Gizli kamera kullanılarak bazı olay ve kişilerin deşifre edilmesine genelde hep karşı çıktım. Çünkü bunu en azından ahlaki bulmadığımı da her seferinde söyledim.
Ancak işin gerçek tarafı da şu ki gizli kameralarla yapılan çekimler sonunda pek çok pis iş ve yolsuzluk da ortaya çıktı.
Bu insan zihninde tam bir paradoks oluşturuyor. Gizli kameraya karşısınız ama ortaya çıkarılan bazı gerçekler de ahlaki bulmadığınız bu yöntemin kullanılmasını haklı kılıyor.
Buna rağmen hâlâ da çok sıcak bakmıyorum gizli kamera çekimlerine.
York Düşesi Sarah Ferguson ülkemize geldi ve zekâ özürlü çocukların ağırlıklı olarak kaldığı iki rehabilitasyon merkezinde yaptığı gizli çekimlerle Türkiye’ye asla yakışmayan görüntüleri dünya kamuoyuna taşıdı.
Konuyla ilgili hükümet yetkilileri ve bürokratlar bugüne kadar akıllarına hiç gelmeyen “gizli kamera ve etik” konusuna öncelik verdiler hemen. “York Düşesi etik davranmamış, hatta rüşvet vererek içeri girip bu çekimleri yapmış” dediler.
Burada bir âhlaki sorun var mı? Var. Ama dediğim gibi ortada bir de korkunç rezalet var. Yani tam bir paradoks yine.
Burada bana göre önemli olan, burnumuzun dibindeki iki rehabilitasyon merkezinin bu halde olduğunu bilmememizdir, York Düşesi konuyu bilerek Türkiye’ye geliyor. Birinci girişimi sonuçsuz kalıyor bu nedenle ikinci gelişinde kimliğini saklıyor, kılığını da değiştiriyor.
Demek ki bizim bilmediğimiz bir konu aslında aylardır Avrupa gündeminde. Eksik olan kanıt. İşte kanıt da pek ahlaki olmayan yoldan sağlanıyor.
Bu durumda biz yöntemin ahlakiliğini mi tartışmalıyız yoksa ortaya çıkan rezaleti mi? Görevimiz bu rezaleti yıllardır sürdüren, önlem almayan yöneticileri hedef almaktır. Çocukların zaten zekâ özürlü olduğunu söyleyerek ve personel eksikliğini bahane ederek yapılan kötü muameleyi haklı göstermeye çalışmak asla kabul edilemez.
Bu arada iktidar yetkililerinin “gizli kamera ahlaki değil” savunması üzerine de söylemek istediğim küçük bir şey var: Şu anda Silivri’de, yasal olup olmadığı bilinmeyen telefon dinlemeleri, ortam izlemeleri, uzaktan çekilmiş fotoğraf ve video kayıtlarına dayanarak hazırlanmış bir iddianame ile çok sayıda kişi yargılanıyor. Aynı hükümet yetkililerinin bu konunun etik boyutu hakkında ne düşündüğünü merak ediyorum.
Savcı ve avukat beyler nerede?
Ergenekon davası başlamadan önce Deniz Baykal “Ben bu davanın avukatıyım” dedi. Baykal “çete operasyonu” adı altında ülkenin kimi aydınlarının ezilmek istendiğini söylüyordu.
Baykal “Ben avukatım” deyince Başbakan Erdoğan da savcılığa soyundu. Ona göre ise Türkiye darbecilerle hesaplaşıyordu. Sonunda dava başladı.
Ama ilk günden beri davanın savcısı da avukatı da ortada yok. Mahkemeye gelmedikleri gibi pek konuşmuyorlar da. Hayrola?
Cumhurbaşkanı Gül Erbil’e gidecek mi?
Satır aralarında kalan ve tartışılmayan bir konu var. Haberi ilk Milliyet Gazetesi’nde 13 Ekim tarihinde görmüştüm. Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi Uluslararası Erbil Havalimanı’nın açılışını yapması için Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü davet etmişti.
Bu haberden sonra medyada bu konu ile ilgili haber göremedim, tabii atlamış da olabilirim. Ancak pazartesi günü Hürriyet Gazetesi’nde Fatih Çekirge’nin köşesinde ve yine satır aralarında kalan bir ayrıntı çok dikkatimi çekti. Fatih Çekirge, Gül’ün Erbil Havalimanı’nın açılışı için gidip gitmeyeceğini Dışişleri Bakanı Ali Babacan’a soruyor. Babacan soruyu cevaplamıyor ve sadece gülümsüyor.
Fatih Çekirge de bu suskun gülümsemeyi “Babacan Gül’ün Erbil’e gitmesinden yana” şeklinde yorumlamış.
Şu anda Gül’ün Erbil’e gidip gitmeyeceğini bilmiyoruz, ama eğer giderse bu ne anlama gelecek?
Ya da daha açık sorayım: Gül’ün Erbil’e gidişi, olası bir Kürt Devleti’nin tanınması anlamına gelir mi? Çünkü Türkiye’nin resmi politikası Irak’ın toprak bütünlüğünün sağlanması yönünde.
Eğer toprak bütünlüğünü savunuyorsak “Kuzey Irak yönetimi” diye üzerine basılarak söylenen yapılanmayı kabul etmiş olmayacak mıyız?
Terör ve DTP’nin öncülüğündeki bir tür kalkışma eylemlerinin vardığı noktayı, Barzani’nin Bush’la görüşmesini, Erdoğan’ın seçimden hemen sonra Amerika’ya gidecek olmasını dikkate alırsak Gül’ün Erbil’e gidişi, sanki Kürt Devleti’nin kurulmasına Türkiye’nin de yeşil ışık yaktığı anlamına gelebilir.
Kuzey Irak konusunda, Kürt sorunu ve terör bağlamında elbette herkesin bir fikri, çözüm önerisi ve analizi vardır. Ama esas olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tutumu ve tavrıdır. Türk halkı şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu konudaki kesin ve net tavrını bilmiyor. Ama kapalı kapılar ardında bir takım pazarlıkların yapıldığı konusunda da çok ciddi şüpheler var. Devletin bu belirsizliği de ortadan kaldırması gerekir.
Ordu’nun evleri
Ordu’nun en ünlü türkülerinden biri “Ordu’nun dereleri aksa yukarı aksa”dır. Kente gelince ister istemez bu türküyü mırıldanmışım. Ama Ordulular “Nerde o eski dereler” dediler. Eskisi gibi gür akmıyormuş artık.
Aslına bakarsanız Ordu’nun dereleri gibi Ordu’nun evleri de çok ünlü olabilirdi. Ama olamamış, çünkü hepsi eski fotoğraflarda kalmış.
Belediye Başkanı Seyit Torun’un odasındaki eski fotoğraflara bakarken gözlerimi alamadım. Eski Ordu evlerinin hepsi birbirinden güzel. Geleneksel mimarinin estetiği var.
Oysa bu evlerin yerinde şimdi her biri birer çirkinlik abidesi olan, estetikten yoksun koca koca apartmanlar dikilmiş. İnsan “Nasıl oluyor da bu güzellikleri bir kenara atıp çirkinlikte ittifak kuruyoruz” demekten kendini alamıyor.
Sonra tabii bir gerçeği öğreniyorum. Ordu’da eskiden çok sayıda Rum ve Ermeni yaşarmış. Onlar şimdi yok. Mimarileri de, estetikleri de yok. Yazık.
Aklın bağlamadığı dostluğu, akılsızlık kolayca çözebilir. Shakespeare

