İstanbul Emniyet Müdürlüğü her hafta İstanbul’daki polis uygulamaları ve sonuçları ile ilgili raporlar gönderir bize. Bunların bazıları kısmen de olsa haber sayfalarında yer alır. Yayınlanmasa bile İstanbul hakkında fikrimiz oluşur.Bugün sizlere bir haftalık trafik raporundan söz etmek istiyorum. Rakamlar sizin de ilginizi çekebilir.Trafikte her gün onlarca “ihlalle” karşılaşıyoruz. Hep söylediğimiz şu oluyor: “Kardeşim bir trafik polisi yok ki şunu cezalandırsın.” Aslında var tabii trafik polisi, gerçi sayısı yeterli değil ama müthiş bir uğraş veriyorlar trafiği denetlemek ve düzenlemek için.Buna karşın biz sürücüler o kadar çok trafik ihlali yapıyor, o kadar kötü araç kullanıyor ve öylesine başkasının hakkına saygı göstermiyoruz ki, bu çabalar da boşa gidiyor. Sonuçta “yakalananın” canı yanıyor, trafikse aynı trafik olarak devam ediyor.Bakın, bir hafta içinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü sorumluluk alanında 33 bin 330 araç denetlenmiş ve 27 bin 907 sürücüye de ceza kesilmiş. Demek ki denetlenen araçların yüzde 80’inde trafik ihlali saptanmış. Bu korkunç bir rakam.Döküme gelirsek:8 bin 912 araç sürücüsüne yasak parktan, 157 araç sürücüsüne korsan taşımacılık yapmaktan, 5 bin 645 araç sürücüsüne kırmızı ışık ihlalinden, 192 sürücüye alkollü araç kullanmaktan, 196 sürücüye görüşü engelleyici süs eşya (renkli cam) taktırmaktan, 3 bin 427 araç sürücüsüne emniyet şeridi ihlalinden, 20 sürücüye taşıma sınırı üzerinde yük almak veya dingil ağırlıklarını aşacak şekilde yüklemekten, 44 sürücüye azami toplam ağırlıkların üzerinde yükleme yaptırmaktan, 8 bin 504 araç sürücüsüne Karayolları Trafik Kanunu’nun diğer maddelerinden ceza kesilmiş. *****Sabah’tan; Türk basınında bir ilkAKP iktidarının en büyük yayın organı Sabah’ta çok ilginç gelişmeler yaşanıyor. Önce Hıncal Uluç, okurların “Senin orada ne işin var” anlamına gelen tepki mesajlarından bunalmış olacak ki, fırsatını buldukça canının istediğini yazdığı bahanesinin arkasına sığınıp “Sabah’ın ne kadar tarafsız ve demokrat olduğunu” anlatan yazılar yazarak kendisini savunuyor.Uluç, bununla da kalmayıp, özellikle Doğan Grubu’nda AKP’ye büyük destek veren kimi isimleri anarak üste çıkmaya çalışıyor.Doğrudur, Doğan Grubu’nda AKP’ye destek çıkan pek çok yazar var. Ama Hıncal Uluç Sabah’ta AKP’li olmayan tek yazar. Yani eğer konu “demokratik ve tarafsız olmak ise” halka şikâyet ettiği medya Sabah’a göre çok daha önde.Gelelim Sabah’taki asıl ilginç gelişmelere... Sabah’ın yazar ve yönetici kadrosu AKP’li ama Genel Yayın Yönetmenliği’ne AKP’li olmayan, hatta tam tersine aşırı AKP karşıtı olduğu gibi ulusalcı kanattan olduğu ileri sürülen ve 28 Şubat döneminin en önemli isimlerinden Erdal Şafak getirildi.Ve Erdal Şafak’ın Genel Yayın Yönetmeni olmasından sonra yaptığı ilk icraat Türk basınında bir ilke imza atmak oldu.Sabah’ın, AKP politikalarını en iştahlı biçimde destekleyen yazarı Emre Aköz’ün dünkü yazısının altında bir özür yazısı vardı. Her yazar eğer bir hata yaptıysa elbette özür diler. Ama Türk basınında bir ilk olan bu özür yazar Emre Aköz’e değil, Sabah Gazetesi’ne aitti.