Geçen hafta bugüne kadar verdiği bilgilerin doğru çıktığını belirttiğim önemli bir ismin söylediklerini aktarmıştım sizlere. Demişti ki: “Gözaltı listesinde Sezer de vardı, ama son anda vazgeçildi.” Bu kadarını yazmıştım.
Pazar günü Ankara’daydım. Konuştuk. “Söylediklerimin tamamını yazmaya korktun galiba” dedi. Şu açıdan haklıydı: gerçekten o gün söylediklerinin tamamını yazmamıştım, sadece Sezer’in de listede olduğunu ama son anda vazgeçildiğini koymuştum yazıma.
“Aslında korkmak değil de, biraz çekindim. Sonuçta görevinden ayrılalı bir yıl bile olmamış ve kamuoyunda çok saygın bir yeri olan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in adını düzmece bir terör örgütünün içinde anmak istememiştim. Tabii kusura bakmayın ama biraz da inanamamıştım” cevabını verdim.
Bana bilgi aktaran kişi “Ama şimdi herhalde inanmışsındır” dedi. Sonra anlatmaya devam etti: “Polise verilen talimatta Sezer’in de işin içine karıştırılması vardı. Nitekim polis bu çalışmayı yaptı. Genelkurmay müdahale etmesiydi Sezer de mutlaka gözaltına alınacaktı.”
Bu söz üzerine şaşırarak sordum: “Genelkurmay’ın bilgisi var mıydı?” Bilgi veren kişi “Olmaması mümkün mü? İki orgenerali gözaltına alacaksınız ve Genelkurmay bunu bilmeyecek, aklın alıyor mu bunu” diye karşılık verdi.
Sonra yine devam etti: “Kimse kimseyi kandırmasın. Elbette Genelkurmay’a bilgi verildi. Genelkurmay sessiz kaldı. Çünkü başka çaresi yoktu. İki orgeneral hakkında çok ciddi kanıtlar olduğu söylendi. Böyle bir durumda Genelkurmay’ın ‘dokunmayın’ demesi hiçbir kurala uymaz. Asker hukuki bir soruşturmayı önlüyor görünümüne girmez.”
Bunun üzerine “Peki Sezer’e nasıl engel oldular?” diye sordum. Kaynağım “O farklı. Sayın Sezer eski cumhurbaşkanı. Genelkurmay en azından iddianamenin açıklanmasının ve kanıtların ortaya konulmasının daha doğru olacağını belirtti. İktidar da bu kadarına saygı göstermek zorunda kaldı” dedi.
Bilgi veren kişi devam etti: “Ancak herhalde sen de fark ettin. Savcı yine de kendini tutamayıp Mustafa Balbay’a Sezer’i sordu. Belli ki amaç Sezer adını resmi kayıtlarda bir şekilde geçirmek. Ayrıca öyle sanıyorum ki Sezer’i Gül’e alternatif tutuyorlar.”
Ben de “Bu ne anlama geliyor?” diye sordum. “Dikkat et” dedi ve sürdürdü: “Ergenekon denilen olaydaki sanık sayısı ile AKP’nin kapatma davasında siyasi yasak istenenlerin sayısı neredeyse eşit hale geldi. Kapsama Gül de dahil edilecekse, Sezer’i de Ergenekon sanıkları arasına sokacaklar.”
Baykal haksız değil
Anayasa Mahkemesi’nin CHP’ye verdiği cezadan sonra Baykal’ın Meclis Grubu’nda yaptığı konuşmayı tam dinleyememiştim. Baykal önceki gece bir televizyon kanalında soruları cevaplandırdı. Baykal’ı dinleyince hem bilmediğim bir konuyu öğrendim, hem de Baykal’ın haklı olabileceğini düşündüm.
Anayasa Mahkemesi kararından sonra şunu düşünmüştüm: “Mahkeme toplandı önüne konan hesapları inceledi ve usulsüzlük saptadı. Bunun üzerine ceza verdi ve suç duyurusu yaptı.”
Oysa durum öyle değilmiş ki bunu yeni öğrendim. Meğer hesaplar bir raportör tarafından incelenmiş. Bu raportör sonucu Anayasa Mahkemesi üyelerine bildirmeden önce AKP medyası ile temasa geçmiş ve CHP’yi küçük düşürecek bilgiler vermiş. Rapor daha sonra üyelere dağıtılmış. Anayasa Mahkemesi üyeleri elbette muhasebeci gibi hesapları inceleyecek durumda değil. Raportöre güvenmişler ve karar almışlar.
