Ya savaş planları da çalınırsa

9 Temmuz 2008

Silahlı Kuvvetler demek “plan ve strateji” demektir. Bu, dünyanın bütün orduları için geçerlidir. Ordular, sanki her gün bir savaş tehlikesi varmış gibi sürekli plan ve strateji üretirler.Bu amaçla tüm ülkeler, başta komşuları olmak üzere “hayali savaş senaryoları” üzerinde çalışırlar. Örneğin Pentagon’un hem genel hem de günün koşullarına göre değişen yüzlerce savaş planı vardır.Pentagon kurmayları dünyanın neresinde olursa olsun, dost ya da düşman fark etmez, gerekli olduğu takdirde bir ülkenin işgali için mutlaka planlar yapmakta ve bunları “çok gizli” kaydıyla saklamaktadır.Pentagon’un değişik koşullarda gerçekleşebilecek bir kargaşa halinde ABD’nin yönetimine el koyma planları da mutlaka hazırdır.Aynı şekilde Türk Silahlı Kuvvetleri de, komşu ülkeleri işgal planları, savunma taktikleri hazırlamıştır. Örneğin Yunanistan’ın, Bulgaristan’ın, Suriye’nin, Irak’ın işgal planlarının olmadığını düşünmek bile abesttir. Rusya ve İran’la olası bir savaşın nasıl sürdürüleceği, gerekirse nereye saldırılacağı da planlanmıştır.Türk Silahlı Kuvvetleri, tıpkı başka ülkeler gibi, bir karışıklık halinde yönetime el koyma planlarını da hazır tutuyordur. Tüm bunlar dünya ordularının uyguladığı plan, taktik ve strateji çalışmalarıdır.Şimdi bu konuya neden girdim. Gelinen teknoloji sayesinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bilgisayar güvenliğinde bir zafiyet noktası olduğu anlaşılıyor. Bu nedenle bazı bilgiler köstebekler tarafından özellikle AKP yanlısı medyaya sızdırılıyor.Yarın öbür gün bu plan ve stratejilerden de çalınma olabilir. O zaman bu medya Türk Silahlı Kuvvetleri’ni, örneğin Suriye’yi işgal etmek için gizli örgüt kurmakla suçlayabilir.*****İşleri güçleri darbe planı yapmak Ergenekon olayıyla AKP’yi kurtarmak isteyen yandaş medyada her gün yeni bir darbe planı okuyoruz. Önce Sarıkız, sonra Ayışığı şimdi de Eldiven adı verilen darbe planlarını ayrıntılarıyla okuduk.Ama sıra eyleme gelince iş orada fosluyor. Çünkü bu çete denen şeyin elindeki silahlar dün Amerikan Konsolosluğu’na yapılan baskında kullanalınlardan bile daha az. Ama plan sayısının maşallahı var.Demek ki emekli paşalar darbe planı yapmaktan ve sonra bozup tekrar yapmaktan darbeyi hayata geçirmeyi bir türlü başaramamışlar.Eğer iddianame de bu doğrultuda çıkacaksa, demek ki Türkiye en çok darbe planlanan ama yapılmayan ülke olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girecek.*****Hisarcıklıoğlu: “Siyaset yok” Pazar akşamı sevgili dostlarımız Arsen ve Can Gürzap’ın küçük kızları Elif’in nikah törenine katıldık. Elif, Erhan İnanılır ile hayatını birleştirdi, mutluluklarının daim olmasını dilerim.Nikâh şahitlerinden biri de TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu idi. Nikâhtan sonra ayak üstü sohbet ettik. Kendisine aynen şunu söyledim: “Sizi tebrik etmek istiyorum. Çünkü son yıllarda sizin gösterdiğiniz siyasi cesareti kimse gösteremedi. Sinan Aygün’ü savunmanız gerçekten müthişti. Ama öyle sanıyorum ki Türkiye yeni bir siyasetçi kazanıyor.” İlk cümlelerimi gülerek dinleyen Hisarcıklıoğlu, son cümledeki “siyaset” sözü üzerine hemen ellerini kaldırdı ve “Yooo, benim siyasetle işim olmaz, herkes kendi işini yapmalı. Herkes işini iyi yapmalı, ülkeyi o zaman düze çıkarırız” dedi. Hisarcıklıoğlu’ndan “siyaset bekleyenlere” hatırlatmak istedim.*****Reklam Kurulu hâlâ duruyor Bundan 6 ay kadar önceydi. Atatürk Havalimanı’ndaki bir içki reklamı panodan kaldırılmış ve Reklam Kurulu tarafından firmaya ceza kesilmişti. Bununla ilgili yazılarım üzerine Sanayi Bakanı Zafer Çağlayan arayarak Reklam Kurulu ile ilgisi olmadığını, sadece yasa gereği bakanlığının bünyesinde olduğunu ama en kısa zamanda bu kurulu dağıtacağını söylemişti. Hafta başında “yazılarımı dikkatle izleyen” bir okurdan aldığım mesajla konu tekrar aklıma takıldı. Okurum “Bakan Bey doğru söylememiş demek ki” diyordu mesajında.Sahi, Sayın Bakan Çağlayan, yazımın sizi rahatsız etmesi üzerine birkaç kez aramış ve yazılı cevaplar göndermiştiniz. Ama geçen 6 ay içinde bırakın Reklam Kurulu’nu dağıtmayı, yapısını bile değiştirmediniz. Bu kurul yine “yanıltıcı reklam” bahanesi ile dilediği firmalara ve hatta köşe yazılarına bile ağır para cezaları vermeye devam ediyor. Üstelik bu kurul o kadar bağımsız hareket ediyor ki, itiraz süresi bile sadece 7 gün ve tahsilat da anında yapılıyor.*****Amerikan elçisi çürüttü İstinye’deki Amerikan Konsolosluğu’na yapılan silahlı saldırıyı duyduğum an aklıma ilk gelen “Şimdi bunun Ergenekon tarafından yapıldığının ileri sürüleceği” idi. Benim gibi pek çok kişinin de aklına bu gelmiştir; çünkü birkaç gün önce sadece AKP’li medyaya sızdırılan bilgiye göre Ergenekon’un 7 Temmuz’dan itibaren bir kaos yaratma operasyonu başlatacağı ileri sürülüyordu. Bunun için saldırılar, bombalamalar ve hatta suikastler yapılacak, ortalık karışacak ve ordu yönetime el koyacaktı.Anlatılan plana uygun biçimde Amerikan Konsolosluğu saldırıya uğramıştı işte. Nitekim olayın üzerinden saatler geçmesine rağmen teröristlerin kimlikleri ve varsa bağlı oldukları örgütler hakkında bilgi verilmiyordu. Başbakan Erdoğan’ın başta İçişleri Bakanı olmak üzere güvenlikle ilgili birimlerle toplantı üstüne toplantı yapması da insanı kuşkulandırıyordu.Neyse ki Amerika Büyükelçisi Ross Wilson olası bir “komplo teorisini” daha başından çürüttü. Bir soru üzerine “Bu eylemin Ergenekon olayıyla ilgili olmadığını sanıyorum” dedi. Amerikan Büyükelçisi, elinde güçlü kanıtlar olmadan konuşmaz. Hele kendi ülkesinden talimat almadan hiç konuşmaz. Bizimkiler saatlerce kimlik bilgilerine ulaşamazken, belli ki Amerikalılar teröristlerin şeceresini ortaya çıkarmış bile.Amerikalılar “Bu işte Ergenekon yok” diyorsa, bizimkilerin gürültü koparması biraz zor. Tabii göreceğiz.*****Karamsar adam, her imkânda bir zorluk görür. İyimser adam ise her zorlukta bir imkân. Churchill

Devamını Oku

Telekulak’a Adalet Bakanı koruması!