Özür aynen şöyleydi: Sn. Emre Aköz’ün “Mustafa’nın sigarası, Orhan’ın çalıntısı” başlıklı 21 Aralık 2008 tarihli köşe yazısında Prof. Dr. Orhan Kural hakkında maksadı aşan ifadeler kullanıldığından, Sn. Kural’dan özür dileriz. SABAHAnlaşıldığı kadarıyla Aköz o tarihten bu yana tüm ricalara rağmen “maksadı aşan!” ifadesi için özür dilememiş. Bunun üzerine görevi bizzat gazete yönetimi üstlenmiş. Üstelik bunu Okur Temsilcisi sütunu yerine bizzat Emre Aköz’ün köşesinin içine koymuş.Demek ki Aköz özür dilemekten yana değil, bu nedenle gazete yönetimi “cebri tedbir” almış. Aslına bakarsanız bu bir “istifa et” talebidir. Yeni bir çığır açılıyor demek ki...*****Kelle verme sendromuCHP Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Sevigen sonunda “gereğini” yaptı ve görevinden istifa etti. Bu karara varacağı başından belliydi. Belki “belliydi” kelimesi çok iddialı olabilir, “gerekliydi ve kaçınılmazdı” da diyebiliriz.Sonu başından belli bir istifa bu kadar gecikince asıl hasarı CHP görmüş oldu. Oysa Deniz Baykal tipik politikacı tavrı takınıp “kelle verme sendromuna” girmeseydi CHP üzerinde bu kadar tartışma yapılmayacaktı. Oysa şu anda hem Sevigen gitti hem de CHP. Demokrasi şu anda en iyi yönetim biçimi. Ama eğer “ahlak, namus ve dürüstlüğü” bir kenara koyarsanız demokrasi bir anda dünyanın en kötü yönetim biçimine dönüşür.Baykal ve CHP, Sevigen olayındaki “yasal ama ahlaki olmayan” yönü gördükleri halde bu temel kurala uymayarak demokrasiye de zarar verdiler. Sandık CHP’yi yine cezalandırırsa, hiç kimse hiçbir bahanenin arkasına sığınamaz.***** Kocam yokYıldırım Tuna’dan: İki kadın sabah kahvesi içerlerken “Benim kocamın dağınıklığını sana anlatamam...” demiş birincisi, “Aldığı hiçbir şeyi yerine koymaz, her dakika peşinde koşup yayıntılarını toplarım.” İkinci kadın “Beni örnek alsaydın” demiş “Evlendiğimiz ilk hafta benimki de aynen anlattığın gibiydi, ‘Bana bak’ dedim, ‘Aldığın her tabağı, bardağı işi bitince yıkayıp yerine koyacaksın, tamam mı?” Birinci kadın sormuş: “İşe yaradı mı bari?” Diğeri cevaplamış: “Bilemiyorum. O günden sonra onu görmedim!” *****Bugün 11.00’de Habertürk’teyimHabertürk, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır gezisi nedeniyle özel bir yayın yapıyor. Saat 16.00’ya kadar akacak programın 11.00 - 12.00 arasındaki bölümünde ben de konuk olacağım. Zafer Arapkirli’nin sunduğu programın diğer konuğu ise Ankara’dan katılacak olan Yeni Şafak Gazetesi yazarı Hakan Albayrak.
