Atatürk yalnız değildi ve unutulmadı

9 Kasım 2008

Sevgili okurlar bugün 10 Kasım. Büyük Atatürk’ü yitirmemizin üzerinden tam 70 yıl geçti. Ama 70 yıl geçmiş olmasına rağmen Türk milletinin Atatürk’e olan sevgisi ve saygısı asla azalmadı. Kimileri Atatürk’ü unutturmak ve onu karalamak için elinden geleni yapsa da bunda asla başarıya ulaşamadı, ulaşamayacak.Bugün daha önemliBu yıl 10 Kasım bana göre çok daha önem kazandı. Çünkü son günlerde bir belgesel bahane edilerek Atatürk’e dil uzatmaya çalışanların cüreti daha da arttı. Belgeseli övmek veya yermek adına Atatürk adı kirletilmeye çalışılıyor. Nitekim bu oyunu fark ettiğim için geçen hafta bu belgeselle ilgili başka bir şey yazmayacağımı açıkça belirtmiştim.Atatürk yalnız değildiBelgeselden yola çıkarak Atatürk’ü karalamaya çalışanların önemli bir bölümü “yalnızlık” temasını işleyerek Atatürk’ü halktan kopuk, halkın da Atatürk’e karşı soğuk olduğu yalanını kabullendirmek istiyor. Oysa Atatürk hiçbir zaman yalnız kalmamıştı. Türk milleti Atatürk’ü son günlerinde bile yalnız bırakmamıştı.Tanıklara bir bakalımHer ailede yaşı gereği Atatürk’ün son günlerini görenler vardır. Onlara mutlaka sorun . Ata’nın son günlerinde Dolmabahçe önlerinde keskin soğuğa rağmen sandallarda bekleşen yüzlerce insan ne istiyorlardı? Ya da akşam 19.00 ajansında spiker ilk haber olarak “Gazi hazretlerinin ateşi bugün biraz düştü” dediğinde pencerelerini açıp da alkışlayan insanların amacı neydi?Ölüm günüSevgili okurlar, belgesel filmle ilgili yazmayacağımı söylemiştim ama, tiyatro sanatçısı Arsen Gürzap “Sen yazmayabilirsin ama benim söyleyecek bir çift sözüm var” dedi. Gürzap “Bu filmin sonunda Atatürk’ün öldüğü günkü ve sonrasındaki halkın tepkisini aradım ne yazık ki göremedim. Atatürk’ün ölüm haberinin duyulmasından sonra sokaklara dökülen, Dolmabahçe Sarayı’nın önünde toplanan ve ağlayan insanlar mıydı Atatürk’ü sevmeyenler” dedi.Ya 15 yıl sonrasıBen, Arsen Gürzap’tan biraz daha ileri gideyim. Atatürk, Anıtkabir’e ölümünden 15 yıl sonra nakledildi. Ulu önderi karalamak isteyenler 15 yıl sonraki cenaze töreninin görüntülerine de mi bir bakmalılar! O milyonlarca insanın 15 yıl sonra bile sele dönüşen gözyaşları “emirle” mi akıtılmıştı? Bu millet Atatürk’ü yaşarken çok sevdi, bağrına bastı, öldükten sonra da asla unutmadı. Yolundan sapmadı. Sapmak isteyenlere de her seferinde haddini bildirdi.AKP’de tedirginlikSevgili okurlar, bu haftaya damgasını vuran olay ise Dengir Mir Mehmet Fırat’ın AKP Genel Başkan Yardımcılığı’nı bırakması oldu. Olayın yorumları da çok farklıydı. Fırat’ın, Erdoğan’ın Güneydoğu politikasını eleştirdiği için görevden ayrıldığı yorumları yapıldı örneğin. Bir başka yorumda da Fırat’ın CHP’li Kılıçdaroğlu ile girdiği polemikten yenik çıkmasının partide tedirginlik yarattığı ve görevden uzaklaştırıldığı söylendi. Fırat ise bu iddiaları “sağlığım elvermiyordu” diyerek zayıf bir şekilde cevapladı.AKP kan kaybediyorFırat’ın ayrılışının nedeni ne olursa olsun AKP’nin giderek kan kaybettiği artık kesin. Tabii bu kan kaybı şu anda yapılacak bir seçimde partiyi iktidardan indirmeyebilir. Çünkü her şeye rağmen popülist politikalar, 6 yılda daha da yoksullaştırılan milyonlarca kişiye yapılan yardımlar ve para sahiplerindeki küçük umutlar AKP’yi iktidarda tutabilir. Buna karşın iktidarın devamı erozyonu daha da artıracaktır ki işte bu keskin bir doğrudur.İç kavga esprisiGeçen haftanın çok konuşulan olaylarından biri de AKP’nin danışmanı gibi çalışan bir gazetecinin, beklenmedik bir anda Tayyip Erdoğan’a karşı yönelttiği “Obama gibi başladı ama Bush gibi oldu” eleştirisiydi. Erdoğan bu eleştiriye çok öfkelendi ve dava arkadaşını “sevsinler, yazıklar olsun” diye azarladı. Konu üzerinde pek çok yorum yapılıyor ama bu bana biraz kayıkçı kavgası gibi geliyor. Yakında öyle olduğu ortaya çıkar görürsünüz.“Güya liberaller” ataktaSevgili okurlar, geçen haftanın bana göre en “gırgır” gelişmelerinden biri de sadece AKP’yi desteklemek konusunda liberal olan bir takım yazarın Erdoğan’a eleştiri yöneltmeleriydi. AKP’nin kan kaybettiğini gören bu “güya liberaller” şimdi ortaya çıkıp “Biz AKP’yi değil onun özgürlükçü politikalarını ve AB yolundaki mücadelesini destekliyorduk” demeye başladı.Ama başarılı da olurlarBen şimdilik bu tavra gülüyorum, ama AKP’deki eriyiş hızlanırsa göreceksiniz o zaman “en şahinler” işte bu “güya liberaller” arasından çıkacak ve belki de partinin sonunu bunlar getirecek. Bu göz boyamayla da yeni iktidarın gözdesi olmak için taklalar atmaya başlayacaklar.AKP’ye desteğin karşılığıBu arada ben tabii ki İstanbul’da gördüm ama belli ki yurdun her yerinde vardır billboard’lardaki TRT reklamlarına da dikkatinizi çekmek isterim. AKP’nin çok iyi bildiği bir yöntem var. Kendine destek olanı desteklemeyi çok iyi biliyor. TRT reklamı taşıyan billboard’larda, AKP destekçilerinin çoğunun TRT’de program yaptığını görüyorsunuz. Sadece Hakan Şükür, tüm kanallardaki spor programları içinde içinde en düşük reytinge sahip olan TRT’den bir sezon için 700 bin lira alacak. Diğer AKP destekçilerinin ne alacağını siz düşünün artık. Böyle ballı börek dünyanın hiçbir yerinde yoktur herhalde.Solda siyaset karışıyorSevgili okurlar, yerel seçimler yaklaştığı halde AKP’ye karşı olan partilerde henüz ciddi bir hareket görünmüyor. Sadece CHP Ankara için Murat Karayalçın adını ortaya sürdü. İstanbul hâlâ bir sır gibi saklanıyor. CHP böyleyken diğer partilerin hiç sesi çıkmıyor. Seçimlerde varlar mı yoklar mı hâlâ belli değil. AKP ise her yerde atakta. Hakkını teslim etmek gerek ki, AKP vatandaşa dönük siyaseti en iyi yapan parti.DSP gerçeği ortaya çıkmalıÖnümüzdeki günlerde yerel seçimlerle ilgili ortada bir parti gibi duran DSP ile ilgili sert tartışmaların çıkacağını tahmin ediyorum. DSP arkasında hiç halk desteği olmadığı halde Meclis’te bulunması ve 40 milyon liraya yakın serveti sayesinde nimetten sayılmak istiyor. Tesadüfen ve adaylarının kimliği sayesinde seçim kazandıkları iki önemli ilde çok ciddi sorun yaratacakları şimdiden belli oldu. Bunlar üzerinde duracağım elbette.Salaklık konusuSevgili okurlar, bu haftanın son konusu olarak da trafikte yaşadığım bir olayın yankılarını seçtim. Hani trafik kurallarına uymaya çalıştığım için beni “salak” olarak nitelendiren arkadaşımı yazdığım yazı. Bu yazı üzerine çok sayıda mesaj aldım. Çoğu “bu salaklığımı” destekliyordu. Kimileri de “salaksın tabii” diyerek tersten desteklerini verdiler. Bir kısım okur ise hakaret amaçlı olarak “nihayet anladın mı salak olduğunu” diyordu. Yazarlığın belki de en keyfli yanı bu.Hepinize iyi haftalar dilerim... *** Benim bu fani vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. K. Atatürk

