Son seçimlerde aday olmayarak kenarda beklemeyi tercih eden Abdüllatif Şener’in Abdullah Gül’le birlikte 1999 genel seçimlerinde milletvekili olan ama yemin edemediği için görevine başlayamayan Merve Kavakçı’yı Erbakan’a takdim ettiklerini yazmıştım. Şener de arayıp “Ben Merve Kavakçı’yı seçimden sonra tanıdım önceden ne tanıdım ne konuştum” açıklaması yapmıştı.
Ben de dünkü yazımda bunu dile getirdikten sonra Şener’in 1999 seçimlerinden önce yaptığı bir konuşmanın metnini yayınlamıştım.
Abdüllatif Şener bu yazı üzerine de aradı. Söylediği şu: “Evet ben o konuşmayı yaptım. Ancak Merve Kavakçı’yı tanımıyordum. Kendisi artık aday olmuştu, listede adı vardı, bir kır toplantısında vatandaşın sorusu üzerine öğrendiğim bilgilere dayanarak hakkında gıyaben konuştum.”
Bu mümkün tabii. Bir başka adayı anlatmak için ille de tanımanın gereği yok.
Şener’e “Peki Meclis’te Kavakçı’nın yaptığı basın toplantısını siz organize ettiniz. Kavakçı’nın yanında durdunuz, yaptığı konuşma Fazilet Partisi’nin kapatma gerekçelerinden biri oldu” dedim.
Şener buna da “Ben o tarihte Grup Başkanvekiliydim. Görevim gereği orada bulunmak durumundaydım, ben sağa sola kıvırtan adamlardan değilim” cevabını verdi.
Bu açıklamalarından sonra Şener’e “Hiç merak etmeyin, sizin adınıza doğru olmayan bir şey kalmayacak” dedim. Şener de “Aslında hakkımda şüphe oluştu. Bunu gidermek istiyorum. Gerçi konuyu sürdüdükçe şişiyor o da ayrı mesele” dedi. Ben de siyasette bunların çok normal olduğunu, bu konuda önde olmak isteyenlerin her şeye hazırlıklı olmaları gerektiğini söyledim.
Ve bir not: Yazdığım konunun diğer tarafları olan Necmettin Erbakan ile Abdullah Gül’den ve yakın çevrelerinden bir açıklama henüz gelmedi.
Radyo çok zevkliymiş
Kendimden küçük bir haber vermek istiyorum. Birkaç günden beri Radyo Barış’ta sabahları günün değerlendirmesini ve yorumunu yapmaya çalışıyorum. 107.0’dan yayın yapan Radyo Barış’ın başarılı yapımcılarından İlknur Kaplan her sabah saat 8.00’den 11.00’e kadar “Radyo Gazetesi” adlı bir program yapıyor.
Daha önce Radyo Barış’ın bazı yayınlarına katılmıştım. İlknur Kaplan geçen hafta arayıp “Her sabah kısa bir yorum alsak” dedi. Ben de kabul ettim, Böylelikle hayatıma, artık ne kadar sürer bilemiyorum “fahri radyoculuk” girdi.
Ama hemen söyleyeyim çok keyifli ve zevkli. Hafta içi her sabah saat 10.10’da beni arıyorlar. Gerek günün gelişmeleri gerekse o gün yazdığım yazılar hakkında İlknur Kaplan’la sohbet ediyoruz.
O saatlerde radyo dinleme imkânı olanlara haber vermek istedim. Unutmayın Radyo Barış 107.0’da. Sabahları da “sesli” olarak görüşmek umuduyla.
Yine televizyonu soruyorsanız, o olmuyor işte...
Yine Ermeni Hastanesi
Sevgili babamın ameliyatı için Yedikule’deki Surp Pirgiç Ermeni Hastanesi’ne gittiğimizi ve bu hastanenin mükemmelliği karşısında çok şaşırdığımı yazmıştım. Yazı çıktıktan sonra sonra Hastane Vakfı’nın Başkanı Bedros Şirinoğlu’ndan bir teşekkür mesajı aldım. Aynı hafta içinde “Osmanlı Sağlık Hizmetlerinde Ermeniler ve Surp Pirgiç Ermeni Hastanesi Tarihi” isimli muhteşem bir kitap armağan olarak geldi. Çok teşekkür ederim.