8 Temmuz 2008

Ergenekon soruşturması zanlılarına sorguda en çok “telefon dinleme kayıtları” ve “bilgisayar belgeleri” gösterilmiş. Belli ki bunlar “kanıt” olarak kullanılacak.Ancak yasalarımıza göre telefon dinleme kayıtları kanıt olarak kabul edilebiliyor mu? Mümkün, ama yasal ve hukuksal dayanaklarının da yerine getirilmiş olması gerekiyor. Yani her dinleme için ayrı ayrı mahkeme kararı alınmış olmalı. Eğer bu yoksa bu telefon kayıtlarının hiçbir değeri olamaz.Vural Savaş 4 Temmuz’da Sözcü Gazetesi’nde telefon dinlemelerinin kanıt olup olamayacağı yolunda bir yazı yazmıştı. Yazıda doğal olarak pekçok kanun maddesi var. Bunları bir hukukçu gibi irdelemem mümkün değil. Ancak işin özü şu: Dinlemeler için her zanlı için ayrı ayrı mahkeme kararı alındı mı? Eğer tek tek izin alındıysa bunlar kanıt sayılabiliyor.Ama eğer izin yoksa ya da “genel izin” çerçevesinde dinlenme yapılmışsa kayıtlar kanıt niteliğini kaybedecektir. Genel izin konusunu medyadan izlemişsinizdir. İktidar insanları daha rahat izlemek için Emniyet Genel Müdürlüğü ve MİT için bir mahkemeden “genel dinleme” izni almıştı. Bunu öğrenen Jandarma İstihbaratı da aynı izni istemişti. Buna karşın Adalet Bakanı Yargıtay’a bir yazı yazarak Jandarma’ya verilen dinleme izninin iptalini istemişti.Yargıtay Jandarma’ya genel dinleme izni verilmesini Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesi ile iptal etmişti. Aslında bu iptal kararının daha önce MİT ve Emniyet’e verilen izinleri de kapsaması gerekir. Ancak prosedür gereği Adalet Bakanı’nın Yargıtay kararından sonra MİT ve Emniyet için de aynı başvuruyu yapması gerekiyor. Ve ilginçtir bu başvuruyu sadece Adalet Bakanı yapabiliyor. Türkiye’de başka hiçbir kurum ve kişinin böyle bir hakkı yok. Adalet Bakanı ise bu başvuruyu hala yapmadı. Jandarma için Anayasa’ya aykırı bulunan bir izin MİT ve Emniyet tarafından hala kullanılıyor. İşte kuşku burada. Örneğin Mustafa Balbay’ın telefonları şahsa izin yerine “genel izleme” çerçevesinde dinlendiyse, kayıtların hiçbir anlamı kalmadığı gibi derhal imha edilmesi de gerekiyor. Buradaki önemli konu şudur: Adalet Bakanı anayasaya aykırı bir işlemin sürmesine bile bile izin veriyor. Yarın hukuk geçerli olduğunda vereceği cevabı çok merak ediyorum.Ve son bir not: Evlerden alınan bilgisayarların kopyalarının kişiye teslim edilmesi gerekiyor. Şu ana kadar bu yapılmadı.Yani “gözaltında tutulan bilgisayarlar” üzerlerinde her türlü oynamaya açık durumda.*****Herkesi “derin” bir korku sardı Mustafa Balbay ve Ufuk Büyükçelebi’den sonra Erol Mütercimler de gözaltı sürecini kamuoyuna anlattı. Saynur Tezel’in programına katılan Mütercimler’in en çarpıcı sözleri karşılaştığı bir öğrencisinin “Hoca babam sizin derslerinizde tuttuğum notları çöpe atmamı istedi” demesini anlatmasıydı. Bu sadece o öğrencinin sorunu değil. Ergenekon olayındaki son tutuklamalarla birlikte bir zaten başlamış olan “korku” döneminin zirve yaptığını gözlüyorum.Nereden biliyor musunuz? Bana gelen mesajlardan. İnternet sitesindeki yazılarımızın sonuna konan yorumları kastetmiyorum. Direk adıma gelen okur mesajlarını kastediyorum. Tuhaftır son birkaç gündür gelişmelerle ilgili yorumlar çok azaldı. Buna karşın AKP yandaşlarından gelen çok ağır küfürlü mesajlar ise çoğaldı.İnternet, bazen sinir bozucu da olsa fikir ve görüşlerin görülmedik ölçüde özgürce açıklanabildiği bir ortam. Ama belli ki özellikle vatanını seven, cumhuriyet devrim ve ilkelerine bağlı olan, Atatürk’ü seven, ülkenin daha demokratik olmasını isteyenler artık korku içinde.Savcılık soruşturmalarında okur mesajlarının bile “suç kanıtı” gibi gösterilmesi dehşet bir korku yarattı.Bunun da ötesinde birkaç gün öncesine kadar telefonda rahatlıkla siyaset konuşabildiğim pekçok kişi “konuşmayalım” demeye başladı. Karşı devrim propaganda savaşını çok iyi götürüyor.*****Bavullar nereye? Aşırı sinirli biri, havalimanında “Bavul kabul bankosu” görevlisi memura etmediği hakareti bırakmamış.. Müşterinin abartılı kabalığı karşısında, banko memuru sakin ve güleryüzlü bir şekilde davranıyor, hiç cevap vermeden işine devam ediyormuş..Adam işi bitip gidince, bir arkada sıradaki “Sizi tebrik ederim..!” demiş memura, “Hiç tahrike kapılmayıp nezaketinizi sürdürdünüz.. Ama bu kadarı da yanlış.. Yapabileceğiniz bir şeyler olmalı..” “Olmaz olur mu, var efendim..” demiş, memur gülümseyerek, “Şerefsiz New York’a gidiyor, bavulları Bangkok’a..!” (Yine Yıldırım Tuna’dan. Değerli Tuna dün kızını evlendirdi. Gençlere mutluluklar dilerim.)*****İki şok söylentiGerçekten “şok” niteliğinde iki “söylenti” duydum. Ama inanın şaşırmadım. Çünkü kapatma davasının açılmasıyla birlikte iktidar öylesine bir saldırıya geçti ki, insan hiçbir şeye şaşırmaz hale geldi.Söylentilerden birincisi şu; Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın emekli olacağı gün bekleniyor. Çünkü Büyükanıt emekli olduğu andan itibaren açık hedef haline gelecek ve gözaltına alınacak. Savcılık bunun sinyalini gözaltındaki bazı kişilere sorarak verdi. Gazeteci Ufuk Büyükçelebi’ye “Neden Genelkurmay Başkanı ile çekilmiş fotoğrafın var?” sorusu yöneltildi. Bir gazetecinin Genelkurmay Başkanı ile görüşmesi garipseniyor ve bir “terör soruşturmasında” kanıt gibi sunuluyorsa bunun altında başka bir şey vardır.İktidarın Büyükanıt’ı bir “çete” içinde göstermeye çalışması Şemdinli’de patlayan bombaylabaşlamıştı. Bir savcı Büyükanıt’ı “kaos yaratmak” amacıyla bombalar patlatmakla suçlamaya kalkmıştı. Belli bir görüşün adamı olduğu anlaşılan savcıya Adalet Bakanının içinde bulunduğu Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu meslekten men cezası vermişti. Ama amaca ulaşılmış ve Büyükanıt AKP yandaşları tarafından dile dolanmıştıYine Büyükanıt’ın “sivil danışmanlığını” yapan bir kişi de aylar önce Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanmıştı. Bunlar tesadüf değildir herhalde.İkinci hedef ismin ise Anayasa Mahkemesi üyesi Osman Paksüt olduğu söyleniyor. Gözaltı listesinde bulunan ama yurtdışında olduğu için yakalanamayan soruşturmanın en “şaşırtıcı” ismi Turhan Çömez’in de sırf bu amaçla kapsama alındığı belirtiliyor.Herhalde “karar” aşamasında bir Anayasa Mahkemesi üyesinin “terör” suçundan gözaltına alınması iki emekli orgeneralin tutuklanmasından bile daha çok etki yaratır.*****Tarafsızlık, bir ilke olarak sürüp giderse, zayıflık olur. Kossuth

