Bugün 19 Kasım. Atatürk’ün ilk cenaze namazı bundan tam 70 yıl önce bugün kılınmıştı. Dönemin Diyanet İşleri Başkanı Şerefeddin Yaltkaya cenaze namazını 19 Kasım 1938 sabahı saat sekizi on geçe Dolmabahçe Sarayı’nda kıldırmıştı. Kalabalık bir cemaatle kılınan namaz dört dakika sürmüş, “Allahu ekber” yerine “Tanrı uludur” denmiş, selâm verilirken de “Esselâmun aleykum” değil, “Esenlik üzerinize olsun” sözleri kullanılmıştı.
İkinci cenaze namazı ise bundan 15 yıl sonra 10 Kasım 1953’te Atatürk o güne kadar tutulduğu Etnoğrafya Müzesi’nden alınıp Anıtkabir’e defnedilirken kılınmıştı.
Şimdi bu bilgileri neden verdim? Hemen anlatayım.
Meriç Tumluer adlı vatandaş çok uzun yıllardan beri Atatürk’ün gizli bir vasiyeti olduğunu bununla ilgili elinde belgeler bulunduğunu söylüyor. Tumluer bu konuyu ortaya çıkarmak için bugüne kadar başvurmadık makam bırakmamış. 12 Eylül askeri yönetiminden, Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, gelmiş geçmiş tüm Genelkurmay Başkanları, siyasi parti genel başkanları. milletvekilleri, generaller, bürokratlar, gazeteciler, yazarlar bir şekilde Meriç Tumluer’in başvuruları ile karşılaşmışlar.
Ancak ilginçtir, kimse (Evren hariç) böyle bir gizli vasiyet olmadığı yönünde açıklama yapmamış veya bir belge göstermemiş. Sadece başvurulan herkes bu konuda sessiz kalmayı tercih etmiş.
Tabii bu tavır Atatürk’ün gizli bir vasiyeti olduğunu ve devletin tüm birimleriyle bunu sakladığı anlamına gelmiyor. Buna karşın sessizlik ister istemez kuşku yaratıyor.
Meriç Tumluer elindeki belgeleri bana da gönderdi. Gerçi bunlar geçmiş yıllarda pek çok yere gitmiş hatta birkaç kez gazete haberi bile olmuş.
Ben de Meriç Tumluer’in bilgi verdiği bazı isimleri arayıp konuyu sordum. Aldığım cevap hep “Bu adam yıllardır uğraşıyor ama bundan bir sonuç alamaz” şeklinde oldu.
İşin hikayesi bu. Ama yeni olan bir tarafı var. Meriç Tumluer yaptığı başvuruların hiçbirinden sonuç alamayınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmiş. Demiş ki “Atatürk’ün gizli bir vasiyeti var. Bu vasiyet elimdeki belgelere göre ölümünden 50 yıl sonra açıklanmak zorundaydı. Ama 12 Eylül askeri yönetimi bu süre sonunda belgeleri gizlemeyi sürdürdü. Böylelikle ağır bir suç işledi. Konuyla ilgili Türkiye’deki tüm yargı yolları da tükendi. Bu nedenle size geldim.”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de başvuruyu kabul edip işleme koymuş. Şu anda Türkiye’den bu konuda savunma bekleniyor. Bu süre içinde Türkiye böyle bir vasiyetin olmadığını resmen açıklayabilir. Ya da tam tersi.
Demek ki uzun olmayan bir gelecekte Atatürk’le ilgili yepyeni bir tartışma içinde bulacağız kendimizi.
Alim ölse de yaşar, cahil ise yaşarken ölüdür...
Hz. Ali
CHP’yi anlayışla karşılamak mümkün mü?
Birkaç gündür gazete ve televizyonlarda CHP’nin yeni üyelerine rozet takılması törenlerini izliyor ve tartışıyoruz. Özellikle İstanbul’da ciddi bir açılım yapan CHP’ye yeni katılanlar arasında türbanlı hatta çarşaflı olanlar var.