Başbakan Tayyip Erdoğan “Nisan’da yeni anayasa için çalışmaların başlayacağını” ilan etti. Bu kapsamda Meclis Başkanı’nın seçimlerden hemen sonra bir uzlaşı turuna çıkacağı da belirtildi.AKP, 2007’deki seçim zaferinden bu yana “yeni anayasa” önerileri yapar oldu. Hatta özel bir komisyon anayasa taslağı bile hazırladı. Ancak her nedense AKP bunu hayata geçirmekte biraz çekingen davrandı, ardından kapatma davası açılınca da konu doğal olarak kapandı.Şimdi yine bir seçim dönemine geldik ve yine yeni anayasa tartışmaları başladı.Daha önce de yazmaya çalıştığım gibi “seçilmiş bir iktidarın anayasayı tümüyle yeniden yazması” en azından hukuk ilkelerine ve anayasaların ruhuna aykırı.Çünkü anayasalar bir ülkenin temel sözleşmesidir ve içinde yapılacak değişiklikler dışında tümüyle yeniden yazılmasının koşulları vardır. Anayasalar bağımsızlık kazanıldığında, bir savaştan veya iç savaştan sonra, askeri ya da sivil darbelerin ardından yeniden yazılır. Seçilmiş iktidarların ne kadar iyi niyetle olursa olsun yeni baştan anayasa yazmaya kalkması ülkenin temel sözleşmesi olamaz. Bir tür uzlaşma sağlanmış görünse bile bu sonuçta hâkim iktidarın temel felsefesinin ve siyasi görüşünün bir yansımasıdır.Bu nedenle zaten yeni bir anayasa yapılması gerçeğe uygun değilken, bugünkü iktidarın ağırlıklı olarak temsil edildiği Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yeni bir anayasa yazılmasına karar vermesi hiç olmaz.Çünkü; bugünkü iktidar, mevcut Anayasa tarafından mahkûm edilmiş durumda. AKP kapatılmadı belki ama Anayasa Mahkemesi bu partinin “laikliğe aykırı tutum ve davranışların odağı olduğunu” bire karşı 10 oyla kabul etti.Kısacası şu andaki iktidar Anayasamıza göre suçlu ve mahkûm edilmiş konumda.Durum böyleyken bu iktidarın Anayasayı yeniden yazmaya kalkması hukuksal sıkıntının yanı sıra aynı zamanda ahlâka da aykırıdır.Bu, “bir suçtan mahkûm edilen kişiye, yasayı yeniden yazma hakkı vermek” gibi bir şeydir ki akla ve mantığa da uymaz.Peki bu durumda zaten beğenmediğimiz, askeri bir darbenin ürünü olan Anayasa’ya tahammül edeceğimiz anlamına mı gelir. Elbette hayır. Bu Anayasa’nın mutlaka yeniden ele alınması ve belki de yeniden yazılması gerekir.Ama bunu yapma işi mevcut parlamentonun işi olamaz. Hukuken mutlaka çıkış yolları bulunacaktır ve bunlar aranmalıdır. Belki kolay yollarından biri, yine halkın oylarıyla oluşturulacak ve tek görevi anayasa yazmak olan bir Kurucu Meclis oluşturmaktır.Aksi takdirde yeni anayasa için suni zorlamalara gidilmesi siyasi gerginliği artırmaktan öte bir anlam taşımayacaktır.*****Senfoni’de bu haftaİstanbul Devlet Senfoni Orkestrası iki haftalık aradan sonra yarın akşam tekrar müzikseverlerle buluşuyor.Lütfi Kırdar Kültür ve Kongre Merkezi’ndeki konser her cuma olduğu gibi yine 19.30’da. Bu hafta orkestranın şefi Alexander Rahbari. Gitarist Dimitri İllarionov ise konserin solisti.Programda Ulvi Cemal Erkin’in Köçekçe eserinden sonra Rodrigo’nun Gitar Konçertosu ve Bela Bartok’un Orkestra Konçertosu seslendirilecek.