Sarah Ferguson. York Düşesi. İngiltere Prensi Andrew’in eski eşi. Yani İngiltere Kraliyet ailesinden sayılır.
Ve bu saltanat kadını İngiltere’den kalkıp Türkiye’ye geliyor. Yanında kılık ve kimlik değiştirmiş bir televizyon muhabiri ile Ankara ve İstanbul’daki iki ayrı rehabilitasyon merkezine giriyor.
Yanındaki gazeteci de gizli kamera çekimleri yapıyor. Sarah ülkesine dönüyor ve “Gördüklerimi yaşadıklarımı unutmam asla mümkün değil. Bunları herkesle paylaşmak istiyorum” diyor. Bir rapor hazırlıyor. Bu rapor dünya kamuoyunun bilgisine sunuluyor.
İngiliz Kraliyet ailesinin eski bir ferdinin “asla unutamam” dediği nedir?
Çocuk Esirgeme Kurumu’na ait Ankara Saray’daki ve İstanbul Zeytinburnu’ndaki rehabilitasyon merkezlerinde “barındırılan” çocukların, gençlerin içler acısı hali.
Pislik içinde, bir yatakta iki üç kişi yatan, yeterli yemek yiyemeyen, tıbbi olarak adeta hiçbir şey yapılmayan ve kimileri elleri arkadan bağlı, kimileri yatağa kelepçeli çocuklar.
İşte Avrupa Birliği’ne gireceğini söyleyen Türkiye’den ibret verici bir manzara. Ve York Düşesi bir anlamda “Bu ülke mi kendini Avrupalıların arasında görmek istiyor?” diye soruyor.
Kimsesiz yaşlılarımıza, çocuklarımıza, özürlü özellikle beyin özürlü çocuklarımıza doğru dürüst bakamadığımız, onları kaderlerine terk ettiğimiz bilinmeyen bir gerçek değil.
Ancak, İngiltere’den kalkıp gelen birinin bunu yüzümüze çarpması çok daha acı verici.
Çok merak ediyorum, bizim sözde çocuklar, kimsesizler, özürlüler adına ortaya çıkan, iri iri laflar etmeyi çok beceren sivil toplum örgütlerimiz neredeydi bugüne kadar?
Ankara’da yardım edilmedik yoksul bırakmamakla övünen, eskinin Çocuk Esirgeme Kurumu Müdürü şimdinin Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek nerede?
Yaşlılara şu kadar ev açtık, çocuklara şu kadar oyun yeri kurduk diyen İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş nerede?
Ev ev gezmeyi hizmet sayan, sadaka ekonomisi ile halkı avantaya alıştıran ve bu sayede çok oy aldıklarını gururla söyleyen AKP teşkilatları nerede?
Nerede aileden sorumlu bakanımız?
Nerede Başbakan?
Prens Andrew’in eski eşi korkunç gerçeği suratımıza çarptı. Sorumluluk hepinizin değil mi?
Karadeniz Otoyolu tam bir cinayet
Demet Erel arayıp da “Ordu’ya gelir misiniz, burada bir sohbet toplantısına katılır mısınız?” demeseydi taa 1970’li yıllarda gezip gördüğüm Karadeniz bölgesini yeniden görme fırsatını yakalayamayacaktım.
Demet Erel, Ordu Atatürkçü Düşünce Derneği’nin en faal üyelerinden. Hem yorumları hem de fıkralarıyla köşemi uzun zamandır renklendiren isimlerden biri.
Ordu’da harika iki gün geçirdim. Dernek Başkanı Avukat Haluk Türkmen ve yönetim kurulu üyelerinin yakın ve sıcak ilgisi beni öyle mutlu etti ki tarifi imkânsız.
Ordu’ya gelince ilk merak ettiğim şey yıllardır tartışılan Karadeniz Otoyolu’nu görmekti. Lafı hiç uzatmadan söyleyeyim bu yol gerçek bir cinayetin resmi. Hem doğa hem de kentler katledilmiş.
Görmediğim için bu tartışmalara hiç girmemiştim, ama görünce eleştirilerin çok az bile kaldığını söyleyebilirim.
