Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı İlhami Erdil “yolsuzluk” suçlamasıyla mahkemeye verildi, yargılama sonunda hapse mahkûm edildi. Rütbeleri söküldü, Silahlı Kuvvetler’le ilişkisi kesildi. Mahkûmiyeti bitti ve şimdi özgür. Bu nedenle artık bazı duyumlarımı yazabilirim.
Erdil, basit bir yolsuzluk suçlamasıyla yargılandı. Silah alımlarında komisyon istemek, ihalelerden pay almak gibi konular değildi suçlama. Fındık fıstık parası, maydanoz alımı, bazı parçaları eksilen porselen takımlardan yargılandı eski komutan.
Örneğin, Deniz Kuvvetleri 4 milyar dolarlık denizaltı alacak. Vatan’da bu denizaltıların pek işe yaramadığı anlatılıyordu çarşamba günü. Benim aklıma ise “Türkiye’nin gerçekten denizaltıya ihtiyacı var mı?” sorusu takılmıştı. İlhami Erdil örneğin böyle saçma bir alımdan komisyon kapmakla yargılansa bugünkü yazıyı yazmayı düşünmezdim bile.
Şimdi gerilere gidelim... Ecevit, Başbakan. Yüksek Askeri Şûra toplanmış. Erdil Paşa da “Donanma Komutanı” sıfatıyla şûrada oturuyor. Askerler her yıl yaptıkları gibi Silahlı Kuvvetler prensipleri ile bağdaşmayan personelin ihracı konusunu ortaya koyuyorlar. İhracı istenenlerin çoğu dini faaliyetlerde bulunanlarla ilgili.
Ecevit bu kez ihraçlara karşı çıkıyor, iddiaların doğru olmadığına inandığını söylüyor. Bunun üzerine komutanlar aralarında toplanıp Ecevit’e ayrıntılı bilgi vermeyi kararlaştırıyorlar. Anlatma görevi de İlhami Erdil’e veriliyor.
Erdil ertesi günkü toplantıda ordudaki irticai faaliyetleri ayrıntılarıyla anlatmaya başlıyor. Bu faaliyetlerde asıl itici güç Fethullah Gülen tarikatı. Erdil Paşa, Fethullah Gülen tarikatının faaliyetlerini bütün ayrıntılarıyla ve belgeleriyle anlatıyor.
Ecevit’in yüzü asılıyor. İlhami Erdil’in Fethullah Gülen’le yakınlığını ima etmesi üzerine sinirlenen Ecevit, “Siz benim laikliğimi mi sorguluyorsunuz, benim laikliğime inanmıyor musunuz?” diye soruyor.
Erdil ne yapacağını şaşırıyor. Bunun cevabını o anda söylemek elbette çok zor. Ama sözü birden Hüseyin Kıvrıkoğlu alıyor ve Ecevit’e çok sert bir ifadeyle “Evet sayın Başbakan, sizin artık laikliğe önem verdiğinize inanmıyoruz” diyor.
Hava buz gibi oluyor. Şûra sona eriyor, ihraçlar imzalanıyor. Fethullah Gülen tarikatına çok yakın olduğu bilinen bir kişi ise gerekli notunu alıyor.
Not alan kişi en etkili göreve geldiği andan itibaren İlhami Erdil’i takibe aldırıyor. Yaptığı her işin rapor edilmesini istiyor. Punduna getiriliyor, Erdil hakkında yolsuzluk iddiasıyla dava açılıyor. Sonucu biliyorsunuz.
Bebek “imdat” diyor
İstanbul’un en güzel yeri Boğaz. Boğaz’ın en güzel yerlerinden biri de Bebek. Ancak art arda açılan lokanta ve eğlence yerlerinin yarattığı kalabalık ve aşırı gürültü nedeniyle Bebek artık “imdat” sinyali veriyor.
Geçenlerde Bebek’e gittim. Birkaç noktada hayli uzun oturduk. Trafik bir facia. Ama bütün trafiği tıkayan tek nokta var. Küçük Bebek’teki küçük meydan. Dönüşler, lokantaların parkçıları nedeniyle sürekli yol tıkanıyor. Gece yarısından sonra bile hem Hisar hem Arnavutköy yönünde uzun kuyruklar oluşuyor. İnsan “kazıklı yol” bir çare olur mu diye düşünmeden edemiyor. O zaman belki Bebek trafiğe tamamen kapatılır ve İstanbul’un en keyifli yerlerinden biri haline gelir.
