak, görev ihmali ve bu şekilde suç örgütü üyelerinin haksız kazanç sağlamalarına yardımcı olmakla” suçladı. 10 kişinin, “görevi ihmal” suçundan cezalandırılması istendi.Dava açılan askeri personel arasında, Albay M.U., astsubaylar E.Ş. ve C. K. ile Albay M. Ö., Albay T.K., Albay Ö. Ö., veri hazırlama biriminde görevli sivil memurlar H.D., T.Y., A.A. ile O.K. yer aldığı öğrenildi. *** Alkış zayıfların amacı ve sonudur. C. Colton

Devamını Oku

Hayatımızın her anında izleniyoruz, peki ya yarın?

20 Aralık 2008

Big Brother George Orwell’in “1984” adlı romanındaki “gelecek kehaneti.” Romanı 1940 yılında kaleme alan Orwell’e göre öyle bir gün geliyor ki insanlar hâkim otorite tarafından sürekli izleniyor, kimse iktidarın çizdiği çizgilerin dışına çıkamıyor, çıkan anında cezalandırılıyor. Orwell, 1840’ta bunun 1984’te gerçekleşebileceğini düşünmüş.Tabii Orwell faşist bir yönetim modelini hayal etmiş gelecek için. Herkesin robotlaştığı bir dünya.Bu kehanet, bir anlamda gerçekleşti.Kimi iktidar gücü kullananların telefonları dinlemesi, e-mail trafiğimizi izlemeleri değil sadece. Aslına bakarsanız onlar zaten yasal olarak da suç, ama işleniyor işte.Benim kastettiğim biz farkında olmasak da her an izlenir olmamız, üstelik bunu adeta gönüllü olarak yapmamız.Cep telefonunu kullandığımız sürece birileri nerede olduğumuzu, kiminle konuştuğumuzu biliyor. Kredi kartı kullandığımız an birileri neyi, kaça ve nereden aldığımızı öğrenebilir. Sokakta yürürken burnumuzu karıştırırsak MOBESE’nin başında duran bizi görüp dalgasını geçebilir.Teknoloji elbette çok büyük kolaylıklar getirdi ama kişi hakları ve en önemlisi özgürlüklerine, dolaylı yoldan bile olsa tecavüz bir anlamda yasal hale geldi.Okurlardan Melih Alkan bir yazı göndermiş. Bir yerde yayınlandı mı bilmiyorum ama yakın bir gelecekte aşağıda okuyacağınız diyalog gerçek olabilir.Hele telefonda yeni nesile geçilmesi, herkesin tüm bilgilerinin bulunduğu yeni nüfus cüzdanlarının da yürürlüğe girmesiyle, absürd bile gelse okuyacaklarınız bir anda gerçek olabilir.Gelin isterseniz bir müşteri ile pizzacının telefonla sipariş alan görevlisi arasındaki “hayali” konuşmayı birlikte okuyalım: Operatör: Pizza xxx’i aradığınız için teşekkürler.Müşteri: Merhaba, sipariş verebilir miyim?Operatör: Evet... siz... Bay Mehmet S...’siniz ve Kadıköy’deki evinizden arıyorsunuz. Ev numaranız 216-xxx 61 62, ofisinizin numarası 216-xxx 70 80 ve mobil telefonunuz xxx 201 25 25... Müşteri: Bütün numaralarımı nereden biliyorsunuz? Operatör: Sisteme bağlıyız efendim.Müşteri: Bir bol sucuklu, pastırmalı, kıymalı pizza istiyorum... Operatör: Bu iyi bir fikir değil efendim!Müşteri: Nasıl yani?Operatör: Tıbbi kayıtlarınıza göre tansiyonunuz ve kolesterolünüz oldukça yüksek efendim.Müşteri: Nasıl? Peki ne almalıyım?Operatör: Diyet maydanoz-brokolili pizzamızı deneyin. Seveceksiniz. Müşteri: Seveceğimden nasıl emin olabilirsiniz ki?Operatör: Geçen hafta bir kitapçıdan ‘Maydanozun Faydaları’ ve ‘Brokoli Yemekleri’ kitaplarını almıştınız efendim.Müşteri: Tamam, teslim oluyorum... Ondan bana 3 aile boyu gönderin lütfen. Ne kadar tutuyor?Operatör: 6 kişilik aileniz için bu yeterli olacaktır efendim. Toplam 61 YTL.Müşteri: Kredi kartıyla ödeyebilir miyim?Operatör: Maalesef nakit ödemeniz gerekecek efendim. Kredi kartınız limitini doldurmuş ve geçen yıl Kasım’dan beri bankanıza 3720,55 YTL borçlusunuz. Buna aldığınız plazma TV taksitleri de dahil değil üstelik... Müşteri: Sanırım adamınız buraya gelmeden önce yakındaki bir