AKP Manisa milletvekili Bülent Arınç hükümetten yardım istemeye kalkan bir çiftçiyi ağır sözlerle azarlayıp salondan attırınca birden dikkaleri üzerine çekti. Arınç hiç de hoş olmayan bağırış çağırışlarının TV ekranlarına yansımasını gördükten sonra çiftçiden “yazı yoluyla” özür diledi.
Arınç, böyle davranan ilk AKP’li değil. Başta Başbakan olmak üzere pek çok AKP’li milletvekili ve yönetici, bir parça eleştiri karşısında sinirlerine hâkim olamayarak işi hakarete vardırıyorlar. Bunun da ötesinde ağzını açmaya çalışan kişi ya da kişiler bir de dayak yiyorlar.
Peki Arınç’ı bu kadar öfkelendiren temel neden nedir acaba? 6 yıllık AKP iktidarına dair gözlemlerime göre bunun iki nedeni var. Birincisi hiçbir şekilde eleştiriye, tahammül olmaması. İkincisi ise paranoya.
AKP’nin kurmay yöneticileri, sanıyorum biraz da dincilikten geliyor, kendilerini neredeyse imam yerine koydukları için eleştiriye hiç tahammül edemiyorlar. Nasıl camide imama yaptıkları hakkında soru sorulmazsa, sadece söylenenin yapılması zorunluysa iktidar yöneticileri de böyle düşünüyor.
Bu nedenle soru sorulmasını, hele hele eleştiriye dönük soru sorulmasını hiç istemiyorlar. Öyle olduğu gibi bunun yapılmasına şaşırıyorlar da. Çünkü önemli olan biat kültürü. “Sen söyleneni yap gerisine karışma” felsefesi AKP’nin temel ideolojisine dönüştü.
Kendi yandaşlarından zaten bir eleştiri gelmediği gibi soru soran, merak eden, işi derinlemesine araştıran yok. Bu nedenle soran, eleştiren, merak eden herkesten nefret ettikleri gibi, bunların tamamını iktidarlarını yıkmak isteyen muhalefet olarak tanımlıyorlar.
İşin paranoya tarafı da burada başlıyor. Arınç çiftçiyi azarladığı toplantıda kendisi söyledi. Bazı toplantılara kimi provokatörlerin geldiğini ve toplantı düzenini bozduğunu ileri sürdü.
Yani Arınç ve onun gibi düşünenlere göre sormak, eleştirmek hatta yakınmak bile provokasyon demektir. Arınç o çiftçiyi de aynı sepete koyduğu için bağırıp çağırdı. Peki niye özür diledi? Çok basit, büyük ihtimalle toplantıdan sonra partililer o çiftçinin AKP’nin aktif bir üyesi olduğunu, parti için çok çalıştığını anlattılar. Yani adamın provokatör olamayacağını söylediler. Arınç da özür dilemek zorunda kaldı.
Bu da şunu gösteriyor: Demek ki artık aktif AKP üyeleri bile ekonominin çok iyi gitmediğini görüyor, çünkü yaşıyor ve bir süre sonra yaşamasının zor olacağını biliyor. AKP’nin asıl dikkat etmesi gereken tehlike budur. Biat kültürü bile bir yere kadar, bunun bilinmesi gerek.
Akman’ın şanlı direnişi
Zahid Akman RTÜK Başkanı. Tüm radyo ve televizyonların denetimi başında bulunduğu kurum tarafından yapılıyor. AKP tarafından bu göreve getirilen Akman bir anlamda televizyonların ahlak bekçiliğini de yapıyor. Yayınlanan bazı programlara biraz da “dini ahlak” açısından yönelttiği eleştiriler hâlâ hafızalarda. Üstelik bunların çoğunun da gerçeği yansıtmadığı bir gün içinde ortaya çıktı.
Yani “televizyonların ahlak bekçiliğini” yapan başkan hakkında “ahlak dışı” yöntemlere başvurduğu iddiaları var. Bunların hepsi iddia safhasında kalabilir elbette. Ancak sonucu ne olursa olsun bir kamu kurumunun başındaki kişi bu tür ciddi iddialara karşı makamını korumaya kalkmaz. En azından gerçek ortaya çıkıncaya kadar bu makamı boşaltır.
