Muzaffer Kuşhan’ı hiç tanımadım. Hatta herhangi bir toplantıda bile karşılaşmadım. Ben de herkes gibi Kuşhan’ı “Zayıflatma kliniği” olan bir doktor olarak bilirim.
Muzaffer Kuşhan’ın yaptığı aslında dünyanın pek çok ülkesindeki bir uygulama. Kilolarından şikâyetçi olanlar bir süre disiplin altında olmak ve zorunlu olarak yemekten uzak durmak amacıyla bu tür “sağlık çiftliği” denilen yerlere gider.
Bu sağlık çiftlikleri “son derece yeni ve modern yöntemler” adı altında aslında gelen “hastalara” yani müşterilere sıkı bir yemek rejimi uygular.
Sabah kahvaltısında bir lokma peynir, iki zeytin, ince ekmek. Sonra uzun yürüyüşler veya başka spor aktiviteleri, arada meyve suları veya küçücük bir kurabiye. Öğle üzeri neredeyse yağsız, tatsız tutsuz salata. Öğleden sonra yine yürüyüş ve spor, akşama da kağıt inceliğinde bir et ya da küçük bir parça balık, yanında yine tatsız tuzsuz salata.
Bu şartları nerede yerine getirirseniz getirin zayıflarsınız. Hem de hızla. Peki insanlar neden bunu yapak için avuç dolusu para dökerler?
Bunun nedeni şu: belli bir disiplin altına girmeden bu tür sıkı rejimler yapılamıyor. Ne kadar kararlı olursanız olun arada kaçırıyor insan.
Şimdi gelelim konumuza. Kuşhan’ın kliniğinde tatsız bir ölüm olayı yaşandı. İşte o andan itibaren kıyamet koptu. Şu anda klinik kapatıldı.
Ancak ölüm olayıyla hepimiz öğrendik ki bu kliniğin ne ruhsatı var, ne çalışma izni. Üstelik bir yıl önce kapatılmasına karar verilmiş ama karar bir türlü uygulanamamış. İşte bu nasıl oluyor?
Benim anlamadığım, yıllardır Kuşhan’ın zayıflama kliniğini adeta mesken haline getirmiş kişilerin suskunluğu ya da fırsat bilip ağır eleştirilerde bulunması.
Kimi “ambulans bile yoktu” diyor, kimi “Doktoru ara ki bulasın” diye çığırtkanlık yapıyor, kimi Kuşhan’ın hakaretlerine maruz kaldığını anlatıyor.
Yahu kardeşim bir kişi bile yok mu “Ben de gittim, çok da faydalandım, herkese de tavsiye ettim” diyebilecek cesareti olan. Ben biliyorum ki kaç kişi Kuşhan’ın kliniğinden övgüyle söz etmişti.
Aslına bakarsanız bu olay herkese ders olabilecek ibretlik bir vakadır. “Ayağınız tökezlemeye görsün, dost düşman birbirine karışır ve sizi bir anda alaşağı ediverirler.” Kısacası “güçlü olduğunuzda yanınızda olanlar, gücünüz gittiğinde en büyük düşmanınız haline gelebilir.” Örnekler o kadar çok ki....
Kantoya yeniden merhaba
Yeni nesil kantoyu pek bilmez aslında. Türk tiyatrosunun en eski unsurlarından biri olan kanto 70’li yıllarda Nurhan Damcıoğlu ile yeniden parlamıştı. Tabii bu konuda büyük sanatçı Seyfi Dursunoğlu’nun (Huysuz Virjin) hakkını yememek gerek. O, mizahla ustaca birleştirip kantoyu her kesime sevdirmişti.
Şimdi durup dururken kanto aklıma nereden geldi? Nurhan Damcıoğlu çok uzun bir aradan sonra en sevilen kanto şarkılarını bir araya getirip yeni bir CD çıkarmış. Ben tesadüfen görünce alıp hemen dinledim.
Öyle hareketli, öyle insanın kanını ısıtan, öyle hoş şarkılar var ki anlatamam.
Damcıoğlu’nun, CD’nin kapağına koyduğu fotoğraflarda 20’lik genç kızları kıskandıracak kadar güzel olması ise cabası.