***** Hepimizi öldürdülerTemel bir gün yanına torununu almış ve askerlik anılarını anlatmaya başlamış: “Pen askerlik yaparken savaş çıktı ve pizi savaşa cönderdular. Nasıl savaşıyoruz, nasıl savaşıyoruz... Aslanlar cibi! Tüşmanları pir pir öldüreyruz. Derken pir gün pusuya düştük ve bizi esir aldular. Cünler sonra düşman ordularının komutani geldi: ‘İki seçeneğinuz var. Ya hepinizi öldürürüz, ya da tecavüz ederuz’ dedi.” Temel’in torununun gözleri parlamış: “Eeee... sonra.” Temel, lafı ağzından kaçırdığına bin pişman: “Sonra hepimizu öldirdüler...” *****Gazanfer Özcan pişmanlığıGazanfer Özcan çok sevdiğim bir tiyatro sanatçısıydı. Tanışsak da çok görüşme fırsatımız olmazdı. Ama her karşılaşmamızın da müthiş bir sohbet lezzetine dönüştüğünü söylemeliyim.Bunun da ötesinde, Gazanfer Özcan ve onun yaşındaki sanatçılara çok ayrı bir sevgim ve saygım olduğunu da söylemeliyim. Çünkü, şu sıralarda televizyonun getirdiği şöhret ve maddi kaynaklar yıllar önce hiç yoktu.Buna karşın yüreğinde sanat sevgisi olan Gazanfer Özcan ve arkadaşları, tüm engellere, zorluklara, sıkıntılara rağmen hiç yılmadan Anadolu’yu karış karış gezerek tiyatro aşkını bu halka aşıladılar. Aç kalmayı, yokluk içinde yaşamayı tercih ettiler ama sevdalarını terk etmediler.Bizim nesilde biraz sanat ve tiyatro sevgisi varsa, bunu tümüyle bu fedakâr sanatçılara borçluyuz.Galiba iki hafta kadar önceydi. Hafta sonu Gazanfer Özcan Tiyatrosu’nun önünden geçiyordum. İşim de yoktu. “Saati uyuyorsa girip son oyunu izleyeyim” diye geçirdim içimden. Galiba o sırada bir telefon geldi, “haftaya mutlaka gelirim” diyerek son anda vazgeçtim.Şimdi nasıl pişmanım anlatamam. Hiç aklıma gelir miydi, son anda kapısından döndüğüm Gazanfer Özcan’ı kaybedeceğimiz. Oysa yine ona sürpriz yapacaktım. Sahneye çıktığında, bilmem kaçıncı sırada otursam bile fark edip, diğer seyircilerin anlamayacağı biçimde gülümseyip, oyundan sonra da “Niye haber vermedin?” diyecekti.Bu kez olmadı. Bir anlık karar değişikliği, büyük usta ile bir kez daha sohbet olanağını elimden aldı. Gerçekten çok pişmanım. Adı da tiyatroya katkıları da ebediyete kadar unutulmayacaktır.
Demek ki 7-8 yıl olmuş... Citibank, Habertürk’ü kurduğumuz sırada bir kredi kartı göndermişti. Bu kartı bir süre kullandım. Sonra benim için sıkıntılı yıllar geldi çattı. Citibank’ın o sıradaki hizmetinden yararlanarak bir miktar kredi kullandım ve taksitleri karttan ödemek üzere anlaştım.Durum böyle olunca da bu kartı alıverişte kullanmamaya başladım.Aradan yıllar geçti. Kredi borcu, kimi zaman aksamakla birlikte elbette sürüyor.Geçen hafta kredinin tamamını kapatmak ve kartı tekrar işler hale getirmek üzere bir fırsat buldum. Ancak ne yazık ki kartın şifresini unutmuşum.Doğal olarak Citibank’ın müşteri hizmetlerini aradım.Her bankada karşılaştığımız gibi çok özel sorular sordular. Annemin kızlık soyadından ev adresime, telefonuma, doğum tarihime kadar her şey soruldu.Son soru ise “Ekstrenin gittiği adres...” İlk anda hatırlamadım, “Sabah” dedim “Star” dedim. Görevli bunların olmadığını söyleyince aklıma geldi ki bu kart Habertürk’e gelmişti.Ama o tarihteki adres Ataköy Marina’da. Açık adresi tam bilmiyorum. Görevli “Bu soruyu bilemediniz, işlem