Çarşamba akşamı NTV’de Okan Bayülgen’in sunduğu “Sade Vatandaş” programına konuk oldum. Diğer konuklarla Yunanistan’da patlayan olayların yeni bir 68 ruhu oluşmasına yol açıp açmayacağı üzerine sohbet ettik.
Tabii 68 ruhu deyince kimilerinin aklına hemen o dönemdeki öğrenci olayları ve bir tür kargaşa ortamı geliyor.
Oysa 68 ruhu denilen olgu anarşi ve çatışma değil özgürlük, mücadele ruhu, takım arkadaşlığı, hümanizmdir. Yunanistan’daki olayları değerlendirirken, şimdilik şiddet gibi gözüken ama giderek daha örgütlü ve düzgün hale gelen bu eylemlerin global ekonomik sistemin harap ettiği kitlelerde yeni bir umut ışığı yakıp yakmayacağını sorgulamaya çalışıyorum.
Ofluoğlu’ların kitapları
Şimdi gelelim içimde bu duyguların tekrar yeşermesine neden olan başka bir kaynağa. Önceki hafta gazetedeki odama bırakılan ve aynı zarftan çıkan iki kitap çok ilgimi çekti. Kitaplardan birinin adı İki Dünya. Yazarı Filiz Ofluoğlu. Diğeri Silinmiş Alkışlar İçinde. Onun yazarı ise Mücap Ofluoğlu. Biri Türkiye’nin ilk kadın holding yöneticilerinden biri, diğeri ise Türk tiyatrosunun yıkılmaz çınarlarından bir büyük aktör.
İki kitabı da bir solukta okuyup bitirdim. Birinde Mücap Ofluoğlu’nun 60 yılı aşkın sahne hayatının kimi ışıltılı kimi hüzünlü anılarını diğerinde ise Filiz Ofluoğlu’nun bir kalite sembolü olan kendi yaşam öyküsünü kendi kaleminden okumaktan çok keyif aldım.
Toby’nin seçimi
Filiz Ofluoğlu’nun her satırı keyifle okunan kitabındaki bir bölüm beni çok etkiledi ve işte belki de 68 ruhu olarak adlandırdığım heyecanlarımı yeniden canlandırdı.
İsterseniz o bölümü aynen sunayım sizlere ve sonra devam edelim:
... Toby ünlü dansçı Martha Graham’ın yanında çalışmıştı ama işsizdi. Balerin olarak iş bulması çok zordu. Harlem’de bir okulda çocuklara bale dersi veriyordu.... Okuldan çok az para alıyordu ve ucu ucuna geçiniyordu.
Bir gün Toby’ye bir öneri geldi. Connecticut’ta bir okula bale öğretmeni olması isteniyordu. Harlem’de aldığının iki katı para kazanacaktı. Rahat edecek diye sevinmiştim. “Düşüneyim” dedi. Ben düşünmemiştim ama o çok düşündü. Üç gün birbirimizle konuşmadık, odasına kapandı. Sonunda “Ben Harlem’deki okulda kalıyorum” dedi.
“Neden?”
“Connecticut’taki çocukların aileleri varlıklı. Onları New York’a götürüp bale izletirler. Ama Harlem’deki çocuklar yoksul. Onlar için bale bir tür düş. Bir büyük güzellik, bale onların olmak istediği bir yaşam biçimi. Onlar baleyi seviyor. Ben onları seviyorum. Bu sevgiyi onlardan esirgeyemem.”
Para her şey değil
Toby’nin öyküsü bu. Oysa günümüzde bu tür bir duygu neredeyse yok denecek kadar az. Çünkü global ekonominin “vahşi rekabet” ortamında insanların tek temel değeri maddi kazanç haline geldi.
Değerlerimizi yitirdik, içimizdeki insan sevgisi sadece ağzımızdan çıkan “resmi söylem” haline geldi. Başarıyı ve aklı kazanılan para ile orantılamaya başladık.
Global ekonominin parlak kağıda sarılı ambalajı herkesi büyüledi.
Oysa gerçek hayat bu mu? Her şey gerçekten para mı?
