Herkesi değil canları kimi istiyorsa onu dinliyorlar

23 Eylül 2008

Emniyet İstihbarat Müdürü “Telekulak” iddialarına karşı “Herkesi dinlememiz teknik olarak mümkün değil” diyor. Sonra da bu iddiaları ortaya atanları suçlayarak “İşi magazinleştiriyorlar. Halkı korkutuyorlar” diyerek adeta meydan okuyor.Konu MİT ve polis istihbaratına “genel izleme” izni verilmesi üzerine patlak verdi biliyorsunuz. Olayın ortaya çıkmasına ise aynı konuda Jandarma İstihbarat’ın istediği yetkiye izin verilmemesi neden oldu.Yani açıkçası “hükümetin güdümündeki” istihbarat örgütleriyle, “nispeten hükümetin güdümünde olmayan” istihbarat örgütünün iç kapışması nedeniyle öğrendik bu rezaleti.Halkın bir paranoya içinde olduğu doğru. Herkes telefonunun dinlendiğinden endişe ediyor. Kendi telefonunun dinlenmediğini düşünenler ise konuştukları kişinin dinlendiğini ve bu yolla kendilerinin de kayıt altına alındığını düşünüyor.Peki, vatandaş bu paranoya kapılmakta haksız mı? Değil elbette. Çünkü hemen her gün, konu ne olursa olsun birilerinin telefon konuşmaları gazetelerde veya televizyonlarda yayınlanıyor. Türkiye’nin en büyük davası diye nitelenen Ergekon’un binlerce sayfalık iddianamesinin ve kanıt eklerinin neredeyse yüzde 90’ı telefon dinlemelerinin deşifrelerinden oluşuyor.Sanık hatta tanık olmayanların kendi aralarındaki konuşmaları bile iddianamede yer alıyor. Bu durumda halkın paranoyaya kapılmasından daha doğal ne olabilir?Emniyet İstihbarat Müdürü “Herkesi dinlemiyoruz” diyor ya, bunda doğruluk payı çok. Herkes dinlenmiyor elbette, iktidar canı kimi isterse onu dinliyor, mesele bu kadar basit.Tabii işin bir de “Kimse mahkeme izni olmadan dinlenmiyor” tarafı var. Yetkililer en çok buna sığınıyor. Şimdi çok merak ediyorum, örneğin Ergenekon davası başladığında ve telefon kayıtları sunulduğunda, mahkeme başkanı “Bunların izinleri nerede?” diye soracak mı? Gerçekten her telefon kaydı için mahkemeden izin çıkmış mı?Çünkü, eğer gerçekten her dinlenen için mahkemelerden izin alındıysa, mahkemeler son birkaç aylarını sadece telefon dinleme izni vererek geçirmiş demektir. Bakalım, göreceğiz...*****Sıra kimde?Artık AKP’li olmayan herkes birbirine soruyor “Sıra kimde?” diye. Ergenekon adı altında yürütülen operasyonlarda dün de Tuncay Özkan, Gürbüz Çapan, Adil Serdar Saçan ve aralarında gazetecilerin de bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı. Yaygın inanış “Kim iktidara yönelik eleştirilerde bulunuyorsa tek tek toplanıyor” şeklinde. İsterseniz sokağa çıkın ve rastgele bir vatandaşa sorun. Alacağınız cevap budur. İnanın, ben bunu yaptım, farklı cevap almadım hiç.Bu olay artık giderek bir gözdağı vermeye dönüştü. Anlaşılan şu denmek isteniyor: “Hepiniz aklınızı başınıza alın, canımız kimi isterse canımız istediği an içeri alırız, ona göre.” *****Tayyip Bey internet 30 yıllık değilBaşbakan Erdoğan dün Urfa’da Harran Üniversitesi’nin açılışında konuşma yapıyor. Öğrencilere ne kadar geniş imkânlar tanıdıklarını anlatıyor. Söz bilgisayarlı eğitime geliyor. Başbakan diyor ki “İnterneti çok hızlı hale getirdik. Peki daha önce neden yapmadılar. Bu internet iki yıldır üç yıldır mı var? Yooo, 20 yıldır var, 30 yıldır var, ama yapmadılar, gençlere bu imkânı vermediler.” Eskiyi kötüleyerek politika yapmak elbette tıpkı “öfke” gibi bir iletişim yöntemi olabilir Erdoğan için. Ama işin içine bilimsel yanlış girince hoş kaçmıyor. Çünkü internet 20 yıl önce 30 yıl önce yoktu. Başlangıcı 1970’tir ama sadece 15 kişinin kullandığı kapalı bir sistemdi. Yaygınlaşması 1994’ten sonra oldu. Türkiye’de de hemen kullanılmaya başlandı.Yeni programlar sayesinde internette ulaşım hemen her gün hızlanıyor. 10 yıl önce internet teknik olarak çok yavaştı, bir siteye ulaşmak için 10 dakika beklemeniz gerekirdi. İnternetin hızlanması telekom şirketlerinin alt yapılarını geliştirmeleriyle sağlandı. Şu anda Türkiye’de de alt yapı çalışmaları sürüyor. Telekom çok hızlı internete henüz birkaç ay önce geçti.Yarın öbür gün yazılacak yeni program ve kurulacak alt yapılarla internet hızı belki de ışık hızına ulaşacak.Yani demem o ki, Tayyip Bey eskiyi kötülerken biraz da teknik bilgi edinmeli.*****Kazlar uydurmuşturBektaşi bir arkadaşı ile kazına bahse girmiş. Sonunda da bahsi kazanmış. Aradan uzun süre geçmiş ancak arkadaşı borcunu ödememiş. Bektaşi bu duruma çok kızarak, “Nerede benim kazım?” diye hiddetlenmiş. Arkadaşı kazların en yağsız mevsimi olduğunu, yağlanmaları için biraz beklemesi gerektiğini anlatmış. Bunun üzerine Bektaşi atılmış: “Kazlar uydurmuştur, inanma!” Her hata bir bilgisizliğin ya da bir yanılmanın sonucudur. Edmont Goblot