ATM’den nakit çekmem gerekecek.Operatör: Yapamazsınız efendim. Kayıtlarınıza göre bugünkü nakit çekme limitiniz olan 1000 YTL’yi doldurmuş durumdasınız.Müşteri: Önemli değil, siz pizzaları gönderin. Adamınız gelene kadar parayı ayarlarım. Gelmesi ne kadar sürer?Operatör: Yaklaşık 45 dakika efendim ama bu kadar beklemek istemiyorsanız 34 ZVT 666 plakalı motosikletinizle gelip daha kısa sürede buradan kendiniz de alabilirsiniz..Müşteri: Ne!Operatör: Sistem kayıtlarına göre 34 ZVT 666 plakalı bir scooter motosikletiniz var...Müşteri: *’!^ *%^**%^I7*Operatör: Sözlerinize dikkat etseniz iyi olur efendim. Unutmayın ki 15 Temmuz 1997’de polise hakaretten tutuklanmıştınız...Müşteri: (Sessizlik...) Operatör: Başka bir isteğiniz var mı efendim?Müşteri: Yok... Bu arada reklamınızdaki 3 şişe bedava kolayı da gönderiyor musunuz?Operatör: Normal olarak gönderirdik efendim ama kayıtlarınıza göre diyabetliksiniz, size Zero Cola gönderiyorum. *****Çocuklardan Allah’a mektup İlkini kaç yıl önce okumuştum hatırlamıyorum. Konu ilk okul çocuklarına verilen “Allah’tan beklediklerinizi yazın” başlıklı kompozisyon ödevleri.Batı ülkelerindeki ilkokullarda sıkça denenen bir yöntemdir. Çocuklara din bilgileri verilirken öğretmenler onların tanrı bilincini de alması için böyle bir yöntem uygular. Tabii yazanlar çocuk olunca ortaya çok ilginç cevaplar da çıkar. Bu tür mektuplardan örnekleri okumuştum, şimdi sunacaklarım ise son gelenler:Sevgili Allah’ım,İnsanları öldürüp yenilerini yaratıyorsun. Bunun yerine elindekileri tutsan daha kolay olmaz mı?***Sevgili Allah’ım,Ayrı odaları olsaydı, sanıyorum Kabil Habil’i öldürmezdi. Annem öyle yaptı.***Sevgili Allah’ım,Dünyadaki herkesi sevmek zor olmalı... Ailemde sadece dört kişi olmasına rağmen, hepsini sevmekte zorlandığım zamanlar oluyor.***Sevgili Allah’ım,Gerçekten görünmüyor musun, yoksa bize numara mı yapıyorsun?***Sevgili Allah’ım,Babam evde kaba konuşursa, gerçekten cennete gidemez mi?***Sevgili Allah’ım,Zürafayı gerçekten öyle mi yaratmak istedin, yoksa kazara mı oldu?***Sevgili Allah’ım,Ülkelerin çevresindeki sınırları kim çiziyor?***Sevgili Allah’ım,Bebek kardeş için teşekkür ederim. Ama sanıyorum bir karışıklık oldu. Ben bebek köpek için dua etmiştim.***Sevgili Allah’ım,Bana bir midilli gönderir misin? Senden daha önce hiçbir şey istememiştim. İstersen bak.***Sevgili Allah’ım,Büyüyünce aynı babam gibi olmak istiyorum. Ama onun gibi her tarafım kıl olmasın.***Sevgili Allah’ım,Sana hizmet edenlerin içinde en çok Nuh ve Davud’u sevdim.*****Hepsinin de adı David! Bir okurdan gelen fıkra: Komşuları çok yaramazlık yaptıkları gerekçesiyle 10 çocuklu kadını şikâyet etmişler. Kadın mahkemeye çıkarılmış. Hâkim kadına çocuklarının adını sormuş. Kadın gayet sakin bir şekilde yaş sırasına göre çocuklarının isimlerini saymaya başlamış: “David, David, David, David...” Hâkim şaşırarak “Hepsinin de adı David mi?” diye sormuş. Kadın, “Evet” cevabını verince hâkim “Peki okula gidecekleri zaman nasıl çağırıyorsunuz” demiş. Kadın, “David diye bağırıyorum, hepsi birden geliyor” diye yanıt vermiş. Hâkim bunun üzerine tekrar sormuş: “Peki yemeğe nasıl çağırıyorsunuz?” Kadın sakince cevaplamış: “Yine David diye sesleniyorum, hepsi birden geliyor, yemeğe oturuyoruz.” Hâkim dayanamamış, “Öyle demek istemiyorum kızım, yani içlerinden sadece birini çağırmak istiyorsan o zaman ne yapıyorsun” demiş.Kadın cevaplamış: “Haaa, tabii o zaman David demek yeterli değil, bu durumda hangisini çağıracaksam onun soyadını söylüyorum.”

