Pekin 2008’deki başarısızlık Türkiye’nin bire bir yansımasıdır

Haberin Devamı

Türkiye 2008 Pekin Olimpiyatı’na bugüne kadar gördüğümüz en kalabalık ekip ve branşla katıldı. 12 dalda 68 sporcumuz yarıştı. Ama olimpiyat tarihindeki en az madalyayla döndük.
Bu tabii ki toplumda da öfke yarattı. Oysa kimsenin alınan dereceler yüzünden karalar bağlamaya, sporcuları suçlamaya hakkı yok. Çünkü bu başarısızlık Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun bire bir yansımasıdır.
Ekonomide, siyasette, sosyal yaşamda, eğitimde durumumuz neyse, spordaki durumumuz da aynı çünkü. Türkiye son 6 yılını “Muhalefetsiz ve her şeyi cilalayarak” geçirdi. Sonuç da bu tabii ki.

AKP iktidarı geldiği günden bu yana Mehmet Tezkan’ın pazartesi günü yazdığı gibi geçmişi kötüleyerek ve geçmişin en kötü günlerini temel alarak siyaset yürüttü. Bu iktidarın yaptığı her şey cilalanarak sunuldu. Eksiklikler, aksaklıklar gözardı edildi.

Hemen tüm spor dallarının başına en temel özellikleri “AKP’ye sadakat” olan isimler getirildi. Eğitim, bilim ve liyakat adeta yok sayıldı. İktidarın futbol dışındaki sporlara hiç ilgi göstermediği ve buraları yandaşlarının oyun alanı gibi düşündüğü, Pekin’in hiç önemsenmemesiyle de kendini gösterdi. Yarışmalar için iki bakan dışında tek bir devlet adamı bile Pekin’e gitmedi.
Avrupa Futbol Şampiyonası’na gitmek için çırpınan, kazandığımız maçlardan sonra soyunma odasında şov yapan siyasetçilerimiz Elvan’ı da yerinde kutlayamaz mıydı örneğin?

Türkiye kötü bir geçiş dönemi yaşıyor. Binaların yükseldiği, teknolojinin egemen olduğu, görünüşte parlak bir ülke. Ama bilgiye ve eğitime önem giderek azalırken, insan kalitesi düşüyor, yaşam zevkleri banalleşiyor, umursamazlık toplumun her kesimini kapsıyor, yolsuzluk adi olay haline gelirken, din sömürüsü alabildiğine yükseliyor.
Sporda yaşadığımız acı gerçeği yakında daha birçok alanda yaşarsak hiç şaşırmayın. Çünkü Türkiye bir Dubai olma yolunda. Her şeyin cayır cayır parladığı, çok paranın döndüğü yabancıya açık, kendi halkına despot bir ülke.

*****


Konfüçyüs’a göre beş ağır suç

Birincisi: Uyumsuz ve asi bir tabiatla birlikte gözüpeklik.
İkincisi: Aşağı bir hayat tarzıyla birlikte inatçılık.
Üçüncüsü: Çenesinin kuvvetli olmasıyla birlikte yalancılık.
Dördüncüsü: Herkesin ayıbını, kusurunu aklında tutmakla birlikte herkesle dost geçinmek.
Beşincisi: Hak ve adalet duygusu olmamakla birlikte yaptığı haksızlıkları süslü ve parlak gerekçeler arkasına gizlemek.
Haydutluk ve hırsızlık bu suçlardan sonra gelir.

