Son günlerde AKP’lilerle ve AKP’ye yakın çevrelerle çok sohbetim oldu. Bundan edindiğim izlenim özellikle AKP’lilerin kapatma davasının olumsuz biteceği yönünde güçlü kanaatleri olduğu doğrultusunda. Şu ana kadar sadece bir tek AKP’li Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi kapatmayacağını söyledi. Kalanların hepsi “Bu iş kapatmayla biter” görüşünde.Tabii “Parti kapanmayabilir ama yöneticiler siyasi yasaklı olur” diyenler de var. Demek ki AKP cephesi kapatmaya da başta Erdoğan olmak üzere birçok yöneticinin siyasi yasaklı olacağına da inanmış durumda.Aynı çevreler Başbakan Erdoğan’ın da bu görüşte olduğunu belirterek “Bu nedenle sürecin çok fazla uzamasını istemiyor” diyorlar.Peki “sürecin uzaması” neden iyi değil? Erdoğan da kurmayları da çok iyi biliyor ki, eğer kapatma süreci uzarsa AKP yıpranacaktır. Şu anda AKP 330’u aşkın milletvekiliyle tek vücut. Bir iki eleştiri olmakla birlikte henüz dağılma, bölünme tehlikesi pek yok. Ancak kapatma süreci uzarsa, bundan endişe duyacak çevreler AKP’ye el atabilir. Bu da kaçınılmaz sonu hızlandırır.İşte Erdoğan bu nedenle kapatma sürecinin bir an önce bitmesini istiyor. Hatta ona kalsa kararın hemen yarın açıklanması daha bile iyi.Çünkü hazırlanan plan şu:1- Kapatmaya kadar parti tek vücut tutulacak.2- Kapatma günü hemen yeni bir parti kurulacak ve tüm AKP’liler bu partiye geçecek.3- Bu partinin başına Erdoğan’ın sözünden çıkmayacak ama grubu da tek parça tutacak biri getirilecek.4- Yeni hükümeti hemen bu parti kuracak.5- Hükümetin ilk icraatı boşalacak 40 milletvekili için ara seçim yaptırmak olacak.6- Erdoğan bağımsız aday olarak seçime katılacak.7- Yeniden Meclis’e dönen Erdoğan için yeni kurulan partinin milletvekilleri “Erdoğan’ı Başbakan olarak görmek istiyoruz deklarasyonu” yayınlayacak.8- Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “Bu Meclis’teki en güçlü başbakan adayıdır” diyerek Erdoğan’ı “Bağımsız Başbakan” olarak atayacak.9- Erdoğan hızla hükümeti kurup kaldığı yerden devam edecek.İşte plan bu. Bunun uygulanabilmesi için AKP’nin dağılmaması gerekiyor. Bu planın tutması AKP’ye yeni bir zafer kazandırmış olacak.Peki AKP’nin bu ince planı tutar mı? Tutması için çaba harcandığı ortada. Ancak eğer sonuç gerçekten AKP’nin tahmin ettiği gibi “kapatma” olursa, bu tür planların da işleme şansının fazla olmadığını tahmin ediyorum. Türkiye bu kadar ucuz kurnazlıklara da teslim olamaz gibi geliyor bana. *** Can Paker’in adaylığı Geçen hafta TESEV Başkanı Can Paker’in evinde Başbakan Erdoğan’a davet verdiğini, bu davete bazı gazetecilerin de katıldığını dünkü Vatan’da okudunuz. Bu yemekli toplantıda, anladığım kadarıyla benim diğer yazıda belirttiğim strateji de konuşulmuş. Dünkü haberle benim yazımı birlikte okursanız bu ortaya çıkacaktır.Ancak bu yemek haberi bana seçim öncesi duyduğum bir dedikoduyu hatırlattı. Şöyle: Erdoğan 22 Temmuz seçimlerinden önce Can Paker’e adaylık teklif etmiş. Paker biraz düşündükten sonra “Görüşlerimi özgürce söyleyebilecek olduktan sonra neden olmasın” demiş ve teklifi kabul etmiş.Ancak bu sırada Genelkurmay’ın TESEV’in yaptığı araştırmaları kasıtlı bulan ve eleştiren açıklaması gündeme geliyor.Bunun üzerine kurmaylarıyla toplanan Erdoğan “Can Bey’e söz verdik. Ancak şimdi aday yaparsak askerin tepkisini çekeceğiz. Artık ne yapalım, bundan vazgeçeceğiz” demiş. Ancak durumu Can Paker’i bildirmek kimsenin aklına gelmemiş. Paker bir süre aday yapılacağını düşünerek beklemiş. *** Kask takmak Türkiye’nin en önemli yazarlarından Fikret Otyam’ın başı Antalya Emniyet Müdürü ile ilgili bir yazıdan dolayı dertte. Çünkü Emniyet Müdürü kendisini “alaycı” bir dille eleştiren Otyam hakkında tazminat davası açtı. Sayın Müdür’ün biraz daha toleranslı olmasını beklerdim, davadan vazgeçmeli bence.Ancak bu haberi okuyunca kaç yıldır gözlemlediğim, ama yazamadığım bir konu aklıma geldi. Otyam, Feyzullah Bey’i trafik nedeniyle eleştiriyor. Örneğin motosikletlilerin kask takmadığını yazıyor.Bu Ankara ve İstanbul dışında doğru bir teşhis. Özellikle son günlerde pek çok Anadolu kentine gittim. Bunların hepsinde motosiklet sayısı neredeyse otomobil sayısından fazla. Ama bir kişnin bile kask taktığını görmedim.Trafikte kask takma zorunluluğu sadece iki büyük kente mi özel? Değil herhalde ama yerleşim birimi küçüldükçe bu tür kuralları uygulatmak da zor oluyor herhalde. Oysa Anadolu kentlerinde meydana gelen motosiklet kazalarında kaç yüz kişi ölüyor, yaralanıyor veya sakat kalıyor.Otyam’a açılan tazminat davasının tek hayırlı tarafı belki de bu kuralın artık uygulatılmaya başlaması olur. *** İnsanı kendisi kadar kimse kandıramaz GREVİLLE *** Noel aynı şey değilMilli Takım ve Galatasaray Kaptanı Hakan Şükür’ün “Derbi maçı Kutlu Doğum Haftası’na yakışır biçimde olmalı” sözleri çok tartışma yaratmıştı biliyorsunuz. Şükür’ün zihniyetinde olanlar eleştirileri göğüslemek için “Ne var bunda iyi bir temenni” dediler. Kimileri de “Hazreti İsa’nın doğumu olan Noel Hıristiyan aleminde kutlanıyor, Noel günü maç yapılması bile düşünülmez” görüşünü savundular. Yani bir anlamda biz de Hazreti Muhammed’in doğum gününü tıpkı Noel gibi kutlayalım dileğinin üstü kapalı dile getirilmesi gibi bir şey bu.Ancak yanılgı şurada, İslam dini Hıristiyanlık gibi törenlerin, şatafatın, sembollerin olduğu bir din değil. Hıristiyanlık’ta hemen her şey gösterişe dayalı. Oysa İslam dininde sadelik önemlidir. Hele Arabistan’da bırakın doğum günü kutlamalarını mezar taşı bile yoktur.Noel ise Hıristiyan dünyası için neredeyse 2000 yıllık bir gelenek. Hıristiyanlar bu günü sevgi ve birliktelik günü olarak kutlar. Noel tatili neredeyse 10 gün sürer ve bu sürede çalışma hayatı durma noktasına gelir. Bu günde spor karşılaşması yapılmaması o güne saygıdan değil geleneklerin yaşanmasındandır.Eğer bizde de bayramlar hep bilinen bir tarihe denk gelseydi, bilin ki tıpkı Noel gibi olur ve o gün ne maç olurdu ne de başka bir kitlesel organizasyon. *** Kaç yıl geçti aradanOnlar henüz 25 yaşında bile değillerdi.Onlar bir ideal uğruna ölümü göz almışlardı.Onlar hiç kimseyi öldürmemişti.Onlar düzeni değiştireceklerini sanıyorlardı.Onlar buna samimiyetle inanmışlardı.Onlar bir sabah karanlığında “Haydi eyvallah” deyip gittiler.Kararı verenlerinOnaylayanlarınParmak kaldıranlarınHepsinin Allah.........