Devamını Oku

İmar rantı yolsuzluklarını şıp diye kesmek mümkün

22 Eylül 2008

AKP iktidarı ile ilgili yolsuzluk iddialarının önemli bölümü imar alanında yaşanıyor. Bilinen en yaygın yöntem imar planlarında değişiklik yapmak. Böylelikle plan değişikliğine kadar fazla para etmeyen araziler bir anda sahiplerine büyük servetler kazandırabiliyor. Hele imar değişikliğini bilip de önceden arazi kapattıysanız yaşadınız demektir.Bunun en çarpıcı örneği belgeleriyle ortaya çıktı biliyorsunuz. AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin Silivri’deki bir arsanın imar durumunu değiştirme karşılığında 1 milyon dolarlık iş takibi ücreti talep ettiği iddia edilmişti. Arsanın değeri bir gün içinde 4’e katlamıştı.Geçenlerde eski milletvekili Emin Şirin’le sohbet ediyorduk. Şirin, “Başbakan Erdoğan sık sık kendilerine gelecek iyi önerileri kimden geldiğine bakmadan değerlendireceklerini söylüyor. Ben henüz AKP milletvekili iken imar konusunda bir kanun teklifi vermiştim ama üzerinde durmamışlardı” dedi.“Neydi” diye sordum. Emin Şirin, “O zaman bakmamışlardı, ama şimdi yolsuzluklar aldı başını gidiyor, belki Tayyip Bey bu kez kulak verir” dedikten sonra anlatmaya başladı:“Bak işin özü şu: diyelim ki bir kişi imara açık olmayan bir arazinin sahibi ya da bu araziyi satın aldı. Bu andan itibaren 10 yıl içinde yapılacak imar değişikliğinin yaratacağı kazançtan devlet de payını alsın. Hatta eğer imar planı değiştirilen arazi birinden satın alınmışsa, bu kişi de kazançtan payını alsın. Ben zamanında bunu üçe bölmüştüm, ama oranlar istendiği gibi olabilir.” Şirin’e bunun yolsuzluğu nasıl önleyeceğini sordum. Onu da anlattı:“İmara açık olmayan veya oranı düşük milyonlarca metrekare arsa var. Diyelim ki senin böyle bir yerin var. Ama üzerine bir şey yapamıyorsun veya çok sınırlı imarı var. Sonra bir gün biri gelip arsayı almak istediğini söylüyor. Sen de satıyorsun. Sonra adam gidiyor belediyeden imar çıkartıyor. Senin bire sattığın arazinin değeri birden 5’e çıkıyor. Böylelikle sen de kandırılmış oluyorsun. Ayrıca devlet de onca hizmet yaptığı halde hiç pay alamıyor. Ama konu benim önerdiğim gibi kanunlaşsaydı bir kere kimse ucuza arazi alıp sonra imar çıkarıp büyük kâr edemezdi. Belediyeler de yolsuzluğa araç olma suçlamasından kurtulurdu. Gerçi vakit hâlâ geç değil. Çıkarsınlar bu kanunu, imar rantı yoluyla yapılan yolsuzluklar da şıp diye kesilsin.” İmar işlerinden fazla anlamam, ama bana göre tartışılması gereken bir öneri.*****Siyasi konuCumhurbaşkanı Gül’e sordu arkadaşlarımız, “Gazete boykotu ile ilgili ne düşünüyorsunuz?” diye, o da cevapladı, “Takdir edersiniz ki bu bir siyasi konu, benim görüş bildirmem doğru olmaz.” Tamam da bunun neresi siyasi konu. Gazeteler siyasi örgütler değil ki. Hem Cumhurbaşkanı örneğin türbanla ilgili konuştuğunda da siyasi görüş olmuyor mu?Anladığım kadarıyla Gül aslında bu boykot çağrısından rahatsız, ama söylemek de işine gelmiyor. Bu nedenle sempatik görünüp, “Bayramlar barışma günüdür” diyerek topu taca atıyor.*****Can geldiBektaŞİ oruç tutmuş ama saatler geçtikçe susamış. Kırlarda gezinip, su ararken birden kendinden geçmiş ve başlamış kana kana su içmeye. Biri Bektaşi’yi görünce hemen atılmış, bağırmış “Orucun gitti” diye. Bektaşi cevaplamış: “Oruç gitti ama can geldi.” *****Deniz Feneri’nin reklam bütçesi ne kadar!Deniz Feneri Derneği Almanya’daki “yüzyılın skandalı” karşısında son derece pişkin davranıyor. Mahkeme paranın Türkiye’ye gönderildiğini ve amaç dışı kullanıldığını saptadığı halde bu derneğin yöneticileri hâlâ “Bizim onlarla ilgimiz yok” demeyi sürdürüyor.Tabii gerçekten gerekli araştırmalar yapılırsa ilgi olup olmadığı ortaya çıkacak. Bakalım iktidar “yolsuzlukların üzerine gitme” sözünü ne kadar yerine getirebilecek.Şimdi gelelim merak ettiğim başka bir konuya. Almanya’da mahkeme başladığından bu yana tüm gazete ve televizyonlarda sıklıkla Deniz Feneri reklamları yayınlanıyor. Halktan bin bir zahmetle yoksullara yardım etmek için mal ve para toplayan bir derneğin reklam bütçesini çok merak ediyorum.Özellikle son 15 gündür yoğunlaşan bu reklamlar için medya organlarına acaba ne kadar para ödendi? Bir yardım derneğinin bu kadar büyük reklam bütçesinin olması garip geliyor doğrusu.*****Günahkâr doktor Olay aynen yaşanmıştır. Olayın kahramanı çok yakından tanıdığım bir doktor. “Fıkra gibi olay” şöyle:Mide ameliyatı geçiren hastası doktor arkadaşıma geliyor ve “Oruç tutmamda bir sakınca var mı?” diye soruyor. Doktor, “Oruç tutma! Belli aralıklarla alman gereken ilaçlar var. Ayrıca kısa aralıklarla sürekli bir şeyler yemen gerek. Eğer oruç tutarsan yine ağır bir mide kanaması geçirirsin” diye cevaplıyor.Ama hasta “dinen” ikna olmadığı için bir cami imamına gidip durumunu anlatıyor ve aynı soruyu soruyor. İmam cevaplıyor: “Sana bunu söyleyen doktor gühankârın teki. Allah hasta da olsa oruç tutana şifa verir, orucunu sakın ihmal etme.” Hasta doktoru değil imamı dinliyor. Orucun altıncı gününde çok ağır bir mide kanaması geçirerek koma halinde hastaneye kaldırılıyor. Hâlâ yatıyor.

