CHP Kurultay’ı önceden tahmin edildiği gibi başladı, gelişti ve bitti. Baykal tek aday olarak katıldığı seçimleri kazandı. Benim aldığım “Baykal bırakma tarihini açıklayabilir” duyumu ise “boş” çıktı. Zaten yazarken bile kendi kendime gülmüş ve “Ham hayal sana yakışıyor mu?” demiştim ama insanın içinde devrimci ruh yaşadığından olacak umudumu sürdürmekten de geri kalmamıştım.
Benim asıl sözüm CHP Kurultayında aday olmaya kalkanlara. Açık söyleyeyim, adayların hiçbirinin kazanamayacağını elbette biliyordum ama kurultay’da bir rüzgâr estirebileceklerini de ummuştum.
Haluk Koç’u bilemem, o kendi başına çalıştı, hiç karşılaşmadık bile. Umut Oran’la Ayhan Yalçınkaya gazeteye gelip kendilerini anlattılar.
Oran da, Yalçınkaya da, Koç da tipik birer siyasetçi ruh haliyle “Aday olmak için gerekli desteği bulduğumuz an kesin kazanırız” havasındaydı. Oysa üçünün topladığı destek tek kişinin aday olması için gereken sayıya bile ulaşamadı.
Elbette delegelerin kurultay salonunda aday için imza atmaları caydırıcı bir unsur. Birçok kişi bunu göze alamamış olabilir.
Ama insaf edin, Ayhan Yalçınkaya için bir oy çıktı. CHP gibi bir partinin liderliğine soyunan adayı destekleyen delegeler bile bu kadar korkuyorsa yarışa kalkışmanın ne anlamı var?
Aynı şekilde Umut Oran da büyük hüsrana uğradı. Kendisine kim “kazanırsın” gazı verdi acaba? Eşref Erdem olabilir belki de. “Ben hiç kurultay kaybetmedim” diyordu, listeye bile giremedi. Haluk Koç ise tam bir rezalet. Milletvekili olmasına rağmen “arkadaş hatırına” veya “demokrasi aşkına” bile destek bulamaması komik oldu.
Eleştirmek, değişimden, gençlikten söz etmek çok kolay. Ama siyaset zor iş. Yüksekten atmayla olmuyor işte. Ama en önemlisi sözde adaylar bizim de vaktimizi çaldı. Ona yanıyorum.
Liselerarası Kısa Film Yarışması
İstanbul Erkek Lisesi’nden küçük kardeşlerim aradılar. “Can abi” dediler. “4 yıldır Liselararası Kısa Film Yarışması düzenliyoruz. Bunun güzel duyurulması için bize yardım et” diye sürdürdüler.
40 yıl önce okuduğum okula yardım etmez miyim? “Ne yapıyorsunuz?” diye sordum. Anlattılar; “Yarışmamız lise öğrencilerine açık tek ulusal kısa film yarışması. Amacımız öğrencilere genç yaştan sinema sevgisi kazandırarak Türk sinemasının geleceğine katkıda bulunmak genç yönetmen adaylarına fırsatlar sunmak.”
Peki bu yarışma için ne kadar zaman var? Onu da hemen söylediler; son katılım tarihi 9 Mayıs 2008’miş. Yarışma sonuçları, genç sinemacı öğrencilerin ustalar ile bir araya geleceği 5 Haziran Perşembe günü yapılacak olan Festival Gecesi’nde açıklanacak.
Sonra jüriyi de okudular. Kimler yok ki? Sinema eleştirmeni, yazar Mehmet Açar, yönetmen Umut Aral, senarist Önder Çakar, yönetmen Selim Demirdelen, SİYAD Yönetim Kurulu Başkanı ve sinema eleştirmeni, yazar Atilla Dorsay, İFSAK Yönetim Kurulu Üyesi Selim Evci, Erkek Liseliler Eğitim Vakfı Genel Müdürü Kemal Kafadar, İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ceyhan Kandemir, oyuncu oyuncu Nejat İşler, Güven Kıraç ile Fikret Kuşkan jüri üyesi olmuş.
Ya ödüller? Birinciye Mini CCD kamera, ikinciye dijital fotoğraf makinesi, üçüncüye iPod ve mansiyon olarak DivX DVD oynatıcı varmış.
