İlgililer kayıtsız kalınca elden bir şey gelmiyor

Haberin Devamı


Kim bilir kaç kere yazdım Atatürk, Hazreti Muhammed’in mezarını yıkmaya kalkan Vahabi Suudi Krallığı’na bir ultimatom göndermişti, Suudiler de bunun üzerine yapmak istediklerinden vazgeçmişti.

Yazıyı okuyamanlar ya da detayları unutanlar için çok kısa bir özet yapayım:

Yaz aylarında ART’de Lale Şıvgın’ın sunduğu bir tartışma programına katılmıştım. Konuklardan biri de Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’tı. Yalçıntaş konuşmanın bir yerinde “Atatürk Hazreti Muhammed’in mezarını yıkılmaktan kurtaran adamdı” demişti.

Ancak programın ana konusu başka olduğu için bu söz üzerinde çok durulmamıştı.

Programdan hemen sonra Yalçıntaş’a konuyu sordum. Anlattığı şuydu:

1981’de, yani Atatürk’ün 100. doğum yılında dönemin askeri yönetimi Atatürk’le ilgili çok sayıda çalışma yapılmasını istemişti. Bu kapsamda Dışişleri Bakanlığı arşivi de taranmış ve bazı belgeler ortaya çıkarılmıştı.

İşte bu belgelerden biri Vahabi Suudi Krallığı’nın, Medine’deki Hazreti Muhammed’in mezarını yıkmaya kalkışmasına karşı Atatürk’ün gönderdiği ültimatom telgrafıydı. Bu belgeyi bulan dışişleri görevlisi önce bu çalışmanın koordinasyon başkanı Yalçıntaş’a geliyor. Yalçıntaş bunun çok önemli belge olduğunu ve Dışişleri Bakanı’na iletilmesi gerektiğini söylüyor.

Bu belge kamuoyuna açıklanmıyor ama yine de yaklaşık 500 nüsha basılan, 700 sayfalık bir kitabın içine konuyor.

Daha sonraki yıllarda bazı tarihçiler bu belgeyi görmek istiyorlar. Ancak başta çok “Atatürkçü” 12 Eylül yönetimi olmak üzere hiçbir bakan bu belgeyi kamuoyuna açıklamaya yanaşmıyor.

En son Yaşar Nuri Öztürk hazırladığı bir kitap için belgeyi Dışişleri Bakanı Ali Babacan’dan resmi yazıyla istiyor. Ama bu yazıya da cevap gelmiyor. Kitabı arıyoruz, ama bulamıyoruz çünkü hiçbir yerde yok.

İşte olayın özeti bu. Konuyla ilgili pek çok kere yazdım. Ali Babacan’a sordum, cevap bile vermedi. 12 Eylül döneminin Dışişleri Bakanı’na sordum. O da cevap vermedi. 12 Eylül’ün Dışişleri Bakanı İlter Türkmen üstelik bir de gazetede yazı yazıyor, biraz meslekten yani. Ama anladığım kadarıyla diplomat kimliği ile insanları kategorize ettiği için benim yazı yazmamı pek ciddiye almıyor.

Lütfedip cevap verme veya açıklama zahmetine bile katlanmadı. Olabilir, beni yazar olarak görmeyebilir ama askerlerin bakanı olarak konuyla ilgili sorumluluğu var. Bana cevap vermese de kamuoyuna cevap borcu var.

Bu yazılarla ilgili sadece Kenan Evren bir açıklama yaptı. “Böyle bir belge olamaz. Atatürk, Suudi Arabistan’a nasıl asker gönderecek, aradaki ülkeleri nasıl geçecek?” dedi.

Şimdi aynı konu Kanal D’de Abbas Güçlü’nün Genç Bakış programında dile getirildi. Yani konu artık sadece benim sütunlarım dışına çıkarak daha geniş bir alana yayıldı.

En azından Doğan Grubu’nda yazıyor olmasıyla da askerin Dışişleri Bakanı İlter Türkmen’in bir açıklama yapması gerekiyor.