Devamını Oku

Sonun başlangıcına atılan adım

22 Eylül 2008

Sevgili okurlar yaz aylarını artık bitirdik sayılır. Okullar açıldı, tatil de sona erdi. Gerçi yaz rehavetini atmak için biraz daha süremiz var. Ay sonundaki bayram tatili 9 güne çıkarıldığı için tatil havası bir süre daha devam edecek. Ondan sonra herkes yine hayatın gerçekleriyle yüz yüze gelecek.İki önemli gelişmeYazmadığım süre içinde çok önemli iki gelişme yaşadık. Biri, Alman savcıya göre Almanya’daki “yüzyılın en büyük dolandırıcılığı” olan Deniz Feneri davası, diğeri de Başbakan Erdoğan’ın bu haberleri bahane ederek başlattığı genelde medyaya, ama özellikle Doğan Grubu’na yönelik sindirme olayı.Deniz Feneri olayıDeniz Feneri davasıyla ilgili 12 Mart’ta yazdığım yazıyı hatırlayanlar mutlaka vardır. O yazıda Deniz Feneri olayının Almanları çok şaşırttığını belirterek “İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana hiçbir davada bu kadar uzun tutukluluk yaşanmamış” demiştim. Çünkü Almanya’da tutukluluk durumu bizdeki kadar uzun sürmüyor. Ama bu dava çok “çetrefilli olduğu” için Almanlar çok titiz davranıyordu.Alman Mahkemesi’nin kararıAlman mahkemesinin “Bu olayın asıl failleri Türkiye’de, burada yargılananlar sadece piyon, bu nedenle cezaları daha az verdik” açıklaması gözleri Türkiye’ye çevirdi. Ortaya çıkan gerçek şudur: Almanya’da, bir dernek, Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği’nin adı altında yurt dışında yaşayan vatandaşların dini ve vicdani görüşlerini istismar ederek milyonlarca Euro toplamış ve bu paraların önemli bir kısmını Türkiye’ye göndermiştir. Bu paralar çoğu kez bavul içinde kuryeler aracılığıyla ve kayıt dışı olarak Türkiye’ye sokulmuştur. Paralar yardıma değil bazı kişilerin cebine ve bir siyasi hareketin finansmanının sağlanmasına gitmiştir.AKP’nin başı dertteSevgili okurlar Deniz Feneri skandalının patlaması AKP iktidarını ciddi biçimde sıkıntıya soktu. Çünkü bu parayı toplayan, yardım amaçlı kullanmak yerine başka yerlere yollayan kişilerin tamamı AKP ile bağlantılı. Bu da AKP’yi ahlaki olarak halkın gözünden düşürürken, yasal olarak da kapatma davası ile karşı karşıya bırakabilir. Eğer bu bağlantı mahkeme tarafından da saptanırsa AKP’nin kapatılması kesinleşir.Başbakan öfkeleniyorİşte geçen günler içinde Erdoğan’ı çok öfkelendiren ve medyaya ağır sözlerle başlattığı sindirme operasyonunun altında yatan gerçek budur. Erdoğan “en iyi savunma saldırıdır” taktiğiyle kamuoyu henüz Deniz Feneri skandalı ile ilgili tatmin edici bilgilere ulaşmadan harekete geçerek üste çıkmaya çalıştı. Başbakan “yazılan her şey yalan” diye sesini yükselterek Deniz Feneri davasından gelecek “tatsız” haberlerin önünü kesmeyi planladı.Medya ile savaşSevgili okurlar Başbakan bir yandan dış politikadaki sıkıntıları bir yandan artık gizlenemeyen ekonomideki krizi bir yandan da partisinin adını lekeleyen yolsuzluk iddialarından kaçmanın yolunu medyaya savaş açmakta buldu. Açık söyleyeyim, bu savaşı başlattığında endişeye kapıldım. Çünkü Erdoğan, iktidarı boyunca gücü elinde tutmanın hoyratlığını pek çok kez sergilemişti. Bu nedenle ciddi bir fenalık yapmak üzere harekete geçtiğini düşündüm.İddialar fos çıkıncaAncak bir hafta içinde Tayyip Erdoğan’ın aslında bir atımlık barutu olduğu, iktidar sarhoşluğu ile “sopayı gösterirsem sinerler” düşüncesi taşıdığı ortaya çıktı. Oysa Aydın Doğan bu konuda hiç taviz vermedi, dimdik ayakta durdu. Bu da Başbakan’ın tüm planını bozdu. Bu nedenle denge de bir anda değişti. Artık şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki kaybeden Erdoğan oldu. Ve bu iktidarın 2011’deki seçimlere kadar dayanmasının mümkün olmadığını ileri sürmek yanlış olmaz.“Korkuttuk” zannetmekBurada çok önemli bir saptamada bulunmak istiyorum. Tayyip Erdoğan ve iktidarı 6 yılı adeta dikensiz gül bahçesinde geçirdi. Medyadan etkili bir muhalefet görmedi. Yapılan usulsüzlükler, yolsuzluklar, yanlışlıklar pek yazılmadı. AKP kurmayları bunu “kendi güçlerine” bağladılar. Bu büyük bir yanlıştı. Elbette medya AKP’nin hukuk tanımaz tavrından endişe ediyordu. Ama iktidara destek Türkiye’nin düze çıkması için verildi. El birliği ile zor günlerin aşılmasına çalışıldı. Bu süre içinde muhalefet de biraz kenarda bırakıldı. AKP bunu iyi okuyamadı.Zemberek boşalıyorAncak, Başbakan’ın fevri çıkışı, haksız saldırısı, bu hükümete verilen avansı da bitirdi. Artık bugüne kadar yazılmayan her şey yazılacak, söylenmeyen her şey söylenecektir. İktidara bugüne kadar ekonomide istikrarı sağlaması için kolaylıklar sağlanmıştı. Ancak artık bu iktidarın ekonomi konusunda bir planı programı olmadığı kesin olarak ortaya çıktı. Şatafatlı anlatımlara rağmen dış ilişkilerde de sürekli rencide edildiğimiz, aşağılandığımız gerçeği de ortada. Yolsuzluklar ise tolere edilebilme sınırını çoktan aştı.Medyaya boykotMuhalefet dozunun birden artması, öfke içindeki Erdoğan’ı bu kez hiç olmadık bir söyleme itti. Erdoğan hiçbir demoktarik ülkede görülmeyecek bir tavırla, muhalif kabul ettiği gazetelerin boykot edilmesini istedi. Arkasındaki yüzde 47’ye güveniyor tabii ki Erdoğan. Ama işin bir de tersi var. Eğer işaret ettiği gazetelerin tirajı düşmezse Erdoğan’ın karizmasında çok derin bir çizik daha açılmayacak mı?RTÜK Başkanlığı yakışmıyorRTÜK Başkanı Zahit Akman, Deniz Feneri davasının yanı sıra, çeşitli şirketlere ortaklığı, Almanya’da dolandırıcılık yaptığı ileri sürülen bir konut kooperatifinde yönetim kurulu üyeliği ortaya çıkmasına rağmen istifa etmemekte direniyor. Akman’la ilgili suçlamalar siyasi olmaktan öte ahlaki önem taşıyor. Ve ne yazık ki ülkemizde televizyonların “ahlak bekçisi” olma iddiasını sürdüren kişi hâlâ o makamda oturuyor.Yine ErgenekonGeçen haftanın son flaş gelişmesi Ergenekon’da 8. dalganın başlaması oldu. Her ne hikmetse iktidarın başı ne zaman bir sıkıntıya girse Ergenekon’la ilgili yeni bir operasyon başlıyor. Hepsi tesadüf olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Sisi adlı kişinin de 28 Şubat’ta rolü olduğunu iddia ediyorlar. Bu durumda 28 Şubat’ın içinde olan emir komuta zincirindeki her komutan, medya, iş dünyası, kimi aydınlar, sanatçılar da Ergenekon üyesi olarak tanımlanabilir.İlker Başbuğ’un tavrıSevgili okurlar göreve gelmesinin üzerinden bir ayı geçmemesine rağmen yeni Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ farklı tavrı ile hemen dikkatleri çekti. Belli ki Silahlı Kuvvetler’in tavır ve davranışları artık eskisi gibi olmayacaktır. Bu da meydanı boş bulup Silahlı Kuvvetler’e en ağır hakaretleri etmekle daha demokrat olduğunu göstermek hevesinde olanların işini zorlaştıracak gibi görünüyor. Yeni komutanı ilgiyle izlediğimi söylemek istiyorum.UnutmadıklarımTatile çıkmadan önce üzerinde durduğum bir konu vardı biliyorsunuz. Atatürk, Hazreti Muhammed’in mezarını yıkmaya kalkan Vahhabi Suudi Kralı’na bir telgraf çekerek bu yıkımı önlemişti. Bu belge de Dışişleri Bakanlığı arşivinde duruyor. Ama Bakan Ali Babacan ısrarlı taleplere rağmen tınmıyor bile. Haydi bugünkü bakan belli bir görüşü savunuyor, Atatürk’le ilgili belge rahatızlık yaratabilir kendisinde. Ama Atatürk ilkelerini yerine oturtmak gerekçesiyle darbe yapan 12 Eylül döneminin Dışişleri Bakanı da aynı sessizliğini koruyor. İlter Türkmen adlı bu kişi sanki sağır gibi davranıyor. Demek ki çok sıkıntıda...Hepinize çok teşekkürlerSevgili okurlar 10 gün kadar sizlerden ayrı kaldım. Ama bu süre içinde beni yine ihmal etmeyerek e-mail’lerle desteğinizi gösterdiniz. Pek çok okur ise tatile çıktığımı belirten yazıya herhalde dikkat etmedikleri için gazeteyi arayarak beni sormuşlar. İşte yine buradayım. Hepinize iyi haftalar diler saygılar sunarım.