Devamını Oku

"Light" dekolte fıkralar

8 Kasım 2008

Geçen hafta sizlere Yıldırım Tuna’dan dekolte fıkralar sunacağımı söylemiştim. Birkaç tane birikti, hepsini birden okuyuverelim. Ama dedeğim gibi çocukları uzak tutun, sonra söylemedi demeyin:“Hakkınızda ağır hakaretten şikâyet var” demiş hâkim, “Anlatın bakalım ne oldu?” - Balkondan bakarken bana aşağıdan dil çıkarttı efendim.- Peki... Siz ona ne cevap verdiniz?- “Bana bakar mısınız belli bir ücret karşılığı cinsel ilişkide bulunan bayanın oğlu. Şu anda oraya ulaşabilirsem anneniz sizi doğururken kendisine yardımcı olan bayan sağlık görevlisinin cinsel organını size gösterebilirim” dedim. Tabii o sinirle tam olarak bu kelimeleri kullanamamış olabilirim! ***Gelin evlenmeden önce eski kafalı annesi “Kocanın yanında sakın çırılçıplak olma” demiş, “Üzerinde mutlaka bir şey olsun. Kolay ve basit biri olarak görmesin seni.” Kızı “Tamam anne” demiş. Evlendikten 2 hafta sonra yatağa girerlerken “Bana bakar mısın” demiş kocası, “Sizin sülalede hiç manyak var mı?” Karısı “Yooo. Neden sordun?” diye sorunca adam cevaplamış: “Hayatım evlendiğimiz geceden beri şu aptal şapkayla koynuma girmiyor musun, deli oluyorum.” ***Geniş aile toplanmış, bütün jenerasyonlar yemek masasının etrafında. Muzip gençler büyükbabanın içeceğine bir tablet ‘viagra’ atmışlar. Bir süre sonra büyükbaba tuvalete gitmek için masadan kalkmış ama döndüğünde bütün pantolonu sırılsıklam. “Aa... Ne oldu?” diye ayağa kalkmış masadakiler, “Valla tam olarak bilmiyorum” diye cevap vermiş büyükbaba, “Tam ihtiyacımı görürken bir baktım bu benimki değil, tıktım içeri!” ***Genç genel müdür belden aşağısı tutmayan patronunu ziyarete gitmiş, konuşma sırasında felçli patron üst kattaki terliklerini getirmesini rica etmiş. Genç adam üst kata çıkmış ki patronunun 2 tane olgun ve afet kızları karşısında. Maceracı ruhu, çabuk düşünebilme yeteneği ile “Kızlar” demiş, “Beni babanız buraya sizlerle seks yapmam için gönderdi.” Kızlar “Aa...” demişler, “Babamız böyle bir şey söylemez.” Genç, pişkin biçimde “Öyle mi, sizler de duyun o zaman” demiş ve aşağıya seslenmiş “İkisini de mi?” diye. “Tabii yahu” diye gelmiş cevap, “Lütfen... İkisini de.” *** Hızlı düşün, sakin ol, güçlü görün Adamın biri Afrika’da safariye çıkarken yanına minik köpeğini de almış. Minik köpek ormanda dolaşıp, kelebekleri kovalar, çiçekleri koklarken kaybolduğunu fark etmiş. Ne yapacağını düşünürken bir de bakmış ki, karşıdan bir leopar geliyor ve belliki günlük yiyeceğini arıyor. “Şimdi başım dertte” diye düşünmüş minik köpek. Etrafına bakmış yerde kemik parçalarını görmüş. Hemen arkasını leoparın geldigi yöne dönerek kemikleri yemeye başlamış, bu arada da arkadaki haraketi kestirmeye çalışıyormuş. Leopar tam saldıracakken minik köpek kendi kendine konuşmaya başlamış: “Ne kadar lezzetli bir leoparmış. Acaba etrafta bundan bir tane daha var mıdır?” Bunu duyan leopar bir anda donmuş kalmış ve en yakındaki ağaca tırmanarak dalların arasına saklanmış. Bütün bunlar olup biterken bir başka ağacın üstündeki bir maymun onları izliyormuş. Bildiklerini kullanarak leoparın yiyecek olarak kendisine saldırmasından kurtulacağını düşünmüş. Leoparın yanına giderek neler olduğunu anlatmış. Leopar köpeğin yaptıklarına çok sinirlenmiş ve maymuna “Atla sırtıma gidip şunu yakalayalım” demiş. Ancak minik köpek neler olduğunu ve leoparın sırtında maymunla birlikte yaklaştığını fark edince “Şimdi ne yapacağım” diye düşünürken kaçmaya teşebbüs etmemiş. Bunun yerine arkasını yine leoparın geldiği yöne dönerek, kemikleri yemeye devam etmiş. Tam leopar saldıracakken yine kendi kendine konuşmaya başlamış: “Bu aptal maymun da nerede kaldı? Yarım saat önce bir leopar daha getirsin diye gönderdim hâlâ haber yok.” Zekâ işte böyle bir şey işte. Hızlı düşün, sakin ol, güçlü görün, düşmanını kendi silahı ile yen. *** Son günlerdeki malum kişinin teşekkür ilanı- Işık hızıyla tahliyemi sağlayan yargı mensuplarına...- Beni 3 avukat savunurken, çocuk için avukat tutmayan SHÇEK yetkililerine... - “İntihar etmeyi düşünüyorum” diyen çocuk için “psikolojisinde bozulma yok” diyen İstanbul Adli Tıp Kurumu’na ve Adalet Bakanı’na...- Çoluk çocuk sahibi olduğu halde sessiz kalarak benden yana tavır koyan Sağlık Bakanı’na...- Kadının saçının teli görünecek diye ortalığı birbirine katarken benim olayda kıllarını kıpırdatmayan din kardeşlerime...- Türban için İnsan Hakları Mahkemesi’ne giderken bu olayı görmezden gelen First Lady’ye...- “Din tüccarı yazar” olduğum için benden desteğini esirgemeyen F tipi medya organlarına...- Toplumsal sorumluluğu sadece “Ermeni ve Kürt sorunuyla” sınırlı yazar ve aydınlara..- Beni almaya geldiğinde gururlu şekilde sırıtan eşime... Teşekkürü bir borç bilirim!