Devamını Oku

İşte ben bu anlayışı özledim

19 Aralık 2008

Çarşamba akşamı NTV’de Okan Bayülgen’in sunduğu “Sade Vatandaş” programına konuk oldum. Diğer konuklarla Yunanistan’da patlayan olayların yeni bir 68 ruhu oluşmasına yol açıp açmayacağı üzerine sohbet ettik.Tabii 68 ruhu deyince kimilerinin aklına hemen o dönemdeki öğrenci olayları ve bir tür kargaşa ortamı geliyor.Oysa 68 ruhu denilen olgu anarşi ve çatışma değil özgürlük, mücadele ruhu, takım arkadaşlığı, hümanizmdir. Yunanistan’daki olayları değerlendirirken, şimdilik şiddet gibi gözüken ama giderek daha örgütlü ve düzgün hale gelen bu eylemlerin global ekonomik sistemin harap ettiği kitlelerde yeni bir umut ışığı yakıp yakmayacağını sorgulamaya çalışıyorum.Ofluoğlu’ların kitaplarıŞimdi gelelim içimde bu duyguların tekrar yeşermesine neden olan başka bir kaynağa. Önceki hafta gazetedeki odama bırakılan ve aynı zarftan çıkan iki kitap çok ilgimi çekti. Kitaplardan birinin adı İki Dünya. Yazarı Filiz Ofluoğlu. Diğeri Silinmiş Alkışlar İçinde. Onun yazarı ise Mücap Ofluoğlu. Biri Türkiye’nin ilk kadın holding yöneticilerinden biri, diğeri ise Türk tiyatrosunun yıkılmaz çınarlarından bir büyük aktör.İki kitabı da bir solukta okuyup bitirdim. Birinde Mücap Ofluoğlu’nun 60 yılı aşkın sahne hayatının kimi ışıltılı kimi hüzünlü anılarını diğerinde ise Filiz Ofluoğlu’nun bir kalite sembolü olan kendi yaşam öyküsünü kendi kaleminden okumaktan çok keyif aldım.Toby’nin seçimiFiliz Ofluoğlu’nun her satırı keyifle okunan kitabındaki bir bölüm beni çok etkiledi ve işte belki de 68 ruhu olarak adlandırdığım heyecanlarımı yeniden canlandırdı.İsterseniz o bölümü aynen sunayım sizlere ve sonra devam edelim:... Toby ünlü dansçı Martha Graham’ın yanında çalışmıştı ama işsizdi. Balerin olarak iş bulması çok zordu. Harlem’de bir okulda çocuklara bale dersi veriyordu.... Okuldan çok az para alıyordu ve ucu ucuna geçiniyordu.Bir gün Toby’ye bir öneri geldi. Connecticut’ta bir okula bale öğretmeni olması isteniyordu. Harlem’de aldığının iki katı para kazanacaktı. Rahat edecek diye sevinmiştim. “Düşüneyim” dedi. Ben düşünmemiştim ama o çok düşündü. Üç gün birbirimizle konuşmadık, odasına kapandı. Sonunda “Ben Harlem’deki okulda kalıyorum” dedi.“Neden?” “Connecticut’taki çocukların aileleri varlıklı. Onları New York’a götürüp bale izletirler. Ama Harlem’deki çocuklar yoksul. Onlar için bale bir tür düş. Bir büyük güzellik, bale onların olmak istediği bir yaşam biçimi. Onlar baleyi seviyor. Ben onları seviyorum. Bu sevgiyi onlardan esirgeyemem.” Para her şey değilToby’nin öyküsü bu. Oysa günümüzde bu tür bir duygu neredeyse yok denecek kadar az. Çünkü global ekonominin “vahşi rekabet” ortamında insanların tek temel değeri maddi kazanç haline geldi.Değerlerimizi yitirdik, içimizdeki insan sevgisi sadece ağzımızdan çıkan “resmi söylem” haline geldi. Başarıyı ve aklı kazanılan para ile orantılamaya başladık.Global ekonominin parlak kağıda sarılı ambalajı herkesi büyüledi.Oysa gerçek hayat bu mu? Her şey gerçekten para mı?Yoksa sevgimizle, insan