Devamını Oku

Sezer şaka değilmiş meğer

7 Temmuz 2008

Geçen hafta bugüne kadar verdiği bilgilerin doğru çıktığını belirttiğim önemli bir ismin söylediklerini aktarmıştım sizlere. Demişti ki: “Gözaltı listesinde Sezer de vardı, ama son anda vazgeçildi.” Bu kadarını yazmıştım. Pazar günü Ankara’daydım. Konuştuk. “Söylediklerimin tamamını yazmaya korktun galiba” dedi. Şu açıdan haklıydı: gerçekten o gün söylediklerinin tamamını yazmamıştım, sadece Sezer’in de listede olduğunu ama son anda vazgeçildiğini koymuştum yazıma.“Aslında korkmak değil de, biraz çekindim. Sonuçta görevinden ayrılalı bir yıl bile olmamış ve kamuoyunda çok saygın bir yeri olan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in adını düzmece bir terör örgütünün içinde anmak istememiştim. Tabii kusura bakmayın ama biraz da inanamamıştım” cevabını verdim.Bana bilgi aktaran kişi “Ama şimdi herhalde inanmışsındır” dedi. Sonra anlatmaya devam etti: “Polise verilen talimatta Sezer’in de işin içine karıştırılması vardı. Nitekim polis bu çalışmayı yaptı. Genelkurmay müdahale etmesiydi Sezer de mutlaka gözaltına alınacaktı.” Bu söz üzerine şaşırarak sordum: “Genelkurmay’ın bilgisi var mıydı?” Bilgi veren kişi “Olmaması mümkün mü? İki orgenerali gözaltına alacaksınız ve Genelkurmay bunu bilmeyecek, aklın alıyor mu bunu” diye karşılık verdi.Sonra yine devam etti: “Kimse kimseyi kandırmasın. Elbette Genelkurmay’a bilgi verildi. Genelkurmay sessiz kaldı. Çünkü başka çaresi yoktu. İki orgeneral hakkında çok ciddi kanıtlar olduğu söylendi. Böyle bir durumda Genelkurmay’ın ‘dokunmayın’ demesi hiçbir kurala uymaz. Asker hukuki bir soruşturmayı önlüyor görünümüne girmez.” Bunun üzerine “Peki Sezer’e nasıl engel oldular?” diye sordum. Kaynağım “O farklı. Sayın Sezer eski cumhurbaşkanı. Genelkurmay en azından iddianamenin açıklanmasının ve kanıtların ortaya konulmasının daha doğru olacağını belirtti. İktidar da bu kadarına saygı göstermek zorunda kaldı” dedi.Bilgi veren kişi devam etti: “Ancak herhalde sen de fark ettin. Savcı yine de kendini tutamayıp Mustafa Balbay’a Sezer’i sordu. Belli ki amaç Sezer adını resmi kayıtlarda bir şekilde geçirmek. Ayrıca öyle sanıyorum ki Sezer’i Gül’e alternatif tutuyorlar.” Ben de “Bu ne anlama geliyor?” diye sordum. “Dikkat et” dedi ve sürdürdü: “Ergenekon denilen olaydaki sanık sayısı ile AKP’nin kapatma davasında siyasi yasak istenenlerin sayısı neredeyse eşit hale geldi. Kapsama Gül de dahil edilecekse, Sezer’i de Ergenekon sanıkları arasına sokacaklar.”***** Baykal haksız değil Anayasa Mahkemesi’nin CHP’ye verdiği cezadan sonra Baykal’ın Meclis Grubu’nda yaptığı konuşmayı tam dinleyememiştim. Baykal önceki gece bir televizyon kanalında soruları cevaplandırdı. Baykal’ı dinleyince hem bilmediğim bir konuyu öğrendim, hem de Baykal’ın haklı olabileceğini düşündüm.Anayasa Mahkemesi kararından sonra şunu düşünmüştüm: “Mahkeme toplandı önüne konan hesapları inceledi ve usulsüzlük saptadı. Bunun üzerine ceza verdi ve suç duyurusu yaptı.” Oysa durum öyle değilmiş ki bunu yeni öğrendim. Meğer hesaplar bir raportör tarafından incelenmiş. Bu raportör sonucu Anayasa Mahkemesi üyelerine bildirmeden önce AKP medyası ile temasa geçmiş ve CHP’yi küçük düşürecek bilgiler vermiş. Rapor daha sonra üyelere dağıtılmış. Anayasa Mahkemesi üyeleri elbette muhasebeci gibi hesapları inceleyecek durumda değil. Raportöre güvenmişler ve karar almışlar.Baykal “Hangi konularda usulsüzlük olduğunu tam bilmiyoruz, biz de medyaya sızdırılanlardan öğrendik” dedikten sonra usulsüz olarak nitelenen konuları sıraladı. O konuların usulsüzlük olarak nitelenmesi doğru değil gibi geliyor bana. Demek ki iktidar aslında Anayasa Mahkemesi’nin üyelerini değil ama onlara bilgi desteği veren kadroları da ele geçirmiş.*****İddianameyi beklemeye pek gerek yok artık Ergenekon adı verilen olayın başından bu yana hep “iddianameyi beklediğimi” söyledim. Çünkü iddianame olmayışı hepimizi sıkıntıya sokuyordu. Mantıken böyle bir örgütle darbe yapılamayacağını çocuklar bile anlar ama kim bilir, belki de hiç aklımıza bile gelmeyen kanıtlar çıkabilirdi.Oysa şimdi çok belli ki iddianame beklenenden çok daha zayıf çıkacak. Gözaltına alınanlara sorulan sorular, belge diye gösterilen davetiyeler, okur faksları ve hepsi medyada yayınlanmış resmi toplantı fotoğrafları işin ne kadar gayrı ciddi olduğunu gösteriyor bize. Öyle sanıyorum ki AKP medyası bile şaşkınlığa uğrayacak.*****Uçmanın bu kadarı Bundan 10 yıl öncesi Çiller’in, bugün de Tayyip Erdoğan’ın yılmaz savaşçcısı Mümtazer Türköne “PKK- DTP ilişkisi neyse Ergenekon- CHP ilişkisi de aynıdır” demiş.Demek ki gerçekten dilin kemiği yok. Bir partiye gönül vermek demek ki insanı bu kadar uçurabiliyor. Allah akıl fikir versin demekten başka bir şey söylemeye gerek yok diyorum.*****“Karantina itin kopuğun yeridir” İki emekli orgeneral tutuklandıktan sonra Metris Cezaevi’nin “karantina” bölümüne konulmak istenmiş. Cezaevlerinin iç işleyişini ve mantığını bilmeyenler için “karantina” bir şey ifade etmez. Ama “cezaevi kültürü” olanlar “karantina”yı çok iyi bilir.İşte eski bir mahkûmun ağzından karantina: Resmi olarak karantina, tutuklanan sanıkların cezaevindeki koğuşu belli olmadan önce tutuldukları yerdir. Tutuklu cezaevine getirilir. Önce buraya alınır. Daha sonra koğuşu belli olur ya da başka bir cezaevine aktarılır. Buraya kadar bir sorun yok. Ancak gayrı resmi açıdan “karantina” cezaevine gelen tutuklunun “burnunun sürtüldüğü” yerdir. Daha çok itin kopuğun konduğu yerdir. Psikopatlar, caniler bir süre burada tutulur. Başka suçlardan buraya gelenler koğuşa geçmeden önce burada korkutulur hatta taciz edilir. Cezaevine girmenin bir “dehşet” olduğu hissi yaratılır.Şimdi, hakklarındaki iddia ne olursa olsun Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en tepesine gelmiş iki orgeneralin, sıradan birer tutuklu gibi, cezaevine gelen herkesin korkulu rüyası olan karantinaya alınmak istenmeleri en azından çirkindir. Neyse ki aklı selim galip gelmiş ve iktidarın iki emekli generalin “burnunlarını iyice sürtmek” sevdası yarım kalmış.*****Okkır’ın hesabını kim verecek? Kuddusi Okkır 13 ay önce “hakkında hiçbir suçlama yapılmadan” tutuklandı. Cezaevine girerken son derece sağlıklıydı. Ama haksızlığa uğradığına inandığı için kanser oldu. Bir deri bir kemik kaldıktan sonra tahliye edildi. Hastanede üç gün yaşadıktan sonra öldü.Şimdi akıl var izan var. Okkır’ın cezaevine giriş görüntüleriyle çıkış görüntüleri arasında inanılmaz fark var. Bir insanın üç günde bu hale gelmesi olanaksız. Demek ki Okkır aylardır bu haldeydi. Ama vicdan ve insanlıktan nasibini almamış görevlilerle, sözde Hipokrat yemini etmiş doktorlar Okkır’ı ölüme terk etmekten çekinmediler.Yasal olarak kimseden hesap sorulacağını sanmıyorum. Ama o cezaevi yöneticileri ve doktorlar hayatlarının bundan sonrasını yürekleri sızlamadan nasıl geçirecek, çok merak ediyorum. Gerçi kendim de söylüyorum ya “vicdan ve insanlıktan nasibini almamışlar” diye, niye soruyorum ki?***** Kurbağayı koltuğa oturtsan, o yine çamura atlar. Arthur Miller

