Montrö’ye uydurmak için bu kadar çabaya gerek yoktu

Haberin Devamı

Günlerdir Gürcistan’a insani yardım götürmek için gelen Amerikan askeri gemilerinin Karadeniz’e çıkmasını tartışıyoruz. Sorun iki dev Amerikan hastane gemisinin Gürcistan’a gitmek istemesiyle başlamıştı.

Gemiler İstanbul Boğazı’ndan geçeceklerdi ama son anda Montrö Anlaşması akla geldi. Bu anlaşmaya göre Karadeniz’de kıyısı olmayan ülkelerin askeri amaçlı gemileri eğer 15 bin tonu geçiyorsa Karadeniz’e geçemiyor.

Oysa Amerikan hastane gemileri anlaşmadaki tonajların çok üstündeydi. Bunun üzerine formül aranmaya başlandı. Sonunda ABD, şartlara uyan tonajdaki askeri gemileriyle Karadeniz’e açıldı.

Savaş gemilerinin Boğaz geçişini televizyonların canlı yayınlarında izledik. Pek çok kişi silah dolu bu gemilerin neresine yardım malzemesi konduğunu çözemedi aslında.

Peki, amaç madem insani ve Montrö Anlaşması bu yardımların Amerikan askeri gemileriyle gönderilmesine engel oluyor, neden Türk Deniz Kuvvetleri kullanılmıyor.

Amerikan yardım malzemeleri Türkiye’ye getirilir, bunlar Türk gemilerine yüklenir ve hiçbir sorun yaşanmadan üstelik dilediğiniz kadar yardım malzemesini Gürcistan’a gönderirsiniz.

ABD, ille de “gösteri” yapmak istiyorsa bu da sağlanırdı. Gelen yardım malzemelerinin Türk gemilerine yüklenmesi dünyaya yayın yapan Amerikan televizyonları tarafından canlı olarak ulaştırılırdı kamuoyuna.

Hatta bütün bunlara bile gerek kalmadan yardım malzemeleri sivil Amerikan gemileriyle de taşınabilirdi. Yardımın savaş gemileriyle taşınması diye bir şart yok ki.

Ama bunların hiçbiri yapılmadı. Koşullar zorlandı, ille de Amerikan savaş gemilerinin boğazlardan geçmesi sağlandı. Bu da yapılanın gerçekten insani yardım amaçlı değil ABD-Rusya dikleşmesinin bir parçası olduğunu gösteriyor.

Türkiye bilerek ya da bilmeyerek iki dev arasında kaldı yine. Umarım ve dilerim bu pek de mantıklı olmayan yardım kampanyası Türkiye’nin başına büyük bir iş açmaz.

Ancak şunu da ekleyeyim, sonuçta bu tür işler “iyi niyet delikleri” ile gerçekleşmiyor. Amerikan savaş gemileri şu anda Batum’da ve Türkiye’nin işin dışında tutulması mümkün değil.

*****

Anıtkabir askere bağlı olmamalı

Garip uygulamaların olağan sayıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Geçenlerde bir haber programında Anıtkabir’deki bir tören gösterilirken tekrar aklıma takıldı. Belki bilmeyeniniz vardır, Anıtkabir’in yönetimi, koruması, kollanması Genelkurmay’a bağlı.

Yani Cumhuriyet’i kuran, kendi döneminde hayata geçiremese de demokrasinin temellerini atan, ilkeleriyle Türkiye’nin önünü açan Atatürk’ün mezarı askerlere bağlı, buna karşın saltanatı ve mutlakiyet yönetimini temsil eden Osmanlı sarayları, demokrasinin ve halk iradesinin kalesi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bağlı.

Oysa Anıtkabir’in yönetimi Meclis’te, sarayların yönetimi de Kültür Bakanlığı’nda olmalı.

*****

‘Kocam kızacak’

Fıkra Yıldırım Tuna’dan: Kadın, ucuzluk yapan mağazadan bir sürü kıyafet satın aldıktan sonra kendine yardım eden tezgâhtar kıza “Kocam..” demiş, “Şimdi bunları görünce ’sırası mı şimdi’ diye çok sinirlenecek..”

Tezgâhtar gülerek konuşmuş: “Eminim aldıklarınızın fiyatlarını öğrenince size anlayışlı davranacaktır..”

“Orası öyle ama...” diye devam etmiş kadın, “Biraz önce bacağını kırdı, kaldırımda yatıyor ve bir an önce onu hastaneye götürmemi bekliyor yavrum..!”

*****

Bu da Ergenekon gibi

Mektubu Necati Doğru’nun köşesinde okudum. Silivri’de gazetecilik yapan Cem Güner başına gelenleri anlatıyordu. Güner, Şaban Dişli’nin rüşvetle iş takibi yaptığı iddialarının patladığı Silivri’deki gelişmeleri birkaç yıl öncesinden yazmaya başlamış gazetesinde.

Ondan sonra da başına gelmedik kalmamış. Bıçaklanmış, evinin duvarı yıkılmış, tapusu iptal edilmiş. Ve daha bir sürü şey.

Bütün bunların başına gelmesinin nedeni iktidar partisine mensup bir belediye başkanını eleştirmek, yapıldığını fark ettiği bazı yolsuzlukları ortaya çıkarmak için çaba harcamak.

Bakın işin içinde belediye başkanı var, savcılar var, hâkimler var, polis var, devletin avukatları var. Yani tam bir örgütlü eylem. Bir adamı susturmak için neredeyse devletin tüm birimleri hukukun ve yasaların dışına çıkmaya cüret etmiş.

Ergenekon diye anlatılanlar da böyle değil mi?

*****

Hiç fırsat verdiniz mi?

Akşam gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serdar Turgut pazar yazısında “haberde lezzet” unsurlarını anlatıyordu. Turgut sadece olayı anlatan düz yazıdan ziyade içine hikâye de katan, olayın görünmeyen yanlarını da yansıtan yazılara daha çok değer verdiğini söylüyordu.

Bu çok güzel yazının en sonunda ise Serdar Turgut çok ilginç bir beklentisini dile getiriyordu: “Elimde Truman Capote ve Tom Wolf kalitesinde adam olsa bu tür haberler için birinci sayfanın tamamını ayırırım.”

Burada sormak istediğim şu: Türk basınında bu kalitede isim mi yok, yoksa bu kalitedekilere fırsat mı tanınmıyor?

Truman Capote ve Tom Wolf, Serdar Turgut’un Türkiye’de özlemini çektiği gazeteci-yazar tipinin ilginç örnekleri. Ama herhalde onlar da “biz yazarsak böyle yazarız” diye kendi kararlarını kendileri vermedi. Bu türü denediler, yöneticiler beğendi, okuyucu beğendi, onlar da dünya çapında yazar oldu.

Bizde ise sorun belki gazete yönetimlerinde. Genel yönetmenler birlikte çalıştıkları kişilerin özel yeteneklerini ne kadar biliyor? Özel yeteneği olanları bulup çıkarabiliyor mu? Bunun için fırsat yaratıyorlar mı? Ve en önemlisi günün koşullarına aykırı olsa bile bu yetenekleri değerlendirmede cesur davranabiliyorlar mı?

Örneğin, Serdar Turgut birkaç muhabirine bu türde yazmalarını tavsiye etse ve sonucu görse. Sanıyorum biraz çaba harcarsa aradığı yetenekleri mutlaka bulacaktır. Türk medyasında bu kalitede çalışan sayısı hiç de az değildir.

DİĞER YENİ YAZILAR