İlgilenen liseli gençler www.ielsinema.com adresinden ayrıntıları öğrenebilir.
Gerçek demokratik ilke,
hiç kimsenin halkın üzerinde bir güce sahip olmaması demektir
Lord Acton
‘Sen de pirinç yeme be kardeşim’
Ülkede pirinç sıkıntısı çıkmış. Piyasada pirinç var ama fiyatı yüzde 100’ün üzerinde zamlanmış. Halkın temel gıda ihtiyaçlarından biri de bu pirinç ve Başbakan “Pirinç yemeseniz de olur. Bulgur yiyin, mercimek yiyin” diyor.
Bu kadar kolay yani çözüm. Pahalıysa pirinç yemeyelim, olsun bitsin. Peki Sayın Başbakanım siz o makama sorunları çözmek için mi oturdunuz yoksa sorun çıkınca popülist ve demagojik bir yaklaşımla sorundan sıyrılmak için mi?
Pirinç sorununu çözmek yerine “Pirinç de yemeyiverin” demenin aslında bir aciz itirafı olduğunu görmüyor musunuz?
Et yemesek de olur, kitap okumasak da olur, don almasak da olur, tatil yapmasak da olur, sinemaya gitmesek de olur düşünmesek de olur. Bunları yapmadığımızda sizin bakış açınızla hiçbir kaybımız da olmaz. Peki ya insan olmak? Rahat ve huzur içinde mutlu bir yaşam sürmek? Birçok şeyden vazgeçebiliriz tabii ki. Sadece yaşamış oluruz.
Sayın Başbakan, ruh halinizi ve yaşadığınız sıkıntıyı elbette herkes anlıyordur. Ama bu sıkıntılar size sorumluluğunuzu da unutturmamalı. Halk sizi çözüm bulmanız için o makama getirdi. Sorunlardan demagojik cevaplarla kaçmanız için değil.
Sosyetik olmak
Bazen yeni keşfettiğim yerleri yazıyorum. Tabii bunlar hep olumlu yazılar oluyor. Kimileri de soruyor “Her şey böyle güzel mi?” diye. Tabii ki değil. Bakın geçen pazar günü Yeniköy’de yeni açıldığı gördüğüm bir kebapçıya gittim. Sosyetenin çok bildiği bir ismi var. Tike diye. Ama işte sosyetik yerlerde mekan açıp, yandaki ocakbaşının iki katına kebap satınca sosyete olmuyorsunuz. İnanmayacaksınız ama içeride sadece kalkmakta olan tek masa vardı. İki kişi oturduk ve 10 dakika bir kişi bile yanımıza gelmedi. Çaresiz kalkıp gittik. Beğenmediğim bir şeyi yazmaktan çok keyif almıyorum. Ama “kalite” adına ortaya çıkanlar kendi bindikleri dalı kestiklerinde de kendimi tutamıyorum.
*****
Çıplak gösteren gözlük
Temel, iş seyahati için Japonya’ya gitmiş. Tokyo sokaklarında dolaşırken gözüne Sony Tower takılmış ve içine girip dolaşmaya başlamış. Katlardan birinde yeni buluşlar standında özel bir gözlük satılmaktaymış. Ne olduğunu sorunca “İnsanları çıplak gösteren gözlük” demiş tezgâhtar kız. Temel hemen takmış gözlüğü ve kıza bir bakmış, kız çırılçıplak. Mağazadaki insanlara bakmış herkes çıplak. Hemen bir tane almış. Gezisi bitmiş ve Türkiye’ye dönmüş. Kapıyı çalmadan önce takmış gözlüğünü, Fadime kapıyı açmış, Fadime’yi çıplak görmüş, çok hoşuna gitmiş. İçeriye gözlükle bakmış, içeride yakın arkadaşı Dursun salonda çırılçıplak oturmaktaymış, neşeden basmış kahkahayı ve çıkarmış gözlüğü, fakat ne görsün; Fadime de, Dursun da gene çırılçıplak. Temel’in tepesi atmış: “Uyyy Japonlar kazikladu penu, gozlük bozuldi da”

