Saldırılara karşı artık herkes başını dik tutmak zorundadır

Haberin Devamı

Sevgili okurlar; artık bu sıcak yaz günlerinde “sıcak gündem” klişesi yeterli değil. Çünkü olaylar artık kaynama noktasına geldi. Yakında buharlaşırsak şaşırmayın. Geçen haftayı “normal” koşullarda AKP hakkında açılan kapatma davasının iddianamesinin okunması ve ardından da AKP’nin sözlü savunmasıyla geçireceğimizi sanıyorduk. Ama biliyorsunuz öyle olmadı. Salı sabahı başlayan “Ergenekon dalgası” kapatma davası gelişmelerini bile gölgede bıraktı.

İnsanın ruhu daralıyor

Sevgili okurlar; bu haftaki sohbetimize, ayrıntılarını daha önce de yazdığım bir sıkıntı ile başlamak istiyorum. Anayasa’nın temel ilkelerini değiştirmeye çalışmakla suçlanan ve hakkında kapatma davası açılan AKP, yandaşlarının da çığlıklarıyla inanılmaz bir karalama ve kirletme kampanyası başlattı.

Hiçbir kural ve yasanın tanınmadığı bu kampanyadan ister istemez hepimiz nasibimi alıyoruz. AKP’yi eleştirmekle “demokrasi düşmanlığı, hukuku tanımamazlık ve darbeci olmak” eşit tutularak yoğun bir saldırı yapılıyor.

Başarılı saldırılar

Bu saldırılarda başarılı olunduğunu söylemeliyim. Çünkü bu saldırıların, ülkesini seven, Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine gönülden inanan herkesi etkilediği kesin.

Bu ilkel kampanyanın etkisiyle pek çok kişi söylemek istediklerini filtreden geçirip, yanlış anlaşılmamak için sözünün başına hep “darbeden yana değilim, darbeler çok kötüdür” ifadesini koymak zorunda kalıyor.

Ama artık bu baskının esiri olmaktan kurtulmak zorundayız. Türkiye’yi karanlık bir uçuruma götüren iktidarın hiçbir ahlaki temeli olmayan bu çirkin oyununa hep birlikte karşı çıkmalıyız.

CHP’nin atağı

Değerli okurlar; bu konuda en ilginç ve cesur çıkışı hafta sonunda CHP Genel Başkanı Baykal yaptı. Baykal “darbeci” tanımlamasının getireceği psikolojik etkiye hiç aldırmayarak Ergenekon adı verilen garip soruşturmanın hiçbir hukuki temele dayanmadığını, tamamen bir siyasi hesaplaşma ve öç alma hareketi olduğunu söyledi.

Baykal kendisi ve partisi adına önemli bir riski üstlendi. Ancak siyasi cesaret ve kararlılık bunu yapmasını gerektiriyor. Bugüne kadar sürdürülen “çekingen” politikalar bir kenara bırakılmalı ve yapılacak karşı propagandalardan korkmadan gerçekleri dile getirmek alkışlanmalı.

Hilmi Özkök’ün çıkışı

Sevgili okurlar; Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, Ergenekon fırtınası sürerken ilginç bir çıkış yaptı. “Resmi bir yetkilinin” duruma el koyması gerektiğini söyleyerek herkesi işbirliğine çağırdı.

Özkök’ün Fethullah Gülen tarikatına yakınlığı konusunda ciddi kuşkular var. Böyle bir dönemde “önceden hazırlandığı anlaşılan” bir metni kamuoyuna açıklaması devlet içinde bir tür pazarlık yapıldığı izlenimi uyandırdı bende. Tayyip Erdoğan’ın feda edilip, yola Abdullah Gül’ün yönetiminde devam etmek isteyenlerin yeni planı bu olabilir.

Gül devreye girmiş

Sevgili okurlar; Başkomutan Abdullah Gül, Hilmi Özkök’ün çağrısına kadar son gelişmelerle ilgili hiçbir şey söylememişti. Özkök açıklama yapınca Gül de konuştu ve çok ilginç bir değerlendirme yaptı: “Sizin takip ettiğiniz ve etmediğiniz temaslarım oldu” deyiverdi.

Takip ettiklerimizi hatırlamıyorum, herhalde haftalık rutin görüşmeleri kastediyor ama bilmediklerimiz önemli. Ve Başkomutan bu temasları hakkında hiçbir bilgi vermiyor. Peki bu kadar önemli bir dönemde Başkomutan’ın yaptığı temaslar ne olabilir? Madem bu tür temaslar yaptığını söylüyor o zaman bunların ne olduğunu da açıklaması gerekmiyor mu? Devlet gizli görüşmelerle mi idare edilir?