Devamını Oku

Allah ile aldatmak

10 Eylül 2008

Yaşar Nuri Öztürk’ün “Allah ile aldatmak” adlı son kitabını okudunuz mu? Gerçi ne ayıp ve yazıktır ki son günlerde Yaşar Nuri Öztürk’ün fikirleri ve bilgisi yerine özel hayatını tartışmaya merak saldık. Ama bu taraf beni hiç ilgilendirmiyor. Öztürk’ün bu kitabını okumadıysanız hiç durmayın, mutlaka bir tane alın ve okuyun. Zaten bir solukta bitereceksiniz.Her biri her gün yaşadığımız olayların dini istismar eden ve bundan da büyük kazanç sağlayanlar tarafından nasıl kullanıldığını gördüğünüzde şaşıracaksınız. Şaşıracaksınız şaşırmasına da, sonra durup düşündüğünüzde “Ben bunları biliyorum aslında, peki nasıl oluyor da milyonlarca insan bu çağ dışı, ilkel, din dışı propagandalara alet olabiliyor?” diyeceksiniz.Ve zaten kitabın esası da bu. Hepimizin bildiği bu istismarın nasıl olup da halkın önemli bir bölümünü derinden etkilediğini, burada uygulanan yöntemleri, yalan ve hileleri anlatıyor. Üstelik “Allah ile aldatarak” yüz binlerce insanın saflığından yararlananların nasıl köşeyi döndükleri de Avrupa Mahkemeleri’nde bir bir ortaya çıkartılırken bu kitabın önemi daha da artıyor.Bugün sizlere Yaşar Nuri Öztürk’ün kitabına yazdığı önsözden bazı bölümler sunmak istiyorum. Çünkü bu önsöz kitabın hangi mantıkla yazıldığını çok güzel tanımlıyor. İşte önsözden birkaç paragraf:“Müslüman halklar, özellikle Türk halkı aşırı duygusal, özellikle çok sevdiği dini söz konusu olduğunda.Türk halkı neden, asırlardır sürekli aldatılıyor?Yanıtın Kuran’da olduğuna inanıyorum. Kuran ‘Allah ile aldatmayın’ ihtarında bulunuyor. Neden? Çünkü Allah ile aldatanların en büyük sorunu, aldatıldıklarının farkında olma imkânından büyük ölçüde yoksun bulunmalarıdır. Çünkü derinden inandıkları ve içtenlikle teslim oldukları bir değer kendilerinin aleyhinde kullanılıyor. Bunu fark etmek kolay değildir.Türk halkı dinine olan derin saygısı, İslam’a duyduğu teslimiyet yüzünden çoğu kez savunma, eleştirme güçlerini kullanmıyor. Daha önemlisi Allah ile aldatanlara karşı aklını kullanmıyor.(...) Allah ile aldatma zulmünün aşılması için sadece temel çare değil, tek çare aklın işletilmesidir. Kuran ‘Allah aklını işletmeyenler üzerine pislik gönderir’ (Yunus-100) diyerek Allah ile aldatma duygusallığının aşılması için işletilen aklın kaçınılmaz olduğunu insanlığın vicdanına iletmiştir.(...) Türk halkı tıpkı birçok Müslüman halk gibi, Orta Doğu despotizmlerinin hesabına uygun olarak kutsallaştırılmış buyrukları din biliyor, onları yaşıyor.Bu durumu çok iyi bilen aldatma sektörleri, sürekli dini-imanı kullanarak yaklaşıyor. Türk halkına ve onu daha ilk anda elsiz-dilsiz hale getirerek istediği şekilde ve istediği oranda aldatıp sömürüyor...(...) Bugün insanlık ve o arada bizim insanımız, Allah ile aldatılmanın en zorlu devresini yaşıyor. Küresel ve organize aldatma sektörlerinin faaliyette olduğu bir süreçtir bu. Dinsiz zulümlere tepki adı altında din adına zulmetme sürecidir bu. Kutsal patentli bu zulüm, materyalist darbelerle yara bere içinde kalmış kitlelerin yaraları üstüne ‘Allah’ diyerek tekme vurmaktadır.”*****Bana biraz izin Yaklaşık iki yıldır “cuma hariç” her gün bu köşede sizlerle birlikteyim. Bu süre içinde bir iki günlük kimi iş için kimi arkadaşlarla olmak üzere yaptığım kaçamaklar dışında adeta nefes bile alamadım. Gerçi “tatil” anlamına gelen yaz mevsimi geçip gitti ama hoşgörünüze sığınarak bir süre sizlerden ayrı kalacağım.Bir sonraki pazartesi günü tekrar sizlerle olacağımı umuyorum. Bu kısa süre için hoşçakalın.*****Sigara içene de saygı Tamam sigara zararlı. Ben de sıkı içicilerdendim. Bir ara bıraktım. Olmadı. Şimdi “içer-içmez” arası bir noktadayım. Sanıyorum bir süre sonra hiç elime almayacağım.Bu nedenle “kapalı mekânlardaki sigara yasağından” o kadar da sıkıntılı değilim. Hatta işime bile geliyor.Ancak bu konuda da bir abartma olduğunu söylemek istiyorum. Benim talebim değil ama, gerçekten çok tiryaki olanların perişan olduğu yerler de yok değil.Örneğin, havaalanlarında hiç sigara içilmemesi ciddi sorun yaratıyor. İçinde zaten uçak korkusu taşıyan tiryakiler var. Uçakta içemeyeceğini bildiği için son anda bir sigara içmek istiyor. Ama havaalanlarının tamamını “sigarasız ortam” haline getirdik. Hele uzun uçuşlara çıkanlar gerçekten perişan oluyor.İki saat önce alana geliyor. Sonra bir saat rötar oluyor. Uçuş (İngiltere örneğin) 4 saat sürüyor. Bu süre içinde sigara içilecek tek mekân bile yok. Oysa hepsinde değil belki ama pek çok ülkede özellikle havaalanlarında “izbe bir yer de olsa” sigara odası konuyor.Dediğim gibi, tamam, sigara içilmesini önleyelim. Ama bunu azap haline getirmek de insan haklarına aykırı değil mi? *****“Eyvah kocam” Karı koca gecenin bir vakti yatak odalarında uyurlarken, kadın herhalde kâbus görmüş ve: “Eyvah, kocam” diye bağırmış. Kocası ise, bunu duyar duymaz, uyku sersemliği ile yatağından fırladığı gibi gardıroba saklanmış...*****Ok eğitimiAsilzade avcının biri bir gün ok atışı çalışıyormuş. Ama attığı tüm oklar hedefin çok ötesinden geçiyormuş. Bektaşi bunu görünce oturmuş hedefin önüne. Asilzade kızarak: “Tehlikelidir, orda durma!” demiş. “Biliyorum” demiş Bektaşi, “Ama bulamam ki bundan daha emin yeri.”*****Fatih Terim’e tebriklerErmenistan’ı kendi sahasında 0-2 yendik. Spor sayfalarındaki yorumlarda takımımızın iyi olmadığı yazılıyor birkaç gündür. Hele Belçika maçı için tehlike sinyalleri bile veriliyor.Takımı ben de tutuk buldum, ama bir de futbolcuların üzerindeki stresi düşünsenize. Neredeyse 100 yıllık bir tarihi ilişki 11 kişinin sırtına yüklenmişti adeta. Bu açıdan bakınca Fatih Terim’i kutlamaktan başka bir şey geçmiyor içimden. Bu arada maçla ilgili küçük bir espri. Maçı birlikte seyrettiğim bir arkadaşım “Anladık, Mevlüt gol atamadı diye oyundan alındı. Ama sonra Tuncay gol attı, oyundan çıktı, Semih gol attı o da oyundan alındı. Fatih hoca galiba atanı da atmayanı da affetmiyor” dedi. O güzel zaferden sonra bu espriye çok güldük.

