Yıl 2003. Aylardan mart. Tayyip Erdoğan CHP’nin himmetiyle “yasaklı” konumundan çıkmış. Yüksek Seçim Kurulu da Siirt’teki bir dağ köyünde kaybolan sandığı gerekçe göstererek bu ilde seçimlerin yenilenmesine karar vermiş. Yasağı kalkan Erdoğan da buradan aday olmuş, seçilmiş milletvekili olmuş. Meclis’teki en büyük partinin Genel Başkanı sıfatıyla Cumhurbaşkanı kendisine hükümeti kurma görevi vermiş.
Erdoğan elinde hükümet listesi Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in karşısında. Sezer listeyi inceliyor.
“Sayın Erdoğan, Milli Eğitim Bakanlığı’na Beşir Atalay’ı yazmışsınız. Ancak bu kişinin laiklikle ilgili aleyhte faaliyetleri olduğu biliniyor. Böyle bir kişiye Milli Eğitim’in emanet edilmesini onaylayamam” diyor.
Erdoğan sessiz kalıyor. Sezer yardımcı olmak amacıyla sözlerini sürdürüyor; “Köksal Toptan’ı neden düşünmediniz. Eski Milli Eğitim Bakanı, bu görevi de layıkıyla yerine getirir.”
Tayyip Erdoğan’ın bu sözlere o andaki tepkisi şöyle oluyor: “Köksal Toptan bir işe yaramaz adamdır.”
Beşir Atalay’ı Milli Eğitim Bakanı yapamayacağını anlayan Erdoğan Hüseyin Çelik adını yazıyor. O isim onaydan geçiyor.
Bu bilgileri nereden aldım? Bir televizyon kanalında pazar günü konuşan Emin Çölaşan anlattı. Dedi ki: “Bu olayın iki tanığı da hayatta. İsteyen gider sorar.”
Emin Çölaşan bu bilgiyi Tayyip Erdoğan’dan almış olamaz. Demek ki bu konuşmayı Çölaşan’a bizzat 10. Cumhurbaşkanı Sezer anlattı.
İşe bakın; Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’nda, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na göre “Bir işe yaramaz adam” oturuyor.
Kastelli’ye yapılan dinlemeden beter
Bir dönemlerin en ünlü ve muteber isimlerinden biri olan Abidin Cevher Özden’in trajik intiharı hafızalardan pek kolay silinmeyecek. Hele Özden’in bir süre önce konuştuğu Necati Doğru’ya yaptığı müthiş açıklamalar tahmin ediyorum önümüzdeki günlerin siyasi haritasına bile etki edecek.
Kastelli’nin ölümünden sonra çok dikkatimi çeken, üzücü, üzücü olduğu kadar hiçbir hukuk ve insan hakları kuralına da uymayan bir noktayı anlatmak istiyorum. Ki bu olay bana göre insanların habersizce dinlenmesinden bile daha önemli.
Abidin Cevher Özden intihara belli ki anlık bir öfke ile kalkışmamış. Tam tersine, önceden düşünmüş, tasarlamış ve uygulamaya koymuş. Bunu şuradan anlıyoruz. Özden 4 mektup yazıp zarflara koymuş, zamklamış ve üstüne kimlere verileceğini yazmış.
Peki ilgili isimler bu mektupları alabildiler mi?
Hayır alamadılar. Çünkü savcılık el koydu. Üstünde “Erdoğan Demirören” yazılı mektubu hiç çekinmeden açtı, okudu. Aynı şekilde kızına ve hizmetçisine yazdığı mektupları da açıp okudu.
Oysa Kastelli ayrı bir mektubu da savcılığa yazmıştı. Belli ki savcılığa intihar kararı aldığını, bunda da kimsenin ekisi olmadığını anlatıyordu. Özden kimsenin başını sıkıntıya sokmak istememişti.
Peki savcılık diğer mektupları hangi hakla açabildi ve hâlâ elinde tutuyor?
Soruşturma gerekçe gösteriliyor? Kastelli öldürülmedi, kazaya da kurban gitmedi. Bilerek ve isteyerek ölümü seçti.
Bu durumda şahsa yazılmış mektupların savcılıkça alıkonulması, açılıp okunması ve sahiplerine verilmemesi hukukun ve insan haklarının ihlali değil mi?
İdam mahkûmuna bile son arzusu sorulur ve yerine getirilir. Ölümü seçen bir insanın, bir daha asla düzeltilemeyecek nitelikte olan, tamamen kendisine ait olan son cümleleri nasıl olur da başkaları tarafından okunur?