Yapar mı bilemem. Ali Babacan da sessiz, onu da bilemem. Ama işte bazen böyle sıkıntılar yaşıyoruz. Çünkü konunun asıl ilgilileri kayıtsız kalınca bizim de elimizden bir şey gelmiyor.


*****


Ya ciddiye alıp giderlerse?


Başbakan sonuç olarak “Ya sev ya terk et” anlamına gelecek sözler söyleyince tartışma büyüdü. Kimileri Başbakan’ın sözlerine, hatta belki kendisine asla oy vermeyecek olsa bile, destek verdi.

Başta CHP olmak üzere muhalefet ise “Ülke kimsenin tekelinde değildir, kimse kimseye çek git diyemez” diye tepki gösterdi.

Bunların hepsini bir kenara bırakalım. Ama ya ülkedeki bir kesim “Madem bize öyle söylüyorsun o zaman çekip gideriz” diyerek eşyalarını toplamaya başlarsa ne olacak?

Manzarayı düşünsenize, yüz binlerce insan sırtlarında taşıyabildikleri kadar eşyayla sınır kapılarına doğru yürüyüşe geçmiş. Hatta bırakın cidden böyle olmasını, Güneydoğu’daki bir siyasi hareket bunu örgütleyip de işi gösteriye çevirirse kim ne yapacak? Siyasette her sözün bir bedeli vardır. Hesapsız konuşmamak gerek.


*****



Hesap ortada

Yakın bir gelecekte “su petrolden önemli hale” gelecek. Bu benim aklımdan çıkan parlak bir hüküm değil. Dünya belki de son 20 yıldır bunu tartışıyor. Hatta Türkiye’nin önemi bu açıdan giderek de artıyor. Çünkü şu anda kötü kullansak da özellikle Orta Doğu’yu besleyen su kaynakları bizden çıkıyor.

Bafa’da Coca Cola ve Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın başlattığı su tasarrufu için damla sulama yöntemiyle tarım projesini yerinde izlerken heyecan duydum.

Çünkü bir taraftan ciddi oranda bir su tasarrufu sağlıyorsunuz, ama öte taraftan şu sıralar büyük sıkıntılar yaşayan çiftçiler için bir umut kapısı açılıyor.

Bölgede şu anda damla sulama yöntemiyle tarım yapan ve proje sahipleriyle köyleri dolaşarak başarıyı anlatan bir üretici diyor ki, “Eski yöntemle suladığım tarladan dönümde 5.5 ton ürün alırken şimdi bu 8 tona çıktı. Üstelik su maliyeti neredeyse bedava.”

Damla sulama yönteminin ekolojik olarak sakıncaları çıkar mı, şu anda bilemiyorum, ama görünen köy de kılavuz istemez. Türkiye geleceğin su deposu olmak ve tarım ürünleri rekoltesini artırmak istiyorsa bilimsel yöntemleri hızla yaygınlaştırmalı ve tasarrufu sağlamalıdır.


*****



Bu biiir

Fıkra, Yıldırım Tuna’dan geldi yine: Çocuk dedesine sormuş: “Dede, ninem ile kaç yıldır evlisiniz?”

Dedesi ceaplamış: “40 yıldır evlat...”

- Peki ama dede, ben sizi hiç kavga ederken görmedim bunun sırrı nedir?

- Otur evlat anlatayım... Nikâhımız kıyıldı. Benim at arabasına ninenin üç beş eşyasını attık ve bizim köyün yolunu tuttuk. Yolda atın ayağı tökezlendi. “Bu bir” dedim. Yola devam ederken bir daha tökezlendi, ben “Bu iki” dedim. Köye de epey yolumuz vardı. Bizim atın ayağı bir daha tökezleyince “Bu üç” dedim ve çektim piştovu, atı orada vurdum. Ben atı vurunca ninen başladı bana söylenmeye:

- Biz nasıl gideceğiz. Niye durup dururken atı vurdun. Sende hiç akıl yok mu? Bu eşyaları nasıl götüreceğiz?

Ben de döndüm ninene: “Bu biiirrr” dedim. O gündür bu gündür, gül gibi geçinip gidiyoruz.


*****


Kimse, duymak istemeyen kadar sağır olamaz.

M. Henry

DİĞER YENİ YAZILAR