Sevgili okurlar; geçen haftaya damgasını 1 Mayıs rezaleti vurdu. Başbakan’ın iktidar gücünü göstermek adına çalışanlarla girdiği inatlaşma hem çok acı bir gün geçirmemize hem de tüm dünyanın önünde küçük düşmemize neden oldu.Anlamsız bir şekilde 12 Eylül darbesinin yasağının arkasına sığınan Erdoğan elbette kendisini destekleyenlerden tepki görmedi. Bu olay AKP’nin oyunda azalmaya neden olmayacaktır. Bu açıdan gönlü rahat olduğundan aynı rahatlıkla da konuşuyor.Ancak; 1 Mayıs’ta iktidarın emriyle İstanbul’u kâbus yerine çeviren Vali ve Emniyet güçleri sanıyorum yaptıklarının hesabını mutlaka verecektir. Şu anda Başbakan ve bakanlarının desteği ile İstanbul’da bir şey olmamış gibi davranabilen Vali ve Emniyet Müdürü’nün makamlarını çok uzun süre koruyabileceklerini sanmıyorum.Çünkü her ikisi de, artık mızrağı saklayamayan dinci medyada bile afişe olmuşlardır. Hastane bahçesine atılan gaz bombalarının, sopalarla dövülen insanların, dağıldığı halde hınçla saldırıya uğrayanların görüntüleri tüm dünyaya yayıldı. Son iki günde dünyada en çok izlenen görüntüler bunlar. Bizim gibi tam demokratik olmayan ülkelerde bile mülki yöneticiler bu kadar açığa çıkmış suç kanıtlarına rağmen direnemezler. Sevgili okurlar; 1 Mayıs’ta yaşananlar akıl ve mantıkla açıklanamayacağı gibi vicdanla da tanımlanamaz. İktidarın emriyle halkına saldıranlar resmi ağızlardan dilimize yeni kazandırılan “orantılı güç” kullanma yolunu seçmemişler ve bunu gaddarlığa taşımışlardır. Kapalı alana sıkışmış onlarca insanın üzerine gaz bombası atmayı herhalde kimse izah edemez.Geçtiğimiz haftanın bir diğer önemli olayı da sevgili okurlar; AKP’nin kapatma davasına karşı savunmasını ek süre istemeden ve hatta normal süre bitmeden Anayasa Mahkemesi’ne vermesiydi. Bu konuşulmasına rağmen pek de beklenmiyordu. AKP’liler dahil ek süre istenerek zaman kazanılacağını sanıyordu. Buna karşın benim tahminlerim aksi yöndeydi. AKP’nin acele edeceğini düşünüyordum, aldığım bilgiler de bunu teyit ediyordu. Tayyip Bey’in neden acele ettiğine ilginç bir yorum getiren konuşmayı sizinle yarın paylaşmak istiyorum.Sevgili okurlar geçen hafta nefret ettirici bir şey daha yaşadık. Kimilerinin “sanatçı” diyerek göklere çıkardığı türkücü İbrahim Tatlıses haftada 65 bin lira parayı beğenmemesini eleştiren Mustafa Mutlu’ya ağıza alınmayacak hakaretler savurdu, üstelik hükümetin kontrolündeki bir TV kanalındaki canlı yayında.Mustafa Mutlu elbette gereken cevabı verdi, ama bu yeterli olamaz. Başta RTÜK olmak üzere tüm medya dünyasının bu terbiyesizliğe gereken cevabı vermesi gerekiyor. Eğer gereken yapılmazsa bu, tüm medyanın da ayıbı olur.Hepinize iyi haftalar*****Genelde insanlığın kaderi, hak ettiği olacaktır.Albert Einstein*****Mısır’dan kömür İnsanın aklına bazen garip sorular takılır. Cevabını da bulmakta zorluk çeker. Çünkü en önemlisi, bu soruları kime soracağını bilemez. İşte bu nedenle bazı sorularımı “ilgilisine” sormak istiyorum. Üzerine alınan biri olursa ve cevaplarını biliyorsa lütfen göndersin.1- Türkiye’nin önümüzdeki yıl termik santrallarda kullanılmak üzere kömür ithalatı yapması söz konusu mu?2- Bu ithalatın yapılacağı ülkeler arasında Mısır var mı?3- Çok önemli bir ismin oğlu geçtiğimiz günlerde Mısır’a gitti mi?4- Kahire Büyükeçliğimiz bu kişi için seferber olup Mısır’ın önemli bakanlarından randevu almak için çaba harcadı mı?5- Bu mahdum bey Büyükelçiliğin sağladığı randevular sayesinde bazı bakanlarla görüştü mü?6- Kömür ithalatını bu mahdum beyin yapma olasılığı nedir?*****Pilotlar da gecikmelerden sıkıntılı Geçen haftayı adeta havada geçirince uçakların sürekli gecikmeli kalktıklarını gördüm. Önce İzmir’e gittim. Uçağa zamanında bindik. 20 dakika durduğu yerde bekledik, 20 dakika da pistte. Toplam 40 dakika rötar. İzmir dönüşünde bir saat rötar olduğu bildirildi, alanda bekledik.Ardından Adana’ya gittim. Bir saat rötarlıydı. Uçakta pilotlar kokpite davet ettiler. İnişte merkezden bilgi geldi, dönüşte 1 saat 20 dakika rötar vardı.Bunun nedenini pilotlara sordum. Hiç aklıma gelmeyen bir gerekçe anlattılar. Meğer Atatürk Havalimanı radar sistemi yenileniyormuş. Bu nedenle uçak iniş aralığı ortalama 6 dakikaya çıkmış. Zaten çok yoğun trafiği olan Atatürk Havalimanı tıkanma noktasına gelmiş böylelikle. Bilgiyi veren kaptan pilot “Bu bizi de çok sıkıntıya sokuyor, yolcuyla biz karşı karşıya kalıyoruz ve açıklamakta zorluk çekiyoruz” dedi. Bu durum 15 gün kadar daha devam edecekmişOysa keşke her havayolu şirketi pilotlarına kalkıştan önce yolcularına bu bilgiyi aktarma talimatı verse. Ayıp bir şey yok ki. Hem yolcular rahatlar hem de uygar bir davranış olur bu. Herkes benim gibi gazeteci olmanın avantajını kullanıp gerçeği öğrenemez ki.*****“Havaalanına türban takıp mı gelelim?” Milliyet Gazetesi’ne çok teşekkür etmek istiyorum. Atatürk Havalimanı güvenlik geçişlerinde türbanlı kadınlara ayrıcalık yapıldığını yazmıştım 15 gün kadar önce. Her zamanki gibi dinci çevreler buna “Yalan, kanıtı var mı, öyle birinin anlatmasıyla olmaz” korosuyla karşı çıkmıştı.En komik olan ise havalimanı güvenlik teşkilatının müdürünün “Böyle şey yok, ama eğer tarih ve saat verirseniz kameralardan bakarız” demesiydi.Bunların hiçbirine gerer kalmadı, Milliyet Gazetesi geçen hafta bir gün boyunca güvenlikten geçen kadınları görüntülemiş. Haberde başı açık olan kadınların ceketlerinin, kemerlerinin, ayakkabılarının, aksesuarlarının çıkarıldıktan sonra x-ray’den geçirildiği, buna karşın türbanlılara bunların hiçbirinin yapılmadığı sadece bazılarının üstünün kadın görevlilerce elle arandığı belirtiliyordu.Geçen hafta iki kez Atatürk Havalimanı’ndan uçağa bindim. Bu kez aynı gözlemi kendim de yaptım. Güvenlik görevlileri başı açık kadınlara hasım gibi davranıyor. O kadınları soydurmaktan, eğilip bükülüp ayakkabı çıkarıp giymelerini izlemekten adeta keyif alıyorlar.Duruma isyan eden bir kadının “Keşke türban takıp gelseydim, bakın öteki kapıdan türbanlılar nasıl kolay geçiyor” demesini sadece donuk gözlerle izlediler. Güvenlikten geçtikten sonra bir görevliye “bunu neden yaptıklarını” sordum. Aldığım cevap çok ilginçti. “Amirlerimizden gelen emir böyle. Türbanlıya dokunmamamızı istiyorlar. Onlar kameradan bakıyor. Bazı türbanlı kadınları kapalı bölmeye davet ediyoruz, orada aranıyorlar” dedi.Havaalanı güvenlik teşkilatı havaalanını işleten şirkete ait. Bu şirketin sahibi AKP’nin en büyük destekçilerinden. Anladığım kadarıyla emirler de buradan geliyor. Böylelikle başı açık kadınlar adeta hakarete uğratılarak yıldırılmaya çalışılıyor. Bu kişi de iktidara olan bağlılığını herhalde böyle kanıtlamaya çalışıyor.İyi de din devletine gidişte bu kadar fedakârca çaba göstermek, bunun olmaması halinde nasıl bir bedele dönüşür acaba bu AKP’li iş adamı bunun farkında mı?