Hukuktan, insan haklarından sürekli söz edenlerin bugüne kadar buna en küçük bir tepki göstermemiş olması da bana çok tuhaf geliyor.
Vals yapalım
Bir büyükelçilikte verilen kokteylde emekli diplomat, davetlilerden yere kadar kırmızı giysili birine yaklaşıp, “Güzel kırmızılı bayan, bu valsi bana lütfeder misiniz?” diye sormuş.“Kesinlikle hayır!” diye sertçe gelmiş cevap, “Birincisi sarhoşsunuz! İkincisi bu çalan vals değil Venezuella Milli Marşı! Ve üçüncüsü ben kırmızılı bayan değilim, Vatikan Papalık temsilcisiyim!
Bu kitabı hâlâ okumadınız mı?
Çıkalı iki aya yakın oluyor herhalde. Pek çok gazetede de üzerine yazılar yazıldı. Ama ben hemen okuyamamıştım. Bu nedenle de bir fikrim yoktu. Ama görüşlerine çok güvendiğim bir arkadaşım kitabı masamın üzerinde görünce, “Okudun değil mi?” diye sordu. Henüz okuyamadığımı söyledim. Bana, “Hemen oku, zaten öyle bir kitap ki başladığında bırakamayacaksın bile” dedi.
O gün başladım ve inanın, bitirmeden de kenara koyamadım.
Fazla meraklandırmayayım. Soner Yalçın’ın “Siz Kimi Kandırıyorsunuz” isimli kitabından söz ediyorum. Türkiye’nin bugün yaşadığı pek çok sorunun, uzak-yakın tarihsel gelişimini dayanak yaparak, çok akıcı bir dille anlatan bir kitap. Türbanın gelişiminden, Hrant Dink cinayetine, anayasal düzenin kurulmasından Kurtuluş Savaşı’nın derin felsefesine “doğru sandığımız” ama yanlış ya da yanlı bakılan pek çok olay insanı adeta sarsıyor.
Örneğin son günlerde ağzı olanın konuştuğu darbeler ve darbecilikle ilgili tüm kitaba yayılmış bilgi ve belgeler de çok önemli. Diyorum ki, kitabı mutlaka okuyun, çünkü içinde bulunduğumuz yeni süreci anlamakta çok yararı olacaktır.
Bu arada, yeri gelmişken, beni de ilgilendiren bir noktayı yazmak istiyorum. Soner Yalçın’la neredeyse hiç tanışıklığımız yok gibi. Benim kısa süreli ayrıldığım sırada Sabah Gazetesi’ne gelmişti, dönmemden sonra da ayrılmıştı. Pek konuşmamıştım ama hal ve tavırlarından bana karşı hiçbir sempatisi olmadığını tahmin ediyordum. Çıktığında “Siz Kimi Kandırıyorsunuz” kitabını aldıktan hemen sonra bir tane de Soner Yalçın’dan geldi. Kitabın ilk sayfasına yazdığı yazı, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmayabileceğinin bir kanıtı gibiydi. Yalçın’ın yazdığı cümleden çok duygulandığım gibi yanlış tahminim yüzünden de çok üzüldüm.
Öfkeyle kalkan zararla oturur
AKP Millevekili Ahmet İyimaya Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının askıya alınmasına olanak tanıyan bir öneri getirdi. AKP medyasının silahşorları rejimle barışın bittiğini bunun bir savaş ilanı olduğunu söylüyor. AKP yandaşları Erdoğan’ı şanlı direnişe çağırıyor.
Ortalıkta savaş ve intikam çığlıkları var. Nedeni basit; 6 yıldır dikensiz gül bahçesinde gibi ülkeyi padişah gibi yöneten zihniyet demokrasi ve hukukun varlığını hissetti. Bu da iktidar olmayı zorlaştırdığı gibi kimi çıkarları da şiddetle zedeliyor.
“Madem hukuk yolunu aşamıyoruz, o zaman ortalığı toz dumana çeviririz” zihniyeti bana Türkçemizdeki “Öfkeyle kalkan zararla oturur” deyişini hatırlatıyor. Cumhuriyet değerlerini ve bu ülkenin kuruluş ruhunu çocuk oyuncağı zannedenler, başarısızlığın bedelinin ne olacağını da düşünmek zorunda.
Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki, aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin anlamı yok. Sartre

