Bugün sizlere ikisi artık aramızda olmayan üç orgeneralin öyküsünden söz etmek istiyorum. Hepsi Türk Silahlı Kuvvetleri’ne şerefle hizmet etmiş, görev süreleri boyunca çok başarılı işlere imza atmış bu orgeneraller Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlığı yapmışlardı.
Konu aklıma nereden geldi? Geçen hafta eski turizm bakanlarından Bahattin Yücel’le sohbet ediyorduk. Yücel turizmin yanı sıra asıl eğitimi tarih alanında yaptı. Bu nedenle tarih üzerine çok sohbetimiz olmuştur bugüne kadar. O gün de laf askerden açılmıştı.
Bahattin Yücel “Bazı anıların özellikle genç subaylar tarafından da bilinmesi gerek. Bunlardan alacakları dersler var” dedi. Sonra da yakın tarihten bildiğimiz üç orgeneral ile ilgili ilginç anıları paylaştı.
Orgeneral Kazım Orbay
Mareşal Fevzi Çakmak’tan sonra yeni Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ikinci Genelkurmay Başkanı olan Orgeneral Kazım Orbay Kurtuluş Savaşı gazilerindendi. Türk ordusunun modernleştirilmesi sırasında özellikle jandarma kuvvetinin kurulmasında önemli rol oynamıştı.
Enver Paşa’nın kız kardeşi Mediha Hanım’la evli olan Orbay Afgan ordusunun kuruluşunda da görev almıştı. Orbay 1950 yılında DP iktidarı döneminde emekli olmuştu.
Kazım Orbay emekli olduktan sonra rahatsızlandı. Doktorlar kanser teşhisi koydu. O sırada Türkiye’de kanser tedavisi yok. Amerika’da, kemoterapi de henüz uygulanmadığı için radyoterapi yapılıyor. Ancak bu da çok masraflı.
Can dostu olan Orbay’ı çok seven İsmet İnönü tedavi masraflarını karşılamak istiyor. Buna karşın İnönü Orbay’ın çok gururlu olduğunu bu nedenle böyle bir yardımı asla kabul etmeyeceğini biliyor. Araştırıyor, Genelkurmay’ın yurt dışı tedavi masrafları için bir fonu olduğunu öğreniyor.
Bunun üzerine ordudan iki subaya rica ederek Orbay’a gönderiyor. Subaylar Orbay’a “Silahlı Kuvvetler’in bir sağlık fonu olduğunu, Amerika’da tedavi masraflarının buradan karşılamak istediklerini” söylüyorlar. Oysa masrafları İnönü ödeyecek, durumu saklıyor.
Orbay fonda ne kadar para olduğunu soruyor. Subaylar “Tedaviyi karşılayacak kadar” cevabını verince emekli paşa aynen şunu söylüyor:
“Bakın evlatlarım. Ben bundan sonra tedavi olsam da bir fayda yok. Ama silahlı kuvvetlerde tedavi olmayı bekleyen çok genç subaylar vardır. Bu parayı onlar için kullanın. Bırakın ben vadem gelince göçüp gideyim.”
Orgeneral Muhsin Batur
Muhsin Batur 12 Mart döneminin Hava Kuvvetleri Komutanı. Memduh Tağmaç’ın emekli olmasından sonra o dönem komutanları arasındaki en kıdemli komutandı. Bu nedenle adı bir ara Genelkurmay Başkanı olarak da geçti. Ancak ordu geleneklerini bozmamak için bir havacıyı bu makama getirmedi.
Batur her ne kadar 12 Mart komutanıysa da, o dönemin uygulamalarına “fikren” katıldığını söylemek zor. Nitekim Batur emekli olduktan sonra cesaret gösterip siyasete atıldı. 12 Eylül’e giden yolda CHP’nin Cumhurbaşkanı adayıydı. Bir ara seçilmesine ramak kalmıştı. Ama olmadı. Sonra da 12 Eylül askeri darbesi geldi.
