Azerbaycan’daki gezimiz çok keyifli başlamıştı. Uyumlu bir ekip, çok neşeli isimler geziye çok hoş bir hava katmıştı. Hele ağırlanışımızdaki görkem hepimizi ayrıca mutlu ediyordu.
Ama bu güzel hava 56 yaşındaki gazeteci arkadaşımız İrfan Ülkü’nün ani bir kalp krizi geçirerek hayata veda etmesiyle yerini korkunç bir üzüntüye bıraktı.
Azerbaycan hükümeti Türkiye’den gelen konukları 4’er kişilik ekiplere bölerek birer araba tahsis etmişti. Benim de içinde bulunduğum araçta Sabah’tan Yavuz Donat, Cumhuriyet’ten Leyla Tavşanoğlu ve yeni kurulan Haber6 televizyonundan İrfan Ülkü vardı. Hepimiz birbirimizi en az 20 yıldan beri tanıyoruz. Bu nedenle herkes birbiriyle çok yakın, espriler ve tatlı anılar birbirini izliyor.
Dün sabah saat 10.00 sıralarında kaldığımız konuk evinden araçlara binerek seçim sandıklarına doğru yola çıktık. Bir hayli sandığı yerinde gözledikten sonra Bakü’nün çevresini de görmek istedik. Azarbaycan’ı neredeyse Türkiye kadar seven, bu ülkede uzun yıllarını geçiren İrfan Ülkü bizi ilk petrol zenginlerinin yaşadığı, kentin biraz dışındaki Şuvalan bölgesine götürdü.
Burada önce Pir Hasan türbesini ve mescidini gezdik. Mescidin bahçesinde bir olaya ilk kez tanık oldum. Bahçede bir yatır vardı. İnanışa göre bu yatırı ziyaret edince üzerinizdeki kötü etkiler uçup gidiyormuş. Bunu sağlama almak için de yatırdan çıktıktan sonra kadının biri başınızın üzerinden geçirdiği bir cam şişeyi yere atarak kırıyor.
Hepimiz için birer şişe kırıldı. Aramızda gülüşerek, “Türkiye’ye tüm kötü etkilerden kurtulup gidiyoruz” diye şakalaştık.
Pir Hasan’dan sonra bölgenin ilk petrol zengini Hacı Zeynep Abidin Tagiyev’in evine gittik. Ev dediğiniz büyük bir malikâne, ama şimdi çok bakımsız halde. Tagiyev’in torununun torunu kalıyormuş. Bizimle ilgilendiler, kapı önüne çıkıp bilgi vermeye başladılar.
İrfan Ülkü tam bu sırada birden sarsıldı ve yere düştü. Leyla Tavşanoğlu hemen üzerine atılarak önce gömleğinin düğmelerini çözüp kravatını çıkardı. Evin sahibesi kadın “Kriz geçiriyor, dilini çıkarın” diye bağırdı. Ben de hemen ağzını açıp elimle dilini tutmaya çalıştım. Ama İrfan Ülkü dişlerini iyice sıkmaya başladı. Dişler etime geçtiği halde elimi çıkarmayarak nefes almasını sağlamaya çalıştım. Leyla Tavşanoğlu da kalp masajı yapmaya çabalıyordu.
İrfan Ülkü iki üç kez derin nefes aldı. Her seferinde “Nefes alıyor” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Bu arada bizi getiren şoföre de “Hastane ara, ambulans iste” diye bağırıyorduk.
Sonra bir anda elimde garip bir boşluk oldu. Sanki beni de tutan bir şey yok olmuştu. Kafamı kaldırıp Leyla Tavşanoğlu ve Yavuz Donat’a baktım. Bu sanki ölüm haberiydi.
İrfan Ülkü yere düştükten bir iki dakika sonra son nefesini vermişti.
İnsan böyle bir anda hiçbir şey düşünemiyor. Çünkü o kadar çaresiz kalıyorsunuz ki..
Birkaç dakika sonra ambulans ve doktor geldi. Doktor kalp krizi olduğunu, ana damarın bir anda tıkandığını ve hastanede olsa bile İrfan’ı kurtarmanın mümkün olmayacağını söyledi.
Bazen mukadderata inanmak gerek belki de, İrfan Ülkü çok sevdiği Azerbaycan’da ölmek istediğini söylemiş bir gün bir arkadaşına. Kim bilir belki de bu dileği yerine geldi. Çok erken geldi ama geldi işte. Bizse hâlâ çaresizlikle yaşadığımız şokun içindeyiz.
İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası konserlerine başlıyor
İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası Türkiye’nin en eski sanat kurumlarının başında gelir. Klasik Batı Müziği’nin sevilmesinde ve yaygınlaşmasında bu orkestranın katkılarını görmemek mümkün değildir.
Orkestra çok uzun yıllardır cuma akşamları Atatürk Kültür Merkezi’nde konserler verir. Bir dönem sıklıkla ben de bu konserlere gitmiştim. Ancak son yıllarda galiba biraz ihmal ettim. Zaman yokluğundan desem bile bu çok doğru değil, sanata zaman ayırmamanın bahanesi olamaz çünkü.
Geçen hafta İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası sanatçılarından, ikinci büyük teyzemin kızı İffet Tunalı ile konuştum. Orkestranın 17 Ekim’de konserlere başlayacağını söyledikten sonra “Ama biliyorsun Atatürk Kültür Merkezi büyük bakıma alındı. Bu nedenle konserlerimizi bu yıl değişik salonlarda vereceğiz. Buradaki en büyük zorluğumuz tanıtım. Bizim büyük sponsorlarımız yok. Yıllardır hep Atatürk Kültür Merkezi’ne alışan izleyicimiz için zorluk olacak, sizin gazeteniz haftada bir gün tanıtım yapabilir mi?” dedi.
Ben de “Mutlaka yapar ama, istersen başka bir şey yapalım. Ben orkestranın (köşe sponsoru) olayım. Her hafta perşembe günü kendi köşemde cuma konserinin nerede olacağını, hangi bestecinin hangi eserinin çalınacağını, şefin ve solistlerin kimler olacağını yazayım” dedim.
Şimdi verdiğim söz gereği 17 Ekim günü yapılacak açılış konseri ile başlıyoruz. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın açılış konseri 17 Ekim akşamı saat 19.30’da Aya İrini Kilisesi’nde yapılacak.
Şef Alexander Rahbari, solist Devlet Sanatçısı piyanist Hüseyin Sermet.
Programın ilk bölümünde Maurice Ravel’in La Valse’i ve Sol Majör Piyano Konçertosu ve ikinci bölümde ise Rimski Korsakof’un ünlü Şehrazat’ı seslendirilecek.
Azerbaycan Devlet Başkanlığı seçimlerini gözledik
Azerbaycan’da dün devlet başkanlığı seçimi vardı. Her ne kadar 7 aday olsa da kazanacağı daha başından belli olan İlham Aliyev oyların büyük çoğunluğunu alarak yeniden Devlet Başkanı seçildi.
Bizim buraya gelme nedenimiz ise seçimlerde gözlemcilik yapmaktı. Hepimize fotoğraflı birer kart verildi. Sandık başlarına gittik. Azerbaycan halkının nasıl oy kullandığını izledik. Sandık başkanlarının verdiği formları izlenimlerimizi yazdıktan sonra imzaladık.
Tabii bizim gibi başka birçok ülkeden gözlemci gelmiş. Ben bilmiyordum, meğer bu sistem hemen tüm ülkelerde uygulanırmış. Örneğin, ABD başkanlık seçimlerine de bizden heyet gidermiş. Bush’un 4 yıl önce kazandığı seçimlere bizden Nevzat Yalçıntaş başkanlığında bir heyet gitmiş. Onlar da bazı sandıklarda oylamayı izleyip tutanakları imzalamışlar.
Buradaki seçimler çok sakin geçti. Sistem bizdeki gibi, ama mühür kullanmak yerine kalemle kimi seçtiklerini işaret ediyorlar.
Ama bizden farklı ve güzel iki nokta dikkatimi çekti. Birincisi, bizdeki gibi ilkel bir parmak boyama sistemleri yok. Bunun yerine görünmeyen bir sprey sıkıyorlar. Sandık başına gelen kişinin önce ultraviyole bir cihazla parmaklarına bakılıyor, çünkü bu cihaz eğer görünmeyen sprey sıkıldıysa bunu görüyor ve o kişi oy kullanamıyor. Böylelikle kimse aylarca işaret parmağındaki çirkin boya ile dolaşmıyor. İkincisi, batıda çok kullanılan “exit pool” sistemi var. Arzu eden seçmenler çıkışta kapıdaki bir başka kutuya kime oy verdiğini yazıp atıyor. Bu bir tür anket. Seçimler sonuçlanmadan bu exit pool kutuları açılıyor ve bire bir anket sonucu gibi ilan ediliyor.
İkisinin de bizde kullanılması bana zor geliyor, çünkü her ikisi de hileye ve sahtekârlığa çok açık. Bizde olmaz yani.
Geleceği satın alabilecek tek şey, bugündür. Samuel Johnson