Gerçi yılların Bebeklileri son yıllardaki hareketlilikten mutlu olsalar da aşırı gürültüden çok rahatsızlar. Çare var mı bilemiyorum. Gürültüyü kesince hareketlilik de ölecek. Zor bir durum yani.
Bu arada Bebek parkı Sabancı ailesinin katkısıyla yeniden düzenleniyor. Her şey alt üst olmuş. Hazır kazma girmişken acaba parkın altına bir otopark yapılamaz mıydı? Kadir Topbaş ve Beşiktaş Belediyesi bu konuda iş birliği yapabilir. Hâlâ zaman var gibi geliyor bana.
Küçük bir gazetecilik anısı
Üzerinden çok geçti ama yine de yazmak istiyorum. İki ay önceydi, Deniz Temiz Derneği ile gittiğim Van’da gece yemekte Can Pulak’la oturuyorduk. Laf döndü dolaştı gazetecilerin çeşitli yemek davetlerine katılmalarına, bunun ne kadar ahlaki olduğuna geldi.
Pulak, çok eski ve deneyimli bir gazeteci. “Çıkar ilişkisi olmadıkça, bazı davetlere katılmanın sakıncası yok” dedi. Sonuçta biz de Van’da Deniz Temiz Derneği’nin davetlisiydik. Sonuçta kamuya yararlı bir hizmet veriliyor, biz de yerinde görüyoruz. Üstelik öyle şatafatlı, bol hediyeli bir davet de değil.
Bir ara bu işin de suyu çıkmıştı. Gazeteciler son derece lüks davetlerde ağırlanır, pahalı hediyeler verilirdi. Kısa sürdü bu. Şimdi işler rayında, makul seviyede yürüyor.
Can Pulak konu açılınca gazeteciliğinin ilk yıllarına ait bir anısını anlattı:
“1961 yılıydı. İşe yeni başlamışım. Yaşar Aysev yazı müdürümüz. Bana Ankara Ticaret Odası Başkanı ile röportaj yapmamı söyledi. Tam gitmek üzereydim ki yazıişleri sekreteri ‘Muhasebeden çağırıyorlar’ dedi. Çok korktum. Çünkü muhasebeden çağrılmak demek işten çıkarılmak demekti. Titreyerek gittim. Muhasebe müdürü bir zarf verdi. İçinde 3 tane onluk vardı. Ne olduğunu sordum, bilmediğini söyleyip ‘Yaşar Bey’e sor’ dedi.
Tekrar yukarı çıktım. Yaşar Bey’in yanına girdim, şaşkındım. Parayı gösterip ‘Bu ne için?’ diye sordum. Yaşar Aysev bana tarihi dersini verdi: ‘Oğlum’ dedi, ‘Şimdi saat kaç? 11.30 olmuş. Senin randevun 12.00’de. Konuşacaksın, tam öğle yemeği vakti gelecek, adam acıkacak, yemek ısmarlayacaksınız, parasını ona mı ödeteceksin.’
Can Pulak, “İşte o dönemlerde anlayış buydu. Kesin doğru diyemem ama hiç olmazsa hiçbir dedikodu çıkmıyordu” diye tamamladı anısını.
Araba tanıdı
Kapıları uzaktan kumanda ile açılan arabalar yeni yeni ortaya çıkmaya başlamıştı. Bir gün bir otoparka bıraktığım aracımı almak için döndüğümde, bıraktığım yeri unuttum. Otopark görevlisi gençten bir çocuktu. Benimle birlikte arabayı ararken “Ben de nöbeti yeni aldım, siz geldiğinizde burada olsam dünyada unutmazdım arabanızı” diyordu bir yandan. Birkaç dakika sonra arabamı iki sıra ötede gördüm, uzaktan kumandaya bastım. O tarihteki arabam uzaktan kumanda ile açılınca flaşörleri yanıp sönüyor ve kornası da bir kere çalıyordu. Ben “Tamam araba orada işte” deyince, park görevlisi, belki de uzaktan kumandalı anahtarı ilk kez gördüğünden olacak “Abi bak sen arabayı arıyordun ama araba seni tanıdı seslendi” dedi. Hatırladıkça çok gülerim. (T.M)
Akıllı olmak bir şey değil, mühim olan o aklı yerinde kullanmaktır. Descartes