Hani bir Özay Gönlüm vardı, yitirdiğimiz Denizlili Halk Türküleri sanatçısı. O’nun Denizli şivesiyle söylediği “Ninemden Mektuplar”ı ne kadar sevilirdi. İşte Doktor Noyan Umruk Ege şivesini kullanarak Özay Gönlüm tadında bir mektup yazmış. Kime mi? Okuyunca siz de anlayacaksınız. Hem içerik hem de mizah olarak müthiş bir yazı olmuş. Haydi okuyalım; 7-8 yıl evvelisi, hani bi garambol olduydu ya, gavırlar gıriz mi ney deyyolaa. Ortalık toz duman, gavır gaymaları 2’ye, 3’e gatlandıydı, ameleler işsiz galdıydı ya, hökümet de sizlere ömür... Baktık, sen çıktıydın ortaya. Biz de, ehali, hebimiz, boyludur, bosludur, guvvatlı, yeğit adamdır, eğri yörür düz gonuşur, bizi, bundan kelli, Allah gurtarır, he bu da Allah’ın ipine sarılır deyi oyları sene verdiydik.Sen de, Allah için, koşuvedin Amarıgaya, Avropaya. Yavı uzun etmeyin gari, siz isteyin ben yapim deyivedin, gaymaları alıvedin, he bebecanı da, bu işlere takip memırı gılıvedin. Gıbrısı verivedin, hakaratları görüvedin, he şuracıkta, Irak’ta milyonlarca insancık ölüvedi, gözlerini yumuvedin, he bi de bop mu, cop mu neyin, reisi oluvedin. Ehali de parala geliyo, ortalık düzeliyo sanıvedi, her şeyi satıvedin, paraların hebisini zengine, yandaşına, kardaşına, üçkaatçıya verivedin. Vekillerin, nazırların, gözlerimizin içine baga baga göşeleri dönü dönüvedi. Emme velakin, ehaliyi fakir fukara edivedin. Derken,seçimler gelivedi. Zengine ihale, gredi, ev, toprak neyim, he, geriye ne galmışsa verivedin; fakire ekmek, pirinç, şeker, çay, yeşil kaadı, sadagaları dağıtıvedin. Ehali de, adam yokluğunda, gayrı, heç olmazsa aç bırakmeyyo deye oyları sene atıvedi. Sen de herkişin başvegili olcem deyivedin. Emme velakin, kankanı, cumhurun başı kılıvedin, güzelim yemeni neyim oracıkta duruğken, türban da türban deye dudduruvedin, hökümetin memırı, hakımı, hocası, zabıtıynan, herkişlen zıtlaşıvedin; memıra, ameleye meaşı, hastanayı he de ehtiyarlığı çok görüvedin, sizi gari, mezar paklar demeye getirivedin, emme cenaze paralarını indirivedin, üç çocuk peydahlayın deyivedin, emme, emzirik gaymasını kesivedin; pirinç ataş pahası olunce, siz bulgur yeyiverin, biz pirinç yeriz deyivedin. Ektirtmedin, biçtirtmedin, sonunda mazot zammiynen çitçinin köküne kirpit suyu ekivedin. Bunca fukaralık dururken, Katar mı, matar mı neyim derken, çalığın, malığın işini bağlayıvedin. Emme velakin takımınnan mahgemeye düşüverince gari, sinirlenivedin; ha bre gavırlara goşturup yardım edin deyivedin. Ehaliyi seçimlerde baş tacı ederken, şincik ayaklarının altına alıvedin. Eeeeee! Yetti gari!Ula oğlum Abbas, deyiver hele, yolculuk nereye??? *** Üzülme son gülen sen olacaksın. Çünkü hep geç anlıyorsun *** Fırtınada uyuyan adamYıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik satın almış. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak olmuş. Ama ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak istemiyormuş. Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vazgeçiyor, “Burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur” diyorlarmış. Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etmiş. Adamın haline bakıp “Çiftlik işlerinden anlar mısın?” diye sormadan edememiş çiflik sahibi. “Sayılır” demiş adam ve devam etmiş: “Fırtına çıktığında uyuyabilirim.”Çiftlik sahibi, bu ilgisiz sözü biraz düşünmüş, sonra boşverip çaresiz adamı işe almış. Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü de görünce içi rahatlamış. Ta ki o fırtınaya kadar... Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyanmış. Öyle ki, bina çatırdıyormuş. Yatağından fırlamış, adamın odasına koşmuş: “Kalk, kalk! Fırtına çıktı. Her şeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.” Adam yatağından bile doğrulmadan mırıldanmış: “Boşverin efendim, gidin yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim ya.” Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmış. Ertesi sabah ilk işi onu kovmak olacağını, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerektiğini düşünmüş. Dışarı çıkmış, saman balyalarına koşmuş. A-aa! Saman balyaları birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmış. Ahıra koşmuş. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmiş. Tekrar evine yönelmiş; evin kepenklerinin tamamı kapatılmış. Çiftçi rahatlamış bir halde odasına dönmüş ve yatağına yatmış. Fırtına uğuldamaya devam ediyormuş. Gülümsemiş ve gözlerini kapatırken mırıldanmış: “Fırtına çıktığında uyuyabilirim.” Kıssadan hisse: Sıkıntılara zihnen (bilgi, plan), mânen (dua), maddeten (tedbir) hazırsanız, fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz. Hayatınız boyunca. *** Evlilik üzerine fıkralarBir duble martini dahaBir işadamı tavernaya gitmiş, bara oturmuş ve bir duble martini sipariş etmiş. İçkisini bitirdikten sonra, gömleğin cebine bir göz atmış, ardından barmane bir duble martini daha hazırlamasını söylemiş. Bunu da bitirince, gömleğinin cebine tekrar bir göz atmış, sonra barmane dönüp tekrar bir duble daha martini siparişi vermiş. Barmen: “Bakın bayım, size bütün gece boyunca martini getirebilirim. Fakat, bardağı her doldurmamı istemenizden önce niçin gömleğinizin cebine baktığınızı söylemek zorundasınız’’ deyince adam cevap vermiş: “Karımın fotoğrafına bakıyorum. Ne zaman gözüme güzel gözükecek, işte o zaman eve gitme zamanı gelmiş olacak.” Neden telefonu geç açtın?Doktor ve karısı kahvaltı masasında tartışıyorlarmış. Adam hiddetle masadan kalkmış ve “Sen yatakta daha iyi değilsin” demiş ve hışımla evden çıkmış. Bir müddet sonra kötü bir hareket yaptığını düşünmüş, durumu telafi etmek üzere telefon açmaya karar vermiş. Kadın telefonu defalarca çaldıktan sonra açmış ve adam sinirli bir şekilde sormuş: “Telefonda cevap vermekte niye bu kadar geciktin?” Kadın, “Yataktaydım” demiş. “Bu saatte yatakta ne yapıyorsun?” diye sorunca adam kadın cevaplamış: “İkinci bir görüş alıyorum.” 6 çocuğumun annesiBir adamın 6 çocuğu varmış ve bu başarısından fazlasıyla gurur duyuyormuş. O denli gurur duyuyormuş ki, karısını, onun tepkisine rağmen, “6 çocuğumun annesi” diye çağırmaya başlamış. Bir gece bir partiye gitmişler. Adam eve dönme vaktinin geldiğine karar verdiğinde karısının da gitmeye hazır olup olmadığını öğrenmek istiyormuş ve olanca sesiyle bağırmış: “Eve gidelim mi, 6 çocuğumun annesi?” Kadın, kocasının bu dangalaklığından son derece rahatsız olmuş ve o da aynı ses tonuyla bağırarak cevaplamış: “Ne zaman istersen, 4 çocuğumun babası!”