olmanın verdiği onurla, değerlerimizle, inanç ve özgür fikirlerimizle “paranın asla satın alamayacağı şeylere” mi sahibiz aslında?Keşke böyle olabilsekBu ekonomik kriz umuyorum ve diliyorum pek çok kişinin aklını başına getirecektir. Yitirdiğimiz tüm değerlerimize yeniden sahip çıkmak, yasak savar gibi sevgiden söz etmek yerine gerçekten kendimizi ve herkesi sevmeyi tekrar öğrenerek, tabii ki daha iyi yaşamak için para kazanarak ama paranın tanrı olmadığına inanarak yeni bir yaşam biçimi oluşturabiliriz.Dünya paranın değil tekrar insanın merkezde olacağı bir döneme girebilir. Bu heyecan, bu özlem, bu güç inanıyorum ki hepimizin içinde var. Yeter ki yaşadıklarımızdan ders çıkartmayı ve her şeyin daha iyi olacağına olan inanç ve güvenimizi her zaman taze tutabilelim. *** Trabzon Lisesi’nde mescit var mıydı? Hürriyet yazarı Ahmet Hakan’dan küçük bir dileğim olacak. Dünkü yazısında Dr. Eser Alptekin’in yakın dostu olduğunu belirtiyor, benim tanışıklığım olmadığı için kendisine bir soru sormasını rica edeceğim.Dr. Eser Alptekin, İstanbul Üniversitesi’ndeki rektörlük seçimlerinde en yüksek oyu alan ve laik, Atatürkçü kesimin desteklediği belirtilen Prof. Ali Akyüz’ün aynı zamanda dinine de bağlı olduğunu anlatmak için “Akyüz Trabzon Lisesi’nden okul arkadaşımdı. O dönem lisenin mescidine devam eden iki kişiden biriydi” demiş.Prof. Akyüz 1959-1962 yılları arasında lise öğrencisi. Benim bildiğim Cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir orta öğretim kurumunda dini ibadethane açılmasına izin verilmedi.Ancak yazıdan o tarihte Trabzon Lisesi’nde bir mescit olduğu anlaşılıyor. Ahmet Hakan’dan sormasını rica ettiğim şu: “O tarihte Trabzon Lisesi’nde gerçekten mescit var mıydı, yoksa öğrenciler okulun yakınındaki bir mescide mi gidiyorlardı?”Şu nedenle üzerinde duruyorum1- Laik, Atatürkçü olduğu bilinen bir kişinin aslında dinine de bağlı olduğunu söylemek bana amaçlı geliyor. Laiklik dine karşı çıkmak, dini umursamamak anlamına gelmez. Beni “Laik ve Atatürkçü ama namaz da kılıyor” cümlesi çok rahatsız ediyor.2- Satır arasında sanki eskiden liselerde mescit varmış gibi bir bilgiyi son derece doğalmış gibi sunmayı da yararlı bulmuyorum. *** Doğruluk sonsuzluğun güneşidir. Nasıl olsa doğar. W.Phillips *** Yarın öğle TRT-2’deyim Sedef Kabaş’ın hazırlayıp sunduğu “Medya Medya” programının bu haftaki bölümüne ben de konuk olarak katılıyorum.Konumuz Irak ziyareti sırasında bir gazetecinin Başkan Bush’a ayakkabılarını fırlatması. Birkaç gündür sizlerde izliyorsunuzdur, ayakkabı fırlatma olayı “meslek ilkeleri” açısından da sorgulanıyor. Ben bu konuda hiç yazı yazmadım, ama konu madem TV programında ele alınacak, ben de görüşlerimi oradan sizlere ulaştırmak istiyorum. Sedef Kabaş’ın programı TRT-2’de yarın (pazar) saat 11.00’de canlı olarak yayınlanacak. *** Çıkar diliniYıldırım Tuna’dan geldi:Doktor: Pencereye doğru dönün, tamam, şimdi dilinizi çıkartın...Hasta: Neden pencereye doğru dönüyorum doktor?Doktor: Çünkü karşı apartmanda oturan şu herife çok gıcık oluyorum...