Devamını Oku

Keyifler gıcır demek ki

7 Kasım 2008

Eğridir’deki Komando Eğitim Okulu’nu ziyaret eden Başbakan ve beraberindeki bakanlar askerlerimizin yeteneklerine hayran olmuşlar. Gerçek mermilerle yapılan gösteriyi nefes nefese izleyen bakanlardan Cemil Çiçek daha sonra yerde bulduğu iki mermi kovanını eline almış.Bunu gören Genelkurmay Başkanı da “Aman böyle fotoğraf çektirmeyin, sonra Ergenekon derler” demiş.Milletçe pek güldük bu espriye. Ayrıca herkesin de içi ferahladı, demek ki askerle hükümetin arası çok iyi, birbirlerine espri bile yapıyorlar artık. Daha ne isteyelim.Ama her nedense Cemil Çiçek esprinin duyulması üzerine biraz bozulmuş. Televizyon ekranına çıkıp “Bunu sızdıranlar cevap versin” demiş. “Sızdıran” dediği herhalde askerler. Çünkü Başbuğ’un Bakanlar Kurulu’na ziyaretinin ayrıntılarını Ulaştırma Bakanı’nın sızdırdığı biliniyor. Herhalde Çiçek bu esprinin duyurulmasını bunun cevabı olarak gördü. Oysa gülüp geçmeyi becerebilirdi.Daha sonra da asker açıklama yaptı. Daha doğrusu açıklama değil de “üzerinde durmayın” uyarıydı bu. Demek ki espri yapıldığı doğru.Orduyla hükümet arasındaki keyiflerin gıcır olması ülkemiz adına iyi de askerin Ergenekon esprisi yapması bana biraz tuhaf geldi.Biri adeta ölüme itilmiş iki orgeneral haklarında iddianame bile olmadığı halde sanık durumunda ve hapiste. Ordu ise sanki bu orgenerallerin kendisiyle ilgisi yokmuş gibi davranıyor. Daha önce de yazdığım gibi dünyanın hiçbir ordusu iki orgeneralini haklarında iddiname bile yokken hapiste tutturmaz. Bunun hukukla falan da alakası yoktur.Durum böyleyken işi “gırgıra vurmak” bizimkilere özgü herhalde. *** Ordu’da 45 yıldır kapanmayan tiyatro Cumhuriyet bayramı sabahıydı, Ordu Atatürkçü Düşünce Derneği üyeleriyle kenti 500 mere yüksekten gören Boztepe’de kahvaltı ediyoruz. Yanıma bir genç kız yaklaştı ve “Can bey, size Ordu’daki sanat yaşamı ile ilgili çok kısa bir ey anlatmak istiyorum” dedi.Sonra da devam etti “Burada bir tiyatromuz var, ben de tiyatronun oyuncularındanım. Yazılarınızda eğer Ordu’dan söz edecekseniz buna da değinir misiniz?” Elbette sordum hemen “Ne zamandan beri tiyatro yapıyorsunuz?” Çok şaşırtıcı bir cevap aldım. “Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu tam 45 yıldır faaliyette ve perdesini hiç kapatmadı.” İnanılır gibi değil. İstanbul’da Ankara’da bile tiyatrolar perdelerini zor açarken Ordu’da 45 yıldır hiç kapanmayan bir tiyatro olması ne kadar sevindirici.Karadeniz Tiyatrosu bu yıl Seferi Ramazan Bey’den Oktay Arayıcı’nın senaryolaştırdığı Nafile Dünya adlı eseri sahneliyormuş. İlk oyun da 11 Kasım’daymış.Bu bilgileri anlatan genç kıza “Adın ne” dedim. Aslı Selin Öztürk’müş. İşin ilginç tarafı ne biliyor musunuz, Aslı konservatuar eğitimi almamış, aslında kimya mühendisi. İki işi birden yapıyor tıpkı tiyatronun diğer sanatçıları gibi. *** Yine mi eskiye dönüyoruz?Başlığa bakıp hemen siyasi yazı sanmayın, çünkü bir spor yazısı, üstelik Fenerbahçe üzerine.Neden eskiye dönüş mü diye soruyorum, çünkü çok uzun yıllardan sonra ilk kez spor sayfalarında Arsenal beraberliğinden sonra eski tür başlıklara rastladım.Fenerbahçe’nin İstanbul’da beş yediği Arsenal’le golsüz berabere kalması büyük sevinç yaratmış besbelli. Spor sayfalarında övgüler doluydu.Birden ard arda gelen ağır yenilgilerden sonra 1-0’lık yenilgilerin veya tesadüfi beraberliklerin “şerefli” sayıldığı eski yıllara döndüm.Hele geçen yıl neredeyse final oynayacak Fenerbahçe’nin “şerefli beraberliğe” bu kadar sevinmesini ise hiç anlayamadım.Fenerbahçe o maçı alabilir miydi? Muhtemeldi. Ama geçen yazıda da sorduğum gibi örneğin bu Güiza’ya gerçekten para mı verip aldılar yoksa adam üste para verip mi oynuyor?Güya Avrupa’nın en iyi golcülerindenmiş. Topu ayağında bile tutamıyor, bir tek pas veremedi verilen pasların da neredeyse hiçbirini alamadı. ya yetişemedi, yetiştiğinde de topu rakibe kaptırdı.Bu arada Semih’in kasti faulleri de can sıkıcıydı. Hakemin gözü üzerindeyken ceza sahası içinde adamı sırtından itip düşürmek hangi aklın ürünüdür anlamak mümkün değil.Kazım da İngilizlere hava atmak adına her topu ezip bir türlü ileri açamadı. Fenerbahçe bu kez gününde olan kaleci Volkan’a şükrediyordur herhalde. Beraberliğin bir şerefi varsa o da Volkan’a ait.Tabii bunca eleştiriden sonra bu haftaki Galatasaray maçını de merak edersiniz şimdi. Onu hiç düşünmüyorum bile, çünkü Fener nasıl olsa kazanır. 24 saat kaldı, görürsünüz. *** Salaklık Geçen pazar günü akşam üzeri Boğaz Köprüsü’nden geçip Levent Zincirlikuyu yokuşunu tırmanıyorum. Yanımda çok sevdiğim bir de arkadaşım var. Tam yukarı doğru giden kıvrıma geldik ki trafik durdu. Belli ki ileride ya kaza var ya da yol yapım çalışmaları yüzünden daralan yol trafiği sıkıştırmış.En sağ şeritte dura kalka ilerliyoruz. Sağ tarafımız ise emniyet şeridi. Derken bir araba hızla bu şeritten geçti. Göz ucuyla bakıp içimden sunturlu bir küfür savurdum. Arkadan bir tane daha. Bir anda bu arabaları gören pek çok kişi emniyet şeridine girdi.Arkadaşım, biraz sabırsız bana dönüp “Ne bekliyorsun, girsene şuraya” dedi. Ben sadece bakıp güldüm ve hiçbir şey yapmadım. Bir iki saniye sonra “Yahu niye girmiyorsun, millet geçip gidiyor sen bakıyorsun” diye üsteledi.Ben de “Bugüne kadar hiç yapmadım, yapana da ağır küfürler ediyorum, eğer bu trafik sıkışıyorsa bunlar gibiler yüzünden oluyor, bu bile demokrasi bilincinin ne kadar eksik olduğunu gösteriyor” dedim.Arkadaşım yüzüme baktı, baktı ve “Sen salak mısın?” dedi. Nasıl şaşırdığımı anlatamam. “Sen bile böyle düşünüyorsan artık ne diyeyim” demekten başka söz bulamadım. Bu sırada kavşağa da iyice yaklaşmıştık, önümüz açıktı, iki arabalık yeri emniyet şeridinden geçip sağa saptım.Şimdi o söz içimi kemiriyor “Yoksa salak mıyım?” *** Şeytana uymakFıkra Hüseyin Üzmez olayından sonra güncel hale geldi.Adam,tecavüzden yargılanmaktadır. Hakim sorar:- Neden yaptın?- Şeytana uydum efendim! beraatimi istiyorum.Bunun üzerine hakim kızar ve o cevabı verir:- Ne diyorsun be adam? Hazreti Adem’e secde etmeyen şeytanın başka işi yok da sana pe...lik mi yapacak? *** Yoksulluğun hüküm sürdüğü yerde ne utanma kalır, ne suç, ne namus, ne de ruh. Balzac

Devamını Oku

Obama’nın seçilmesi dünyayı değiştirecek

6 Kasım 2008

Şimdi herkes “değişimden” söz ediyor. ABD bundan sonra daha da değişecek. Ama değişim zaten çoktan başlamıştı. Demokrat Parti bu değişim rüzgârını çok önceden fark ederek en radikal kararını almıştı.Çünkü öyle iki aday çıkarttı ki, hangisi seçilirse seçilsin ABD’de bir ilk olacaktı. Ya kadın ya siyah. Demokrat Parti çok büyük riske girdi. Ama Amerikan halkı değişim rüzgârını iyi değerlendirerek ilk siyah başkanını seçti.Üstelik rekor katılım göstererek “değişimin bir kazaya uğramasına” engel oldu.Obama göreve resmen 20 Ocak’ta başlayacak. Buna karşın herkes biliyor ki geçecek iki ayı aşkın süre içinde mevcut başkan yeni gelecek olan başkanı politik olarak sıkıntıya sokacak hiçbir girişime imza atmaz. Bu da Amerikan demokrasisinin “yazılı olmayan” bir kuralı elbette.Obama ile ilgili pek çok yorum yapılacak. Ben de sizlere ilk izlenimlerimi aktarmak istiyorum.Türkiye adına sevinecek de üzülecek de bir şey yok. Başkan Yardımcısı Biden’ın Ermeni yanlısı olması genel Amerikan politikalarında önemli bir değişiklik yaratmaz. Bunun yanı sıra eğer bir şey olacaksa da telaşlanmanın âlemi yok, Türkiye kendi tezlerini ortaya koyarak bunu aşacak gücü kendinde bulur.Amerikan çıkarları söz konusu olduğunda Obama ile eğer seçilseydi McCain arasında bir fark olmayacaktı. Bazı yöntemlerde farklılıklar olabilir, o kadar.Ama belli ki Obama’nın seçilmesi dünya siyasetinde önemli değişimlere yol açacaktır. Demokratlar her seferinde “daha güçlü ve korkutucu” ama “daha barışçı” politikalar izlemişlerdir.Nitekim Obama da örneğin Irak konusunda Bush’a göre “daha az şahin” ama “daha güçlü” bir politika izleyecektir. İşte Türkiye’yi ilgilendiren durum budur. Eğer ABD Irak’a istikrar getirecek ve barışa gidecek yolları açabilirse Türkiye’nin bölgedeki gücü ve etkinliği artabilir.Bush’un Büyük Ortadoğu Politikası sayesinde kendilerine fazladan güç vehmeden ve giderek daha fütursuz davranan Kürt aşiretleri gerçeği görüp daha makul hale geleceklerdir.Obama’lı günler başlayacağına göre önümüzdeki dönem bu konuyu sıkça ele alacağız tabii ki.*****Demek ki kara para varmış İktidar ekonomik krize çarelerden biri olarak da Türk vatandaşlarının yurt dışındaki paralarını Türkiye’ye çağırmakta buldu.Biliyorsunuz çıkarılan bir kanunla yurt dışından getirilen paraların hesabı sorulmuyor, kaynağı merak edilmiyor. Yani “getir de ne olursa olsun” deniyor.Elimde resmi rakam yok ama bu sayede milyarlarca doların Türkiye’ye geldiği ya da gelmekte olduğu belirtiliyor. Bizzat Maliye Bakanlığı yurt dışındaki paranın 30 milyar dolar dolayında olduğunu açıkladı.Kriz anlarındaki panik aynı zamanda bir itirafı da beraberinde getirmiş oldu böylece. Demek ki devlet kara paranın farkında. Hatta bunun miktarını bile biliyor.O halde ortada çok ciddi bir yönetim zaafı ve ihmal var. Kriz çıkıncaya kadar kara paradan hiç söz etmeyen iktidar, kriz anında bu kararı alıyorsa ve miktarı bile biliyorsa, kimlerin bu yolla para kaçırdığını da biliyordur.Peki bugüne kadar neden hiç önlem alınmamış. Neden kara para aktaranların yakasına yapışılmamış?*****İstanbul Devlet Senfoni’den “Atatürk’ü Anma” konseri İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın bu haftaki cuma konseri “Atatürk’ü anma” başlığı ile verilecek. Konser yeri bu kez Caddebostan Kültür Merkezi. Atatürk Kültür Merkezi bakımda olduğu için biliyorsunuz konserler değişik salonlarda verilebiliyor.Yine 19.30’da başlayacak konserde Şef Emin Güven Yaşlıçam.İlk bölümde ‘Beethoven’in Prometheus’un Yaratıkları Uvertürü’ ve ‘Joseph Haydn’ın Re Majör Viyolonsel Konçertosu’ seslendirilecek. Bu bölümde orkestra, solist İvan Monighetti’ye eşlik edecek.İkinci bölümde ise Beethoven’in Eroica olarak bilinen 3. Senfonisi çalınacak.*****Dünya güzeli Profesör, öğrencileri ile birlikte Karadenizli hastanın yatağının başına gitmiş. Onlara yeni bir hastalığın belirtilerini öğretecek. Yatakta bitkin, yarı kendinden geçmiş vaziyetteki hastayı göstererek konuşmaya başlamış:“Bakın yüz rengi sarıya yakın. Gözler içeriye doğru çökmüş, o yüzden burun daha sivri görünüyor. En fazla değişik kas yüzümüzdedir. Bakın kaslar tepki vermediğinden ifade anlamsız. Çene aşağıya sarkmış duruyor.” Hasta da öğrenciler gibi dikkat kesilmiş dinliyor. Profesör “Bu bir batın sendromu belirtisidir” diyecek ki yerinden zorlukla dikilmeye çalışan hasta fırsat vermemiş. Zor bela mırıldanmış: “Sen sanki dünya cüzelisun...”*****Dev şirketler biliyorlardı Bundan 7-8 ay öncesiydi. Cumhuriyetçiler ve Demokratlar henüz adaylarını belirlememişlerdi. Gerçi Cumhuriyetçilerin adayı belli gibiydi, merak edilen ise Demokrat Parti adayıydı.Çünkü bu partide iki kişi yarışıyordu. Biri efsane başkan Bill Clinton’un eşi Hillary Clinton diğeri de Barack Obama. Biri siyah diğeri kadın devrim niteliğinde iki adayla ortaya çıkmıştı Demokratlar.İşte o tarihlerde merkezi Amerika’da olan dünyanın en büyük şirketlerinden birinin Türkiye’deki sorumlusu olan çok yakın bir dostum “Geçen hafta Amerika’ya çağırdılar” dedi. Konu yaklaşan Amerikan seçimleriymiş. Kimin kazanmasının daha iyi olacağını konuşmuşlar, üzerinde tezler ve yeni politikalar geliştirmişler bu toplantıda.“Kim diyorlar?” diye sordum dostuma. “Barack Obama” dedi. Ben de “Öyle diyorsun ama şu anda kamuoyu araştırmaları Hillary Clinton’ın önde gittiğini söylüyor” cevabını verdim.Dostum “Olabilir, ama göreceksin Hillary kaybedecek. Obama aday olacak. Ve seçilecek.” Sevgili dostuma “Eğer Obama kazanırsa bu konuşmamızı yazarım” dedim. O da “Yaz tabii ama şirketin adını verirsen sıkıntıya girerim” dedi.Dünyanın en büyük şirketlerinden biri, daha Obama’nın adaylığı belli değilken seçileceği üzerine strateji geliştirmeye başlamıştı bile.Amerika’da hiçbir şey tesadüfen olmuyor galiba.*****İnsan, kendi yanlışlarından çok şey öğrenebilir. Freude

