AKP iktidarı ile ilgili yolsuzluk iddialarının önemli bölümü imar alanında yaşanıyor. Bilinen en yaygın yöntem imar planlarında değişiklik yapmak. Böylelikle plan değişikliğine kadar fazla para etmeyen araziler bir anda sahiplerine büyük servetler kazandırabiliyor. Hele imar değişikliğini bilip de önceden arazi kapattıysanız yaşadınız demektir.
Bunun en çarpıcı örneği belgeleriyle ortaya çıktı biliyorsunuz. AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin Silivri’deki bir arsanın imar durumunu değiştirme karşılığında 1 milyon dolarlık iş takibi ücreti talep ettiği iddia edilmişti. Arsanın değeri bir gün içinde 4’e katlamıştı.
Geçenlerde eski milletvekili Emin Şirin’le sohbet ediyorduk. Şirin, “Başbakan Erdoğan sık sık kendilerine gelecek iyi önerileri kimden geldiğine bakmadan değerlendireceklerini söylüyor. Ben henüz AKP milletvekili iken imar konusunda bir kanun teklifi vermiştim ama üzerinde durmamışlardı” dedi.
“Neydi” diye sordum. Emin Şirin, “O zaman bakmamışlardı, ama şimdi yolsuzluklar aldı başını gidiyor, belki Tayyip Bey bu kez kulak verir” dedikten sonra anlatmaya başladı:
“Bak işin özü şu: diyelim ki bir kişi imara açık olmayan bir arazinin sahibi ya da bu araziyi satın aldı. Bu andan itibaren 10 yıl içinde yapılacak imar değişikliğinin yaratacağı kazançtan devlet de payını alsın. Hatta eğer imar planı değiştirilen arazi birinden satın alınmışsa, bu kişi de kazançtan payını alsın. Ben zamanında bunu üçe bölmüştüm, ama oranlar istendiği gibi olabilir.”
Şirin’e bunun yolsuzluğu nasıl önleyeceğini sordum. Onu da anlattı:
“İmara açık olmayan veya oranı düşük milyonlarca metrekare arsa var. Diyelim ki senin böyle bir yerin var. Ama üzerine bir şey yapamıyorsun veya çok sınırlı imarı var. Sonra bir gün biri gelip arsayı almak istediğini söylüyor. Sen de satıyorsun. Sonra adam gidiyor belediyeden imar çıkartıyor. Senin bire sattığın arazinin değeri birden 5’e çıkıyor. Böylelikle sen de kandırılmış oluyorsun. Ayrıca devlet de onca hizmet yaptığı halde hiç pay alamıyor. Ama konu benim önerdiğim gibi kanunlaşsaydı bir kere kimse ucuza arazi alıp sonra imar çıkarıp büyük kâr edemezdi. Belediyeler de yolsuzluğa araç olma suçlamasından kurtulurdu. Gerçi vakit hâlâ geç değil. Çıkarsınlar bu kanunu, imar rantı yoluyla yapılan yolsuzluklar da şıp diye kesilsin.”
İmar işlerinden fazla anlamam, ama bana göre tartışılması gereken bir öneri.
Siyasi konu
Cumhurbaşkanı Gül’e sordu arkadaşlarımız, “Gazete boykotu ile ilgili ne düşünüyorsunuz?” diye, o da cevapladı, “Takdir edersiniz ki bu bir siyasi konu, benim görüş bildirmem doğru olmaz.”
Tamam da bunun neresi siyasi konu. Gazeteler siyasi örgütler değil ki. Hem Cumhurbaşkanı örneğin türbanla ilgili konuştuğunda da siyasi görüş olmuyor mu?
Anladığım kadarıyla Gül aslında bu boykot çağrısından rahatsız, ama söylemek de işine gelmiyor. Bu nedenle sempatik görünüp, “Bayramlar barışma günüdür” diyerek topu taca atıyor.
Can geldi
BektaŞİ oruç tutmuş ama saatler geçtikçe susamış. Kırlarda gezinip, su ararken birden kendinden geçmiş ve başlamış kana kana su içmeye. Biri Bektaşi’yi görünce hemen atılmış, bağırmış “Orucun gitti” diye. Bektaşi cevaplamış: “Oruç gitti ama can geldi.”
Deniz Feneri’nin reklam bütçesi ne kadar!
Deniz Feneri Derneği Almanya’daki “yüzyılın skandalı” karşısında son derece pişkin davranıyor. Mahkeme paranın Türkiye’ye gönderildiğini ve amaç dışı kullanıldığını saptadığı halde bu derneğin yöneticileri hâlâ “Bizim onlarla ilgimiz yok” demeyi sürdürüyor.
Tabii gerçekten gerekli araştırmalar yapılırsa ilgi olup olmadığı ortaya çıkacak. Bakalım iktidar “yolsuzlukların üzerine gitme” sözünü ne kadar yerine getirebilecek.
Şimdi gelelim merak ettiğim başka bir konuya. Almanya’da mahkeme başladığından bu yana tüm gazete ve televizyonlarda sıklıkla Deniz Feneri reklamları yayınlanıyor. Halktan bin bir zahmetle yoksullara yardım etmek için mal ve para toplayan bir derneğin reklam bütçesini çok merak ediyorum.
Özellikle son 15 gündür yoğunlaşan bu reklamlar için medya organlarına acaba ne kadar para ödendi? Bir yardım derneğinin bu kadar büyük reklam bütçesinin olması garip geliyor doğrusu.
Günahkâr doktor
Olay aynen yaşanmıştır. Olayın kahramanı çok yakından tanıdığım bir doktor. “Fıkra gibi olay” şöyle:
Mide ameliyatı geçiren hastası doktor arkadaşıma geliyor ve “Oruç tutmamda bir sakınca var mı?” diye soruyor. Doktor, “Oruç tutma! Belli aralıklarla alman gereken ilaçlar var. Ayrıca kısa aralıklarla sürekli bir şeyler yemen gerek. Eğer oruç tutarsan yine ağır bir mide kanaması geçirirsin” diye cevaplıyor.
Ama hasta “dinen” ikna olmadığı için bir cami imamına gidip durumunu anlatıyor ve aynı soruyu soruyor. İmam cevaplıyor: “Sana bunu söyleyen doktor gühankârın teki. Allah hasta da olsa oruç tutana şifa verir, orucunu sakın ihmal etme.”
Hasta doktoru değil imamı dinliyor. Orucun altıncı gününde çok ağır bir mide kanaması geçirerek koma halinde hastaneye kaldırılıyor. Hâlâ yatıyor.