Devamını Oku

Bir haberin perişan ettiği 600 bin kişi

17 Aralık 2008

Geçen hafta hemen her gazetenin manşetinde bir haber vardı. Hasan Çolaklar adlı genç anne, baba ve ağabeyini baltayla parçalamıştı. Genç katil zanlısı olaydan sonra sanki bir şey olmamış gibi arabasında içki içerken polis tarafından yakalanmıştı.Ve haberin en dikkat çekici unsuru şuydu: “Bu genç şizofrendi, hastaneden yeni çıkmıştı ve bu cinayeti işlemişti.” Belki birçok kişi için zanlının “şizofren” olması fazla bir şey ifade etmiyordu, hatta belki de çoğu kişi “Yazık zaten hastaymış” demekten kendini alamadı.Ancak haberdeki bu ayrıntı, Türkiye’de sayıları hiç de az olmayan bir kesimi çok rahatsız ettiği gibi hayatını da zora soktu.Açıkçası ben de ayrıntılarını bilmiyordum ama Mesut Demirdoğan gazetede ziyaretime gelince, büyük ihtimalle farkında olmadan yapılan bir hatanın bedelini ödeyenler adına gerçekten çok üzüldüm.Demirdoğan, “Şizofreni Dostları Derneği” Başkanı. Belki çoğunuz “Böyle bir dernek mi varmış?” diyorsunuz. Evet var. Üstelik isimleri farklı ama amaçları aynı olan 15 dernek daha var. Hatta bunların hepsi birleşmiş ve federasyon oluşturmuş.Demirdoğan, “Şizofreni hastalığı sanıldığı gibi insanı saldırgan yapan, cinayetler işleten bir hastalık değil. Üstelik tedavisi gerekli biçimde yapılıyorsa şizofreni hastalarının normal insanlardan hiçbir farkı yoktur” dedikten sonra bu haberle ilgili neden sarsıldıklarını şöyle anlattı:“Türkiye’de halen bilinen 600 bin kadar şizofreni hastası var. Hepsi kendileriyle ve çevreleriyle barışık biçimde yaşam mücadelelerini sürdürüyor. Ancak basında böyle bir haber çıkınca işimiz çok zora giriyor. İnsanlar telaşlanıyor ve çevrelerindeki hatta ailelerindeki hastalardan bile çekinir hale geliyor. Bu da şizofreni hastalarının toplumdan dışlanmasına neden oluyor.” Demirdoğan’ı ilgi ve biraz da üzülerek dinliyordum. “Biliyor musunuz, en önemlisi bu katil zanlısı genç şizofreni değil. Doktor raporları da bunu gösteriyor. Bu genç ‘iki uçlu mizah bozukluğu’ yaşıyor. Şizofreni ile uzaktan yakından ilgisi yok” deyince iyice şaşırdım.Peki şizofren bilgisi nereden kaynaklanıyor? Büyük ihtimalle olay anında rapor tutan polis çevreden aldığı ilk bilgileri medyaya da aktarınca böyle bir yanlış yapıldı.Demirdoğan şöyle devam etti: “Bu konuda medyanın duyarlı olmasını diliyoruz. Psikolojik hastalıklarla ilgili tanımlar bir uzman tarafından doğrulanmadıkça yayınlanmamalı. Çünkü kimse farkında olmuyor ama işte böyle bir olayda yüz binlerce insan mağdur ediliyor.” Demirdoğan’ı dinledikten sonra kendisine hak verdim. Sadece psikiyatrik vakalarda değil, tıbbi tüm olaylarda bizim de daha sorumlu ve duyarlı olmamız gerekiyor. *** Şizofreni nedir?