Tabii sevgili okurlar, insan bu ifadeleri duyunca zihninde “Acaba bir pazarlık mı yapılıyor?” sorusu ister istemez uyanıyor.

Medyanın kötü sınavı

Geçen haftanın ilginç gelişmelerinden biri, AKP medyasının artık her türlü ahlaki, vicdani ve yasal kuralları bir kenara bırakıp müthiş bir kampanyaya başlamasıydı. Sevgili okurlar; aynı gün 4 gazete birden aynı manşetle çıktı. Bu Türk basınında bir ilkti.

AKP medyası bu tür hayali haberler üretmenin yanısıra, kendileri gibi düşünmeyen herkesi karalama ve ihbar furyası da başlattı. Ergenekon operasyonunun süreceğini, asıl medya ayağına henüz gelinmediğini, tutuklanacak çok sayıda gazeteci olması gerektiğini yazdılar. Bu belki de kısa bir süre sonra tarihe karışacak olmanın yarattığı bir hezeyandı. En doğrusu, bu çirkin çığlıklara gülüp geçmek.

İftirayı canla ödeyenler

Sevgili okurlar; AKP iktidarının ve yandaşlarının, kural tanımaz saldırıları sadece sinirleri bozmuyor, can da alıyor. Hatırlayacaksınız Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü hakkında açılan iftira kampanyasında tutuklanan bir öğretim görevlisi, yaşadıklarını hazmedemeyerek canına kıymıştı. Daha sonra gıyabında beraat etti ama ne çare. Benzer durumla yine karşı karşıyayız. 13 ay önce tutuklanan bir “sözde” sanık çektiği sıkıntılardan kanser oluyor. Ama onu içerde tutan zihniyet kılını bile kıpırdatmıyor. Ne zaman ki kanserli tutuklu iğne ipliğe dönüp kendinden geçiyor ancak o zaman hastane akıllara geliyor. Her şeyi bırakın, bunun vicdani hesabını kim nasıl ödeyecek?

Gusto farkı

Sevgili okurlar, gazetemiz cumartesi günkü manşetinde kibar davranarak “Yorum farkı” manşetini atmış. Konu, Erdoğan’ın Koç Holding Onursal Başkanı Rahmi Koç’a söylediği “garip” sözlerdi.

Belli ki Erdoğan çok öfkelenmiş Koç’un sözlerine. Ama bu bir yorum farkı değil yaşam gustosu farkıdır. Rahmi Koç, çağdaş bir iş adamı olarak yanında çalışan kişilerin kendisine özen göstermesini istiyor. Temiz giyinmesini, her gün tıraş olmasını tercih ettiğini söylüyor. Kıyafet konusunda da ciddiyet aradığını, erkeklerin kot pantolon, kadınların da mini etek giymesinden hazzetmediğini belirtiyor.

Erdoğan ise bu “gusto”yu anlamadığı için AKP tabanını oluşturanların kastedildiğini sanıyor. Çünkü kendi tabanı böyle. Abdest almasını bilir ama yıkanmaz, kravat takar ama gömleğini, pantalonunu ütülemez, üç günlük sakalla gezmeyi rahatlık sanır. Fark kaliteli yaşam anlayışı ile “nasıl istersen öyle yap abi” banalliği arasındadır.

Hepinize iyi haftalar dilerim.

*****


Polisin bildiği küfür gerçeği

Gazeteci Ufuk Büyükçelebi’ye sorguda, telefonla yaptığı görüşmelerde sarf ettiği küfürleri sormuşlar. Büyükçelebi’nin “dinleme kayıtlarında” bazı devlet büyüklerine küfür ettiği duyuluyormuş çünkü.

Telefonda ya da bir dostumuzla karşılıklı konuşmalarda bırakın devlet büyüklerini, insan kendi en yakınları için bile argo deyimler veya küfürler kullanır. Bunların delil olması mümkün müdür?

Burada anladığım, büyük bir korku salınarak “nefesinizi bile dinliyoruz ona göre ayağınızı denk alın” denmek isteniyor.

Neyse, daha önce de yazdığım bilinen bir hikâyedir, yeri gelmişken tekrar anlatayım:

Adamın biri kahvede “Ben böyle başbakanın” diye başlayıp saydırmış. Polis karakola götürmüş, komiser sormuş “Niye başbakana küfür ettin?” diye. Adam cevaplamış: “Ben bizim başbakana değil, Patagonya başbakanına küfür ettim” demiş. Komiser gülmüş “Hadi len, kimi kandırıyorsun, biz hangi başbakana küfür edileceğini bilmez miyiz?”.

*****


İftira, kılıçtan daha zalim bir silahtır, çünkü iftiranın açtığı yaralar hiçbir zaman kapanmaz. Henry Fielding


DİĞER YENİ YAZILAR