yapamayız” demez mi? “Yahu olur mu, onca soruyu cevapladım.” Hayır, Nuh diyor peygamber demiyor.Telefonu kapadıktan sonra aklıma geldi ki Ataköy Marina’daki yerin adı Regatta. Tekrar açtım bankaya. Bu kez adresi de bilmenin keyfiyle şifremi alacağımı sanıyordum, yine olmadı. Çünkü görevli tüm soruları sorduktan sonda bu kez “Telefonu kaçtı?” diye sordu. İyi de kardeşim, 7 yıl önceki telefon, Habertürk oradan taşınalı yıllar olmuş, üstelik önce Sefaköy’e sonra Taksim’e gelmiş, telefonunu nereden hatırlayayım ki!Görevliye diyorum ki, “Güzel kardeşim, bakın hakkımdaki tüm özel bilgileri aldınız, bir tek yıllar öncesinin telefonunu hatırlayamıyorum. Bu bir yarışmamı ki, tek soruyu bilemeyince tüm hakkımı kaybediyorum.” Görevlinin önünde çalışma talimatı var, dışına çıkamıyor. “Peki” diyorum “O halde yetkiliye aktarın.” Meğer sistem aktaramıyormuş. “Genel Müdürlüğün telefonunu verin” diyorum, görevli “Fark etmez, sizi yine bize aktaracaklar.” Ne yapılması gerekiyormuş. Genel Müdürlüğe faks çekip yeni adresim ve telefonumu verecekmişim.Şimdi buna “Sistem böyle” diye itiraz edenler olacaktır. Elbette sistem böyle de, güya müşteri memnuniyeti için kurulan başvuru telefonları zaten bunlar için değil mi?Bu yazıyı öfkeye kapılıp da yazmadım. Ancak güya teknolojik yenilik adına insan faktörünün tamamen ortadan kaldırılmasının yarattığı beceriksizliği ve bir yabancı bankanın Türk müşterilere karşı hoyratlığını sergilemek istedim.*****Sandık kurullarında eskiden olduğu gibi öğretmenler olsunBir okurumun uyarısıyla benim de aklıma geldi. Eskiden sandık kurullarında öğretmenler görevlendirilirdi. Ama 2002 seçimlerinden beri bu uygulama değişti. Bunun yerine diğer kamu kuruluşlarında çalışan memurlar görevlendiriliyor.Oysa öğretmenler genellikle çalıştıkları okullarda görevlendirilirdi. Böylelikle gelen halkı büyük oranda tanırlar, çevrelerinde saygındırlar. Dolayısıyla sandık başında pek sorun yaşanmaz.Oysa şimdi devlet memurları ilgisiz yerlerdeki sandıklarda görevlendiriliyor. Bu, en azından saygınlık ve güvenilirliği azaltıyor. Şaibelerin çıkmasına da adeta çanak tutuyor.Yüksek Seçim Kurulu’nun sandık kurullarını oluştururken ağırlığı yine öğretmenlere vermeyi düşünmesinde fayda olabilir.*****Japon balığıYIldIrIm Tuna’dan tabii: Küçük Tim, evlerinin bahçesinde kazdığı çukuru kürekle kapatırken yan komşusu bahçe duvarlarının üzerinden bakarak “Ne yapıyorsun orada Tim?..” diye sormuş nazikçe.. “Japon balığım öldü onu gömüyorum..” diye cevap vermiş Tim.. “Bir Japon balığı için çok büyük bir çukur değil mi o tatlım?..” Tim çukurun üzerine son toprağı atıp küreğinin tersiyle vura vura sıkıştırarak “Hayır” demiş, “Çünkü minik balığım sizin aptal kedinizin midesinde..!”