Sizlere dün son 40 yılda yaşadığımız askeri darbelerin mantığını anlatmaya çalışmıştım. Bugün de askerin siyasete ne oranda karıştığı konusuna açıklık getirmek istiyorum.
Öncelikle şunu söylemeliyim ki Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinden siyaset yapmaya çalışan AKP’ci çevreler, ısrarla “demokrat askerden” söz ediyor. Hatta bunun için Fethullah Gülen tarikatı ile yakın ilgisi olduğu ileri sürülen eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ü “demokrat komutan” olarak lanse etmeye çalışıyorlar.
Oysa Silahlı Kuvvetler’de aslolan demokrasi değil emir komuta zinciridir. Kendi iç işlerini yine kendi kurallarıyla düzenleyen Silahlı Kuvvetler siyasi otoritenin emri altındadır. Bu nedenle Silahlı Kuvvetler’de demokrasi aramaya kalkmak abestir.
Ancak hepimiz biliyoruz ki bu ülkede iki darbe, bir muhtıralı müdahale ve bir de 28 Şubat yaşandı. Yani asker siyasi otoritenin emrinde ama siyasete müdahale edebiliyor.
Burada en büyük sorumluluk ve hata bizzat siyasilerde. Çünkü siyasetçiler kimi beceriksizliklerini örtmek amacıyla Silahlı Kuvvetler’le oynamayı, onları sürekli müdahale eden ve işleri tıkayan bir organ olarak göstermeyi başardı bugüne kadar.
Siyaset üretemeyen siyasetçiler sıkıştıkları anda askeri öne sürerek, “Onlar istemiyor” söylemine sarıldı. Güneydoğu’da yeni bir strateji mi oluşturuluyor, eğer birilerinin çıkarı bozuluyor ve iş yürümüyorsa bahane hazır: “Asker karşı.”
Kıbrıs’ta çözüm için atılan adımlar tıkandı, yeni proje mi üretilemiyor, bahane hazır: “Asker çok öfkelendi.” Örnekler o kadar çok ki. Belki bir çoğundan askerin bile haberi olmuyordu.
Türkiye’de pek çok sorun, siyasetçilerin “asker korkusu” arkasına sığınmaları nedeniyle çözülemedi. Oysa “asker karşı” denilen pek çok konuda askerlerin aslında çok anlayışlı olduğu ve hatta bu projeleri desteklediği de biliniyor. Çünkü Türk ordusu tarihsel yapısı itibarıyla ilerici ordudur. Osmanlı döneminde her türlü yenilik ordunun öncülüğünde gerçekleşmiştir. Cumhuriyet’i kuran, devrimleri yapan ve koruyan da yine ordudur.
Darbe diye aşağıladığımız 27 Mayıs ve 12 Eylül bile Türkiye’yi çağa ayak uydurmasını sağlayacak pek çok yenilikle tanıştırmıştır.
Türkiye’nin bir gerçeği var: Siyasetçiler, Silahlı Kuvvetler’in emir komuta zinciri ile diledikleri gibi oynayamaz. Örneğin, hükümet tüm komutanları İspanya’daki gibi birden emekli edemez, bunun özel kuralları var. Ama aynı şekilde Silahlı Kuvvetler de hükümete istediğini yaptıramaz. Bunu ilk fark eden Tayyip Erdoğan oldu. Bu nedenle askerle arasında bir dehşet dengesi kurdu. Ne askere karşı gereğini yapıyor ne de askerin sözünü dinliyor. Bunun yerine yandaşlarının askeri yıpratmasına seyirci kalıyor.
Herkesi rahatlatacak karar
Anayasa Mahkemesi’nin karar günü yaklaştıkça “etkileyici yorumlar” da artmaya başladı. Önceki gün köşe komşum Ankara Temsilcimiz Bilal Çetin başkentteki dedikoduları yazıyordu. AKP’liler kapatma ihtimalinin azaldığını, ama partiye bir ceza kesilebileceği düşüncesindeymiş.