Devamını Oku

Yerel seçimlerde semboller çarpışacak

8 Eylül 2008

Bülent Tanla ile konuştum geçen hafta içinde. “Yerel seçimlerle ilgili yazılarını ilgiyle okudum” dedi. Sonra da ekledi, “Bana öyle geliyor ki, önümüzdeki yerel seçimlerde kimse oy oranlarına falan bakmayacak, bu seçimlerde sembol yerler öne çıkacak.” Söylediğini anladım da konuyu açmak için sordum: “Sembol yerlerden kastın?” Bülent Tanla devam etti: “AKP’nin temel hedefi bugüne kadar kazanamadığı ve kazanmasının da pek mümkün görünmediği yerlere ağırlık vermek. Örneğin İzmir. Bana sorarsan AKP’nin İzmir’i kazanması mümkün değil, ama kazanmak için göreceksin inanılmaz atılımlar yapacak. Ya da Ankara Çankaya, Eskişehir, İstanbul Bakırköy, Kadıköy.” Bülent Tanla’ya “Peki, AKP gerçekten bu sembol yerlerde başarı kazanabilir mi?” diye sordum. Bakalım bir araştırmacı konuya nasıl bakıyor. Tanla, “Sürpriz olur mu bilmem, kazanması zor görünüyor ama kafaların karışacağı muhakkak” cevabını verdi.Tabii aynı durum herhalde muhalefet için de geçerli. Örneğin, İstanbul 1994’ten bu yana dincilerin kalesi. Ankara da öyle. Antalya bile AKP’nin elinde.Tanla nasıl AKP’nin hep kaybettiği yerler için şimdiden inanılmaz bir çalışma başlattıysa muhalefetin de aynısını yapması gerektiğini söyledi.Tanla’ya göre İstanbul’da AKP’nin kaybetmesi mucize değil, muhalefetin biraz akıllı davranması ve ışığı görebilmesi halinde İstanbul’daki AKP hegemonyası yıkılabilir. Ankara için de aynısı söz konusu.Ama Tanla’ya göre Antalya, Gaziantep, Adana, İzmit gibi kentler de çok önemli. Seçim oranı ne olursa olsun bu kentlerin AKP’nin elinden alınması bir seçim zaferi olarak kabul edilecek. *** Oylar yine artar Belli bir konuda pek çok mesaj alıyorum. Konu şu: Okurlar “Her gün gazetelerde yeni bir yolsuzluk olayı yayınlanıyor. Üstelik bu yolsuzluklar öyle küçük falan da değil, götüren milyonlarca dolar götürmüş. Hemen bu haberlerin yanında bir de seçim anketleri var. Orada görülüyor ki AKP’nin oyları artıyor. Bu nasıl iş?” diyor.İşte bu böyle bir iş. Ortaya ne kadar çok hırsızlık yolsuzluk, soygun, hukuksuzluk, nüfuz ticareti çıkarsa, bunları yapanlara destek o oranda artıyor. Koca millet hiçbir şeyin farkında mı değil yoksa “herkes bu kadar çalıyorsa sıra bana da gelir” diyerek umutla mı ayakta duruyor?Gerçekten, Türkiye fıkra gibi değil mi? *** Sosyal Güvenlik Kurumu’na dilekçe Açıkça söylemeliyim ki, SSK, Bağkur, Emekli Sandığı gibi sosyal güvenlik kurumlarının mevzuatları hakkında fazla bilgim yok. Yıllar önce SSK’dan emekli oldum, hepsi bu.Geçen hafta bir okurum arayarak Emekli Sandığı ile ilgili bir sıkıntısını dile getirdi. Ben de bunu aktarmak ve artık tek çatı olan Sosyal Güvenlik Kurumu’na bir dilekçe gibi sunmak istedim.Olay şu: Bugün Emekli Sandığı’ndan SSK’lı statüsüne geçenler veya Bağkur’lu olanlar işsiz kalmaları halinde dışarıdan prim ödeyerek emeklilik hakkını kazanabiliyor. Hatta bu nedenle bankalar hak sahiplerine kredi bile açıyor.Ama okurumun iddiasına göre bu, Emekli Sandığı için geçerli değil. Okurum devlet memuruyken özel sektöre geçtiğini belirterek, “SSK’lı olunca Emekli Sandığı’ndan emekli olmayı daha cazip bulduğum için durumumu Emekli Sandığı ile ilişkili hale getirdim. Ancak daha sonra işşiz kaldım. Şimdi ne SSK’ya ne de Emekli Sandığı’na prim ödeyerek emeklilik hakkımı alabiliyorum. Oysa aynı durumu Emekli Sandığı’na geçmiş ama SSK ile ilişkilendirerek sürdürseydim böyle olmayacaktı” diyor.İlgililere sunmak isterim. *** Herkesdinlesin.comBir adaşımdan Can Özden isimli bir okurumdan mesaj aldım. Bu okurum bir müzisyen. Diyor ki: “25 yıldır müzikle uğraşıyorum. Amatör olarak başladım hâlâ amatör ruhuyla insanlara sokak müzisyeni olarak iyi şeyler sunmaya çalışıyorum. Yaklaşık 1 yıldır da Alsancak İskelesi 1. Kordon, Konak gibi yerlerde kendi geliştirdiğim yaylı tamburla özel müzikler yaparak verilen bahşişlerle hayatımı sürdürmeye çalışıyorum.” Peki bunu bana neden yazmış Can Özden? Devam ediyor: “Kendi geliştirdiğim dediğim yaylı tambur gerçekten çok özel oldu. Müzik örneklerimi www.herkesdinlesin.com/izmirli_yasar linkinden diğer müziklerimle birlikte dinleyebilirsiniz. Çünkü müziğimi çok daha fazla kişiyle paylaşmak istiyorum.” Ben de açıp bu internet sitesine baktım tabii. Gerçekten çok güzel. Hele yaylı tamburu seviyorsanız çok keyif alacağınızdan eminim. Sanata, hayata ve çağdaşlığa yönelik bu tür girişimleri yazmak beni de çok mutlu ediyor. *** Tamamen haksızsınız Sayın Başbakan hafta sonunu size muhalefet ettiğini ileri sürdüğünüz medyaya ağır suçlamalar ve hakaretler ederek geçirdiniz. Oysa oturup serinkanlı düşünürseniz tamamen haksız olduğunuzu göreceksiniz. Sadece haksız olduğunuz değil demokrasi, hukuk devleti ve anayasal düzen konusunda da çok ciddi defolarınızın olduğu ortaya çıktı.Medyayı “Benden istediklerini vermediğim için iftira ediyorlar” diye suçlayamazsınız. Çünkü siz anayasal çizgide ülkeyi sevk ve idare etmekle yükümlüsünüz, o kadar. Sizden bir şey istenirse bakacağınız tek şey bunun yasalara uyup uymadığıdır. Eğer yasalara uymuyorsa elbette reddedersiniz. Eğer talep eden buna rağmen emrivaki yapmaya kalkarsa yasaları işletirsiniz.Sayın Başbakan sizden bir yatırım için izin isteyen bir iş adamına “başkasına söz verdiğinizi” söyleyemezsiniz. Siz söz verme makamında değilsiniz, anayasal çizginin emrindesiniz.Siz “beni hedef gösteriyorlar kusura bakmayın ben de seni hedef gösteririm” diyemezsiniz. Çünkü siz iktidarsınız, anayasal düzen içinde ülkeyi yönetme konumundasınız. Size taş bile atılabilir, ama siz karşılık olarak taş atamazsınız, yasaların gereğini yaparsınız.Sayın Başbakan, art arda gelen yolsuzluk iddiaları belli ki kimyanızı bozmuş. Ama eğer ülkeyi bu kabadayı zihniyetiyle yönetmeye devam ederseniz, akıbetiniz bu yolu seçen dünyadaki örneklerinin akıbetinden farklı olmaz. *** İki şey dünyaya hükmeder biri kılıç, diğeri düşünce. Kılıç eninde sonunda düşünceye yenilir. Napolyon *** Olmaz olur mu? Bir gün Bektaşi’ye sormuşlar, “Söyle Allah var mı?” diye. Bektaşi cevaplamış: “Olmaz olur mu? Yetmiş yıldır tanışıyoruz biz. İyi tanırım onu. Tek benimle uğraşıyor ama hep o kazanıyor.”