*****Helal olsun sana Cem YılmazAslında sıcağı sıcağına yazmak istiyordum. Bugüne kaldı. Pazar akşamı Cem Yılmaz’ı Var mısın, Yok musun programında izlerken saatlerce güldük. Ama programın sonunda Cem Yılmaz öyle bir portre çizdi ki sanıyorum milyonları da ekran başına kilitlediği gibi ağlattı.Herkes biliyordu ki Cem Yılmaz bu yarışmaya “hayırlı bir iş için” katılıyor. Yani 500 bin de kazansa parayı kendisine almayacak.Cem Yılmaz bu parayı milyonda bir görülen bir hastalığa yakalanan minik Elif için katılmış meğer. Ama olayın can alıcı noktası, Cem Yılmaz’ın sonuç ne olursa olsun Elif’in tedavi masraflarını üstleneceğini, çok samimi ve olağanüstü bir nezaketle açıklamasıydı. Yarışma bir bahaneydi, amaç bu hastalığa dikkat çekmek ve bir insanı kurtarmaktı.Cem Yılmaz kimsenin neşesi bozulmasın diye saatlerce güldü güldürdü gerçeği en sona sakladı. Tüm Türkiye’ye çok farklı bir Cem Yılmaz’ın da var olduğunu gösterdi.Teşekkürler Cem Yılmaz. Ve tabii teşekkürler Acun Ilıcalı. Daha önce de yaptığın gibi en eğlenceli yarışmalara bile hayatın gerçeklerini taşıyıp insanları uyandırdığın için.NOT: Umarım Acun Ilıcalı bu yazıyı ağır bir eleştiri olarak algılayıp ekranda cevap yetiştirmeye kalkışmaz.
Eski jandarma komutanı emekli orgeneral bir sabah evinden alınıyor, evi altüst ediliyor, 3 gün nezarethanede tutuluyor, ifadesi alınıyor, mahkemeye çıkarılıyor ve tutuklanıyor. Tutukluluğu sırasında “bilinmeyen!” bir nedenle düşüp beyin kanaması geçiriyor, hafızasını ve vücudunun hareket kabiliyetini kaybediyor.Jandarmadan tek ses yok.Jandarmanın eski istihbarat generali kaçak terörist durumuna düşürülüyor. Sonra yakalanıyor. Kalp krizi geçiriyor. Yoğun bakımda tutuluyor. Savcının ısrarıyla Silivri’deki revire nakledilmesi isteniyor. Bu durumdaki hastanın hapishane revirinde kalamayacağı anlaşılıyor. Emekli generale şuurunu kaybetmiş durumda saatlerce ambulansla İstanbul turu yaptırılıyor.Jandarmadan tek ses yok.Eski jandarma komutanının eşinin üstelik askeri bir hastanede yaptığı konuşmalar, polisin ortam dinlemesi nedeniyle kaydediliyor, sonra bunlar gazetelere sızdırılıyor.Jandarmadan tek ses yok.Emekli jandarma subayları, astsubayları “terörist” tanımlamasıyla gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, medya nereden alındığı bilinmeyen kimi belgelerle haklarında ağır ithamlar yayınlıyor. Jandarmadan tek ses yok.Telefon konuşması ve ortam dinlemeleri, nerede bulunduğu tam açıklanmayan CD’ler, ses bantları yayınlanıyor, şüpheli krokiler belge gibi gösterilerek toprak kazılıyor, silahlar bulunuyor.Jandarmadan tek ses yok.Sonra bir anda jandarma ortaya çıkıyor.Nerede? Bir kokain operasyonunda. Herkesin tanıdığı, bildiği genç bir şarkıcıyı cümle âleme “teşhir etme” operasyonunda. Bu şarkıcı, eğer gerçekten bu suçu işlemişse, onu teşhir etmek mi gerekir? Yine herkesin bildiği sevgilisinin telaşla karakola koşmasına “sırıtarak” engel olmak jandarmanın asli görevi midir?Elbette jandarma yasaların kendisine verdiği sorumluluğu kullanmaktadır ve eğer bir suç işlenmişse üzerine gidecektir. Ama bunu yaparken adil ve sorumlu davranmak zorundadır. Kendi komutanının teşhirinin ve onurunun ayaklar altına alınması