Yoksa sevgimizle, insan olmanın verdiği onurla, değerlerimizle, inanç ve özgür fikirlerimizle “paranın asla satın alamayacağı şeylere” mi sahibiz aslında?
Keşke böyle olabilsek
Bu ekonomik kriz umuyorum ve diliyorum pek çok kişinin aklını başına getirecektir. Yitirdiğimiz tüm değerlerimize yeniden sahip çıkmak, yasak savar gibi sevgiden söz etmek yerine gerçekten kendimizi ve herkesi sevmeyi tekrar öğrenerek, tabii ki daha iyi yaşamak için para kazanarak ama paranın tanrı olmadığına inanarak yeni bir yaşam biçimi oluşturabiliriz.
Dünya paranın değil tekrar insanın merkezde olacağı bir döneme girebilir. Bu heyecan, bu özlem, bu güç inanıyorum ki hepimizin içinde var. Yeter ki yaşadıklarımızdan ders çıkartmayı ve her şeyin daha iyi olacağına olan inanç ve güvenimizi her zaman taze tutabilelim.
Trabzon Lisesi’nde mescit var mıydı?
Hürriyet yazarı Ahmet Hakan’dan küçük bir dileğim olacak. Dünkü yazısında Dr. Eser Alptekin’in yakın dostu olduğunu belirtiyor, benim tanışıklığım olmadığı için kendisine bir soru sormasını rica edeceğim.
Dr. Eser Alptekin, İstanbul Üniversitesi’ndeki rektörlük seçimlerinde en yüksek oyu alan ve laik, Atatürkçü kesimin desteklediği belirtilen Prof. Ali Akyüz’ün aynı zamanda dinine de bağlı olduğunu anlatmak için “Akyüz Trabzon Lisesi’nden okul arkadaşımdı. O dönem lisenin mescidine devam eden iki kişiden biriydi” demiş.
Prof. Akyüz 1959-1962 yılları arasında lise öğrencisi. Benim bildiğim Cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir orta öğretim kurumunda dini ibadethane açılmasına izin verilmedi.
Ancak yazıdan o tarihte Trabzon Lisesi’nde bir mescit olduğu anlaşılıyor. Ahmet Hakan’dan sormasını rica ettiğim şu: “O tarihte Trabzon Lisesi’nde gerçekten mescit var mıydı, yoksa öğrenciler okulun yakınındaki bir mescide mi gidiyorlardı?”
Şu nedenle üzerinde duruyorum
1- Laik, Atatürkçü olduğu bilinen bir kişinin aslında dinine de bağlı olduğunu söylemek bana amaçlı geliyor. Laiklik dine karşı çıkmak, dini umursamamak anlamına gelmez. Beni “Laik ve Atatürkçü ama namaz da kılıyor” cümlesi çok rahatsız ediyor.
2- Satır arasında sanki eskiden liselerde mescit varmış gibi bir bilgiyi son derece doğalmış gibi sunmayı da yararlı bulmuyorum.
Doğruluk sonsuzluğun güneşidir. Nasıl olsa doğar. W.Phillips
Yarın öğle TRT-2’deyim
Sedef Kabaş’ın hazırlayıp sunduğu “Medya Medya” programının bu haftaki bölümüne ben de konuk olarak katılıyorum.
Konumuz Irak ziyareti sırasında bir gazetecinin Başkan Bush’a ayakkabılarını fırlatması. Birkaç gündür sizlerde izliyorsunuzdur, ayakkabı fırlatma olayı “meslek ilkeleri” açısından da sorgulanıyor. Ben bu konuda hiç yazı yazmadım, ama konu madem TV programında ele alınacak, ben de görüşlerimi oradan sizlere ulaştırmak istiyorum. Sedef Kabaş’ın programı TRT-2’de yarın (pazar) saat 11.00’de canlı olarak yayınlanacak.
Çıkar dilini
Yıldırım Tuna’dan geldi:
Doktor: Pencereye doğru dönün, tamam, şimdi dilinizi çıkartın...
Hasta: Neden pencereye doğru dönüyorum doktor?
Doktor: Çünkü karşı apartmanda oturan şu herife çok gıcık oluyorum...