Devamını Oku

Asker ziyaretle doğru olanı yaptı

8 Eylül 2008

Sevgili okurlar bu haftaki sohbetimize öncelikle geçen hafta kaldığımız noktadan devam etmek istiyorum. Geçen hafta pazartesi günü siyasette “demokratik denge” kurulabilmesi için partilerin yerel seçimlerde ittifaklara gitmesi gerektiğini anlatmaya çalışmıştım. Eğer bu tür ittifaklara gidilmezse AKP’nin yerel seçimlerden çok büyük zaferle çıkma ihtimali var. Bu durumda siyasi yelpaze daha da “tek renkli” hale gelecektir. Demokrasideki denge de ortadan kalkacaktır.Kiminle ittifak?Tabii bu görüş pek çok okurda olumlu bir hava yaratırken beraberinde kuşkuları da getiriyor. İlk soru ister istemez “Peki kim kiminle ittifak yapacak?” oluyor. Oysa amaç belli partilerin ittifak yapması değil. Yerel seçimlerde sistemimiz çoğunluk oyuna dayanıyor. Bu durumda kim en çok oyu alırsa iktidarı da eline geçiriyor. Böyle olunca bir parti yüzde 25 oyla bile bütün belediye başkanlıklarını kazanabiliyor. Dengesizlik de burada ortaya çıkıyor.Öncelik büyük kentlerdeBana göre eğer bir ititfak kurulması gerekirse bunun öncelikle büyük kentlerden başlaması gerek. Çünkü özellikle İstanbul, Ankara, İzmir gibi kentlerin yerel yönetimleri merkezi iktidarı da çok etkileyebiliyor. Eğer muhalefet akıllı davranıp büyük kentlerin yönetimini ele geçirebilirse merkezi hükümetin zafer sarhoşluğu içinde başına buyruk davranma alışkanlığı da kırılabilir, siyasete gelecek denge mutlaka ülke yönetimine de yansır.İttifak isimleriSevgili okurlar siyasette ittifaklar konusu bugüne kadar ilk kez konuşulmuyor. Her seçimden önce bu tür girişimler olur ve hep hayal kırıklığı ile sonuçlanır. Bu kez seçimlere daha çok zaman olduğu için partilerin bunu düşünmesi gerektiğine inanıyorum. Elbette en önemli konu da üzerinde ittifak sağlanacak isimlerdir. Bütün partiler bir araya gelir, ama öyle bir aday üzerinde anlaşırlar ki, halk inadına başka tarafa gidebilir. Bu nedenle parti patenti olmadan isimler ortaya çıkarılmalıdır. Bu ismin hangi parti adı altında yarışa gireceğine ise sonra karar verilmelidir.Bu muhalefetle olur mu?Geçen haftaki yazıdan sonra en çok eleştiri “Bu CHP ve bu MHP ile mi ittifak olacak?” şeklindeydi. Eleştirilerde gerçek payı çok, bunu biliyorum. CHP gibi köklü bir parti seçimlere artık 6 ay kala hâlâ adaylarını belirlemiş veya en azından tartışmaya açmış değil. Siz CHP’nin İstanbul için kimi düşündüğünü biliyor musunuz? Ben bilmiyorum. Bu büyük bir eksiklik değil mi?Baykal’ın “ama”sıSevgili okurlar, geçen haftaya damgasını vuran gelişmelerden biri Baykal’ın “Asker iyi konuşuyor, ama” sözleriydi. AKP’ye yakın çevreler bu konuşmayı hemen saptırarak, “Baykal askerin darbe yapmasını istiyor” yorumunu yapıştırmaya kalktılar. Bu bana göre büyük haksızlık. Baykal’ın söylediği bu sözleri bugün milyonlarca kişi söylüyor. En başta ben de söylüyorum.Asker niye konuşuyor?Çünkü asker sürekli olarak laikliğin teminatı, Atatürk ilke ve devrimlerinin yılmaz bekçisi olduğunu söyleyip, bunlara karşı akımların asla geçit bulamayacağını ilan edip duruyor. İyi de bunların her gün defalarca çiğnendiğini görüyoruz. Üstelik iktidar partisi de Anayasa Mahkemesi tarafından “laikliğe aykırı davranışların odağı” olarak tescil edilmedi mi? Peki bu durumda söylenen sözlerin ne anlamı kalıyor? Kimse darbeden yana değil ve olamaz da, ama bu sözlerin de hep havada kalması Türk Silahlı Kuvvetleri’nin itibarını etkiliyor.Bir üslup değişikliğiGerçi Büyükanıt’ın görevi devretmesinden sonra Genelkurmay’ın söyleminde bir değişim olduğu aslında gözden kaçmıyor. Ergenekon nedeniyle haklarında iddianame olmamasına rağmen tutuklu bulunan iki emekli orgeneralin, Genelkurmay emriyle bir muvazzaf korgeneral tarafından ziyaret edilmesi çok manidardır. Genelkurmay artık Ergenekon adı altında ordunun yıpratılmasına karşı koyacağının işaretini vermiştir.Yapılması gereken budurBu noktada kimilerinin bu olayı bahane ederek askere saldırmasına sakın aldırmayın. Asker doğru olanı yapıyor. İki emekli orgeneralin hiçbir gerekçe açıklanmadan ve iddianame bile hazırlanmadan hapiste tutulması, ziyaret yasağı bile konması en hafif haliyle askere ağır hakarettir. Elbette sonuçta yargı karar verecektir ve bağımsız yargıya herkesin saygısı çok büyüktür. Buna karşın Ergenekon adı altında uygulananlar ve kişilere yönelik davranışlar da son derece dikkat çekicidir. Amacın adalet sağlamak değil, iktidarın beğenmediği herkesin burnunun sürtülmesi olduğu izlenimi giderek artmaktadır.Ziyaret çoktan olmalıydıAslına bakarsanız Genelkurmay’ın bu ziyareti geç kalmış bir uygulama. Her nedense Yaşar Büyükanıt bırakın ziyareti konuyla ilgili görüş açıklamaktan bile kaçındı. Oysa örneğin TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu, ATO Başkanı Sinan Aygün gözaltına alınır alınmaz bütün namusuyla arkadaşına arka çıkmıştı. Bu, yargıyı etki altına almak anlamına gelmiyordu. Sadece vefa duygusunun ifadesiydi. Büyükanıt yönetimi bu vefayı gösterememişti. İlker Paşa gösterdi. Nitekim bu olay üzerine gazetelere yağan yorumlarda İlker Başbuğ’a büyük övgüler olduğu gözlerden kaçmadı.Hür general esprisiSevgili okurlar, geçen hafta bir okur mektubuna dayanarak yaptığım yoruma özellikle askeri çevrelerden tepkiler geldi. Büyükanıt’ın veda ettikten sonra “artık hür generalim” demesini yadırgadığımı belirtmiştim. Eleştirenler “Asker arasındaki bir espridir bu, başka mana çıkarmanın alemi yok” diyordu. Bunu biliyorum elbette. Ama son derece hassas bir dönemde, üstelik kamuoyunun bir bölümünde hayal kırıklığı yaratmış bir Genelkurmay Başkanı’nın böyle bir espri yapması bana göre hiç yakışık almadı. Keşke o espriyi basın önünde değil de orduevinde yakınlarına yapsaydı.Business Channel olayıHafta içinde bir yıl önce Business Channel’dan ayrılış öykümü yazmıştım. Doğal olarak bu yazı çok ilgi gördü. Ali Baransel bir başka gazeteci aracılığı ile “kendisine yönetim kurulu başkanlığı teklif edildiğini ama kabul etmediğini” bildirmiş. Baransel, ayrıca gerginliği görünce iyi bir karar verdiğine inandığını da söylemiş. Bu arada bazı okurlar gönderdikleri mesajda Büyükanıt’ın cevabını görmek istediklerini belirtiyorlar. Cevap gelirse tabii yayınlanır da, ben konuyu bu köşenin polemiği haline de getirmek istemem. Büyükanıt’ın varsa söyleyeceği çıkar kamuoyunun önüne ve anlatır. Ben zamanında çok çabaladım, askerin itibarı için bu konuya el atmaları gerektiğini söyledim. Sorun benim kişisel sorunum değil artık.Ankara’daki siyasi savaşGeçen haftanın en çok ilgi çeken yazılarından biri de Ankara’daki Gökçek-Altınok savaşıyla ilgili yazı oldu. Bu yazıya çok sayıda mesaj gönderen okurlar bu iki başkanın aslında birbirlerinden pek farkı olmadığını savunuyordu. Gerçi bu yazı yayınlandığı sırada Başbakan davranışlarıyla tavrının Gökçek’ten yana olduğu hissini veriyordu. Sanıyorum AKP Ankara’da yine Melih Gökçek’le devam edecek. Zaten Erdoğan’ın bu konuda karar verdiği gazetelerde yayınlandı geçen hafta. Ama burada başka bir sürpriz var. Gökçek’in henüz 27 yaşındaki oğlu Osman Gökçek Çankaya Belediyesi’ne talip. Başbakan’ın bu konuyu düşündüğü ve ikinci Gökçek’i Çankaya için aday göstermeye karar verebileceği AKP kulislerinde çok konuşuluyor.Şaban Dişli geç bile kaldıSevgili okurlar imzaladığı sözleşme ile adeta “rüşvetin belgesini” kamuoyuna sunmuş duruma düşen AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli sonunda parti görevlerinden istifa etmek zorunda kaldı. Bana göre bu istifa AKP’yi de çıplak yakaladı. Çünkü AKP yönetimi ısrarla Dişli’ye sahip çıktı bu süre içinde. Böylelikle rüşvete geçit vermiş duruma düştü. Bu da aslında AKP’nin iyi yönetilmediğinin bir belgesidir.Hepinize iyi haftalar dilerim.*****Demokrasinin kötü olan bir yönü çoğunluğun tiranlığına dönüşmesidir. Lord Acton