CHP Genel Başkanı buna hiç aldırmadan törenlere katıldı ve türbanlı çarşaflı kadınlara CHP rozetlerini taktı.
Hemen baştan bu görüntülerin CHP’lilerde rahatsızlık yarattığını söylemeliyim ki ben de bu görüntüler karşısında şaşırdım.
Ancak şunu da söylemek gerek Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı olmak, türbanlı ya da kendi inancı gereği tesettür uygulayan insanları dışlamak ve yok saymak anlamına da gelmiyor.
Anlaşıldığı kadarıyla CHP de buradan hareketle halkın tamamını kucaklamayı amaçlıyor. Buna karşı çıkmak en azından ısrarla üzerinde durulan demokratik açılım, inançlara saygı, ötekileştirmeyle mücadele kavramlarına da çifte standartla yaklaşmak demektir.
Burada üzerinde durulması gereken konu CHP’nin bunu sırf popülist amaçlarla mı yaptığı yoksa herkesi kavrayacak yeni bir anlayışın ve açılımın başladığı mıdır?
Slogancı ve intikamcı yaklaşmazsak CHP’nin bu açılımının doğru olduğunu da görmek zorundayız. Kolay olan CHP’nin iki yüzlü davrandığını söylemektir.
Oysa mütedeyyin olan, ama AKP’nin laik demokratik hukuk devletine yaklaşımından rahatsızlık duyan, dini inançlarını siyasi amaçla kullanmayı asla düşünmeyen ve bu nedenle seçim aşamasında kafası karışarak çekimser kalan milyonlar var bu ülkede.
CHP’nin bunu görmesi gerekiyordu. Bakalım, izleyeceğiz.
Doğaya yanlış müdahale felakete yol açıyor
Doğa’nın kendi dengesi ve akışı var. Eğer insanoğlu bu dengeye akıllı müdahale ederse hem doğayı kızdırmıyor hem de kendisine çok yarar sağlıyor. Ama eğer bu müdahale yanlış olursa o zaman doğanın intikamı da korkunç oluyor.
İşte Bafa’da bu gerçeği bir kere daha üstelik çok yakından görme olanağı yakaladım.
Bafa Gölü’ne o anda daha kârlı diye bir mühendislik müdahalesi yapılmış. Ama doğa bu yanlışlığı affetmemiş.
Şimdi insanlar, yetkililer, iktidar bu yanlışlığın düzeltilmesi için uğraşıyor. Sonuç alınır mı? İnşallah. 30 yılda mahvettiğiniz doğa 3 yılda eski haline gelmiyor işte.
İnsanoğlu yüzyıllardır doğaya yanlış müdahaleler yaparak aslında kendi sonunu hazırlıyor. Buna erken uyanan ülkeler kendilerini bir parça kurtarıyor. Ama doğa tıpkı ülkelerin sınırları gibi sadece o sınırlar içinde hareket etmiyor ki. Siz ne kadar doğru davranırsanız davranın, başkalarının yaptığı yanlışlar da eninde sonunda gelip sizi vuruyor.
Şu sıralar yaşadığımız küresel iklim krizi tüm dünyanın adeta elbirliği ile yaptığı yanlış müdahaleler yüzünden başımıza dert açmıyor mu?
Ötsene horoz
İki sevgili Fadime ile Temel köyün girişinde gizlice konuşuyormuş. Sohbetin en koyu yerinde Fadime’nin babası “Fadimeee” diye bağırmış. Sesi duyan Fadime apar topar kaçarken, Temel arkasından seslenmiş “Yarın horozlar öterken burda ol Fadime...”
Ertesi gün Fadime tam vaktinde gelmiş ama Temel ortada yok... Meraklanmış kızcağız, kalkıp evine gitmiş, aramış taramış Temel ortada yok. Tam evden uzaklaşacak kümesten garip sesler duymuş. Dayanamayıp bakmış, bir de ne görsün?...Temel horozun boğazına yapışmış “Öt dedim sana... Çok geç kaldım... Öt ula öt...Öt...