İstanbul Valisi “Devlete kafa tutulmaz” dedi. Belli ki devletten kasıt AKP iktidarı. Eğer yapacağın eylem AKP’ye karşı ise, AKP’e muhalefetse bu devlete kafa tutmakla eş tutuluyor ve “güç” adeta bir “terör” düzeyinde kanıtlanıyor.Önceki gün yaşananlar ne sıkıyönetim ne de darbe dönemlerinde görüldü. Hiçbir iktidar “devlet gücünü kanıtlamak” adına halkına karşı böyle davranmamıştı.AKP kendine yönelik hiçbir muhalefete tahammül edemediğini bir kere daha gösterdi. Bir taraftan “demokrasi, özgürlük, insan hakları” kavramlarını dilden düşürmeyeceksiniz, ondan sonra da tüm dünyada kutlanan 1 Mayıs Bayramı’nı kaos haline getirip tüm halkı terörize edeceksiniz.Bunun bir tek adı vardır; Faşizm.AKP lideri sürekli olarak “milli irade”den söz ediyor. Milli iradeden anladığı kendisini destekleyenler. Kendini destekleyenlerin dışında kalanları milli irade saymadığı gibi onlara yönelik her türlü faşizan baskıyı da onaylıyor.Mantık şu: 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyenler zaten bizden değil. Benim “milli iradem” de zaten bunlara karşı sıcak değil. O halde onlara yönelik her türlü şiddet eylemi bana puan kaybettirmez aksine artırır.Başbakan 1 Mayıs günü gücünü göstermiştir. Demokrasi, özgürlükler ve insan hakları konusunda aslında hiçbir hassasiyeti olmadığını, kendi gücünün kanıtlanması dışındaki her şeyi teferruat olarak algıladığını ortaya koymuştur.Ama unutulmaması gereken bir nokta var; eğer siz devlet gücü olarak kendinizi görür ve bunu hoyratça, hiçbir kurala uymadan kullanırsanız, yarın öbür gün aynı devletin aynı yöntemle sizin üzerinize gelmesini de peşinen kabul etmiş olursunuz. “Benden olmayana karşı her şey mübahtır” zihniyeti yarın size karşı da kullanılır.*****Menderes-BaşolAnayasa Mahkemesi’nde kendini savunmaya hazırlanan Başbakan, sohbetlere çağırdığı milletvekillerine 27 Mayıs’ı hatırlatarak “Bakın Menderes’e idam kararı veren mahkeme başkanını kimse hatırlamıyor bile, ama Menderes’i herkes biliyor” demiş.Duygusal bir yaklaşım ama böyle örneklerle kendini savunmak hiç de sağlıklı değil. Şunu unutmamak gerek: Evet, Yassıada Mahkemesi Başkanı Salim Başol’u o dönem hayatta olanlar dışında hiç kimse hatırlamaz.. Evet bugünkü çocuklar bile Adnan Menderes’i biliyor. Fark şu; Adnan Menderes yaşamıyor.Menderes iktidardaki en güçlü döneminde olduğunu sanıyordu. Arkasında “Milli irade” olduğuna inanıyordu. Oysa Türkiye çok kötüye gidiyordu. Doğru ve demokratik olmayan bir yöntemle bu gidiş durduruldu. Öyle ya da böyle durduruldu. Menderes idam edildi.Başol’un unutulması, Menderes’in hâlâ bilinmesi Menderes açısından hiçbir şey ifade etmez. Sonuçta Menderes yok. Tabii yok olmuş olmak önemliyse onu bilemem.*****AKP AB’yi istemediğini de kanıtladıAKP iktidarı boyunca hep anlatmaya çalıştım. “Bu zihniyet aslında AB’den yana değil, bu sadece iktidarda kalmak ve sermaye kesimi ile kimi liberalleri elde tutmak için oynanan bir oyun.” Bu yazılarıma çok kızan olmuştu. “Haksızlık yapıyorsun, en azından bu konuda samimiler” diyenler çoktu.Ama son iki yıldır AB konusunda hiçbir çaba harcamayan, sadece kapatma davası açılınca yangından mal kaçırır gibi 301’i gündeme getiren AKP artık bu çevrelerde de şüpheyle karşılanmaya başladı.Ancak önceki gün yaşananlar AKP’nin AB’den tamamen vazgeçtiğinin bir kanıtıdır. AB’ye gerçekten samimiyetle girmek isteyen hiçbir iktidar Avrupa kamuoyunun önüne önceki günkü görüntülerin konmasını istemez. Oysa AKP bunu özellikle, kasıtlı biçimde yaptı. Hangi Avrupa ülkesi 1 Mayıs’a bile tahammülü olmayan, bunu önlemek için kendi halkına gaz bombası atan, özgürlüklerini kısıtlayan, hakaret eden bir ülkeyi arasında görmek ister?*****Kanguruİnternetteki Avustralya Turizm Bakanlığı resmi sayfasında “sıkça sorulan sorular” bölümünden bir soru ve cevabı:“Avustralya’nın caddelerinde dolaşırken kanguru görebilir miyiz?” Cevap: “Tabii görebilirsiniz, ama bu ne kadar içtiğinize bağlı.”*****Sevgi insanlığın, şiddet hayvanlığın kanunudur. Gandi*****4 istifa gerekliKriz iyi yönetilirse kriz olmaktan çıkar. 1 Mayıs’ın kriz olacağı belliydi. İşçi sendikaları 12 Eylül darbecilerinin koyduğu yasağa rağmen Taksim’e çıkmak istediler. İktidar darbeci yasağına sahip çıkarak buna izin vermeyeceğini açıkladı. Yani “kriz geliyorum” dedi.Başbakan ve bakanları buna karşı ne yaptı? İstanbul Valisi’ne emir vererek kenti bir kâbus alanına çevirmesini istedi. Her türlü teknolojik araç gereçle suçlu ve zanlı takibi yapılabilen bir dönemde en ilkel önlemler alınarak kriz körüklendi.Eğer iktidar gerçekten söylediği gibi Avrupa Birliği standartlarından yana, demokrasi ve hukuka bağlı, insan haklarına saygılı, özgürlüklerden yana ise gereğini yerine getirmelidir.Bu ağır başarısızlık nedeniyle İçişleri, Adalet, Sosyal Güvenlik bakanları ile İstanbul’a artık hiç yakışmadığı kanıtlanan Vali’nin istifa etmesi gerekir.Ama bunların hiçbiri olmayacak. Çünkü artık şu anlaşılmıştır ki AKP “Ben gidiyorsam her yeni yakar öyle giderim” mantığındadır.*****Hey Olli Rehn neredesinAKP’ye kapatılma davası açıldığı gün ağzına geleni söyledin: Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş sürecinin askıya alınacağını açıkladın. Sonra Barroso’nun eteğine yapışıp Türkiye’ye koştun. Türkiye’ye hakaret ettin, şantajlar yaptın.O bayıldığın Erdoğan kanun, hukuk, özgürlük tanımadan, demokrasiyi ve insan haklarını ayaklar altına alarak halkına terörü reva gördü.Hoooop uyuyor musun? Neredesin Olli Rehn, dilini mi yuttun?Haydi canım git işine....