*****


Bakan Çiçek’ten “yasak savar” gibi cevap

CHP milletvekili Atilla Kart, Başbakan Erdoğan tarafından cevaplanması istemiyle bir soru önergesi hazırlamış. Benim yazımdan da alıntı yaparak, “Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olarak Anayasa gereğince ve esasen ülkemizin yeni bir kaos yaşamaması için yasa tasarısı hazırlıkları yapılmakta mıdır? Yapılmadıysa bundan böyle yapılacak mıdır? Çalışmalar hangi aşamadadır?” sorularını sormuş.
Başbakan adına Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek soru önergesini cevaplarken “TBMM gündeminde böyle bir çalışma yoktur” diyerek, Anayasa değişikliğinin yeterli olduğunu söylemiş.
Resmi Gazete’yi tekrar okudum, Anayasa değişikliği maddesi ile Cumhurbaşkanı seçiminin nasıl yapılacağı anlatılıyor. Ancak günü geldiğinde bunların yetersiz olduğunu göreceğiz.
Birinci sıkıntı şudur: Mevcut Cumhurbaşkanı aday olabilecek mi? Bu Anayasa’da belirtilmemiş.
İkincisi: Cumhurbaşkanı yetkileri aynen bugünkü gibi kalacaksa, aday olanlar halktan oy alabilmek için ne diyeceklerdir?
Üçüncüsü: Cumhurbaşkanı adaylarının kampanyaları için yapacakları harcamaların kaynağı çok sıkıntı yaratacaktır. Adayların maddi kaynaklarının mutla düzenlenmesi gerekir.
Dördüncüsü: Son tura kalan iki adaydan birinin ölmesi halinde tek adayın referanduma sunulacağı belirtilerek bu adayın yüzde 50 oy alması gerektiği belirtiliyor. Yüzde 50 oyu alamazsa seçimin tekrar nasıl yapılacağındada belirsizlik var.
Sonuç olarak Cemil Çiçek adeta “yasak savar” gibi Anayasa’ya dayanarak bir cevap vermiş. Şu anda “çok erken” denilebilir, seçim zamanı yaklaştıkça bir düzenleme yapılabileceği söylenebilir.
Ama Türkiye bu açıdan hep sıkıntı çekti. Seçime doğru yapılacak bir düzenleme yine şaibeli olacaktır. Zaman varken “Anayasa’da zaten var” saplantısından kurtulup Cumhurbaşkanlığı seçim sistemini dört başı mamur hale getirmeliyiz.

*****


Erdoğan içkili yerlere gider mi?

Hürriyet’te Ertuğrul Özkök, Başbakan Erdoğan’ın Rumeli Kavağı’ndaki Balıkçı Kahraman’a gittiğini yazınca bir tartışmadır başladı. Özkök Başbakan’ın içkili bir yere gidebildiğini, orada diğer yemek yiyenlerle sohbet ettiğini ve bunun olumlu bir gelişme olduğunu yazdı. Başka yazarlar da “Erdoğan ilk kez gitmiyor” diye işi biraz gırgıra bile aldılar.

Madem öyle, o halde ben de bu konuda yaşadıklarımdan bazılarını aktarayım: Evet, Erdoğan gerektiğinde içkili yerlere de gidiyor, hatta içki içilen masada oturuyor. Bu yeni değil. Başbakan’la en az 5 kez birlikte yemek yedik. Hepsinde de içki içiliyordu. Erdoğan tabii ki kendisi içmiyordu. Erdoğan’la birlikte olduğum tüm yemeklerde, içkiyle aram pek iyi olmasa da ben de bir iki kadeh içki içtim. Sadece birinde içmedim. Nedenini hemen anlatayım:
1999 yılıydı yanlış hatırlamıyorsam. Erdoğan’ın bir yakını birlikte yemek teklif etti. Etiler’deki Şans Restoran’a gittik. Erdoğan bir şey içmek isteyip istemediğimi sordu, çünkü daha önceden biliyordu ama ben teşekkür edip içmeyeceğimi söyledim.

Çünkü bu yemeğin parasını Erdoğan ödeyecekti, benim ya da başka birinin daveti değildi. İçki konusunda hassas olan bir kişiye içki parası ödetmek bana ahlaklı gelmemişti o sırada. Ama dediğim gibi diğer yemeklerin hepsinde masada içki de vardı. Hatta bir keresinde eşim, Erdoğan’la Emine Hanım’ın arasında oturmuş ve birkaç kadeh votka içmişti. Aylar sonra tekrar bir yemekte bir araya geldiğimizde Erdoğan sadece bir kadeh rakı içince eşime, “Hayrola, siz votka içmez miydiniz” diye de takılmıştı.

DİĞER YENİ YAZILAR