Türkiye Miladi Takvim’i kullanıyor. Ancak dini günler söz konusu olduğunda Hicri Takvim esas alınıyor. İki takvim arasında 11 günlük bir fark var. Bu nedenle dini günler Miladi Takvim’e göre her yıl 11 gün daha önce kutlanıyor.
Bu sonuçta 33 yıllık bir döngü. Yani Kurban Bayramı 33 yılda bir aynı döneme denk geliyor. Hicri Takvim nedeniyle örneğin Ramazan ayı 33 yıl içinde yılın her dönemine denk geliyor. Aynı şekilde tüm kandiller de öyle.
Hazreti Muhammed’in doğumu Mevlit Kandili ile kutlanır. Mevlit kandilinin kutlandığı hafta da 1989’da Kutlu Doğum Haftası (Vahdet) ilan edilmişti. Bu hafta içinde Hazreti Muhammed ile ilgili pek çok etkinlik düzenleniyor.
Kutlu Doğum Haftası da tıpkı Mevlit Kandili gibi her yıl farklı dönemlerde kutlanıyordu. Ama bu iktidar bir değişiklik yaptı. Mevlit Kandili’ni yine eskisi gibi Hicri Takvim’e göre kutlarken, Kutlu Doğum Haftası Nisan ayına sabitlendi. Yani Miladi Takvim’e uyduruldu.
Bunda art niyet aramak istemem ama, son yıllarda özellikle çocuklar üzerinden yapılan din siyaseti, Kutlu Doğum Haftası’nın 23 Nisan dönemine bir alternatif olarak sunulduğu kuşkusu öne çıkıyor.
Ama benim konum bugün bu değil. Yüzlerce yıldır Hicri Takvim’e göre belirlenen dini bir olayı eğer Miladi Takvim’e göre sabitleyebiliyorsak, bu bir anlamda İslam’da Reform da değil midir?
Bu durumda eğer Kutlu Doğum Haftası Nisan ayında sabitlenebiliyorsa, Ramazan da belli bir döneme sabitlenebilir.
Bakın, Arabistan’da gece ile gündüz eşit gibidir. Yani 12 saat gündüz, 12 saat gece. Bu durumda Arabistan’da ya da Ekvator’a yakın bir başka ülkede Müslümanlar oruç tutarken aşağı yukarı hep aynı süreyi kullanır. Miladi takvime göre tarih değişse bile oruç tutma süresi hep aynıdır.
Oysa bizim gibi ülkelerde gece-gündüz saat farkları mevsimlere göre çok değişir. Bu konu aslında çok tartışılan bir konudur ayrıca.
Şimdi diyorum ki, Kutlu Doğum Haftası’nı Nisan ayına sabitlediğimize göre, Ramazan’ı da gece ile gündüzün eşit olduğu Mart-Nisan aylarında sabitleyebiliriz.
Bu İslam dünyası için de önemli bir reform niteliği taşır.
Başta Vatan’ın bu konuları yazan yazarı Süleyman Ateş olmak üzere, bu konuda bilgisi olan herkesi bu görüş bildirmeye çağırmak istiyorum.
Umutsuzluk, sersemlerin elde ettiği bir sonuçtur
DISRAELI
*****
AKP bunu hesapladı mı?
Polisin anlamsız şiddet uyguladığı 1 Mayıs olayının AKP’ye çıkan görünmeyen bir faturasına dikkat çekmek istiyorum. AKP 1 Mayıs olaylarına şöyle baktı; Evet olaylar tatsız. Ancak benim kitlem zaten
1 Mayıs’a sıcak değil. Bana oy verenler 1 Mayıs’a ve katılanlara karşı. 1 Mayıs’a katılanlar da bana karşı. O halde endişe edilecek bir durum yok.
Oysa durum böyle değil. Elbette AKP’lilerin 1 Mayıs’tan hiç hazzetmedikleri doğru. Ama bu olaylar AKP’ye destek veren kimi gazete ve gazetecileri de çok etkiledi. Bu nedenle medyada AKP’ye yönelik eleştiri ve muhalefet dozajı artış gösterdi.