Gıda Bankaları’na “Tebliğ” ile vergi avantajı sağladılarAKP’nin şaşırtan oy oranındaki en etkili araçlardan biri özellikle yoksul halka doğrudan yapılan yardımlar. AKP “İşte siyasi çalışma budur” mantığı ile ev ev gezerek ve toplanan malları ailelere dağıtarak azımsanmayacak bir oy potansiyeline ulaştı.“Sadaka ekonomisi” denilen bu yöntemle önce yoksul halka yardım ederek “hayır duası” alıyorsunuz ve şirin görünüyorsunuz. Ama iktidar döneminde bu yöntem “halkı fakirleştir, sonra yardım yap, oyunu al, hep iktidarda kal” haline geldi.AKP devlet olanaklarını ve gücünü kullanarak bugüne kadar milyarlarca liralık gıda maddesi ve ihtiyaç maddesi dağıttı halka.Ancak özellikle belediyeler eliyle yapılan bu yardımlar ister istemez dikkat çekiyor. Bunu belli bir hukuk çerçevesinde tutabilmek için ortaya “Gıda Bankası” kavramı atıldı. Ama AKP’nin “kurnaz” politikası kısa sürede burada da kendini gösterdi.Gıda Bankaları’nın temel kaynağı varlıklı insanlar. Bu insanların daha çok yardım yapabilmeleri için kendilerine bazı “avantajlar” sağlanması gerekiyordu.Maliye Bakanlığı buna bir çare buldu ve geçen yıl çıkardığı tebliğle “Gıda Bankalarına yapılacak yardımların vergiden düşürülebileceğine ve KDV’sinin de ödenmesine gerek olmadığına” karar verdi.Yani; eğer Gıda Bankası’na yardım yaparsanız bunun tüm bedelini vergiden düşebiliyorsunuz. Ayrıca satın aldığınız ya da kendi ürettiğiniz mal ve hizmetlerin KDV’sini de ödemiyorsunuz.Böylece Gıda Bankası’na yardım yapan kişi aslında bir hayır işinde bulunmuyor, bunu doğrudan devlete ödetiyor, ama yardım yapmış gibi hava atabiliyor.Daha da önemlisi, yardım AKP teşkilatları ya da belediyelerine ait Gıda Bankaları tarafından dağıtıldığı için, yardımı alan kişi bunun AKP’den geldiğine inanıyor ve oyunu da ona göre veriyor.Şu anda başta Deniz Feneri olmak üzere tüm AKP’li belediyelerin kurduğu dernek veya vakıflar “Gıda Bankası” haline getirildi. Bu yoldan halka sürekli yardım yaparak oy topluyorlar.***** Gıda’nın içine temel ihtiyaç maddelerini de koydularHalka yardım dağıtarak oy toplama politikasını başarıyla sürdüren AKP, emrindeki Gıda Bankaları’nın daha etkin çalışmasını sağlamak için dünyada eşi görülmemiş bir uygulamaya da imza attı.Aslında sadece gıda dağıtması amacıyla kurulan Gıda Bankaları’na 2005 yılının başından itibaren her türlü temizlik, giyecek ve yakacak ürünleri toplama ve dağıtma yetkisi de verildi. Yani bu Bankalar halka kömür, deterjan ve giyecek dağıtabiliyor. Ancak Gıda Bankaları’nın çoğu seçim zamanı, halka yardım adı altında buzdolabı, çamaşır makinası, altın, halı ve hatta direk para yardımı bile yaptı. Gıda dışındaki ürünleri Gıda Bankaları’na verenler de maliyeti vergiden düşebildikleri gibi KDV de ödemiyorlar. AKP bu çarkı döndürerek oy topluyor.***Devlet adamı koyunu kırpar; siyasetçi koyunun derisini yüzer. Austin O’Malley***** Gıda Bankası nedir? İlk kez 1967 yılında Amerika’da uygulanmaya başladı. Temel özelliği şu: Son kullanma tarihi gelmiş, ihtiyaç fazlası veya paketleme hatası olan gıda maddeleri bir merkezde toplanıyor. Toplanan bu gıda maddeleri yoksul halka dağıtılıyor. Amerika’da şu anda 200 binin üzerindeki Gıda Bankası 23 milyon kişiye gıda yardımı yapıyor.Türkiye’de bu hareketin öncülüğünü AKP Diyarbakır milletvekili Aziz Akgül yaptı ve ilk Gıda Bankası’nı 24 Ocak 2004 yılında Diyarbakır’da açtı. Daha sonra 8 Mayıs’ta ikinci Gıda Bankası Konya’da açıldı. Ardından da Gaziantep Gıda Bankası hizmete girdi. Şu anda AKP’li neredeyse tüm belediyelerin Gıda Bankaları var.*****Başka derneklere anlayış yok Maliye, Gıda Bankaları’na “avanta” sayılabilecek ayrıcalıklar sağlarken, eğitim, çevre, bilim konusunda çalışma yapan dernek ve vakıflar bunlardan yararlanamıyor.Örneğin aynı anda Deniz Feneri Derneği’ne ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne (TEMA’ya, Doğal Hayatı Koruma Derneği’ne) bağışta bulunmak isteyen bir kişi, ilki için yaptığı masrafın tamamını vergiden düşebiliyor. İkincisi içinse bundan yararlanamıyor.Eğer günün birinde ÇağdaşYaşamı Destekleme Derneği ve benzerleri AKP’nin yan kuruluşu haline gelmeyi kabul ederlerse, sanıyorum bu ayrıcalıktan onlar da yararlandırılacaktır.*****Almanya’daki Deniz Feneri davası başlıyor Almanya’da usulsüz para toplamak toplanan paraları da amaç dışı kullanmak suçlamasıyla Deniz Feneri Derneği hakkında başlatılan soruşturma tamamlandı ve iddianame hazırlandı. Halen bir çok kişinin tutuklu olduğu Deniz Feneri Davası önümüzdeki günlerde Almanya’da başlayacak. Hazırlanan iddianamede toplanan paraların vaadedilen yerler yerine siyasi faaliyetler için harcandığına dikkat çekiliyor. Alman basını Deniz Feneri Davası’nı son yılların en önemli yolsuzluk davası olarak adlandırılıyor. Aralarında Kanal 7 çalışanlarının da bulunduğu sanıklar 9 ayı aşkın süredir tutuklu bulunuyor. Almanya’da son 50 yıldır hiçbir davada sanıklar mahkemeye çıkmadan 9 ay tutuklu kalmamışlardı. Davanın Türkiye uzantılarının ise mevcut iktidarın başını sıkıntıya sokacağı belirtiliyor.