Devamını Oku

Temel fıkralarına devam

6 Eylül 2008

Bir “Demet” Temel fıkrası demiştim, ama o kadar çok geliyor ki bunları da sizlerle paylaşmak istedim:Kraliçe ElizabethTemel İstanbul’a gelmiş, yürüyormuş. Bu arada 5 dakikada bir top atışları duyulmaktaymış. Merak edip sormuş: “Hemşerim bu top atışları neyin nesi?” diye. Kraliçe Elizabeth’in gelmesi sebebiyle top atışı yapıldığı anlatılmış. Aradan yarım saat geçmiş ve top atışları sürmekteymiş. Temel bir başkasına yine sormuş: “Bu top atışları neden?” Aynı cevabı alınca söylenmış: “Ulan, yarım saattir bir karıyı vuramadılar, be!” Paraşütçü TemelTemel, Nato’da havacı olarak askerliğini yapıyormuş. Komutan askerlere paraşütle nasıl atlanacağını öğretmiş: “Uçaktan atlayınca birinci ipi çekeceksiniz. Paraşüt açılmaz ise ikinci ipi çekeceksiniz. Yine açılmadı, o zaman Meryem Ana ya dua edeceksiniz.” Temel uçaktan atlar. Birinci ipi çeker paraşüt açılmaz, ikinci ipi çeker yine açılmaz. O sırada yere yavaş yavaş süzülen komutanının yanından geçerken sorar: “Komutanım, komutanım.. O karının adı neydi?” 15 günlük oruçTemel’in bir ineği varmış ve bir gün hastalanmış. İneğinin iyileşmesi için sürekli Allah’a dua ediyormuş. Sonra bir ses duymuş. “Ey Temel: ineğin’nin iyileşmesi için 15 gün oruç tut. Eğer oruç tutarsan, 15 günün sonunda ineğin iyileşecek.” Temel inanmış, oruca başlamış. 15 gün bittikten sonra bakmış inekte değişen bir şey yok. Bİr gün olmuş, iki gün olmuş, yok. En son üçüncü günün sabahı uyandığında ineğinin öldüğünü görmüş. Gökyüzüne bakarak demiş ki: “Ey yukardaki, dediğini yaptım ama sen benim isteğimi yapmadın. Ben de tuttuğum oruca karşılık önüzümdeki Ramazan’da 15 günlük orucumu düşerim. Ha bir de bu ineğe karşılık kurban bayramındaki keseceğim kurbana sayarım.”Temel’in arabasıTemel, Dursun’a arabasının öyküsünü anlatıyordu: “Bir gün otostop yapıyordum ki önümde, bu arabayla, mini etekli güzel bir bayan durdu ve beni arabasına aldı. Bir süre gittikten sonra kadın arabayı kuytu bir köşeye çekti. Mini eteğini iyice yukarı çekip, dudaklarını ıslattı ve ’Benden ne istersen alabilirsin’dedi, ben de arabasını aldım.” Dursun: “İyi etmişsin Temel, zaten mini etek sana hiç yakışmazdı.” Temel usülü intiharDursun bir gün ormanda gidiyormuş. Temel’i bir ağaca belinden bağlı şekilde bulmuş. “Ne yapıyorsun Temel” demiş Dursun, Temel de “İntihar ediyorum” diye cevaplamış. Dursun, “Benim bildiğim öyle intihar edilmez, o ipi beline değil boynuna bağlayacaksın” demiş. Temel cevaplamış: “Onu da denedim, az daha boğuluyordum...” Temel ve sevgilileriTemel’in 3 tane sevgilisi vardır. Biri öğretmen, biri doktor, biri de santralcidir. Fakat ögretmenle evlenmeye karar verir. Bunu bilen arkadaşı sorar: “Niye öğretmen de diğerleri değil?” diye. Temel de ona döner: “Ula..” der, “Bilmez misin doktorlar ‘bugün git yarın gel’ der, santralci de ‘şu an meşgul daha sonra tekrar deneyin’ der. Ama ögretmen ne der? Hadi bir daha tekrarlıyalım...” Temel aldatılırsaTemel, bir haftalığına gittiği memleketten, haber vermeden erken dönünce karısını evde başka bir erkekle yatakta bulur. Derhal belinde taşıdığı tabancasına davranan Temel, yatakta yakaladığı adamı alnının ortasından vurur. Tabancayı tam kendi kafasına doğrultmuşken, karısı haykırarak üzerine atlar: “Dur Temelim, kıyma kendine!..” Temel, sinirden titreyerek haykırır: “Sus kaltak, sıra sana da gelecek!..” 100 hamsiDursun, Temel’e “Uşağum oruçlu oruçlu kaç hamsi yiyebilursun?” diye sorunca Temel, “100 tane yerim valla...” demiş. Dursun da bunun üzerine, “Hadi oradan yesen yesen 1 tane yersin geriye kalan 99 hamsiyi oruçsuz yersin...” demiş ve başlamış gülmeye. Bu espri Temel’in çok hoşuna gitmiş. Yolda Cemal’i görmüş ve hemen sormuş: “Usağum oruçlu oruçlu kaç hamsi yiyebilursun?” Cemal, “50 tane yerim ben...” diyince Temel’in yüzü düşmüş: “Tüh be usağum 100 deseydun sana müthiş bir espiri yapacaktum...”***** Ağlama duvarı Kudüs’te görevlendirilen bir gazeteci, Ağlama Duvarı’nın önünden her geçişinde, yaşlı bir Musevi’nin orada öyle durup dua ettiğini fark etmiş. Bir hafta, iki hafta... Sonunda adamla bir röportaj yapmaya karar vermiş. İzin alıp teybini açmış, sormuş adama: - Kendinizi biraz anlatır mısınız? - Adım David, Polonya Yahudisiyim. Yaşım 65. Smalla’da bir manav dükkânım var. Evliyim. İki çocuğum Tel Aviv’de bir çiçek serasında çalışıyor... - Sizi her gün burada, Ağlama Duvarı’nın önünde, dua ederken görüyorum.- Evet, her sabah dükkânı açmadan buraya gelirim. Dünya barışı ve insanların kardeşliği için dua ederim. Öğle tatilinde bu sefer insanların mutluluğu, acıların sona ermesi için Yaradan’a yalvarırım. Akşam da, eve dönerken, bu kez dürüst ve iyi insanların esenliği için dua ederim. Cumartesi günümü de burada, yine dua ederek geçiririm.- Ne güzel! Kaç senedir bunu sürdürüyorsunuz ?- İsrail’e göçtüğümden beri, yani 40 yılı geçti.Gazeteci çok etkilenmiş, heyecanla sormuş:- 40 yıldır her gün dua ediyorsunuz. 40 yıldır yılmadınız. Bugün nasıl bir duygu içindesiniz, neler hissediyorsunuz?Uzun uzun iç geçirmiş yaşlı Musevi, sonra da bezgin bir sesle cevap vermiş:“Vallahi artık bilemiyorum” demiş, “İçimde, sanki duvara konuşuyormuşum gibi bir his var...” *****Bakkal borcuAdamın biri bir topluluk önünde Bektaşi’yi küçük düşürmek istemiş. “Hiç borcun var mı?” diye sormuş. Bektaşi, “Bakkala var” diye cevaplayınca adam, “Onu sormadım” diyip sürdürmüş: “Namaz borcunu soruyorum...” Bektaşi biraz da sinirlenerek cevaplamış: “Sen yanlız bakkal borcunu sor, tanrı sorar namaz borcunu.” ***** Azrail gönderinBektaşi yolsuzluktan bıkmış, ellerini açıp dua etmiş: “Allah’ım, şu canımı al da kurtar beni bu sefil dünyadan.” O sırada yanından geçtiği binanın duvarları yıkılmış. Bektaşi canını zor kurtarmış, ellerini havaya kaldırmış: “Allah’ım kırk yıldan beri ’bana biraz dünyalık ver’diye sana dua ettim, beni dinlemedin. Şimdi hemen Azrail gönderdin...”***** Benden bir gün fazlaBir bayram ziyaretinde komşular başlamışlar Ramazan ile ilgili konuşmaya. Komşulardan biri üzüntüyle: “Rahatsızlığım yüzünden bir gün oruç tutabildim sadece” demiş. Herkes durumunu anlattıktan sonra sıra gelmiş Bektaşi’ye. Bektaşi, bir gün oruç tutana bakarak başlamış lafa: “Arkadaş benden bir gün fazla tutmuş.” *****Hayattaki en güzel şeyler kanun dışı, ahlak dışı ya da şişmanlatıcıdır.