Oysa bakıyoruz, Akman tam tersine adeta koltuğuna yapışıyor. Televizyona çıkıp sadece “her şeyin yalan” olduğunu söyleyerek kendini savunuyor. Bu “ne pahasına olursa olsun mevzini asla kaybetme” düşüncesinin sonucudur. İktidar da Deniz Feneri ile hiçbir ilgileri olmadığını göstermek adına Akman’a güç ve cesaret veriyor. Bunlar aslında “güçsüz” iktidarların başvuracağı yöntemlerdir.
Tarlaları kaptırabiliriz
Bir süre önce Çeşme’deki bir balık lokantasında otururken yanımıza gelen bir beyefendi çok nazikçe kendisini tanıttıktan sonra “Sadece bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum” dedi.
Gelen kişi bölgedeki bir ilin Ziraat Odası yöneticisi. Şunu söyledi: “Ziraat Bankası artık çiftçiye kredi vermiyor. Ancak yabancı bankalar büyük kampanyalarla çiftçiye ucuz kredi vaadinde bulunuyor. Kredi almak isteyen çiftçi ise tarlasını ipotek ettiriyor. Oysa Ziraat Bankası hiçbir kredide arazi ipoteği yoluna gitmezdi. Adım gibi biliyorum ki, bu bankalardan kredi kullanan çiftçilerin yarıdan fazlası bu kredileri zamanında ödeyemeyecek. Bu durumda ipotekli tarlalar yabancı bankaların eline geçecek. Siz istediğiniz kadar yabancıya arazi satmayın, bu yolla topraklarımız elden gidecek.”
Bunları söyleyen kişi “Sadece bu kadarını söylemek istedim. Bundan sonrasını araştırmak da sizin işiniz” dedi ve gitti. Bir süre kalakaldım. Mantıksız değildi ki sözleri.
Oruçlu olmak yanlış yapmanın bahanesi değildir
En son Bülent Arınç’ın bahanesi olarak gündeme geldi biliyorsunuz. Arınç ağır hakaretler yağdırarak salondan kovduğu çiftçiden sonra özür dilerken “İftar vaktine az kalmıştı. Orucun da etkisi oldu herhalde” diye savundu kendisini.
Ancak Ramazan ayında bu bahaneyi sadece Arınç’tan duymuyoruz. Pek çok kişi sinirlendiğinde, hata yaptığında, bir kötülükte bulunduğunda “oruçluyum” bahanesinin arkasına sığınıyor. Oysa dinimizde oruç tutmanın asıl amacı nefsi kontrol eğitimi değil midir? Yani oruçluysan daha az kızacaksın, kötülük düşünmeyeceksin, hatalarından ve yanlışlarından arınmaya çalışacaksın. Bizde tam tersi oluyor. İnsanlar daha çok sinirlenip kızıyor, daha çok hata yapıyor, akılsızca işlere kalkışıyor.
Gerçekten inanarak oruç tutanların asla bu bahaneye sığınmaması gerek. Öyle sanıyorum ki bu bahane yüzünden günaha bile giriyorlardır.
Her şey Allah’tan
Bektaşi’nin biri her gün kasabada “Her şey Allah’tan, Her şey Allah’tan” diye mırıldanarak dolaşır dururmuş. Bir gün kasabanın serseri delikanlılarından biri yine böyle mırıldanarak dolaşmakta olan Bektaşi’ye arkasından sessizce yaklaşmış, ensesine okkalı bir şaplak atmış. Canı fena halde yanan Bektaşi’nin pür hiddet dönüp kendisine ters ters baktığını görünce: “Öyle ne bakıyorsun baba erenler demiş, hani her şey Allah’tandı!” Bektaşi, “Tabii” demiş, “Her şey Allah’tan da ben hangi deyyusu aracı ettiğine bakıyorum.”
Kuşlar ayaklarıyla, insanlar dilleriyle
yakalanırlar.
Thomas Fuller