Kanto, 1800’lü yılların sonuna doğru girmiş kültürümüze. İtalyanca şarkı söylemek anlamına gelen Cantare’den geliyor. Kantonun özelliği şarkı ile birlikte dans etmek. Kanto özellikle Ramazan eğlencelerinin baş köşesinde olurmuş zamanında. Tabii o zamanlarda kadınların sahneye çıkması yasak olduğundan gayrı Müslim kadınlar söylermiş kantoyu. Bazı kantoların sözlerindeki dil kayması da bu yüzden.
Nurhan Damcıoğlu’nu yeni bir albümle tekrar çıkışını görmek çok hoşuma gitti. 8 güzel kantonun bulunduğu albümün yapımcılığını Özkan Turgay üstlenmiş.
Kırmızı hat
Dengir Mir Mehmet Fırat’ın bir zamanlar büyük ortağı olduğu MENAS adlı şirketin TIR’ları gümrük kapılarında “kırmızı hattan” geçiyormuş. Gümrükte üç hat varmış. İtibarlı şirketlerin kamyonları yeşil hattan geçermiş. Yani çok önemli bir ihbar yoksa hiç aranmazmış, belgelere bakılırmış sadece. Sarı hat üzerinde az da olsa kuşku bulunan şirketler içinmiş. Bunlar da çoğu kez aranmazmış ama arama için de ihbara gerek duyulmazmış.
Kırmızı hat ise, şaibeli şirketlere ayrılan hatmış. Bu hattan geçen TIR’lar sıkı sıkı aranırmış.
MENAS’a da kırmızı hat uygun görülmüş. Kılıçdaroğlu herhalde kibarlığından üstüne gitmek istemedi. MENAS neden ve ne zamandan beri kırmızı hatta? Bunun cevabı çok önemli.
Ve tabii Fırat “Bizi artık kırmızı hattan çıkarın” rica yazısına neden adını koydurmuş? Bu soru da cevaplanmadı.
Neden söylediği değil ne söylediği önemli
Milletvekilliğini bırakma pahasına AKP’den ayrılan Abdüllatif Şener’in önceki gece yarısı 32. Gün ekranından yaptığı açıklamalar siyasete bomba gibi düştü. Şener, AKP’nin Deniz Feneri olayına müdahale edemediğini, belediyelerdeki imar yolsuzluklarının bini aştığını, iktidara yakın çevrelerin zenginleştirildiğini anlattı.
Şener’in konuşmasından hemen sonra özellikle AKP çevrelerinde bir tartışmadır başladı. Hedef şaşırtan bu tartışmanın ana konusu şu: “Abdüllatif Şener bir daha aday olamayacağını bildiği için partiden ayrıldı, şimdi böyle konuşuyor.”
Bir kısım da “Şener 6 yıldır hükümetteydi, o zaman aklı neredeydi?” diye soruyor.
Hepsini doğru kabul edebiliriz. Ama tartışma konusu bu değil. Şener’in söyledikleri doğru mu değil mi? Önemli olan budur.
Yoksa Şener’in partiden intikam alması, Erdoğan’la hesaplaşmaya kalkışması ayrı konulardır ki zaman içinde elbette bunlar da gündeme getirilebilir.
Ama bakmamız gereken, söyledikleri. Şener sıradan birisi değil. 6 yıl boyunca Erdoğan’dan sonra gelen en güçlü ve yetkili birkaç isimden biriydi. Belli ki bilerek konuşuyor. İpuçlarını veriyor. “Daha önce neredeydin?” ya da “İntikam mı alıyor?” diye absürd sorularla hedef şaşırtmak yerine, AKP iktidarının en önemli tanığının söylediklerine kulak vermek gerek.
Bayramdan Bayrama
Bektaşiye sormuşlar:
- Rakı içer misin?
- Akşamdaaaan
akşaaaama...
- Namaz kılar mısın?
- Bayramdaaaan bayramaa...
Mükemmel şeyler nadirdir. Plato
Bir kişi de mi iyi konuşmaz?
Haberin Devamı