1 Mayıs gerginliğini hiç gereği yokken aslında Başbakan Erdoğan başlattı. Üstüne bir de “Ayaklar- başlar” tartışması çıkardı ki evlere şenlik. Oysa konu ancak İçişleri Bakanı’nı ilgilendiriyor.1 Mayıs gerginliğinden kim ne medet umuyor anlamak mümkün değil. Geldiğimiz noktayı şöyle özetlemek istiyorum.1- Taksim Alanı’nın kullanılması 12 Eylül askeri yönetimi tarafından yasaklandı. O günden bugüne Taksim’de hiç miting yapılmadı. Ancak yılbaşı kutlamaları, maç sonrası coşkusu ve Polis Bayramı için bu meydan açıldı.2- AKP’nin ve özellikle Başbakan’ın bir 12 Eylül yasağına bu kadar sıkı sıkıya sarılması ısrarla işçilerin Taksim’e çıkamayacağını söylemesi, bunun için de “Biz bile böyle bir talepte bulunmuyoruz” demesinin mantığını anlamak çok zordur.3- Sendikaların Taksim ısrarı yasalara göre suçtur. Ancak Taksim yasağı da artık absürt kalmıştır, askeri dönem artığıdır. Avrupa Birliği ülkelerinde de 1 Mayıs’lar kentlerin en görkemli alanlarında kutlanır.4- Vali İstanbul halkını tehdit etmektedir. Özellikle “Bazı marjinal örgütlerin olay çıkaracağını” açıklamak olayları körüklemekle eş değerdir. Sayın Vali herhalde sendikalara gözdağı vermek istiyor, ama milyonlarca İstanbullu’yu da paniğe itiyor. Devlet gerginliğin nedeni olmamalıydı.5- Vali’nin açıklaması sendikaları çok zor duruma sokmuştur. Vali’nin adeta “İşte meydan gelin olay çıkarın, biz de sizi ezelim, kaos olsun” sözleri gerçekten olay çıkması halinde sendika yöneticilerini vebal altında bırakacaktır.6- Bundan itibaren Taksim’e çıkılsın çıkılmasın, meydana gelecek her olay sendikalara mal edilecektir. İşçi kesimi yine susturulmak istenecektir.7- Kapatma paniği içindeki iktidar Taksim’de toplanması muhtemel on binlerce kişinin protestosundan çekinmektedir. Bunu bir imaj zedelenmesi olarak görmektedir.8- İktidarın başlattığı bu gereksiz gerginlik nedeniyle tüm dünyada barış ve sevgi günü olarak kutlanan 1 Mayıs’ların bizde kâbus günü gibi nitelenmesi sürecektir.9- AKP iktidara geldiğinden beri sürekli yaşadığımız “akıl tutulması” ne yazık ki bu olayda da kendini göstermiştir.*****Sanki iktidar CHP’de AKP’li medya ile destekçileri günlerdir CHP’yi manşetlerden düşürmüyor. Önce AKP’nin kapatılma davasına karşı CHP’nin de kapatılması için kampanya açtılar. Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın bile “Ne alakası var” dediği konu günlerdir AKP’li medyanın dilinde.Ardından Kurultay geldi. Yine bu medyanın manşetlerinde CHP var. En ağır eleştiriler, CHP’yi karalamalar, alay etmeler...Yıllardır Türkiye’de olmayan biri döndüğünde sadece bu gazeteleri okusa iktidar partisinin CHP olduğunu zanneder.Garip bir ülkedeyiz, iktidarın hiçbir uygulamasını eleştirmeyen, öneri getirmeyen bir medya, varsa yoksa muhalefete saldırıyor. AKP ve yandaşları o çok sevdikleri AB ülkelerinin medyasına bir baksınlar. Hangi AB ülkesinde medya sadece muhalefet eleştirisi yapıyor acaba?*****Gururla zayıflık, ikiz kardeştirler. Lowell*****Komando Ayvaz Eski öğretmen, siyasetçi Ayvaz Gökdemir 10 gün önce vefat etti biliyorsunuz. Gökdemir’in öğrenciler arasındaki lakabı “komando” idi. Bu lakap Milliyet Gazetesi’nde yayınlanınca Türk Ocakları Başkanı Nuri Gürgün açıklama yaparak “Bir takım solcuların taktığı ismi kullanmanız yanlış” demiş. Ama gerçek bu değil. Ayvaz Gökdemir benim lise sonda olduğum yılda Ankara Atatürk Lisesi’nin Müdürü’ydü. Okulda Ülkü Ocakları’nı örgütlemişti ve “komando” adı da bu nedenle takılmıştı. Bu lakabı takanlar da solcular değil bizzat dönemin MHP’lileriydi.Komando Ayvaz’ın döneminde ülkücü şiddet liselere kadar inmişti. Kendilerinden olmayan herkesi “solcu ve komünist” olarak niteleyen Ülkücüler başta Atatürk Lisesi olmak üzere birçok lisede terör estiriyordu.Ayvaz Gökdemir öldü gitti, Allah rahmet eylesin. Ama lise yıllarımızı “can tehlikesi” altında geçirdiğimizi de asla unutamam.*****“Ne iyi kocam var” Yeni gelin ilk sabahında uyanmış. Bakmış damat yatakta yok. Kapı aralığından kocasının ne yaptığına bakmış. Yeni damat sobayı yakmış, kahvaltıyı hazırlamış, gömleklerini ütülemiş. Kadın “Ne iyi kocam var” diye çok sevinmiş ve yatağına yarım kalan uykusunu tamamlamaya gitmiş. Birkaç dakika sonra damat gelini uyandırmış. Gelin kalkmış ve damattan sabah duyduğu ilk söz bütün sevincini altüst etmiş: “Her sabah böyle isterim... Anlaşıldı mı?”*****Yabancı futbolcular bireysel duygularını dile getiriyor Hakan Şükür’ün “Kutlu Doğum haftası” açıklamasını savunanlar hemen yabancı futbolcuları örnek gösteriyorlar. “Alex santra noktasında dua edip haç çıkarıyor, Carlos haç çıkarmadan maça girmiyor, onlar yapınca ses çıkarmıyorsunuz, Hakan Şükür konuşunca laikliğe aykırı diyorsunuz, bu ne saçmalık” diyorlar.Burada niyet önemli. Yabancı futbolcular dini bir takım sembolleri herhalde kendi inançları doğrultusunda uyguluyor. Bunu bir politika ya da bir görüş veya gösteriş adına yapmıyor.Nasıl ki Türkiye’de bir çok kişi işe başlarken “Besmele” çekiyor aynı öyle.Çoğumuz gelecekte uygulayacağımız bir kararı açıklarken “Allah kısmet ederse, Allah izin verirse” diye başlar konuşmaya. İstemediğimiz bir gelişmeye karşı “Allah korusun” ortak cümledir. “İnşallah” ağzımızdan düşmez. Sevdiğimiz şeyleri anlatırken “Maşallah” deriz, sözümüzü doğrulatmak için “Vallahi billahi” diye yemin ederiz.Bunların hepsi semboliktir ve genlerimize işlemiş olan İslam kültürünün parçalarıdır. Bunun tıpkı yabancı futbolcuların haç çıkarması gibi kendiliğinden ağzımızdan çıkanlardır.Yabancı futbolcular haç çıkarırken dinlerinin propagandasını yapmadıkları gibi bunu devletin yönetim biçimi haline getirmek gibi bir dilekleri de yok. Oysa Hakan Şükür, o sözleri kasıtlı olarak söylüyor. İçinde bulunduğu dini grubun propagandasını yapmak ve kendine bu cemaat içinde sağlam yer edinmek için yapıyor. Bunu kanıtlayabilir miyim? Hayır. Çünkü benimki bugüne kadarki izlenimlerimden oluşan bir kanaat. Ama vicdanı ve mantığı olan da aksini kanıtlayamaz.