Batur 12 Eylül’den sonra bir rahatsızlık geçiriyor. Tedavisi de hayli masraflı. Batur böyle bir günde gittiği hastanenin asansöründe Sakıp Sabancı ile karşılaşıyor. Hal hatır sorduktan sonra Sabancı Batur’un hastalığını öğreniyor.
Birkaç gün sonra Sabancı Batur’u yemeğe davet ediyor. yemekte kendisine “Paşam bizim holdingin bir sağlık fonu var. Amerika’daki bir hastaneyle de anlaşmamız var. Sizi bu yolla tedavi ettirmemize izin verir misiniz?” diye soruyor.
Batur bir saniye bile düşünmeden cevaplıyor: “Olur mu öyle şey Sakıp Bey. Bu ülkeye kuvvet komutanlığı yapmış biri olarak devletim bana her türlü imkânı sağlıyor. Çok teşekkür ederim.”
Orgeneral Doğan Güreş
Doğan Güreş PKK ile mücadelenin en çektin olduğu yıllarda komutanlık yaptı. PKK terörünün o dönemlerdeki etkisinin azaltılmasında Doğan Paşa’nın büyük etkisi vardır.
Doğan Güreş, emekli olduktan sonra bir kenara çekilmek yerine ülkeye hizmet etmek için siyasete atıldı. Ancak ne yazık ki o dönemin siyasi kavgaları yüzünden bu değerli orgeneralin hem çok hakkı yendi hem de onuruyla oynandı. Kendisinden sonra gelen komutanlar işi o kadar ileri götürdüler ki, adını taşıyan Kışla’daki tabelayı bile indirmek nezaketsizliğinde bulundular. Bu ayıp hâlâ temizlenmedi.
Doğan Paşa emekli olduktan sonra makam arabasının yanısıra Tofaş’tan bir Tempra araba alıyor. Fabrika bu arabayı makul bir fiyattan zırhlıyor. Paşa, ailesinin özel işlerinde bu aracı kullanmaya özen gösteriyor.
Doğan Güreş emeklilik günlerini Marmaris’te geçirmek üzere bir ev yapmaya soyununca bir de bakıyor ki elindeki para bu işe yetmeyecek. Satabileceği tek varlığı zırhlı Tempra. Onu satıyor ve evini bitiriyor.
Ve dört çeker Audi
Bu üç emekli orgeneralden sonra insanın aklına 30 Ağustos’ta emekli olan Yaşar Büyükanıt geliyor. Hiçbir emekli Genelkurmay Başkanı’na tanınmayan olanaklar her nedense Büyükanıt’a tanındı. Altına içinde her şeyi olan zırhlı bir Audi dört çeker otomobil kondu. Fiyatı bir milyon lirayı bulan bu otomobil şimdi Büyükanıt ailesini oradan oraya götürüyor.
Paşanın arabaya plaka olarak FBY’yi taktırması işin adeta komedi yanı. “Fenerbahçeli Yaşar” olarak okunabilecek plaka ile dolaşmak ne derece yakışık alır bunu kamuoyunun takdirine bırakmak gerek.
Paraşüt
Yıldırım Tuna’dan geldi yine: Adamın biri hayatında ilk kez paraşütle atlayış yapmış. 10’a kadar saydıktan sonra ipi çekmiş ama paraşüt açılmamış. Hayli endişeli, yardımcı paraşütün ipini çekmiş yine bir şey yok. Yere doğru muthiş bir hızla çakılmaya saniyeler kala tam tersi istikamette yerden gökyüzüne doğru hızla yükselen başka bir adama rastlamış. Adama bağırmış
“Heeeeeey, paraşütler hakkında bilginiz var mı?”
“Yoook” demiş diğer adam hızla yukarı doğru fırlayışını sürdürerek, “Asıl sizin sıkıştırılmış LPG gaz sobaları hakkında bir bilginiz var mı?..”
Şanssızlığa katlanabiliriz, çünkü dışarıdan gelir ve tümüyle rastlantısaldır. Oysa yaşamda bizi asıl yaralayan, yaptığımız hatalara hayıflanmaktır. Oscar Wilde