Devamını Oku

Gizli kamerayla çekimin etik boyutu

4 Kasım 2008

Gizli kamera kullanılarak bazı olay ve kişilerin deşifre edilmesine genelde hep karşı çıktım. Çünkü bunu en azından ahlaki bulmadığımı da her seferinde söyledim.Ancak işin gerçek tarafı da şu ki gizli kameralarla yapılan çekimler sonunda pek çok pis iş ve yolsuzluk da ortaya çıktı.Bu insan zihninde tam bir paradoks oluşturuyor. Gizli kameraya karşısınız ama ortaya çıkarılan bazı gerçekler de ahlaki bulmadığınız bu yöntemin kullanılmasını haklı kılıyor.Buna rağmen hâlâ da çok sıcak bakmıyorum gizli kamera çekimlerine.York Düşesi Sarah Ferguson ülkemize geldi ve zekâ özürlü çocukların ağırlıklı olarak kaldığı iki rehabilitasyon merkezinde yaptığı gizli çekimlerle Türkiye’ye asla yakışmayan görüntüleri dünya kamuoyuna taşıdı.Konuyla ilgili hükümet yetkilileri ve bürokratlar bugüne kadar akıllarına hiç gelmeyen “gizli kamera ve etik” konusuna öncelik verdiler hemen. “York Düşesi etik davranmamış, hatta rüşvet vererek içeri girip bu çekimleri yapmış” dediler.Burada bir âhlaki sorun var mı? Var. Ama dediğim gibi ortada bir de korkunç rezalet var. Yani tam bir paradoks yine.Burada bana göre önemli olan, burnumuzun dibindeki iki rehabilitasyon merkezinin bu halde olduğunu bilmememizdir, York Düşesi konuyu bilerek Türkiye’ye geliyor. Birinci girişimi sonuçsuz kalıyor bu nedenle ikinci gelişinde kimliğini saklıyor, kılığını da değiştiriyor.Demek ki bizim bilmediğimiz bir konu aslında aylardır Avrupa gündeminde. Eksik olan kanıt. İşte kanıt da pek ahlaki olmayan yoldan sağlanıyor.Bu durumda biz yöntemin ahlakiliğini mi tartışmalıyız yoksa ortaya çıkan rezaleti mi? Görevimiz bu rezaleti yıllardır sürdüren, önlem almayan yöneticileri hedef almaktır. Çocukların zaten zekâ özürlü olduğunu söyleyerek ve personel eksikliğini bahane ederek yapılan kötü muameleyi haklı göstermeye çalışmak asla kabul edilemez.Bu arada iktidar yetkililerinin “gizli kamera ahlaki değil” savunması üzerine de söylemek istediğim küçük bir şey var: Şu anda Silivri’de, yasal olup olmadığı bilinmeyen telefon dinlemeleri, ortam izlemeleri, uzaktan çekilmiş fotoğraf ve video kayıtlarına dayanarak hazırlanmış bir iddianame ile çok sayıda kişi yargılanıyor. Aynı hükümet yetkililerinin bu konunun etik boyutu hakkında ne düşündüğünü merak ediyorum. *** Savcı ve avukat beyler nerede? Ergenekon davası başlamadan önce Deniz Baykal “Ben bu davanın avukatıyım” dedi. Baykal “çete operasyonu” adı altında ülkenin kimi aydınlarının ezilmek istendiğini söylüyordu.Baykal “Ben avukatım” deyince Başbakan Erdoğan da savcılığa soyundu. Ona göre ise Türkiye darbecilerle hesaplaşıyordu. Sonunda dava başladı.Ama ilk günden beri davanın savcısı da avukatı da ortada yok. Mahkemeye gelmedikleri gibi pek konuşmuyorlar da. Hayrola? *** Cumhurbaşkanı Gül Erbil’e gidecek mi? Satır aralarında kalan ve tartışılmayan bir konu var. Haberi ilk Milliyet Gazetesi’nde 13 Ekim tarihinde görmüştüm. Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi Uluslararası Erbil Havalimanı’nın açılışını yapması için Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü davet etmişti.Bu haberden sonra medyada bu konu ile ilgili haber göremedim, tabii atlamış da olabilirim. Ancak pazartesi günü Hürriyet Gazetesi’nde Fatih Çekirge’nin köşesinde ve yine satır aralarında kalan bir ayrıntı çok dikkatimi çekti. Fatih Çekirge, Gül’ün Erbil Havalimanı’nın açılışı için gidip gitmeyeceğini Dışişleri Bakanı Ali Babacan’a soruyor. Babacan soruyu cevaplamıyor ve sadece gülümsüyor.Fatih Çekirge de bu suskun gülümsemeyi “Babacan Gül’ün Erbil’e gitmesinden yana” şeklinde yorumlamış.Şu anda Gül’ün Erbil’e gidip gitmeyeceğini bilmiyoruz, ama eğer giderse bu ne anlama gelecek?Ya da daha açık sorayım: Gül’ün Erbil’e gidişi, olası bir Kürt Devleti’nin tanınması anlamına gelir mi? Çünkü Türkiye’nin resmi politikası Irak’ın toprak bütünlüğünün sağlanması yönünde.Eğer toprak bütünlüğünü savunuyorsak “Kuzey Irak yönetimi” diye üzerine basılarak söylenen yapılanmayı kabul etmiş olmayacak mıyız?Terör ve DTP’nin öncülüğündeki bir tür kalkışma eylemlerinin vardığı noktayı, Barzani’nin Bush’la görüşmesini, Erdoğan’ın seçimden hemen sonra Amerika’ya gidecek olmasını dikkate alırsak Gül’ün Erbil’e gidişi, sanki Kürt Devleti’nin kurulmasına Türkiye’nin de yeşil ışık yaktığı anlamına gelebilir.Kuzey Irak konusunda, Kürt sorunu ve terör bağlamında elbette herkesin bir fikri, çözüm önerisi ve analizi vardır. Ama esas olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tutumu ve tavrıdır. Türk halkı şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu konudaki kesin ve net tavrını bilmiyor. Ama kapalı kapılar ardında bir takım pazarlıkların yapıldığı konusunda da çok ciddi şüpheler var. Devletin bu belirsizliği de ortadan kaldırması gerekir. *** Ordu’nun evleri Ordu’nun en ünlü türkülerinden biri “Ordu’nun dereleri aksa yukarı aksa”dır. Kente gelince ister istemez bu türküyü mırıldanmışım. Ama Ordulular “Nerde o eski dereler” dediler. Eskisi gibi gür akmıyormuş artık.Aslına bakarsanız Ordu’nun dereleri gibi Ordu’nun evleri de çok ünlü olabilirdi. Ama olamamış, çünkü hepsi eski fotoğraflarda kalmış.Belediye Başkanı Seyit Torun’un odasındaki eski fotoğraflara bakarken gözlerimi alamadım. Eski Ordu evlerinin hepsi birbirinden güzel. Geleneksel mimarinin estetiği var.Oysa bu evlerin yerinde şimdi her biri birer çirkinlik abidesi olan, estetikten yoksun koca koca apartmanlar dikilmiş. İnsan “Nasıl oluyor da bu güzellikleri bir kenara atıp çirkinlikte ittifak kuruyoruz” demekten kendini alamıyor.Sonra tabii bir gerçeği öğreniyorum. Ordu’da eskiden çok sayıda Rum ve Ermeni yaşarmış. Onlar şimdi yok. Mimarileri de, estetikleri de yok. Yazık. *** Aklın bağlamadığı dostluğu, akılsızlık kolayca çözebilir. Shakespeare