Önceki hafta babamı ikinci operasyon için tekrar aynı hastaneye götürdük. Bakın orada ne öğrendim.
Yazım çıktığında hastane ve vakıf yönetimi çok şaşırmış. Çünkü bizim orada olduğumuzdan hiç haberleri olmamış. Yazıda ameliyatı yapan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden Profesör Dr. Hamdi Özkara’nın adını yazmadığım için ilk anda hastanenin hangi servisine geldiğimiz, babamın ne ameliyatı olduğu da anlaşılamamış tabii. Kayıtlara bakıp bulmuşlar. Bu kez gittiğimde “Neden önceden haber vermediğimi” sordular. Ben de anlattım. Bugüne kadar kendimle ilgili bir iş için hiçbir şekilde gazetecilik mesleğimi veya bulunduğum makamı kullanmadım. Kendi işim olan yerlere sıradan bir vatandaş gibi gittim. Bazen tanıyan çıkıyor, yardım eden de oluyor. Ama eğer beni tanıyan çıkmazsa, işimin olmayacağını bilsem bile kendimi tanıtmamaya özen gösterdim hep.
Ayrıca eğer Ermeni Hastanesi’ne gitmeden önce haber vermiş olsaydım, gördüklerim belki de beni o kadar etkilemeyecekti. Çünkü bana özel maumele yaptıklarını sanacaktım ve o yazıyı da belki öyle yazmayacaktım. Hastaneye bu gidişimde Başhekim Doktor Ardaş Akdağ’la da tanışıp sohbet ettim. Bu arada ameliyatı başarıyla yapan Profesör Dr. Hamdi Özkara’ya ve Anestezi uzmanı Dr. Armenak Aslan’a da teşekkürü bir borç bilirim.
En masumu Nazlı Ilıcak’tı
Abdüllatif Şener Merve Kavakçı’yı bulup getirdiği konusundaki iddialardan son derece rahatsız. İki gündür yaptığımız konuşmaları yazıyorum. Burada anlamadığım bir nokta var; Abdüllatif Bey kendi açısından doğru olmadığını söylediği bir bilgiden mi rahatsız yoksa bugünkü ortamda adının Merve Kavakçı ile birlikte anılmasından mı?
Neyse, bu tabii ki benim konum değil, ama yeri gelmişken yazmak istediğim bir nokta daha var. Merve Kavakçı olayında en büyük hasarı o dönem seçilmiş olan Nazlı Ilıcak almıştı. Çünkü Nazlı Ilıcak, Merve Kavakçı’yı elinden tutup Genel Kurul salonuna sokmuş, ağır eleştirileri ondan çok kendisi göğüslemeye çalışmıştı.
Ancak hafızam beni yanıltmıyorsa Nazlı Hanım Merve Kavakçı’yı daha önceden hiç görmemişti ve hiç tanımıyordu. Meclis kulisinde Fazilet milletvekilleri Merve Kavakçı’nın içeri girmesi konusunda hayli heyecanlıydı. Plana göre Kavakçı Başkan Recai Kutan ve Abdullah Gül’ün arasında içeri girecekti. Ancak iki kurt politikacı oluşacak tepkiyi bildiklerinden olacak, tesadüfen o sırada kulise gelen Nazlı Hanım’ı kurban olarak seçmişler ve Kavakçı’yı ona emanet edip koşarak içeri girmişlerdi.
Zaten kendi görüşlerini sonuna kadar savunmakla tanınan Nazlı Ilıcak türbanlı Kavakçı’nın kendisine emanet edilmesinde bir sakınca görmemiş ve kahraman bir edayla içeri girmişti.
Sonuçta Gül bugün başkomutanlık makamında oturuyor. Nazlı Hanım ise Fazilet Partisi’nde “irticanın odağı” olmak suçlamasıyla atıldığı parlamentoya bir daha geri dönme şansı bulamadı.
Ve şaşırdığım şudur ki, AKP vefa örneği olarak bile Nazlı Ilıcak’a sahip çıkmadı.

