Neyse ki rezilliği öven kimse çıkmadı

Haberin Devamı

Sevgili okurlar; yeni bir haftaya yeni umutlarla başlıyoruz. Geçen hafta yine malum konuları konuşup yazdık, ancak en çok ilgi gören yazı Eminönü Kadıköy vapurunda 40 yıllık bir arkadaşımın maruz kaldığı garip taciz olayıydı.

Bu yazı ile ilgili olumlu olumsuz çok sayıda tepki aldım. Gerçi hemen ertesi gün bunlarla ilgili kısa bir değerlendirme yapmıştım ama tekrarlamakta fayda var anlaşılan.

“Bunlar az bile tepkisi”

Siz okurlardan gelen tepkilerin önemli bir bölümü, “Bunun gibi daha neler oluyor” şeklindeki mesajlardı. Son yıllarda yaşam biçimlerine ciddi müdahaleler olduğundan yakınan büyük bir kesim bu tür provokatif girişimlerin adım başı yaşandığını iddia ediyor.

Bir hafta içinde şaşırtıcı biçimde benzer olayları anlatan mesajlar aldım. Telefonla bulanlar hatta yolda çevirip anlatanlar bile oldu.

“Yalancısın sen” tepkisi

Dinci çevrelerin tepkisi ise neredeyse tornadan çıkmış gibi aynıydı. Bu kesim yapılan provokatif eylemi asla sahiplenmezken bunun “yalan” olduğunu iddia ediyordu.

Kanıt isteyen, neden polise gidilmediğini soran, şikâyet edilmesi gerektiğini söyleyen pek çok mesaj aldım. Olayı kimsenin sahiplenmemesi iyi bir şey tabii, ama “yalaaaan” diye çırpınanları da anlamak mümkün değil. Çünkü böyle bir yalana ihtiyaç duyulmasına bir gerek yok ki.

Benim anlattığım olay bir kişinin başından geçmiş, ama aynı hafta içinde gazetelere “belgeleriyle” yansıyan olayları ne yapacağız?

İşte örnekler

Bir lise müdürü ilkokul çocuklarının etekleri kısa diye 23 Nisan törenlerini iptal etti.

Bir doktor içkili gelen hastayı muayene etmekten kaçındı.

23 Nisan törenlerinde bir kaymakam kadınların elini sıkmadı.

Dinci bir derneğin başkanı Kuşadası’nda verdiği konferansta Osmanlı tipi şeriat yönetiminin yakında işbaşına geleceğini söyledi.

Tekbir Giyim’in sahibi 3 karısı olduğunu ve bunun kimseyi ilgilendirmeyeceğini söyledi.

Bunlar sadece bir haftada gazetelere yansıyan “belgeli” olaylar. Benim anlattığım bunların yanında küçük bile kalır.

E-muhtıra

Sevgili okurlar; dün Silahlı Kuvvetlerin gece yarısı yayınladığı laiklik bildirisinin 1. yıldönümüydü. Üzerinde çok tartışmaların yaşandığı ve e-muhtıra olarak nitelenen bildiri hâlâ tartışılıyor.

Ancak herhalde herkes farkındadır ki Silahlı Kuvvetler’i o günden bu yana bir daha benzer bir davranış içinde görmedik. Ne seçimlerde, ne Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ne de kapatma davasında artık askerin adı geçiyor. Silahlı Kuvvetler bütün gücünü terörle mücadeleye vermiş durumda.

Sanıyorum bu sorumlu tutum aklıselim sahibi herkesin dikkatini çekiyordur. İktidar partisine yönelik kapatma davası sürecinde askerin kendi işinde gücünde olması, Silahlı Kuvvetler’in demokrasiye olan bağlılığının da bir kanıtıdır.

Hepinize iyi haftalar dilerim.

*****

Tüketici hakları

Bundan iki hafta önce İsparta Denix teknoloji mağazalarından dijital kamera aldım. Aradan geçen iki haftada kamerayı kullandım. Daha sonra mağazaya kamerayı beğenmediğimi ve başka özellikte kamera istediğimi beyan ettim. Mağaza yöneticisi kullanılmış kamerayı kabul edip bir hafta içerisinde istediğim özelliklerde yeni bir kamera verdi. Tüketici haklarının işlediğini görmek sevindirici, firma açısından ise takdir edilecek bir davranıştı. Sizinle paylaşmak istedim. Halil SARIKAYA

*****

Basından basına basın yasağı

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerinden biri geçen hafta öğrencilerin hazırladığı okul gazetesi için röportaj yapmak üzere yola çıktı. Gideceği yer Sabah Gazetesi, konuşacağı kişi de önemli yazarlardan biriydi.

Öğrenci ses kayıt cihazı ile fotoğraf makinesini da yanına almıştı doğal olarak. Ancak gazetenin kapısında kendisine “fotoğraf makinesi ile içeri giremeyeceği” söylendi. Bunun için bir iç yazışma yapılması gerekiyormuş.

Röportajı verecek olan yazarın da ricaları para etmedi. Sabah’a, çalışanların dışında birinin fotoğraf makinesi ya da kamera ile girmesi yasak.

Bu yasak yeni mi kondu yoksa bir devlet kurumu olan TMSF zamanında da var mıydı bilmiyorum. Çok da merak etmiyorum. Ama bir basın kuruluşunun saklayacak neyi olduğunu da düşünmeden edemiyorum.

Öte yandan bu garip muameleye henüz mesleğinin ilk adımlarını atmaya çalışan bir iletişim fakültesi öğrencisine uygulamak daha da garip. Düşünüyorum da o öğrenci daha ilk günden basına karşı öfke duymaya başlamıştır bile.

*****

Korkunun kaynağı ne?

AKP bir yandan Türkiye’nin tüm dengelerini altüst etmek pahasına türban için anayasa değişikliğine bile giderken öte taraftan müthiş bir korkuyla kendini gizlemeye çalışıyor.

Çok merak ediyorum “Türban da türban” diye tutturan AKP’liler neden kendi ailelerindeki türbanı açığa çıkarmaktan çekiniyor. 23 Nisan resepsiyonu bu yıl eşli davetle gerçekleştirildi. Ama AKP’lilerin birkaçı hariç hiçbiri yanında eşini getiredi.

Asker DTP’nin de davetli olması gerekçesiyle bu resepsiyona katılmadı. Yani eşleri türbanlı olanlar karşılarında askeri görmekten çekinmiş olamazlar. Yine de getirmediler.

Şimdi aklıevveller “Getirseler o zaman da eleştireceksiniz” diyeceklerdir. Evet eleştirebiliriz. Ama türban için anayasa değiştirmeye kalkıp kendi eşlerini saklıyorlarsa bunda samimiyet ve gerçekten inançlı bir kararlılık yoktur.

Bu durumda türban savaşı sadece üniversite kapılarına gönderilen, çoğunluğu ne yaptığının bile farkında olmayan küçücük kızlara kalmış oluyor.

*****

Peki Damat?

İlk defa bir düğün törenine katılan küçük kız annesine fısıltıyla sormuş: “Neden gelinler beyaz gelinlik giyer?” “Çünkü yavrucuğum, beyaz mutluluğun rengidir, bugün de onun en mutlu günü...” diyerek anne kızının sorusunu cevaplandırmaya çalışmış. Küçük kız biraz düşünmüş ve ikinci sorusunu sormuş: “O zaman damat neden siyah giyiniyor?”

*****

Bilgi insanı şüpheden, iyilik acı çekmekten, kararlı olmak korkudan kurtarır Konfüçyü

DİĞER YENİ YAZILAR