Devamını Oku

Bu ayıp hepinizin

3 Kasım 2008

Sarah Ferguson. York Düşesi. İngiltere Prensi Andrew’in eski eşi. Yani İngiltere Kraliyet ailesinden sayılır.Ve bu saltanat kadını İngiltere’den kalkıp Türkiye’ye geliyor. Yanında kılık ve kimlik değiştirmiş bir televizyon muhabiri ile Ankara ve İstanbul’daki iki ayrı rehabilitasyon merkezine giriyor.Yanındaki gazeteci de gizli kamera çekimleri yapıyor. Sarah ülkesine dönüyor ve “Gördüklerimi yaşadıklarımı unutmam asla mümkün değil. Bunları herkesle paylaşmak istiyorum” diyor. Bir rapor hazırlıyor. Bu rapor dünya kamuoyunun bilgisine sunuluyor.İngiliz Kraliyet ailesinin eski bir ferdinin “asla unutamam” dediği nedir?Çocuk Esirgeme Kurumu’na ait Ankara Saray’daki ve İstanbul Zeytinburnu’ndaki rehabilitasyon merkezlerinde “barındırılan” çocukların, gençlerin içler acısı hali.Pislik içinde, bir yatakta iki üç kişi yatan, yeterli yemek yiyemeyen, tıbbi olarak adeta hiçbir şey yapılmayan ve kimileri elleri arkadan bağlı, kimileri yatağa kelepçeli çocuklar.İşte Avrupa Birliği’ne gireceğini söyleyen Türkiye’den ibret verici bir manzara. Ve York Düşesi bir anlamda “Bu ülke mi kendini Avrupalıların arasında görmek istiyor?” diye soruyor.Kimsesiz yaşlılarımıza, çocuklarımıza, özürlü özellikle beyin özürlü çocuklarımıza doğru dürüst bakamadığımız, onları kaderlerine terk ettiğimiz bilinmeyen bir gerçek değil.Ancak, İngiltere’den kalkıp gelen birinin bunu yüzümüze çarpması çok daha acı verici.Çok merak ediyorum, bizim sözde çocuklar, kimsesizler, özürlüler adına ortaya çıkan, iri iri laflar etmeyi çok beceren sivil toplum örgütlerimiz neredeydi bugüne kadar?Ankara’da yardım edilmedik yoksul bırakmamakla övünen, eskinin Çocuk Esirgeme Kurumu Müdürü şimdinin Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek nerede?Yaşlılara şu kadar ev açtık, çocuklara şu kadar oyun yeri kurduk diyen İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş nerede?Ev ev gezmeyi hizmet sayan, sadaka ekonomisi ile halkı avantaya alıştıran ve bu sayede çok oy aldıklarını gururla söyleyen AKP teşkilatları nerede?Nerede aileden sorumlu bakanımız?Nerede Başbakan?Prens Andrew’in eski eşi korkunç gerçeği suratımıza çarptı. Sorumluluk hepinizin değil mi?*****Karadeniz Otoyolu tam bir cinayetDemet Erel arayıp da “Ordu’ya gelir misiniz, burada bir sohbet toplantısına katılır mısınız?” demeseydi taa 1970’li yıllarda gezip gördüğüm Karadeniz bölgesini yeniden görme fırsatını yakalayamayacaktım.Demet Erel, Ordu Atatürkçü Düşünce Derneği’nin en faal üyelerinden. Hem yorumları hem de fıkralarıyla köşemi uzun zamandır renklendiren isimlerden biri.Ordu’da harika iki gün geçirdim. Dernek Başkanı Avukat Haluk Türkmen ve yönetim kurulu üyelerinin yakın ve sıcak ilgisi beni öyle mutlu etti ki tarifi imkânsız.Ordu’ya gelince ilk merak ettiğim şey yıllardır tartışılan Karadeniz Otoyolu’nu görmekti. Lafı hiç uzatmadan söyleyeyim bu yol gerçek bir cinayetin resmi. Hem doğa hem de kentler katledilmiş.Görmediğim için bu tartışmalara hiç girmemiştim, ama görünce eleştirilerin çok az bile kaldığını söyleyebilirim.Bu cinayetten bir tek Ordu kurtulmuş. Çünkü Ordu’daki sivil toplum kuruluşları öyle bir tepki göstermişler ki, otoyol Ordu’nun sahil şeridini doldurup da geçememiş.Ama Ordu dışındaki yerler bu cinayetten kurtulamamış. O güzel Giresun, Trabzon, Akçaabat ve diğer tüm kentler denizden koparılmış, içeri itilmiş.Otoyol trafik hızını artırmış doğal olarak ama milyonlarca insanı da denizden uzaklaştırmış. Sahil, vızır vızır arabaların geçtiği insansız, kuru ve anlamsız bir hal almış.Oysa tıpkı Ordu’daki gibi dağlar delinerek açılacak tünellerden geçebilirdi bu yol. Ve üstelik çok da ucuza mal olurdu. Çünkü denizi doldurmak adına öylesine büyük maliyetler çıkmış ki şaşarsınız. Birileri pek iyi kazanmışlar besbelli.Bu güzel ülkeye kendi elimizle bu kadar kötülük yapmaya hiç hakkımız yok.*****“Mustafa” ile ilgili son yazıSon yıllarda bir konuda bu kadar büyük bir tartışma çıktığına hiç tanık olmadım. Can Dündar’ın yaptığı “Mustafa” belgeseli müthiş bir fırtına kopardı. O kadar çok eleştiri mesajı geliyor ki anlatamam.Eğer konuyla ilgisi olmayan bizlere bu kadar çok mesaj geliyor ve her yerde bu soruluyorsa kim bilir Can Dündar’a neler geliyordur.Hemen bir şey söylemek istiyorum. Can Dündar’ın çok zor durumda olduğunu sanıyorum. Türkiye’nin en etkili kesimlerinde birden gözden düşmek, ağır eleştirilerine maruz kalmak çok kötü.Can Dündar kalitesindeki bir ismin Atatürk’le ilgili “yanlış değerlendirilebilecek” veya “sömürülecek” bir belgesele imza atmasında art niyet olduğuna inanmak istemiyorum. Türkiye’nin şu anda içinde bulunduğu ortamı hissetmemek ve özensizlik olarak nitelemek daha doğru geliyor bana.Ancak ne olursa olsun belgeselin buna hizmet etme tehlikesi olduğu da kesin, ki bu açıkça görülüyor.Mustafa filmi üzerine fazla yorum yapmak istemiyorum. Çünkü filmdeki olumsuzlukların sürekli tartışılması da aslında Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarının ekmeğine yağ sürüyor. Bu fırsatı daha da fazla tanımamak gerek.Yazının başlığını bu nedenle “son yazı” olarak koydum. Eğer başkaca çok önemli bir gelişme olmazsa bir daha yazmayacağım.Sadece filmin adı üzerine dikkatimi çeken bir noktayı belirtmek istiyorum. Çünkü filmi eleştirenlerin büyük bölümü “Mustafa” adına da çok takılmış. Açıkçası isim konusu benim de canımı sıktı.Can Dündar “Mustafa” ismini Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’a atfen koymuş. Atatürk’e “Mustafa” diyen tek kişi Zübeyde Hanım. Onun dışındakiler ya “Kemal” diyor ya da “Gazi.” Nitekim Atatürk de Mustafa adını hiç kullanmıyor. Mektuplarında bile “Kemal” imzasını kullanıyor.Hatta daha sonraları Kemal bile kalkıyor ve imza K. Atatürk haline geliyor.Eğer belgesel “Zübeyde Hanım’ın gözünden” olsaydı “Mustafa” adı kabul edilebilirdi. Ama film Zübeyde Hanım’ın gözüyle değil Can Dündar’ın bakış açısıyla hazırlanmış. O zaman “Mustafa” ismi hem yanlış hem de küçültücü oluyor. *****Demokrasi, düzenbaz bir azınlık tarafından atanmanın yerine, yetersiz bir çoğunluk tarafından seçilmeyi getirdi. Bernard Shaw