Şizofreni insanın duygu, düşünce ve davranışlarında kendisi ve çevresindeki insanların yaşantısını önemli ölçüde etkileyen değişikliklere neden olan bir beyin hastalığıdır. Bu değişiklikler alıcı ya da geçici olabilmektedir.Hastalığın başlama yaşı genellikle 15-25 arasındadır. Nedeni tam olarak bilinmemektedir. Başlıca belirtileri çevredeki olaylara ve kişilere duyarsızlık, duygusal çöküntü, bunaltı ve endişedir. İçine kapanma, bazı yakınlara bağımlılık, amaçsız ve anlamsız davranışlar görülebilir. Bu hastalığa yakalananlar takip edildiklerini, öldürüleceklerini, insanların kendilerine kötülük yapacağını düşünebilir. Bu hastalığı tamamen bitiren bir tedavi yok. Ancak çok etkili ilaçlarla sürekli yapılan tedavi sonucu hastalığın belirtilerinin hiç ortaya çıkmaması sağlanmaktadır. *** Doğulu aydınBir okurum, “günün anlamına uygun” görüşüyle Kazım Taşkent’in ‘Yaşadığım Günler’ adlı eserinden bazı sözler göndermiş. Taşkent’in bu sözleri “Doğulu aydınlar” üzerine. Türkiye’de de “aydın” kavramının tartışıldığı bu günlerde size de ilginç geleceğini düşünüyorum.- Doğulu aydın kendinden üstün olanlara üstünlüğünü ispatlamak için, amansız bir saldırgan kesilebilir.- Doğulu aydın yapılanlara kusur bulmaktan hoşlanır. Eğer beğendiğini söylüyorsa, bilin ki bir çıkar hesabı da vardır.- Doğulu aydının en büyük tutkusu, hiç bilmediği işlerle uğraşmaktır.- Doğulu aydın, sahip olduğu olanaklara layık olup olmadığını hesaba katmadan, henüz elde edemediği zenginlikleri de kendisi içi hak sayar.- Doğulu aydın, mutluluğu kendisinin yarattığına, felaketlere ise başkalarının sebep olduğuna inanır.- Doğulu aydının yokluktan bolluğa, işsizlikten en yüksek mevkilere ulaşmak için bildiği en kestirme yol, politikadır. *** Bilgiye sahip oldum mu? Bilmiyorum.Konfüçyüs *** Temel’in biri...Türk Hava Yolları Genel Müdürü Temel Kotil’in hacdan dönerken çekilmiş görüntüleri günlerdir tartışılıyor.Ben de fotoğrafı ilk gördüğümde hem çok şaşırdım hem de tepki gösterdim. Çünkü Türkiye’nin dünyaya en açık şirketinin başındaki birinin görüntüsü bu olamaz, olmamalı.Kravatsız elbise altında plastik terliklerle görünmek, estetik olmadığı gibi müdürün bulunduğu makamın saygınlığına ve önemine de hiç yakışmıyor.Buradaki en önemli nokta ise bu fotoğrafın havalimanındaki bir muhabir tarafından çekilmemiş olması. Fotoğraf bizzat THY görevlilerinden biri tarafından çekiliyor ve kurumun internet sayfasına konuyor. Bilerek ve isteyerek.Belli ki AKP bürokrasisi “yeni nesil yaşam biçimini” bu yolla göstermek istiyor. Ama dediğim gibi yakışmıyor çirkin ve banal.Ama bu kıyafet insana ister istemez ünlü bir fıkramızı hatırlatıyor. Hani şöyle başlayan: “Temel’in birini THY’nin başına getirmişler...”

Devamını Oku