CHP Kurultay’ı önceden tahmin edildiği gibi başladı, gelişti ve bitti. Baykal tek aday olarak katıldığı seçimleri kazandı. Benim aldığım “Baykal bırakma tarihini açıklayabilir” duyumu ise “boş” çıktı. Zaten yazarken bile kendi kendime gülmüş ve “Ham hayal sana yakışıyor mu?” demiştim ama insanın içinde devrimci ruh yaşadığından olacak umudumu sürdürmekten de geri kalmamıştım.Benim asıl sözüm CHP Kurultayında aday olmaya kalkanlara. Açık söyleyeyim, adayların hiçbirinin kazanamayacağını elbette biliyordum ama kurultay’da bir rüzgâr estirebileceklerini de ummuştum.Haluk Koç’u bilemem, o kendi başına çalıştı, hiç karşılaşmadık bile. Umut Oran’la Ayhan Yalçınkaya gazeteye gelip kendilerini anlattılar. Oran da, Yalçınkaya da, Koç da tipik birer siyasetçi ruh haliyle “Aday olmak için gerekli desteği bulduğumuz an kesin kazanırız” havasındaydı. Oysa üçünün topladığı destek tek kişinin aday olması için gereken sayıya bile ulaşamadı.Elbette delegelerin kurultay salonunda aday için imza atmaları caydırıcı bir unsur. Birçok kişi bunu göze alamamış olabilir. Ama insaf edin, Ayhan Yalçınkaya için bir oy çıktı. CHP gibi bir partinin liderliğine soyunan adayı destekleyen delegeler bile bu kadar korkuyorsa yarışa kalkışmanın ne anlamı var?Aynı şekilde Umut Oran da büyük hüsrana uğradı. Kendisine kim “kazanırsın” gazı verdi acaba? Eşref Erdem olabilir belki de. “Ben hiç kurultay kaybetmedim” diyordu, listeye bile giremedi. Haluk Koç ise tam bir rezalet. Milletvekili olmasına rağmen “arkadaş hatırına” veya “demokrasi aşkına” bile destek bulamaması komik oldu.Eleştirmek, değişimden, gençlikten söz etmek çok kolay. Ama siyaset zor iş. Yüksekten atmayla olmuyor işte. Ama en önemlisi sözde adaylar bizim de vaktimizi çaldı. Ona yanıyorum.*****Liselerarası Kısa Film Yarışmasıİstanbul Erkek Lisesi’nden küçük kardeşlerim aradılar. “Can abi” dediler. “4 yıldır Liselararası Kısa Film Yarışması düzenliyoruz. Bunun güzel duyurulması için bize yardım et” diye sürdürdüler.40 yıl önce okuduğum okula yardım etmez miyim? “Ne yapıyorsunuz?” diye sordum. Anlattılar; “Yarışmamız lise öğrencilerine açık tek ulusal kısa film yarışması. Amacımız öğrencilere genç yaştan sinema sevgisi kazandırarak Türk sinemasının geleceğine katkıda bulunmak genç yönetmen adaylarına fırsatlar sunmak.” Peki bu yarışma için ne kadar zaman var? Onu da hemen söylediler; son katılım tarihi 9 Mayıs 2008’miş. Yarışma sonuçları, genç sinemacı öğrencilerin ustalar ile bir araya geleceği 5 Haziran Perşembe günü yapılacak olan Festival Gecesi’nde açıklanacak.Sonra jüriyi de okudular. Kimler yok ki? Sinema eleştirmeni, yazar Mehmet Açar, yönetmen Umut Aral, senarist Önder Çakar, yönetmen Selim Demirdelen, SİYAD Yönetim Kurulu Başkanı ve sinema eleştirmeni, yazar Atilla Dorsay, İFSAK Yönetim Kurulu Üyesi Selim Evci, Erkek Liseliler Eğitim Vakfı Genel Müdürü Kemal Kafadar, İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ceyhan Kandemir, oyuncu oyuncu Nejat İşler, Güven Kıraç ile Fikret Kuşkan jüri üyesi olmuş.Ya ödüller? Birinciye Mini CCD kamera, ikinciye dijital fotoğraf makinesi, üçüncüye iPod ve mansiyon olarak DivX DVD oynatıcı varmış. İlgilenen liseli gençler www.ielsinema.com adresinden ayrıntıları öğrenebilir.*****Gerçek demokratik ilke, hiç kimsenin halkın üzerinde bir güce sahip olmaması demektir Lord Acton*****‘Sen de pirinç yeme be kardeşim’Ülkede pirinç sıkıntısı çıkmış. Piyasada pirinç var ama fiyatı yüzde 100’ün üzerinde zamlanmış. Halkın temel gıda ihtiyaçlarından biri de bu pirinç ve Başbakan “Pirinç yemeseniz de olur. Bulgur yiyin, mercimek yiyin” diyor.Bu kadar kolay yani çözüm. Pahalıysa pirinç yemeyelim, olsun bitsin. Peki Sayın Başbakanım siz o makama sorunları çözmek için mi oturdunuz yoksa sorun çıkınca popülist ve demagojik bir yaklaşımla sorundan sıyrılmak için mi?Pirinç sorununu çözmek yerine “Pirinç de yemeyiverin” demenin aslında bir aciz itirafı olduğunu görmüyor musunuz?Et yemesek de olur, kitap okumasak da olur, don almasak da olur, tatil yapmasak da olur, sinemaya gitmesek de olur düşünmesek de olur. Bunları yapmadığımızda sizin bakış açınızla hiçbir kaybımız da olmaz. Peki ya insan olmak? Rahat ve huzur içinde mutlu bir yaşam sürmek? Birçok şeyden vazgeçebiliriz tabii ki. Sadece yaşamış oluruz. Sayın Başbakan, ruh halinizi ve yaşadığınız sıkıntıyı elbette herkes anlıyordur. Ama bu sıkıntılar size sorumluluğunuzu da unutturmamalı. Halk sizi çözüm bulmanız için o makama getirdi. Sorunlardan demagojik cevaplarla kaçmanız için değil.*****Sosyetik olmakBazen yeni keşfettiğim yerleri yazıyorum. Tabii bunlar hep olumlu yazılar oluyor. Kimileri de soruyor “Her şey böyle güzel mi?” diye. Tabii ki değil. Bakın geçen pazar günü Yeniköy’de yeni açıldığı gördüğüm bir kebapçıya gittim. Sosyetenin çok bildiği bir ismi var. Tike diye. Ama işte sosyetik yerlerde mekan açıp, yandaki ocakbaşının iki katına kebap satınca sosyete olmuyorsunuz. İnanmayacaksınız ama içeride sadece kalkmakta olan tek masa vardı. İki kişi oturduk ve 10 dakika bir kişi bile yanımıza gelmedi. Çaresiz kalkıp gittik. Beğenmediğim bir şeyi yazmaktan çok keyif almıyorum. Ama “kalite” adına ortaya çıkanlar kendi bindikleri dalı kestiklerinde de kendimi tutamıyorum.*****Çıplak gösteren gözlükTemel, iş seyahati için Japonya’ya gitmiş. Tokyo sokaklarında dolaşırken gözüne Sony Tower takılmış ve içine girip dolaşmaya başlamış. Katlardan birinde yeni buluşlar standında özel bir gözlük satılmaktaymış. Ne olduğunu sorunca “İnsanları çıplak gösteren gözlük” demiş tezgâhtar kız. Temel hemen takmış gözlüğü ve kıza bir bakmış, kız çırılçıplak. Mağazadaki insanlara bakmış herkes çıplak. Hemen bir tane almış. Gezisi bitmiş ve Türkiye’ye dönmüş. Kapıyı çalmadan önce takmış gözlüğünü, Fadime kapıyı açmış, Fadime’yi çıplak görmüş, çok hoşuna gitmiş. İçeriye gözlükle bakmış, içeride yakın arkadaşı Dursun salonda çırılçıplak oturmaktaymış, neşeden basmış kahkahayı ve çıkarmış gözlüğü, fakat ne görsün; Fadime de, Dursun da gene çırılçıplak. Temel’in tepesi atmış: “Uyyy Japonlar kazikladu penu, gozlük bozuldi da”