Devamını Oku

Saldırılara karşı artık herkes başını dik tutmak zorundadır

6 Temmuz 2008

Sevgili okurlar; artık bu sıcak yaz günlerinde “sıcak gündem” klişesi yeterli değil. Çünkü olaylar artık kaynama noktasına geldi. Yakında buharlaşırsak şaşırmayın. Geçen haftayı “normal” koşullarda AKP hakkında açılan kapatma davasının iddianamesinin okunması ve ardından da AKP’nin sözlü savunmasıyla geçireceğimizi sanıyorduk. Ama biliyorsunuz öyle olmadı. Salı sabahı başlayan “Ergenekon dalgası” kapatma davası gelişmelerini bile gölgede bıraktı.İnsanın ruhu daralıyorSevgili okurlar; bu haftaki sohbetimize, ayrıntılarını daha önce de yazdığım bir sıkıntı ile başlamak istiyorum. Anayasa’nın temel ilkelerini değiştirmeye çalışmakla suçlanan ve hakkında kapatma davası açılan AKP, yandaşlarının da çığlıklarıyla inanılmaz bir karalama ve kirletme kampanyası başlattı.Hiçbir kural ve yasanın tanınmadığı bu kampanyadan ister istemez hepimiz nasibimi alıyoruz. AKP’yi eleştirmekle “demokrasi düşmanlığı, hukuku tanımamazlık ve darbeci olmak” eşit tutularak yoğun bir saldırı yapılıyor. Başarılı saldırılarBu saldırılarda başarılı olunduğunu söylemeliyim. Çünkü bu saldırıların, ülkesini seven, Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine gönülden inanan herkesi etkilediği kesin.Bu ilkel kampanyanın etkisiyle pek çok kişi söylemek istediklerini filtreden geçirip, yanlış anlaşılmamak için sözünün başına hep “darbeden yana değilim, darbeler çok kötüdür” ifadesini koymak zorunda kalıyor. Ama artık bu baskının esiri olmaktan kurtulmak zorundayız. Türkiye’yi karanlık bir uçuruma götüren iktidarın hiçbir ahlaki temeli olmayan bu çirkin oyununa hep birlikte karşı çıkmalıyız.CHP’nin atağıDeğerli okurlar; bu konuda en ilginç ve cesur çıkışı hafta sonunda CHP Genel Başkanı Baykal yaptı. Baykal “darbeci” tanımlamasının getireceği psikolojik etkiye hiç aldırmayarak Ergenekon adı verilen garip soruşturmanın hiçbir hukuki temele dayanmadığını, tamamen bir siyasi hesaplaşma ve öç alma hareketi olduğunu söyledi.Baykal kendisi ve partisi adına önemli bir riski üstlendi. Ancak siyasi cesaret ve kararlılık bunu yapmasını gerektiriyor. Bugüne kadar sürdürülen “çekingen” politikalar bir kenara bırakılmalı ve yapılacak karşı propagandalardan korkmadan gerçekleri dile getirmek alkışlanmalı.Hilmi Özkök’ün çıkışıSevgili okurlar; Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, Ergenekon fırtınası sürerken ilginç bir çıkış yaptı. “Resmi bir yetkilinin” duruma el koyması gerektiğini söyleyerek herkesi işbirliğine çağırdı.Özkök’ün Fethullah Gülen tarikatına yakınlığı konusunda ciddi kuşkular var. Böyle bir dönemde “önceden hazırlandığı anlaşılan” bir metni kamuoyuna açıklaması devlet içinde bir tür pazarlık yapıldığı izlenimi uyandırdı bende. Tayyip Erdoğan’ın feda edilip, yola Abdullah Gül’ün yönetiminde devam etmek isteyenlerin yeni planı bu olabilir.Gül devreye girmişSevgili okurlar; Başkomutan Abdullah Gül, Hilmi Özkök’ün çağrısına kadar son gelişmelerle ilgili hiçbir şey söylememişti. Özkök açıklama yapınca Gül de konuştu ve çok ilginç bir değerlendirme yaptı: “Sizin takip ettiğiniz ve etmediğiniz temaslarım oldu” deyiverdi.Takip ettiklerimizi hatırlamıyorum, herhalde haftalık rutin görüşmeleri kastediyor ama bilmediklerimiz önemli. Ve Başkomutan bu temasları hakkında hiçbir bilgi vermiyor. Peki bu kadar önemli bir dönemde Başkomutan’ın yaptığı temaslar ne olabilir? Madem bu tür temaslar yaptığını söylüyor o zaman bunların ne olduğunu da açıklaması gerekmiyor mu? Devlet gizli görüşmelerle mi idare edilir?Tabii sevgili okurlar, insan bu ifadeleri duyunca zihninde “Acaba bir pazarlık mı yapılıyor?” sorusu ister istemez uyanıyor.Medyanın kötü sınavıGeçen haftanın ilginç gelişmelerinden biri, AKP medyasının artık her türlü ahlaki, vicdani ve yasal kuralları bir kenara bırakıp müthiş bir kampanyaya başlamasıydı. Sevgili okurlar; aynı gün 4 gazete birden aynı manşetle çıktı. Bu Türk basınında bir ilkti.AKP medyası bu tür hayali haberler üretmenin yanısıra, kendileri gibi düşünmeyen herkesi karalama ve ihbar furyası da başlattı. Ergenekon operasyonunun süreceğini, asıl medya ayağına henüz gelinmediğini, tutuklanacak çok sayıda gazeteci olması gerektiğini yazdılar. Bu belki de kısa bir süre sonra tarihe karışacak olmanın yarattığı bir hezeyandı. En doğrusu, bu çirkin çığlıklara gülüp geçmek.İftirayı canla ödeyenlerSevgili okurlar; AKP iktidarının ve yandaşlarının, kural tanımaz saldırıları sadece sinirleri bozmuyor, can da alıyor. Hatırlayacaksınız Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü hakkında açılan iftira kampanyasında tutuklanan bir öğretim görevlisi, yaşadıklarını hazmedemeyerek canına kıymıştı. Daha sonra gıyabında beraat etti ama ne çare. Benzer durumla yine karşı karşıyayız. 13 ay önce tutuklanan bir “sözde” sanık çektiği sıkıntılardan kanser oluyor. Ama onu içerde tutan zihniyet kılını bile kıpırdatmıyor. Ne zaman ki kanserli tutuklu iğne ipliğe dönüp kendinden geçiyor ancak o zaman hastane akıllara geliyor. Her şeyi bırakın, bunun vicdani hesabını kim nasıl ödeyecek?Gusto farkıSevgili okurlar, gazetemiz cumartesi günkü manşetinde kibar davranarak “Yorum farkı” manşetini atmış. Konu, Erdoğan’ın Koç Holding Onursal Başkanı Rahmi Koç’a söylediği “garip” sözlerdi.Belli ki Erdoğan çok öfkelenmiş Koç’un sözlerine. Ama bu bir yorum farkı değil yaşam gustosu farkıdır. Rahmi Koç, çağdaş bir iş adamı olarak yanında çalışan kişilerin kendisine özen göstermesini istiyor. Temiz giyinmesini, her gün tıraş olmasını tercih ettiğini söylüyor. Kıyafet konusunda da ciddiyet aradığını, erkeklerin kot pantolon, kadınların da mini etek giymesinden hazzetmediğini belirtiyor.Erdoğan ise bu “gusto”yu anlamadığı için AKP tabanını oluşturanların kastedildiğini sanıyor. Çünkü kendi tabanı böyle. Abdest almasını bilir ama yıkanmaz, kravat takar ama gömleğini, pantalonunu ütülemez, üç günlük sakalla gezmeyi rahatlık sanır. Fark kaliteli yaşam anlayışı ile “nasıl istersen öyle yap abi” banalliği arasındadır.Hepinize iyi haftalar dilerim.*****Polisin bildiği küfür gerçeği Gazeteci Ufuk Büyükçelebi’ye sorguda, telefonla yaptığı görüşmelerde sarf ettiği küfürleri sormuşlar. Büyükçelebi’nin “dinleme kayıtlarında” bazı devlet büyüklerine küfür ettiği duyuluyormuş çünkü.Telefonda ya da bir dostumuzla karşılıklı konuşmalarda bırakın devlet büyüklerini, insan kendi en yakınları için bile argo deyimler veya küfürler kullanır. Bunların delil olması mümkün müdür?Burada anladığım, büyük bir korku salınarak “nefesinizi bile dinliyoruz ona göre ayağınızı denk alın” denmek isteniyor.Neyse, daha önce de yazdığım bilinen bir hikâyedir, yeri gelmişken tekrar anlatayım:Adamın biri kahvede “Ben böyle başbakanın” diye başlayıp saydırmış. Polis karakola götürmüş, komiser sormuş “Niye başbakana küfür ettin?” diye. Adam cevaplamış: “Ben bizim başbakana değil, Patagonya başbakanına küfür ettim” demiş. Komiser gülmüş “Hadi len, kimi kandırıyorsun, biz hangi başbakana küfür edileceğini bilmez miyiz?”.***** İftira, kılıçtan daha zalim bir silahtır, çünkü iftiranın açtığı yaralar hiçbir zaman kapanmaz. Henry Fielding

Devamını Oku

Hangi meslekler bunlar?