Devamını Oku

Türkiye’nin çivisi çıkıyor

2 Kasım 2008

Sevgili okurlar bu hafta şaşıracaksınız belki ama içimdeki karamsarlığı paylaşmak istiyorum sizlerle. Çünkü Türkiye zembereği boşalmış saat gibi, bilinçsizce, fütursuzca ve geçirdiği tüm deneyimlerden hiç ders almamışçasına deliler gibi gidiyor. “Türkiye’nin çivisi çıkıyor” diyorum, ama belki o da yetersiz, çivisi çıktı bile...Şaşırtıcı olaylarBir tarafta terör örgütünün kan döken saldırıları, öte yanda etnik bir siyasi partinin ülkeyi alabildiğine germek için giriştiği toplumsal saldırılar, ekonominin “gökdelenden düştüğünü” görmeyip “havada uçuyor” sanmak, artan işsizliğin korkutan toplumsal yaralar açma aşamasına gelmesi, cinsel sapkınlığın bir marifetmiş gibi ekranlarda anlatılması, bir meczubun ağzından Türkiye’de herkesin karalanması ve hiç yoktan Atatürk’ün kişiliği üzerine başlatılan tartışmalar... “Türkiye’nin çivisi çıktı” demek yanlış mı?Kuzey Irak’ta bir devletGeçen haftanın medyada pek manşetlere çıkmayan ama Türkiye’nin geleceğini yakından ilgilendiren en önemli olayı bana göre Barzani’nin Bush’la görüşmesiydi. ABD Başkanı bizim “aşiret lideri” dediğimiz, teröre destek olduğunu bildiğimiz bir adamı Beyaz Saray’da konuk etti. Görüşmeden sonraki bazı açıklamalar Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti’nin kurulacağının da sinyalleriydi.Barzani ile anlaşma mı?Eğer Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti, ABD’nin “himmetiyle” kurulacaksa, Türkiye’nin görüş ve onayının alınmaması, bunun bir emrivaki gibi yapılması teknik olarak mümkün değildir. Bu durumda henüz kamuoyunun bilmediği bazı gizli görüşmeler ve anlaşmalar olduğu yolunda kuşku duymamız haklılık kazanır.DTP’nin garip tavrıDünyanın merkezinde bir Kürt Devleti gündeme getirilirken, DTP’nin hemen her gün yeni bir bahaneyle gerginlik yaratmasının mantığını da anlamak çok güç. Kimileri DTP’nin “güç elinden gidiyor” kaygısıyla ve güç gösterisi için sokaklara taştığını ileri sürse de bana göre bu o kadar sıradan bir konu değil. DTP’nin gerginlik politikasının hiçbir mantığı yok. Hele Amerika’da bir Kürt Devleti pazarlığı yapılırken “Türkiye özerk bölgelere ayrılsın” önerisi kadar absürd bir girişim olamaz.Erdoğan’ın Doğu gezileriBu arada aldığım çok ilginç bir bilgiyi de paylaşmak istiyorum. Geçen hafta konuştuğum çok saygın bir profesör şu anda orduda görevli bir generalin sohbet sırasında kendisine “Tayyip Erdoğan’ın Doğu illerine yaptığı tahrik gezileri ile ilgili ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğunu söyledi. Bu soruyu böyle sorduran sadece bir generalin kişisel merakı ve yorumu mu yoksa Silahlı Kuvvetler, Erdoğan’ın Doğu illeri gezilerine bu gözle mi bakıyor?Gerçek payı olabilir mi?Tabii sevgili okurlar, Doğu illerinde yapılan protesto gösterilerini izlediğimiz zaman böyle bir yorumun gerçek olması ihtimali de güçleniyor. Elbette TC Başbakanı ülkesinin her yerine gidecektir. Ama DTP, her gezi öncesi halkı sokağa dökeceğini açıkça ilan ediyor. Başbakan gidiyor ve gerçekten olay çıkıyor.Anlaşma dedikodularıBurada aklıma aylardır konuşulan ama pek yazılmayan bir anlaşma haberi geliyor. Söylendiğine göre Silahlı Kuvvetler, Doğu ve Güneydoğu’da yerel yönetimlerin DTP’de olmasından son derece rahatsız. Yerel yönetimleri alabilecek tek parti olarak AKP görülüyor. İşte deniyor ki: “Bu bölgede AKP desteklenmeli, adayı Kürt bile olsa AKP’nin kazanması halinde DTP’nin siyasi etkinliği ortadan kaldırılabilir.” Bu nedenle askerle AKP arasında gizli bir anlaşma yapılmış.Bu anlaşma bozuldu mu?Bu noktada insanın aklına “Acaba bu anlaşma bozuldu mu?” sorusu geliyor. Silahlı Kuvvetler, AKP’nin ABD ile bir takım gizli anlaşmalar yaparak bölge üzerinde başka planları olduğuna inanmaya başlamış olabilir. O nedenle yerel seçimlerde AKP’nin desteklenmesi planı ortadan kalkmasına neden olabilir.“Mustafa” olayıSevgili okurlar geçen haftanın en şiddetli tartışma noktalarından biri de Can Dündar’ın yaptığı ‘Mustafa’ belgeseliydi. Türkiye’nin bunca kritik tartışmaları arasında böyle bir filmin ortaya çıkması ve durup dururken Atatürk’ün kişiliği üzerine bir tartışma başlatılması ne kadar uygun, bunu kamuoyunun takdirine bırakmak istiyorum.İnsani boyut kavramı‘Mustafa’ belgeseli AKP’ye destek veren çevrelerce beğenilirken, diğer kesimin tepkileri farklı oldu. Özellikle Can Dündar’ın “insani boyut” dediği Atatürk’ün özel hayatının irdelendiği bölümler tepki de çekti. Sadece şunu söylemek istiyorum: İnsani boyut demek ille de zaaflar anlamına gelmez. Atatürk’ü, “insani boyutunu da sunuyorum” maskesi arkasında kimi çevrelerin açık saldırılarına hedef haline getiren bir tablo yaratmak yanlıştır.Yakından bakalımSevgili okurlar, Mustafa’yı bir yabancı olarak izlesem belki de çok beğenebilirdim. Ama Atatürk ilkelerine, devrimlerine ve bizzat Atatürk’e yönelik tavırları açıkça bilinen siyasi hareketin iktidarda olduğu Türkiye’de aynı duyguları paylaşmayacağım kesin. Yıllardır Atatürk’ü zaaflarıyla eleştirmeye kalkanlar, küçücük çocukların beynine “marazi bir Atatürk portresi” oturtmaya çalışanlar bu filme “bize ne çıkar” gözüyle bakacaklardır.Akılda kalanlarFilmi izledikten sonra insanın aklında kalan şu oluyor: Atatürk babası öldükten sonra evlenen annesine karşı içi öfke dolu, bu yüzden mutsuz bir çocukluk geçiriyor, imam olan öğretmenden dayak yediği için İslam’a kin besliyor, içki, kadın ve safahat hayatına düşkün, gayrimeşru çocuğu olduğu şüphesi taşıyan, evlat edindiği bir kadınla aşk yaşadığı ima edilen, diktatörce davranıp tüm dava arkadaşlarını saf dışı eden, popülist bir tavırla herkesle işbirliği yapıp sonra hepsinden hesap soran, halktan koptuğu için yalnızlaşan ve halk tarafından sevilmediği için hep hatırlanmama kaygısı içinde kıvranarak ölen bir lider. Bu mudur Atatürk?Hüseyin Üzmez olayıSevgili okurlar geçen hafta Hüseyin Üzmez’in aklı başında olan herkesin kanını donduracak açıklamalarına maruz kaldık ne yazık ki. Hiç utanmadan ve sıkılmadan, kendisini savunmak yerine adeta yaptığının “caiz” olduğunu böbürlenerek anlatan Hüseyin Üzmez yüreklerde yara açtı. Şimdi onu kurtarmak için yasa değiştirmeye kalkan iktidar ne yapacak çok merak ediyorum.Ekonomik krizGeçen hafta ekonomik kriz ve etkileri yine gündemin en başındaydı. Hafta içinde doların değerinin birden düşmesi akla garip spekülasyonları getirdi ister istemez. Acaba “krizden fırsat yaratmak” bu muydu diye düşünmeden edemedim açıkçası. Kriz ve etkileri sürecek. Bu hafta ekonomi ile ilgili yazılarıma devam edeceğim.Turgut “Altınsoy” Kendi kendime çok kızdığım “özensizlik” nedeniyle oluşan hatalardan birini geçen hafta yaptım. Ankara Keçiören Belediye Başkanı’nın soyadını “Altınok” yerine “Altınsoy” diye yazdım, Özal döneminde ANAP’tan belediye başkanı olan Mehmet Altınsoy adı demek ki ağır basmış zihnimde. Bu “özensizlik” için hepinizden özür dilemek istiyorum.Ordu’da iki mutlu günSevgili okurlar geçen hafta Cumhuriyet Bayramı’nı Ordu’da kutladım. Ordu Atatürkçü Düşünce Derneği’nin davetlisi olarak gittiğim bu güzel kentte iki çok mutlu gün geçirdim. Derneğin pırıl pırıl üyelerinin gösterdiği çok sıcak ilgiden şımarmamak mümkün değildi. Elbette Ordu ile ile ilgili izlenimlerimi de önümüzdeki günlerde sizlerle paylaşacağım.Hepinize iyi haftalar dilerim.***** Ev bir kez bittikten sonra duvarcı unutulur.Hint atasözü