Sevgili okurlar; yeni bir haftaya yeni umutlarla başlıyoruz. Geçen hafta yine malum konuları konuşup yazdık, ancak en çok ilgi gören yazı Eminönü Kadıköy vapurunda 40 yıllık bir arkadaşımın maruz kaldığı garip taciz olayıydı.Bu yazı ile ilgili olumlu olumsuz çok sayıda tepki aldım. Gerçi hemen ertesi gün bunlarla ilgili kısa bir değerlendirme yapmıştım ama tekrarlamakta fayda var anlaşılan.“Bunlar az bile tepkisi” Siz okurlardan gelen tepkilerin önemli bir bölümü, “Bunun gibi daha neler oluyor” şeklindeki mesajlardı. Son yıllarda yaşam biçimlerine ciddi müdahaleler olduğundan yakınan büyük bir kesim bu tür provokatif girişimlerin adım başı yaşandığını iddia ediyor.Bir hafta içinde şaşırtıcı biçimde benzer olayları anlatan mesajlar aldım. Telefonla bulanlar hatta yolda çevirip anlatanlar bile oldu.“Yalancısın sen” tepkisiDinci çevrelerin tepkisi ise neredeyse tornadan çıkmış gibi aynıydı. Bu kesim yapılan provokatif eylemi asla sahiplenmezken bunun “yalan” olduğunu iddia ediyordu.Kanıt isteyen, neden polise gidilmediğini soran, şikâyet edilmesi gerektiğini söyleyen pek çok mesaj aldım. Olayı kimsenin sahiplenmemesi iyi bir şey tabii, ama “yalaaaan” diye çırpınanları da anlamak mümkün değil. Çünkü böyle bir yalana ihtiyaç duyulmasına bir gerek yok ki.Benim anlattığım olay bir kişinin başından geçmiş, ama aynı hafta içinde gazetelere “belgeleriyle” yansıyan olayları ne yapacağız?İşte örneklerBir lise müdürü ilkokul çocuklarının etekleri kısa diye 23 Nisan törenlerini iptal etti.Bir doktor içkili gelen hastayı muayene etmekten kaçındı.23 Nisan törenlerinde bir kaymakam kadınların elini sıkmadı.Dinci bir derneğin başkanı Kuşadası’nda verdiği konferansta Osmanlı tipi şeriat yönetiminin yakında işbaşına geleceğini söyledi.Tekbir Giyim’in sahibi 3 karısı olduğunu ve bunun kimseyi ilgilendirmeyeceğini söyledi.Bunlar sadece bir haftada gazetelere yansıyan “belgeli” olaylar. Benim anlattığım bunların yanında küçük bile kalır.E-muhtıraSevgili okurlar; dün Silahlı Kuvvetlerin gece yarısı yayınladığı laiklik bildirisinin 1. yıldönümüydü. Üzerinde çok tartışmaların yaşandığı ve e-muhtıra olarak nitelenen bildiri hâlâ tartışılıyor.Ancak herhalde herkes farkındadır ki Silahlı Kuvvetler’i o günden bu yana bir daha benzer bir davranış içinde görmedik. Ne seçimlerde, ne Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ne de kapatma davasında artık askerin adı geçiyor. Silahlı Kuvvetler bütün gücünü terörle mücadeleye vermiş durumda.Sanıyorum bu sorumlu tutum aklıselim sahibi herkesin dikkatini çekiyordur. İktidar partisine yönelik kapatma davası sürecinde askerin kendi işinde gücünde olması, Silahlı Kuvvetler’in demokrasiye olan bağlılığının da bir kanıtıdır.Hepinize iyi haftalar dilerim.*****Tüketici hakları Bundan iki hafta önce İsparta Denix teknoloji mağazalarından dijital kamera aldım. Aradan geçen iki haftada kamerayı kullandım. Daha sonra mağazaya kamerayı beğenmediğimi ve başka özellikte kamera istediğimi beyan ettim. Mağaza yöneticisi kullanılmış kamerayı kabul edip bir hafta içerisinde istediğim özelliklerde yeni bir kamera verdi. Tüketici haklarının işlediğini görmek sevindirici, firma açısından ise takdir edilecek bir davranıştı. Sizinle paylaşmak istedim. Halil SARIKAYA*****Basından basına basın yasağı İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerinden biri geçen hafta öğrencilerin hazırladığı okul gazetesi için röportaj yapmak üzere yola çıktı. Gideceği yer Sabah Gazetesi, konuşacağı kişi de önemli yazarlardan biriydi.Öğrenci ses kayıt cihazı ile fotoğraf makinesini da yanına almıştı doğal olarak. Ancak gazetenin kapısında kendisine “fotoğraf makinesi ile içeri giremeyeceği” söylendi. Bunun için bir iç yazışma yapılması gerekiyormuş.Röportajı verecek olan yazarın da ricaları para etmedi. Sabah’a, çalışanların dışında birinin fotoğraf makinesi ya da kamera ile girmesi yasak.Bu yasak yeni mi kondu yoksa bir devlet kurumu olan TMSF zamanında da var mıydı bilmiyorum. Çok da merak etmiyorum. Ama bir basın kuruluşunun saklayacak neyi olduğunu da düşünmeden edemiyorum.Öte yandan bu garip muameleye henüz mesleğinin ilk adımlarını atmaya çalışan bir iletişim fakültesi öğrencisine uygulamak daha da garip. Düşünüyorum da o öğrenci daha ilk günden basına karşı öfke duymaya başlamıştır bile.*****Korkunun kaynağı ne? AKP bir yandan Türkiye’nin tüm dengelerini altüst etmek pahasına türban için anayasa değişikliğine bile giderken öte taraftan müthiş bir korkuyla kendini gizlemeye çalışıyor.Çok merak ediyorum “Türban da türban” diye tutturan AKP’liler neden kendi ailelerindeki türbanı açığa çıkarmaktan çekiniyor. 23 Nisan resepsiyonu bu yıl eşli davetle gerçekleştirildi. Ama AKP’lilerin birkaçı hariç hiçbiri yanında eşini getiredi.Asker DTP’nin de davetli olması gerekçesiyle bu resepsiyona katılmadı. Yani eşleri türbanlı olanlar karşılarında askeri görmekten çekinmiş olamazlar. Yine de getirmediler.Şimdi aklıevveller “Getirseler o zaman da eleştireceksiniz” diyeceklerdir. Evet eleştirebiliriz. Ama türban için anayasa değiştirmeye kalkıp kendi eşlerini saklıyorlarsa bunda samimiyet ve gerçekten inançlı bir kararlılık yoktur.Bu durumda türban savaşı sadece üniversite kapılarına gönderilen, çoğunluğu ne yaptığının bile farkında olmayan küçücük kızlara kalmış oluyor.*****Peki Damat? İlk defa bir düğün törenine katılan küçük kız annesine fısıltıyla sormuş: “Neden gelinler beyaz gelinlik giyer?” “Çünkü yavrucuğum, beyaz mutluluğun rengidir, bugün de onun en mutlu günü...” diyerek anne kızının sorusunu cevaplandırmaya çalışmış. Küçük kız biraz düşünmüş ve ikinci sorusunu sormuş: “O zaman damat neden siyah giyiniyor?”*****Bilgi insanı şüpheden, iyilik acı çekmekten, kararlı olmak korkudan kurtarır Konfüçyü