Devamını Oku

Deniz Feneri Türkiye’yi sarsacak

5 Eylül 2008

Bundan birkaç ay önce Almanya’da Deniz Feneri Derneği ile ilgili çok önemli bir dava başlayacağını sizlere ilk ben duyurmuştum. O yazıda çok ilginç bir detay vardı:Deniz Feneri Derneği ile ilgili tutuklanan üç kişi tam 8 aydır cezaevindeydi. Bu, Alman hukukunda çok nadir görülen bir durumdu. Almanya’da hiçbir davada sanıklar haklarında iddianame hazırlanıp mahkemeye çıkarılmadan bu kadar süre tutuklu kalmamıştı.Peki, tutukluluk neden bu kadar uzun sürmüştü? Çünkü, bu olay Almanları çok şaşırtmıştı. Yardım için büyük organizasyonlarla toplanan paralarının kimilerinin çıkarı ve siyasi faaliyetler için kullanılmasını akılları almıyordu. Bu nedenle çok titiz bir çalışma yapıldı ve her şey dört başı mamur olarak hazırlandı.Alman hukukuna göre bu tür davalar yıllarca sürmüyor. Duruşmalar da kısa aralıklarla ve dava bitene kadar yapılıyor. Yani bizdeki gibi duruşmaların arasında aylar yok.Bu davanın mahkûmiyetle sonuçlanmasının Türkiye’deki etkileri sanıyorum çok büyük olacaktır. Çünkü her ne kadar Almanya’daki dernek yöneticileri Türkiye’deki Deniz Feneri ile ilişkilerinin bulunmadığını söylese de, Alman savcı toplanan paraların neredeyse tamamının Türkiye’deki siyasi faaliyetler için harcandığını ve birilerinin de cebine girdiğini ileri sürüyor. Davanın bu şekilde bitmesi halinde Türkiye’de de çok ciddi tartışmalar başlayacaktır.Almanya’daki dava bu tür “yardım amaçlı para toplama operasyonlarının” aslında buzdağının görünen küçük bir parçası olduğunu gösteriyor. Olayın altı kazındıkça çoğu dar gelirli milyonlarca insanın dini ve insan duygularının nasıl sömürüldüğünün ortaya çıktığını görebiliriz.Bazı gazetelerde Deniz Feneri olayı ile Yimpaş ve benzeri dolandırıcılıklar bir tutuluyor. Oysa bana göre arada dağlar kadar fark var. Birinde (Yimpaş) insanların “avanta” duyguları körükleniyor. Az bir yatırımla çok para kazanma hırsları körükleniyor. Bir tür “aptallıktan” yararlanılıyor.Oysa Deniz Feneri benzeri operasyonlarda insanların direkt manevi duygularına hitap ediliyor. “Aptallıktan” değil “hulusü saffet”ten yararlanılıyor. Bence ikincisi çok daha kötü, çok daha insanlık dışı ve ahlaksızca...*****Zahit Akman hata yapıyorDeniz Feneri ile ilgili yazılarımda “Türkiye’nin en önemli kurumlarının başında oturan bir kişi de ‘para taşıyıcısı’ olarak dosyada yer alıyormuş” diye yazmıştım. Ama o yazı yazıldığı sırada isim vermek hem hukuken hem de ahlaken sakıncalıydı. Çünkü elimde sadece “duyum” vardı. Ama bu ismin RTÜK Başkanı Zahit Akman olduğunu biliyordum. O sırada yazmadım.Zahit Akman bence olayın duyulması üzerine hatalı bir çıkış yaptı. Bir kere konuyla hiç ilgili olmadığı halde makamını kullandı, basın toplantısını makamında yaptı. Suçlama RTÜK ile ilgili değildi. Ahlaki ve akçeli bir suçlamaydı, bu durumda RTÜK makamının kullanılması doğru olmadı.Akman olayı Ergenekon’la karşılaştırarak medyaya sitem etti. Oysa RTÜK denetiminde olan pek çok televizyon kanalı Ergenekon sanıkları ile ilgili yasaları hiçe sayarak yüzlerce yayın yaptı. Akman’ın aklına ne yasalar ne de bu kanalları uyarmak geldi. Şimdi bundan yakınmak en azından inandırıcı değil.Zahit Akman, Almanya’ya gidebileceğini söylüyor. Hani “Halep ordaysa arşın burda” diye bir deyimimiz var. Akman bir bahane bulup Almanya’ya gidebilir, iddiayı çürütür.En önemlisi Akman hakkında yayın yapan Doğan Grubu’nu dolaylı yoldan suçlayarak “RTÜK’ten istedikleri izni alamayanlar bu dosyayı açtılar” diyor. Oysa kimsenin dosya açtığı yok. Akman farkında değil galiba ama haber durup dururken ortaya çıkmadı ki. Alman mahkemesi bir haftadır bu davayı görüşüyor. İddialar da herhangi bir yayın grubunun değil bizzat Alman savcının iddiaları.Alman mahkemelerinin herhalde Türkiye’deki bir siyasi olaya taraf olacak hali yok.*****Allah ne yapıyordur?Bektaşi bir gün yolda giderken önüne atlı biri çıkmış. “Baba” demiş, “Bir sorun var, cevap verebilir misin bana? Öğrenmek istiyorum, Allah ne yapıyordur şu anda?” Bektaşi bu soruya çok kızmış ama hiç belli etmemiş. “Atından iner, ben binersem, cevap veririm soruna” demiş. Adam şaşırarak “Neden” diye sormuş. Bektaşi de “yüksekten cevap veririm” diye cevaplamış. Sonra adam inmiş atından, Bektaşi binmiş atına. Adam sorusunu tekrarlamış, “Allah ne yapıyordur söyle bakalım şimdi?” Bektaşi atın üzerinde başlamış gülmeye: “Allah ne yapacak şimdi” demiş, “Atını bir aptaldan alıyor, akıllı olanına veriyor.” *****Okullar açılıyor, kırtasiye malzemeleri çocuklara zarar vermesinBırakın çocuk olmayı, biz büyükler bile elimize kalemi aldığımızda bir şey yazmadan önce düşünürken kalemin ucunu ağzımıza sokmuyor muyuz? Sokuyoruz tabii. Çocuklar ise eğer ellerinde kalem varsa bir ucu da mutlaka ağızlarındadır.Peki bu ağızlardaki kalemin boyası, yapıldığı malzemeler sağlığa ne kadar zararlı biliyor musunuz?Tahmin ediyordum ama bu kadarını bilmiyordum. Çünkü başta kalemler olmak üzere kırtasiye malzemelerinde kullanılan kimi boyalar, katkı maddeleri ve diğer ham maddeler sağlığa zararlı olabiliyor.Örneğin, plastiklerin yumuşatılması için kullanılan flatatlar kanser, böbrek, karaciğer bozukluklarına ve cinsel sorunlara yol açıyormuş.Yine kırtasiye ürünlerindeki kaplama malzemelerinde sertlik ve parlaklık sağlamak amacıyla kullanılan kimyasalların içinde bulunan ağır metaller de kanserojen nitelikli. Ürünlerin boyalarında kullanılan bazı kimyasallar da cilt hastalıkları ve alerjilere neden oluyormuş. Buruşmazlığı, su geçirmezliği sağlayan formaldehitler de alerjik reaksiyonlara, göz ve solunum hastalıklarına yol açabiliyormuş.Aslında “Hepimiz bunlarla büyümedik mi?” diyebilirsiniz. O kadar değil çünkü son yıllarda göze hoş görünen, çocukların bayıldığı pek çok kırtasiye ürünü vitrinleri süslüyor ve bu albeni de tüketiciyi çekiyor.Oysa yine göze hoş gelen ama yukarıda saydığım özellikleri taşımayan kırtasiye ürünleri de satılıyor. Bu anlattıklarımı Metro Market yöneticileriyle yaptığım görüşmeler sırasında öğrendim. Metro, bu yıl kırtasiye ürünlerini tamamen bu yeni nesil ürünlerden oluşturmuş. Herhalde başka yerlerde de vardır ama bu hafta okullar açılıyor, bugün okul alışverişleri için son gün, en azından dikkatli olmanızı tavsiye etmek istedim.

Devamını Oku