5 Temmuz 2008

Bu yazıda birbirine çok benzeyen iki mesleği anlatıyorum. Bakalım okuduklarınızdan bunların hangi meslekler olduğunu çıkarabilecek misiniz? Ama darılmak, alınmak yok...- Her ikisi de dünyanın en eski meslekleridir.- Her ikisi için de “Allah muhtaç etmesin ama yokluklarını da göstermesin” denir.- Eğer özel sektörde çalışıyorlarsa ne ala, toplumda her ikisininde saygınlığı yüksek olur. Ama eğer kamu sektöründe iseler halleri perişandır.- Sosyetik olanları daima el üstünde tutulur; sık sık televizyonlarda, basında boy gösterirler.- Her ikisinin de çalışma saatleri düzenli değildir. Ne zaman çağırılırsa o zaman gitmek zorundadırlar.- Her ikisi de müşterilerini seçme şansına sahip değildir. Ancak müşterileri onları seçebilir.- Muameleleri iyi olmak zorundadır, müşteri memnun kalmazsa bir daha gelmez.- Her ikisi de otobüste, trende vs. yolculuk yaparken yanlarında oturan kişiye mesleklerinin ne olduğunu söylemekten çekinirler. Aksi takdirde yanlarındaki kişi kendilerinden yararlanmaya kalkışabilir.- Mesleklerini sevmeseler de bir kere başladılar mı artık geriye dönüş yoktur.- Her ikisi de çocuklarını kendileri gibi olmasınlar diye en iyi okullarda okuturlar.- İkisinin de aldığı ücrete “vizite ücreti” denir.- “Ne olacaksan ol ama en iyisi ol” düsturu her iki meslek için de geçerlidir.-Her ikisinin de en büyük hayali, bol para kazanıp, en kısa zamanda bu meslekten kurtulmak ve normal insanlar gibi bir yaşam sürebilmektir.*****Kadın-Erkek GELECEKBir kadının gelecek endişesi evlenene kadar sürer.Bir erkeğin gelecek endişesi evlenince başlar.MUTLULUKBir erkekle mutlu olabilmek için onu çok iyi anlamak ve az sevmek gerekir.Bir kadınla mutlu olabilmek için onu çok sevmek ve anlamaya calışmamak gerekir.DEĞİŞİM ORANIBir kadin kocasının değişeceği inancıyla evlenir ama erkek degişmez.Bir erkek karısının değişmeyeceği inancıyla evlenir ama kadın değişir.TARTIŞMA TEKNİKLERİKadın bir tartışmada her zaman son sözü söyler. Bu sözden sonra erkeğin söyleyeceği her şey yeni bir tartışma konusudur.*****Dedin de aklıma geldi Fırsat buldukça bana gönderilen kitapları bu köşeden yorumluyor, hoşuma gidenleri sizlerle paylaşıyorum. Geçtiğimiz günlerde elime Mestan Şakrak’ın kaleme aldığı “Dedin de aklıma geldi” kitabı ulaştı. İçinde türlü fıkranın derlendiği kitap fıkra çeşitliliği ve kaleme alınış biçimi açısından çok hoşuma gitti. İşte bazı örnekler:HangisiPlaj bekçisi genç kızı çok cürretkâr bikini içinde görünce yanına yaklaştı, “Fransız olduğunuz anlaşılıyor” dedi ve devam etti: “Bizde böyle iki parçalı mayo giymek yasaktır!” Fransız kız şaşırdı ve o şaşkınlıkla: “Peki öyleyse...” dedi ve ardından sordu: “Hangisini çıkartayım?” BabaÖğretmen çocuklara, babalarının mesleklerini soruyordu: “Metin, baban ne iş yapıyor?” Metin cevap verdi: “Otobüsleri kaldırıyor öğretmenim...” Önde oturan çocuk yanındaki arkadaşına sordu: “Pek anlamadım. Neymiş babası?” Arkadaşı büyük bir saflıkla cevap verdi: “Vinçmiş vinç!” SekreterPatron, sekreter aradığına dair ilan vermişti. Gelenler arasından birini seçti. Kızın genel kültürünü yokladıktan sonra, tepeden inme soru sordu: “Bundan önceki işinizden neden ayrıldınız?” Genç kız yanıtladı: “Önce siz söyleyin bakalım. Bundan önceki sekreteriniz işi neden bıraktı?” Meryem AnaBir gün çocuğun biri annesinden bisiklet istemiş, anneside: “Git İsa’ya mektup yaz, o sana gönderir” demiş. Çocuk başlamış mektup yazmaya. Önce İsa’ya “Ben geçen yıl iyi bir çocuk oldum” demiş. Sonra İsa benim nasıl bir çocuk olduğumu bilir deyip buruşturup atmış. Başka bir mektubunda da “Ben geçen yıl iyi normal bir çocuktum” demiş, bu da olmuyor kağıdı buruşturup atmış. Derken bir kilisenin önünden geçerken Meryem Ana heykeline rastlamış, heykelin kafasını koparıp almış eve götürmüş. Başlamış İsa’ya mektup yazmaya: “Annen elimde, bana hemen bir bisiklet gönder... Kim olduğumu biliyor musun?” GazeteKadın kahvaltı sofrasında gazete okuyan kocasına söylenmiş: “Keşke bir gazete olsaymışım. Bütün gün sıkı sıkı tuttuğun ve ilgilendiğin şey ben olurdum.” Adam kafasını bile kaldırmadan cevap vermiş: “Evet keşke gazete olsaydın, yarın senin yerine yeni bir tane alabilirdim...”*****Evli çiftin 3’üncü yıl günlüğü Kadının günlüğü: Bugün üç yıl bitti. Onun karşısına gelinlikle çıktığım günkü kadar mutluyum. Tanrım, onu ne kadar seviyorum. Mükemmel bir erkek, cazibeli, yakışıklı, anlayışlı, sevecen, her şey var onda. Bugün cumartesi, bıraktım arkadaşlarıyla maç seyretsin, eğlensin. En sevdiği yemek olan pastırmalı kurufasulye ile pilav yapıyorum. En sevdiği kıyafeti giydim. Yemekten sonra, şöminenin karşısına bir şişe kırmızı şarapla uzanacağız. Eve geldi sonunda. Bana sarılışı biraz soğuktu, aklı başka yerde sanki. Aman Tanrım, yoksa? Tüm cilvelerime rağmen, bana yanaşmadı. Arkadaşlarıyla ne yaptığını sordum, ağzında bir şeyler geveledi. Yemekte biraz keyfi yerine gelir gibi oldu, ama hâlâ dalgın, hâlâ uzak, hâlâ kabuğuna çekilmiş. Herhalde “ötekini” düşünüyor. Benden genç mi acaba? İş yerindeki sarışın pazarlama temsilcisi olmasın? Şöminenin karşısında şarabımızı yudumlarken, artık dayanamadım “Neyin var?” diye sordum. Gülümsedi, zoraki bir gülümseme, acı dolu, uzaklık dolu... “Yok bir şeyim” diye geçiştirdi. O gürül gürül yanan aşkın bu kadar çabuk biteceğine inanamıyorum, daha dün bana ebediyete kadar benimle olmak istediğini söylüyordu. Bugün aramızda iletişim kopukluğu başladı bile. Belki de artık yaşlanıp deforme oluyorum. Çok mu vır vır yapıyorum? Elini tuttum. Elimi okşadı ama eller hissiz, parmak uçları soğuk... Çocuk istesem? Yalan, yalan, yalan. Kendimi kandırmaktan başka bir şey değil bunlar. Bitti...Bittti...Bitti. Tanrım, ölmek istiyorum. Kendimi son kez onun kollarına attım. Ağlaya ağlaya uykuya dalmışım. Erkeğin günlüğü: Öff be, ulan Fenerbahçe yine yenildi yaa. Ama kurufasülye güzeldi!*****Kişi başına düşen milli gelir artsın diye hayatına son verdi