Bunu da tıpkı Köksal Toptan’ın dediği gibi “herkese oh dedirtecek, rahatlatacak bir karar” olarak görüyorlarmış. Hatta parti kapatılmaz ama örneğin bir para cezası alırsa, bunun parti için çok ağır bir karar olacağını, laik kesimin de “AKP kapanmadı ama laikliğe aykırılığın odağı oldukları
kayda geçti” diye bundan sevinç duyacaklarını bile söylüyorlarmış.
Açıkçası bunların hepsi bana ham hayal gibi geliyor. Çok kesin bir gerçek var ki, hiçbir karar herkesi rahatlatacak, oh dedirtecek biçimde algılanamaz. Karar artık Anayasa Mahkemesi’nindir. Elindeki delillere ve hukuki verilere bakarak karar alacaktır.
Bu arada kapatma kararı çıkması halinde ülkenin karışacağını, ekonominin alt üst olacağını, hatta halkın sokağa döküleceğini söyleyenler de var. Bir şey diyeyim mi, hiçbir şey olmaz. Herkes anında uyum sağlar, geçer gider.
Hile, oyunu
kazandırsa da
kaderi değiştirmez
La Edri
Bir spekülasyon bitti
Anayasa Mahkemesi’nin AKP’nin kapatılması davasını ele alacağı günü pazartesi olarak açıklaması birçok çevre için galiba sürpriz oldu. En azından son birkaç gündür kamuoyuna pompalanmaya çalışılan havanın boş olduğu ortaya çıktı.
Çünkü kapatma davası konusunda pek konuşamayanlar, eski ABD Büyükelçisi Mark Parris’in “kehanetinden” sonra rahatlamıştı. AKP ve yandaşları kapatma davasının ağustos ayının ilk haftasında ele alınacağına ve kararın da ağustosun ortalarında çıkacağına inanıyor ve bu yönde adeta propaganda yapıyordu.
Bunun bir tek anlamı olabilir: AKP ve yandaşları dava ile ilgili kararın Yüksek Askeri Şûra’dan sonra açıklanmasını tercih ediyor. Böylelikle Yüksek Askeri Şûra Erdoğan’la toplanacak, Başbakan “imza kozunu” sonuna kadar elinde tutacak. Düşünce buydu. Hatta bu yönde Erdoğan’ı tahrik ederek, “Kararları sakın imzalama, Büyükanıt’la birlikte İlker Başbuğ da otomatikman emekli olsun” diyenler bile var.
Anayasa Mahkemesi görüşme günü belirleyerek bu spekülasyonların da önünü kesti. Büyük ihtimalle karar Yüksek Askeri Şûra’dan önce alınmış olacak. Kapatma kararı çıkmazsa Erdoğan Şûra’ya damgasını vurur. Kapatma olursa da atamalar ve emeklilikler yeni kurulacak hükümete kalır.
Cüneyt Koryürek’e saygı sergisi
Olmadık bir kaza sonucu aramızdan ayrılan sevgili Cüneyt Koryürek’i anılarda yaşatmak için ‘Atletizme Adanmış Bir Yaşam: Cüneyt E. Koryürek, Türkiye’nin Olimpiyad Serüveni’ adlı sergi düzenleniyor.
Koç Üniversitesi sponsorluğunda Yapı Kredi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi’nde yarın açılacak sergi 16 Ağustos’a kadar sürecek.
Sergide Türk atletizmine çok büyük emekler veren Koryürek’in çeşitli dünya ve olimpiyat oyunlarında çektiği fotoğraflar sergilenecek. Koryürek’in fotoğraflarının yanı sıra tuttuğu notlar, topladığı hatıra eşyalar, madalyaları da bu sergide yer alacak.
Bu arada belki dikkatinizi çekmiştir, “Olimpiyat” değil “olimpiyad” kelimesi kullanılıyor. Peki neden? Koryürek, Olimpiyadlar adlı kitabında bunu şöyle açıklıyordu: “Kelimenin aslı her dile
‘d’ ile biter, bizde ise yanlış şekilde ‘Olimpiyat’ olarak kullanılmaktadır. Bunu düzeltiyorum.”