AKP’liler bu durumu şaşkınlıkla izliyorlar. İktidar ipleri elinden kaçırmaya başladığında bunlar çok olur. İktidar sahipleri çok şaşırır, şaşırdıkça daha da hata yapar. Durum budur.
Kuşkunuzu giderin
Herkese bir uyarıda bulunmak istiyorum. Farkında olmayarak devletin arananlar listesi içinde olabilirsiniz. Hakkınızda bir dava sonuçlanmış olabilir ve siz bunu bilmiyorsunuzdur. Bilmeden bir cezaya çarptırılmış olabilirsiniz. Yönetiminde olduğunuz bir şirketin vergi ya da SSK borcu nedeniyle size de arama emri çıkarılmış olabilir. Bildiğiniz ama önemsemediğiniz ya da unuttuğunuz bir mahkeme kararınız bulunabilir.
Bu durumda, hiç beklemediğiniz bir anda, örneğin evliliğinizin ilk gecesinde kaldığınız otel odasından sabahın beşinde karga tulumba karakola götürülebilirsiniz. Bu ülke böyle bir ülke.
Bunun önüne geçmek elinizde. Bilgi Edinme Kanunu’ndan yararlanarak bulunduğunuz ilin emniyet müdürlüklerine başvurun ve “aranıp aranmadığınızı” öğrenin. Başınıza iş açılmasın.
Demokratik bir hukuk devletinde böyle bir uyarı ayıptır, ama başımızdakiler böyle olunca başka çare de kalmıyor ki.
Gençay Gürsoy olayını kimbilir kaç kere yazdım
Geçen Pazar sabahı bir “polis devleti” uygulamasına daha tanık olduk. Türk Tabipler Birliği Başkanı Profesör Doktor Gençay Gürsoy sabahın beşinde kaldığı otelden apar topar emniyete götürüldü. Gürsoy hakkındaki suçlama absürt niteliğinde sıradan bir suçlamaydı.
İlhan Selçuk olayından sonra yaşanan bu ikinci olay haliyle medyada da geniş yer buldu. Oysa benzer uygulama yıllardır pek çok vatandaşımıza yapılıyor. Son 10 yıldır bu konuyu örnekleriyle kimbilir kaç kere yazdım, ama nedense kimse üzerinde durmadı. Ne zaman ünlü biri bu faciaya uğruyor, o zaman haber oluyor.
Sistem, üstün teknolojik olanaklara rağmen Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hâlâ ilkel yöntemleri benimsemesi nedeniyle böyle işliyor. Polis her gece 02.00’de otellerden, müşteri listesini alıyor, bunları tarıyor ve herhangi bir nedenle aranan kişi varsa sabahın ilk saatlerinde otele baskın yapıyor.
Bu baskınlarda nadir olarak gerçekten önemli suçtan aranan biri yakalandığı gibi asker kaçakları da bulunuyor. Yani kısacası Emniyet kolay yoldan kendi işini yapmış oluyor.
Bunun insan haklarına uygun olup olmaması hiç tartışılmıyor, bunun yanı sıra kimi arananlar da bu sayede yakalandığı için kimse irdelemek istemiyor. Aynı şekilde bazı havaalanlarında yapılan GBT uygulamasına da aynı gerekçeyle karşı çıkmıştım. Koro halinde “Suçlu değilsen ne korkuyorsun” dediler. Ama yılmam, her fırsatta bunun insan haklarına ve demokrasiye aykırı olduğunu anlatırım.
Gürsoy olayı ise çok farklı. Tabii ki Gürsoy da aynı yöntemle gözaltına alındı. Ama Gürsoy toplumda önemli bir mevkii olan, tanınmış bir isim. Ayrıca aynı otelde defalarca kalmış, yani kaldığı her gece adı polise gönderilmiş.
Tam 1 Mayıs’ta yaptığı suç duyurusundan sonra böyle bir uygulamaya maruz bırakılmasının “sıradan bir işlem” olarak sunulmasını geri zekâlılar bile kabul edemez.
İçişleri Bakanlığı 1 Mayıs olaylarından sonra Gençay Gürsoy olayından da ağır yara almıştır. Devletin kurumları iktidar eliyle işte böyle yıpratılır.