Devamını Oku

Servis yapmayın yeter

4 Temmuz 2008

Başbakan Erdoğan dün partisinin il başkanları toplantısında konuştu. Konuşma, başından sonuna hukuka saygı töreni gibiydi. Erdoğan, hukuktan girdi hukuktan çıktı. Bu güzel bir gelişme.Ancak sıra bu süreçte medyanın sorumluluğuna gelince çok şaşırdım. Çünkü Erdoğan üzerine basa basa medyanın hukuk sürecine müdahale ettiğini, bundan kaçınması gerektiğini söyledi. Aslında bu, yanlış da değildi. Şaşırtıcı olan tavsiyesiydi.Çünkü Erdoğan hukuk sürecini etkileyecek, hâkimleri baskı altına alacak yorum ve haberlerden sakınılması gerektiğini vurguladı. Birtakım hayali haberlerin duyurulmasından oluşan endişesini dile getirdi.İyi güzel de, hukuk sürecini etkilemeye çalışan haber, yorum ve bilgiler bizzat AKP’nin güdümündeki medyadan saçılıyor ortalığa.Bütün gazete ve televizyonlar Ergenekon soruşturmasına eğilmiş durumda. İstanbul Emniyet Müdürlüğü önünde onlarca muhabir ve kameraman gece gündüz nöbet tutuyor.Ancak her nasılsa sadece AKP’li medya polisten ya da savcılıktan “iddianame cümleleri” sızdırma cinliği gösterebiliyor. Kuvvet komutanlığı yapmış bir emekli orgeneralin “kaçma ihtimali” olduğunu ve bu nedenle zaman yitirilmeden gözaltına alındığını bu medyadan öğreniyoruz!7 Temmuz günü kaos yaratıp ortalığın kana bulanacağını da her ne hikmetse yine AKP medyası öğrenip kamuoyuna duyuruyor!Başbakan Erdoğan “medyaya sorumluluk” dersi vermek yerine kendi medyasına yapılan “servisi” durdurmalıdır. AKP iktidarı “Menderes döneminde” bile görülmemiş bir uygulamayla medyayı ağır bir baskı altında tutuyor.Bu korku ve dehşet ortamında pek çok gazeteci, bırakın özgürce fikrini açıklamayı, rutin haberleri bile yazmakta zorlanırken, yandaş gazeteciler kendileri gibi düşünmeyen, Cumhuriyet ilkelerine, Atatürk düşüncesine, vatanına milletine bağlı herkesi karalama ve ihbar harekâtını sürdürüyor.Şimdi kapatılma korkusu içindeki Başbakan 6 yıldır iktidarda olduğunu unutuyor yine “şikâyet” mekanizmasını çalıştırarak “mağduru” oynamayı tercih ediyor.Başbakan “hukuka baskıyı” kendi medyasının yaptığını görmezden gelerek halka doğruyu söylememekten vazgeçmelidir.***** Çifte standartToplumda saygın yeri olan isimlerin “hoyratça” gözaltına alınmasını eleştirdiğinizde “malum koro” hemen ayağa kalkarak “Kimsenin bir ayrıcalığı yoktur, hukukun önünde herkes eşittir” diye savunma yapıyor.Tamam doğru. Elbette eğer ortada bir suç varsa, kanun önünde herkes eşittir ve kimsenin ayrıcalığı da olamaz. “Velev ki” bu kişi bir emekli kuvvet komutanı veya gazeteci ya da iş adamı olsun. Buna itirazımız yok.Ancak aynı malum çevreler gözaltında tutulan bu saygın isimlerin “özel ve klimalı” odalarda tutulduğunu anlatıyorlar ballandıra ballandıra.Gözaltına alınan isimlere “iyi davranılması” elbette güzel bir şey de, ama madem hukuk önünde herkes eşit, gözaltına alınan herkes “klimalı özel” odalarda mı bekletiliyor bu süre içinde?Eşitlikse herkese uygulanmalı. Gözaltına alınmada “eşitlik” isteyip, emniyette “özel odayı” alkışlamak sahtekârlıktır.*****Ümraniye SoruşturmasıGünlerdir Ergenekon aşağı Ergenekon yukarı... Bilmem dikkatinizi çekti mi ama TRT bu soruşturmaya Ergenekon adını vermiyor. TRT bültenlerinde olay “Ümraniye soruşturması” olarak geçiyor.Aslına bakarsanız işin doğrusu da belki bu. Ergenekon gibi Türklüğün önemli bir destanını “çete” adı olarak anmak bir anlamda anılara da saygısızlıktır.***** Ne işin varLondra’daki restoranların birinde, İngiliz garson Türk müşteriye: “Çanakkale’de çok askerimizi öldürdüğünüz için sizleri pek sevmeyiz” deyince, bizimkinden cevap gecikmemiş: “Peki orada ne işiniz vardı?”*****Cehaletle deha arasındaki gerçek fark nedir biliyor musunuz? Dehanın sınırları var cehaletinse hiçbir sınırı yoktur. Whoopi Goldberg*****Madımak için aykırı bir aydın görüşü Sivas’ta 36 aydının yakıldığı 2 Temmuz’un yıldönümünde büyük törenler yapıldı. Madımak Oteli önünde yapılan törende buranın bir müze olması istendi. Nitekim medyada da bu tür bir kampanya sürdürülüyor. Ancak Sivaslı bir aydından gelen mesaj da ilgi çekici. Müze isteğine aykırı görüş belirten bu okurun mesajını sizle paylaşmak istedim:“Her 2 Temmuz’da olduğu gibi kimileri yine ‘Madımak Oteli müze olsun’ diye tutturmakta. Bu entelektüeller 2 Temmuz’da Sivas’a geliyorlar ama 3 Temmuz’da, 4 Temmuz’da, 25 Ağustos’ta ya da 25 Kasım’da burada yoklar. Biz Sivaslı aydınlar elbette bu vahim olaydan çok üzgünüz. Ama onlar gidiyor, bizim hayatımız burada devam ediyor. 2 Temmuz’da anma yapıyorsunuz. Saygı duruşu, çiçek atma, yürüyüş... Ama orası müze olduğunda kucağımıza bombayı koyup yine gideceksiniz. Ya burada kalan bizler? Sahi müzede ne sergilenir? Vazgeçin bu sevdadan. Sivaslı istemiyor. Entelektüeller kendilerini tatmin için bunu ortaya atarak provokasyona kapı araladıklarının farkında değiller mi?”***** Kelepçe inat için vurulmuştuErgenekon soruşturması nedeniyle gözaltına alınan Tercüman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ufuk Büyükçelebi mahkeme tarafından ilk serbest bırakılan isimlerden oldu.Büyükçelebi’nin gözaltı operasyonundaki özelliği, elleri kelepçelenen tek kişi olmasıydı. Peki o kadar gözaltına rağmen neden bir tek Ufuk Büyükçelebi’ye kelepçe takılmıştı.Sorunun cevabı şaşırtıcı olduğu kadar ibret verici. Olay şu: Polis, Büyükçelebi’yi odasında arama yapmak için Tercüman binasına getiriyor. Tercüman Gazetesi ile SkyTürk televizyonu kardeş kuruluş ve binaları yan yana. Binaya polis girince doğal olarak SkyTürk kameraları da içeri giriyor. Polis her nedense “Kamera ile çekim yapmayın” diye bağırıyor. Ama kameramanlar görevlerine devam ediyor. Bunun üzerine baskını yöneten polis, “Eğer kameraları kapatmazsanız Ufuk Büyükçelebi’ye kelepçe takarız” diyor. Büyükçelebi kameramanlara “Siz görevinizi yapın, onlar da yapsın. İstiyorlarsa kelepçe taksınlar” diyor.Bunun üzerine polis Büyükçelebi’yi binadan elleri arkadan kelepçeli olarak çıkarıyor. Bu olay Ergenekon adı altında sürdürülen korku operasyonlarına katılan bazı polislerin de ne kadar taraflı ve hazırlıklı olduğunu gösteriyor. Ankara’da da Sinan Aygün’ü götüren polisler, “Atatürk’ü seviyorsun ama kasandaki paralarda Atatürk resmi yok” diye laf sokuşturmaya çalışmıştı.Poliste böylesine bir tarikat örgütlenmesi yapılırsa, bu gördüklerimiz az bile kalır.