Bu cinayetten bir tek Ordu kurtulmuş. Çünkü Ordu’daki sivil toplum kuruluşları öyle bir tepki göstermişler ki, otoyol Ordu’nun sahil şeridini doldurup da geçememiş.
Ama Ordu dışındaki yerler bu cinayetten kurtulamamış. O güzel Giresun, Trabzon, Akçaabat ve diğer tüm kentler denizden koparılmış, içeri itilmiş.
Otoyol trafik hızını artırmış doğal olarak ama milyonlarca insanı da denizden uzaklaştırmış. Sahil, vızır vızır arabaların geçtiği insansız, kuru ve anlamsız bir hal almış.
Oysa tıpkı Ordu’daki gibi dağlar delinerek açılacak tünellerden geçebilirdi bu yol. Ve üstelik çok da ucuza mal olurdu. Çünkü denizi doldurmak adına öylesine büyük maliyetler çıkmış ki şaşarsınız. Birileri pek iyi kazanmışlar besbelli.
Bu güzel ülkeye kendi elimizle bu kadar kötülük yapmaya hiç hakkımız yok.
“Mustafa” ile ilgili son yazı
Son yıllarda bir konuda bu kadar büyük bir tartışma çıktığına hiç tanık olmadım. Can Dündar’ın yaptığı “Mustafa” belgeseli müthiş bir fırtına kopardı. O kadar çok eleştiri mesajı geliyor ki anlatamam.
Eğer konuyla ilgisi olmayan bizlere bu kadar çok mesaj geliyor ve her yerde bu soruluyorsa kim bilir Can Dündar’a neler geliyordur.
Hemen bir şey söylemek istiyorum. Can Dündar’ın çok zor durumda olduğunu sanıyorum. Türkiye’nin en etkili kesimlerinde birden gözden düşmek, ağır eleştirilerine maruz kalmak çok kötü.
Can Dündar kalitesindeki bir ismin Atatürk’le ilgili “yanlış değerlendirilebilecek” veya “sömürülecek” bir belgesele imza atmasında art niyet olduğuna inanmak istemiyorum. Türkiye’nin şu anda içinde bulunduğu ortamı hissetmemek ve özensizlik olarak nitelemek daha doğru geliyor bana.
Ancak ne olursa olsun belgeselin buna hizmet etme tehlikesi olduğu da kesin, ki bu açıkça görülüyor.
Mustafa filmi üzerine fazla yorum yapmak istemiyorum. Çünkü filmdeki olumsuzlukların sürekli tartışılması da aslında Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarının ekmeğine yağ sürüyor. Bu fırsatı daha da fazla tanımamak gerek.
Yazının başlığını bu nedenle “son yazı” olarak koydum. Eğer başkaca çok önemli bir gelişme olmazsa bir daha yazmayacağım.
Sadece filmin adı üzerine dikkatimi çeken bir noktayı belirtmek istiyorum. Çünkü filmi eleştirenlerin büyük bölümü “Mustafa” adına da çok takılmış. Açıkçası isim konusu benim de canımı sıktı.
Can Dündar “Mustafa” ismini Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’a atfen koymuş. Atatürk’e “Mustafa” diyen tek kişi Zübeyde Hanım. Onun dışındakiler ya “Kemal” diyor ya da “Gazi.” Nitekim Atatürk de Mustafa adını hiç kullanmıyor. Mektuplarında bile “Kemal” imzasını kullanıyor.
Hatta daha sonraları Kemal bile kalkıyor ve imza K. Atatürk haline geliyor.
Eğer belgesel “Zübeyde Hanım’ın gözünden” olsaydı “Mustafa” adı kabul edilebilirdi. Ama film Zübeyde Hanım’ın gözüyle değil Can Dündar’ın bakış açısıyla hazırlanmış. O zaman “Mustafa” ismi hem yanlış hem de küçültücü oluyor.
Demokrasi, düzenbaz bir azınlık tarafından atanmanın yerine, yetersiz bir çoğunluk tarafından seçilmeyi getirdi.
Bernard Shaw