Devamını Oku

Yıldırım Tuna fıkra fabrikası

1 Kasım 2008

Bu hafta, fıkralarıyla daha önce pek çok kez bu köşeyi süsleyen Yıldırım Tuna’nın bir de internet sitesi olduğunu öğrendim. Bu siteden fıkra severlerle buluşan Tuna’nın internet adresi ise ww.yildirimtuna.com... Ağırlıklı olarak fıkraların karşımıza çıktığı sitede ayrıca Tuna’nın seyahat anılarını bulmakta mümkün. Mizah yeteneğini çok beğendiğim, fıkralarına çok güldüğüm ve adeta bir fıkra fabrikası gibi üreten Yıldırım Tuna’dan işte küçük bir derleme. Bu arada unutmadan söyleyeyim, Yıldırım Tuna her sereferinde “hafif dekolte” fıkralar da gönderiyor. Bunları da bir pazar topluca sizlere sunacağım. Çocuklara okutmamanın yollarını şimdiden bulun.Küçük kız çocuğu, küçük oğlan çocuğuna “Haydi evcilik oynayalım” demiş. “Tamam” demiş oğlan, “Ben ne olacağım?..” Kız bilmiş bir tavırla “Önce ‘karar vermek’ konusunda fikrini öğrenmek istiyorum” diye cevaplamış. Oğlan ise şaşkın bakışlar arasında sormuş: “Fikir mi? Karar vermek mi? Ne demek onlar?” “Tamam..” demiş minik kız sırıtarak, “Sen ‘Koca’ ol!” ***Memur, patronuna giderek “Zam istiyorum efendim” demiş, “Yoksa peşimde koşuşturan üç şirket var yakında beni bulamayacaksınız, bilesiniz!” Hafif alaylı bir şekilde sormuş patronu: “Hangi şirketler onlar?” Memur, “İnanmıyorsanız söyleyeyim efendim” demiş, “Elektrik şirketi, doğalgaz şirketi ve su şirketi!” ***İki aristokrat kadın karşılıklı sohbet ederken birbirlerine hava atıyorlarmış. “Benim ailem Büyük İskender’e kadar dayanıyor... Ya sizinki?” diye sormuş birinci kadın. “Vallahi maalesef tam olarak bilemiyoruz...” demiş ikincisi, “Tüm evraklar Nuh Tufanı’nda kaybolmuş!” *** Koyunları bir çırpıda sayan adam Çoban’ın biri dere kenarında koyunlarını otlatıyormuş. Tam o anda, yanına bir Cherokee Jeep yanaşmış. Brioni gömlek, Cerruti ayakkabılar giyen, Ray-Ban gözlüklü ve YSL kravatlı bir sürücü aşağıya inmiş ve çobana sormuş: “Eğer kaç tane koyunun olduğunu bilirsem bana onlardan bir tanesini verir misin?” Çoban bir adama birde koyunlarına bakmış ve “Tamam” diye cevaplamış.Genç adam arabasını park etmiş, telefonunu bilgisayarına bağlamış bir NASA sitesine girmiş, GPRS’ini kullanarak yeri taramış, bir database ve logaritma ile doldurulmuş Excel tablosunu açmış ve 150 sayfalık bir rapor basmış. Çoban’a dönmüş, “Tam olarak bin 586 adet koyunun var” demiş. Çoban “Doğru” diye cevap vermiş, “Koyununu alabilirsin.” Genç adam koyunu almış ve cipinin arkasına koymuş. Bu sefer çoban genç adama dönmüş, “Eğer senin ne iş yaptığını bilirsem koyunumu geri verir misin?” diye sormuş. Adam, “Evet neden olmasın” diye yanıtlamış. “Sen Dünya Bankası’nda danışmansın” demiş çoban. Adam sormuş, “Nasıl oldu da bildin?” Çoban, “Çok basit” diye cevap vermiş, “Buraya çağrılmadan geldin, bu bir.. İkincisi benim bildiğim bir şeyi bana söylemek için benden bir koyunumu istedin. Üçüncüsü yaptığın hiçbir şeyden anlamıyorsun çünkü köpeğimi aldın!” *** Bugün Ruhat Mengi’yi izlemeyi ihmal etmeyin Star TV’de Ruhat Mengi’nin hazırlayıp sunduğu Her Açıdan programında bugün Atatürk konuşulacak. Mustafa Filmi’nden hareketle başlayacak programda Atatürk’le ilgili babasının anılarını derleyen Kemal Ulusu da var. Ayrıca tarihçi Yrd. Doç. Doktor Mehmet Alkan da Atatürk konusuna tarihsel boyutuyla bakacak. Programda ben de varım, gazeteci gözüyle son günlerdeki Atatürk tartışmalarına yönelik analizlerimi dile getirmeye çalışacağım. Mengi’nin programında ayrıca son günlerde toplum vicdanını da derinden etkileyen Hüseyin Üzmez olayı da ele alınacak. Bu bölümde İ.Ü. Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Şevki Sözen ve KA-DER Başkanı Avukat Hülya Gülbahar ve Mor Çatı Kadın Sığınma Vakfı Kurucusu Avukat Canan Arın konuşacak. Çok ilginç olacağını tahmin ettiğim program saat 12.15’te başlıyor, sakın kaçırmayın derim. *** İnsanlar topraktan yaratılmıştır, her an çamur olabilirler.

Devamını Oku