Devamını Oku

Küçük çaplı bir darbe amaçlanıyor

2 Temmuz 2008

Aslına bakarsanız ortada fol yok yumurta yok. AKP ve destekçisi sözde liberaller aylardır “darbe planlanıyor” hezeyanı ile herkese saldırıyorlar. 26 el bombası, 5 tabanca, 8 şarjör ile nasıl darbe yapılacağını açıklayamayan AKP ve yandaşlarının asıl amacı belki de küçük çaplı bir darbeye çağrı yapmak.Gelin bir komplo teorisi oluşturalım. Adı üzerinde komplo teorisi, doğru olup olmaması önemli değil. AKP ve yandaşları Anayasa Mahkemesi’nin “kapatma” kararı vereceğinden emin gözüküyor. Burada şimdilik hesaplanamayan şey: Anayasa Mahkemesi’nin siyasi yasak kavramına bir tanım getirip getirmeyeceği.AKP ve yandaşları şöyle düşünüyor: Parti kapatılır ve siyasi yasaklar gelirse AKP bölünebilir. Hızla oluşturulacak yeni bir yapı ile iktidar el değiştirir. AKP tek vücut olarak yeni bir partileşme sürecine giremezse, yerel seçimlerde tüm Türkiye’deki belediyeleri kaybederler.Bu durumda “İnadına Tayyip” sloganı da geçerliliğini kaybeder çünkü kimse menfaati olmayan bir siyasi hareketin arkasında durmaz.Yani yeniden toparlanmak ve eskisinden güçlü olarak iktidara gelmek çok zorlaşır. Ama bu planı bozacak ve AKP’yi hem mağdur hem de mağrur duruma getirecek başka bir şey var.Şu: Askeri çok ileri giden eleştiri ve aşağılamalarla ağır biçimde tahrik edersiniz. Üst düzey komutanlar soğukkanlı davranmaya çalışır. Oysa alt kademeler, bu ağır tahriklere karşı daha dayanıksız olur. Ve hiç beklenmedik bir anda, tıpkı Talat Aydemir olayında olduğu gibi bir grup genç subay ülke yönetimine el koymaya kalkar. Böyle bir teşebbüsün başarılı olması mümkün değildir. Kalkışma kısa sürede bastırılır.Ama sonuçta demokrasiye bağlılık direnci sizi kahraman yapar. Bu takdirde Anayasa Mahkemesi de karar alamaz. AKP ve Başkanı demokrasi kahramanı olarak Türkiye’yi diledikleri gibi yönetip rejimi de değiştirme gücüne kavuşur. *** Son günlerin ürünü bir politik fıkra Anayasa Mahkemesi AKP’ye kapatma cezası vermiş, Tayyip Erdoğan’ı da siyasi yasaklı ilan etmiş. Erdoğan’ın milletvekilliği düşünce tabii ki başbakanlığı da düşmüş.Ertesi gün yaşlı bir adam Erdoğan’ın Keçiören’deki evinin önüne gitmiş. Eski Başbakan olduğu için kapıda korumalar yine bekliyor. Adam “Başbakan’ı göreceğim” demiş. Korumalar “Amca artık Tayyip Bey Başbakan değil” demişler. Adam gitmiş.Ama ertesi gün yine gelmiş. Yine aynı soruyu sormuş. Korumalar da “Tayyip Bey artık Başbakan değil” demişler. Bir sonraki gün adam yine kapıda. Yine aynı konuşmalar olmuş. 5’inci gün adam yine gelince korumalardan biri dayanamamış ve “Amca senim aklın yok galiba. Kaç gündür söylüyoruz, Tayyip Bey Başbakan değil artık. Niye laf anlamıyorsun?” diye çıkışmış.Yaşlı adam gülerek cevaplamış: “Evladım onu biliyorum, her gün duymak çok hoşuma gidiyor da ondan soruyorum.” *** Terörle mücadeleden ‘Terörle Mücadele’ye! Ergenekon adı verilen ve şimdilik ne olduğu bilinmeyen soruşturma kapsamındaki gözaltılar trajikomik bir durumu da sergiliyor.Önceki gün gözaltına alınan generaller Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde çok uzun yıllardır terörle mücadele ediyordu. Bu uğurda canları pahasına görev yapan komutanlar bir sabah kapılarında polislerle karşılaştı.Bu polislerin üniformalarında “Terörle Mücadele” yazıyordu. Kendimi o komutanların yerine koyup düşünüyorum. Terörle mücadeleden çıktıktan sonra polisin terörle mücadele ekipleri tarafından bir terörist gibi alınıp götürülmek herhalde ruhumda derin bir yara açardı. *** 15 yıl sonra geldiğimiz nokta Sivas’ta aydınların diri diri yakıldığı Madımak faciasının üzerinden tam 15 yıl geçti. Şimdi o korkunç katliamın görüntülerini izlerken şehvet içinde saldıran kalabalık içinden yükselen sesleri de tekrar dinliyoruz.“Kahrolsun laiklik” diye bağırıyor birileri örneğin. Aziz Nesin’i kastederek “Kahrolsun şeytan” diye bağırıyor biri. Sonra “İçeri atsana lan ateşi” diye bir ses duyuyorsunuz. Ve meydanda kara sakallı cüppeli biri haykırıyor “Cumhuriyet’in temelini Sivas’ta attılar, burada boğacağız.” İşte aradan 15 yıl geçti. O gün atılan sloganlar bir bir hayata geçirilmeye çalışılıyor. Temeli Sivas’ta atılan Cumhuriyet’in boğulmasına ramak kaldı. İbretle seyrediyoruz. *** Sezer’in adı geçiyor muydu?Bugüne kadar söyledikleri yanlış çıkmayan Ankaralı bir kaynağım aradı dün. Çok ilginç bir şey söyledi. Dedi ki: “Son toparlama operasyonunda 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de adı vardı. Ama bu son dakikada durdu.” Doğru olabilir mi? Bilemiyorum. Ama Ergenekon adı altında Amerika’daki McCarthy dönemini andıran gözaltılara yönelen iktidar bu konuda da gözünü karartmış olabilir.Eğer bilgi doğruysa, her şeye rağmen son anda aklı selim galip gelmiş demektir. Ya da son anda buna cesaret edemediler. *** Bir karar verin AKP medyası dün çığlık çığlığaydı. Kendini tutamayıp, “Darbeci paşalar gözaltında” diyen bile vardı. Oysa ısrarla demokrasi, hukuk ve insan haklarından söz ediyorlar. İddianamesi olmadığı gibi henüz sanık durumunda olup olmadıkları bile belli olmayan kişiler için hüküm vermekten kaçınmıyorlar. Kendi jargonlarına bile uymuyorlar. Neyse.Aslında şunu söylemek istiyorum: AKP’ye açılan kapatma davasından sonra özellikle bu yandaş kesim “Bu bir yargı darbesidir” diye ortalığı ayağa kaldırmaya çalıştı.Ama eş zamanlı olarak da “darbe” iddiaları Silahlı Kuvvetler’i de aşağılayan bir üslupla sürdürülüyor. Peki bu size tuhaf gelmiyor mu? Eğer Anayasa Mahkemesi’nde görülen dava bir yargı darbesiyse, başka darbeye niye gerek duyulsun ki? *** Kötü kazanabilir. Ama üstün gelemez. Joseph Roux