Baykal “Hangi konularda usulsüzlük olduğunu tam bilmiyoruz, biz de medyaya sızdırılanlardan öğrendik” dedikten sonra usulsüz olarak nitelenen konuları sıraladı. O konuların usulsüzlük olarak nitelenmesi doğru değil gibi geliyor bana. Demek ki iktidar aslında Anayasa Mahkemesi’nin üyelerini değil ama onlara bilgi desteği veren kadroları da ele geçirmiş.
İddianameyi beklemeye pek gerek yok artık
Ergenekon adı verilen olayın başından bu yana hep “iddianameyi beklediğimi” söyledim. Çünkü iddianame olmayışı hepimizi sıkıntıya sokuyordu. Mantıken böyle bir örgütle darbe yapılamayacağını çocuklar bile anlar ama kim bilir, belki de hiç aklımıza bile gelmeyen kanıtlar çıkabilirdi.
Oysa şimdi çok belli ki iddianame beklenenden çok daha zayıf çıkacak. Gözaltına alınanlara sorulan sorular, belge diye gösterilen davetiyeler, okur faksları ve hepsi medyada yayınlanmış resmi toplantı fotoğrafları işin ne kadar gayrı ciddi olduğunu gösteriyor bize. Öyle sanıyorum ki AKP medyası bile şaşkınlığa uğrayacak.
Uçmanın bu kadarı
Bundan 10 yıl öncesi Çiller’in, bugün de Tayyip Erdoğan’ın yılmaz savaşçcısı Mümtazer Türköne “PKK- DTP ilişkisi neyse Ergenekon- CHP ilişkisi de aynıdır” demiş.
Demek ki gerçekten dilin kemiği yok. Bir partiye gönül vermek demek ki insanı bu kadar uçurabiliyor. Allah akıl fikir versin demekten başka bir şey söylemeye gerek yok diyorum.
“Karantina itin kopuğun yeridir”
İki emekli orgeneral tutuklandıktan sonra Metris Cezaevi’nin “karantina” bölümüne konulmak istenmiş. Cezaevlerinin iç işleyişini ve mantığını bilmeyenler için “karantina” bir şey ifade etmez. Ama “cezaevi kültürü” olanlar “karantina”yı çok iyi bilir.
İşte eski bir mahkûmun ağzından karantina: Resmi olarak karantina, tutuklanan sanıkların cezaevindeki koğuşu belli olmadan önce tutuldukları yerdir. Tutuklu cezaevine getirilir. Önce buraya alınır. Daha sonra koğuşu belli olur ya da başka bir cezaevine aktarılır. Buraya kadar bir sorun yok. Ancak gayrı resmi açıdan “karantina” cezaevine gelen tutuklunun “burnunun sürtüldüğü” yerdir. Daha çok itin kopuğun konduğu yerdir. Psikopatlar, caniler bir süre burada tutulur. Başka suçlardan buraya gelenler koğuşa geçmeden önce burada korkutulur hatta taciz edilir. Cezaevine girmenin bir “dehşet” olduğu hissi yaratılır.
Şimdi, hakklarındaki iddia ne olursa olsun Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en tepesine gelmiş iki orgeneralin, sıradan birer tutuklu gibi, cezaevine gelen herkesin korkulu rüyası olan karantinaya alınmak istenmeleri en azından çirkindir. Neyse ki aklı selim galip gelmiş ve iktidarın iki emekli generalin “burnunlarını iyice sürtmek” sevdası yarım kalmış.
Okkır’ın hesabını kim verecek?
Kuddusi Okkır 13 ay önce “hakkında hiçbir suçlama yapılmadan” tutuklandı. Cezaevine girerken son derece sağlıklıydı. Ama haksızlığa uğradığına inandığı için kanser oldu. Bir deri bir kemik kaldıktan sonra tahliye edildi. Hastanede üç gün yaşadıktan sonra öldü.
Şimdi akıl var izan var. Okkır’ın cezaevine giriş görüntüleriyle çıkış görüntüleri arasında inanılmaz fark var. Bir insanın üç günde bu hale gelmesi olanaksız. Demek ki Okkır aylardır bu haldeydi. Ama vicdan ve insanlıktan nasibini almamış görevlilerle, sözde Hipokrat yemini etmiş doktorlar Okkır’ı ölüme terk etmekten çekinmediler.
Yasal olarak kimseden hesap sorulacağını sanmıyorum. Ama o cezaevi yöneticileri ve doktorlar hayatlarının bundan sonrasını yürekleri sızlamadan nasıl geçirecek, çok merak ediyorum. Gerçi kendim de söylüyorum ya “vicdan ve insanlıktan nasibini almamışlar” diye, niye soruyorum ki?
Kurbağayı koltuğa oturtsan, o yine çamura atlar.
Arthur Miller