Devamını Oku

En büyük hasarı Erdoğan görür

1 Temmuz 2008

Artık çok açık bir gerçek ki Ergenekon adı verilen olay bir çete ve darbe davasından ziyade siyasi hesaplaşma haline dönüştü. Kimse “Ortada bir suç var, hukuk yoluyla üzerine gidiliyor” diyemez. Eğer gerçekten bir suç varsa işin bu kadar uzatılmaması gerekirdi. Oysa sakız gibi uzatılarak ve hemen her operasyon birkaç gün öncesinden yandaş medyaya sızdırılarak sürdürülüyor her şey.Şimdi bunları bir kenara bırakalım. İktidar ve Başbakan olayın neresinde, bu konuyu irdeleyelim.Ergenekon olayı başlatıldığında ortada henüz kapatma davası yoktu. Olay başladığında iktidar darbeye karşı kendini güvence altına almak istiyordu gözlediğim kadarıyla.Bir taraftan güçlü iktidar portresi çizilirken, öte taraftan da “Bizi yıkmak isteyen derin güçler var” propagandası ile de dengeler tutulmak isteniyordu. Ancak kapatma davasının açılmasıyla işin seyri değişti. İktidar hiç de akıllıca olmayan bir yöntemle “kapatma davası ile Ergenekon davasını” birbirinin alternatifi gibi gösterme çabasına girdi.Yandaş medya doğruluğu kesin olmayan bilgi ve belgelerle donatılırken, AKP’li olmayan ama AKP destekçiliğine soyunan liberaller darbe, derin devlet, yeni anayasa tartışmalarını başlattılar.Ancak gözlediğim kadarıyla Tayyip Erdoğan burada çok önemli bir hesap hatası yaptı. Ona danışmanlık yapanlar belli ki, “Bu süreç lehimize işler, hem kapatma davasını etkileriz hem de rakipleri teker teker ortadan kaldırırız, üstelik dış destek de alırız” fikrini işlediler.Ancak aynı zamanda AKP içinde başka bir oyun oynandığı da biliniyor. Bu da olası bir kapanma halinde parti içi egemenliğin kime geçeceği konusu. Şu anda “Tayyip Erdoğan kimi işaret ederse o kazanır” görüşü hâkim gibi olsa da, örneğin Cumhurbaşkanı Gül’ün süreçte etkin bir rol oynamaya hazırlandığı biliniyor.Gül’ün “Hedefe giden yolda fedakârlık yapılabilir” mantığı ile Erdoğan’ı devre dışı bırakma formülleri aradığı çok konuşuluyor.Çünkü bu süreçte Gül, Erdoğan’a göre avantajlı durumda. Nedeni basit: Eğer Anayasa Mahkemesi AKP’yi kapatır ve Erdoğan’ı da sorumlu tutarsa, Başbakan o an makamını boşaltacağı gibi milletvekilliği de düşecek.Oysa aynı karar alınsa bile Abdullah Gül’ün durumu tartışmalı. Gül, ceza alsa bile bir ihtimal Cumhurbaşkanlığı’na devam edebilir. İşte Gül ve ekibini iştahlandıran da bence bu. Tayyip Erdoğan feda edilebilir, yola devam kararı alınır. *** İddianame Gözaltı operasyonunda herkesin en çok konuştuğu konu “Neden bir yılı geçmesine rağmen hâlâ iddianame” yok sorusuydu. Kesin bir açıklama yok ama AKP’liler “Süreçte her gün bir şey bulunuyor, tüm kişiler toplanınca iddianame yazılır” diyorlar. Peki.Ancak anladığım kadarıyla iddianameyi yazmakta zorlanıyor savcılar. Çünkü bir darbe planı varsa, bu takdirde arkasında silahlı bir güç de olmak zorunda. Bu silahlı güç de askerde var. Bu durumda iddianameye “darbeye hazır askeri birliklerin ve komutanlarının da eklenmesi” gerekir. Böyle bir şey olmadığı kesin.O halde iddianame “Askeri darbeye kışkırtmak için terör eylemleri ve kaos yaratmak” iddiasını ortaya atılabilir. Ama böyle bir iddiayı çürütmek de çok zor olmaz.Bu nedenle Ergenekon olayı için “siyasi bir hesaplaşma” demek çok da yanlış olmayacaktır.Belli ki bu konuyu tartışmaya günlerce devam edeceğiz. *** Konunun zorlukları Ergenekon olayı ile ilgili bir gazeteci olarak yaşadığımız sıkıntılar var. Bunları belirteyim.1- Bu dava ile ilgili hiçbir şey bilmiyoruz. Sadece AKP medyasına sızdırılan bazı telefon konuşmaları, e-mail yazışmaları ve bulunan bazı silah ve patlayıcılar var.2- Tutuklanan ve gözaltına alınanlar arasında dengesizlik var. Bir tarafta emekli orgeneraller, parti başkanları, diğer tarafta gazeteci ve yazarlar ile mafya artığı isimler bulunuyor. Kafalar karışıyor.3- Tutuklanan ve gözaltına alınan isimlerin hangi ilişkiler içinde olduklarını bilmiyoruz. Bu nedenle kimse kefil olma cesareti gösteremiyor.4- Bu isimlerin darbe yapamayacağını söylemek sıkıntı yaratıyor. Haklarındaki iddialar konusunda hiçbir bilginiz olmadığı için “darbecileri savunma” gibi abuk sabuk bir durumun içine düşüyorsunuz.5- Bir yılı aşan süreç boyunca kimsenin aklına gelmeyen isimlerin tutuklanması ya da gözaltına alınması, herkesi kuşku ve endişe içinde bırakıyor. İster istemez sıranın kendinizde ya da tanıdığınız başka birinde olabileceği aklınıza geliyor.6- Karmakarışık gelişmeler nedeniyle yazdığınız yazıların ya da yaptığınız konuşmaların “soruşturmayı etkilemek” adına suç teşkil edip etmediğine dikkat edemiyorsunuz. Bu da olmadık başka davaların başınızı derde sokmasına neden olabilir. *** Hodri meydanDeniz Baykal dünkü parti grup toplantısında Erdoğan’a “Başkasının değil Meclis’in değil sadece Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Deniz Baykal’ın dokunulmazlıklarını kaldıralım” teklifi vererek “Hodri meydan” dedi. Dokunulmazlıkların demokrasimizin işleyişine ne derece ket vurduğundan söz etmeyeceğim. Hoşuma giden, Deniz Baykal’ın çıkışı oldu. Tecrübeli siyasetçinin gözaltıların bu derece belirsiz olduğu bir dönemde bu çıkışı yapması CHP’de bıçağın kemiğe dayandığını gösteriyor. *** “Yargı taraflı” iddiası havada kaldı AKP’ye açılan kapatma davasından bu yana AKP yandaşlarının medyada ısrarla tartıştığı bir konu var. O da Yargı’nın tarafsızlığını yitirdiği. Hele kapatma davasının üstüne bir de Anayasa Mahkemesi’nin türbana izin veren anayasa değişikliğini iptal etmesi gelince koro daha yüksek sesle bağırmaya başladı.Ama son bir haftada yaşadığımız olaylar bu iddiaların hepsini havada bıraktı. Hemen neler olduğunu hatırlayalım.1- Yargıtay Genel Kurulu Fethullah Gülen hakkında verilen beraat kararının bozulmasını isteyen kararı reddetti. Böylelikle Gülen’in “Şeriat devletine geçmek için çete oluşturmak” suçlamasından beraati kesinleşti.2- Anayasa Mahkemesi CHP’nin hesaplarında usulsüzlük bularak 1 milyon YTL’ye yakın varlığını Hazine’ye irat kaydetti. Ayrıca CHP yönetimi için suç duyurusunda bulundu. Baykal’a yargı yolu açıldı.3- Aralarında bir eski kuvvet komutanı ile bir orgeneralin bulunduğu çok sayıda kişi sabahın erken saatlerinde gözaltına alındı.Bütün bu olaylara bakınca Türkiye’de Yargı’nın hukuk dışına çıktığını herhalde kimse söyleyemez. Son bir not daha yazayım: Dünün en ilginç açıklaması AKP’li Dengir Mir Mehmet Fırat’tan geldi. Haftalardır yargı bağımsızlığının kalmadığından şikâyet eden bu siyasetçimiz dün “Herkes yargı kararına uymalı” dedi. Hoş... *** Çamur atma; hedefini şaşırır, kirli ellerinle kalıverirsin. Joseph Parker

Devamını Oku