karşısında ağzını açıp tek kelime söyleyemeyen jandarmanın, sanki bütün olanların acısını çıkarmak ve bir ihtimal halkın gözüne şirin gözükmek için yaptığı operasyonu şova çevirmesi ve insanları teşhir etmesi en azından vicdani ve ahlaki değildir.Bu konuda pek çok kişinin kafasında oluşan şüpheler adına bu yazıyı yazmakla zorunlu hissettim kendimi. *** Bu söze verilecek kısa cevap yokHiç aklımdan çıkmayan tartışmalardan biridir Melih Gökçek’le yaptığım konuşma. O sırada da belediyelerin yardımları gündemdeydi ve yazdığım bir yazıdan ötürü Gökçek “Can Bey fakir fukaranın evine yarım kilo et girmesi sizi neden rahatsız ediyor?” diye sormuştu. Bunun cevabı olabilir mi? Böyle belden aşağı, böyle popülist bir sorunun cevabı bir iki satırla verilebilir mi? Ama zihniyet aynı olunca Başbakan da böyle konuşmaktan çekinmiyor. Samsun’da dedi ki “Ne yapmışız, vatandaşa kömür vermişiz. Bunu da hazmedemediler. Tabii siz kaloriferli sıcak evinizde oturuyorsunuz, vatandaşım ne yapacak peki?” Meydan alkıştan inliyor tabii. Başkası olabilir mi?Oysa kendisi de biliyor ki kimse halka yardım yapılmasına karşı çıkmıyor. Ve herkes kendi tuzu ne kadar kuru olursa olsun milyonların çektiği sıkıntıyı da biliyor. Söylenen şudur: “Siz sadaka ekonomisi yaratarak halkı kandırıyorsunuz, devletin olanaklarını kullanarak ve halktan topladığınız paralarla sanki yardımı kendiniz yapıyor gibi görünüyorsunuz. İnsanları yardıma muhtaç hale getirip tembelleştiriyor sonra da oylarını alıyorsunuz.” Bütün bunları anlatmak sabır işi. Bunun yerine “Vatandaşımın ısınması seni neden rahatsız ediyor?” diye sorarsanız oyları da cebe atarsınız. Hepsi bu. *** Bensiyon Pinto’nun anısıBensiyon Pinto, İstanbul’daki Musevi Cemaati’nin Onursal Başkanı. Geçenlerde Hürriyet yazarı Ahmet Hakan’la bir yemek yemiş. Yazıdan anlaşıldığı kadarıyla Pinto yemekte ne kadar Türk olduğundan, Yahudi yemeklerine, askerliğinden özel hayatına kadar pek çok konuda konuşmuş. Bu arada anılarından da söz etmiş.Ahmet Hakan bunca konuşmadan sonra aklında sadece iki anının kaldığını belirtiyor. Pinto’nun anlattığına göre bir gün Ortaköy’de yemek yiyorlarmış, o sırada ezan başlamış, kendisi İslam’a saygısından konuşmasını kesmiş, oturuşunu düzeltmiş ve ezanın bitmesini beklemiş.Ama yan masada oturan “Müslümanlar” ezan başladı diye inadına seslerini yükseltmişler. Pinto onları uyarmış. Az daha tartışma büyüyormuş ki Pinto’nun Yahudi olduğunu öğrenen Müslümanlar utanıp özür dilemişler.Son günlerde Başbakan’ın başlattığı söylemden ürküp halka şirin gözükmek için bu tür popülizme sapmanın âlemi var mı?Türkiye’de kim ezan başladığı için inadına sesini yükseltmiş bugüne kadar. Tam tersine Reina gibi eğlence yerlerinde bile ezan sesiyle birlikte müzik kısılır.Ama demek ki Yahudiler üzerinde görmediğimiz bir baskı öylesine artmış ki, cemaatin önde geleni bu tür söylemlerle kendilerini korumaya çalışıyor. *** Paranın bekçisi DSPDSP’deki samimi üye ve taraftarlar hâlâ soldaki adresin partileri olduğunu ve ilk seçimlerde bunun ortaya çıkacağını söylüyor. Bu konudaki farklı yazılara tepki göstermeye devam ediyor. Oysa bizzat kendi milletvekilleri bile durumdan çok rahatsız. DSP yönetiminin Ecevit döneminden kalan paranın bekçiliğini yaptığını, bu serveti de fütursuzca harcadığını anlatıyorlar.Ahmet Tan, Başkan Zeki Sezer’i parayı bitirmekle suçluyor. DSP’nin parası bitince, Hazine yardımı da alamadığı için hiçbir kıymet-i harbiyesi kalmayacak, bunu herkes biliyor.Zaten İstanbul’daki aday seçimi bile partinin kafasının ne kadar karışık olduğunu anlatıyor.Görünen köy kılavuz istemez. DSP kesin kazanacağı iki il ve bir ilçe dışında seçimlere katılmama kararını bir daha gözden geçirmeli. Aksi takdirde AKP hiç umulmadık yerlerde bile seçimi kazanacak. *** EvlendimFIKRA Yıldırım Tuna’dan:Adamı karakolda çapraz sorguya almışlar. “Hiç evlendin mi?” diye sormuşlar “Evet efendim” diye cevap vermiş adam, “Bir kere.” Polisler tekrar sormuş: “Kiminle?..” Adam, “Bir kadındı efendim” deyince “Tabii ki kadınla evleneceksin salak! Bir erkekle evleneni hiç duydun mu?” diye hiddetlenmiş polis. “Evet” diye başını sallamış adam, “Karım evlendi ya?”
Sevgili okurlar; Davos şokunu atlatan Türkiye, geçen hafta dinleme rezaletleri, ekonomide acı acı çalan tehlike sinyalleri ve tabii yaklaşan seçimlerin giderek artan heyecanı ile geçti. Sorunlarımızın hiçbirine çare olacak çözüm önerisi çıkmadı yine, buna karşın bol bol laf dinledik.Gizlimiz saklımız yokElbette sadece geçen hafta için değil; bu iktidarın kamuoyuna vurduğu damgalardan biri telefon ve ortam dinlemeleri. Hiçbir demokratik ülkede görülmeyecek ölçüde, sesi çıkan hemen herkesin dinlenmesi ve tutulan kayıtların “gerektiğinde kullanılmak üzere” saklanması ardından da servis edilmesi akıl alacak gibi değil.Yeni yöntemÖnce Anayasa Mahkemesi telefon dinlemeleri ile ilgili önemli bir karar aldı. Ardından Yargıtay telefon dinlemelerinin somut bir belgeye bağlanmadan delil olarak kullanılamayacağına karar verdi. Böylelikle dinleme kepazeliğinin önüne geçilmesinde önemli bir adım atıldığı sanıldı ama devreye yeni bir yöntem sokuldu.Yayınla gitsinTelefon kayıtları belki delil olarak kullanılamayacak ama bunların fütursuzca gazete ve televizyonlarda yayınlanması çoğu kişi için yargılanmaktan bile ağır bir durum. İşte bunu fark eden AKP yandaşları nereden geldiği belli olmayan ses kayıtlarını yayınlamaya başladılar. Her nedense Adalet Bakanlığı bunu sadece seyrediyor, kılını bile kıpırdatmıyor.Suçun yoksa telaş etmeHer şeyin ötesinde AKP’li bakanlar “Suçu olmayan niye korkuyor dinlenmekten, rahat olun” gibi demokrasiyle, hukukla ve en önemlisi temel insan hak ve özgürlükleriyle asla bağdaşmayan beyanatlar vermekten çekinmiyor bile. Bir insanın, bırakın suç işlemeyi hangi konuda olursa olsun bir başkası tarafından dinlenmesi kadar aşağılacı bir şey olamaz.Ya bunların yayınlanmasıAKP iktidarının yarattığı korku imparatorluğu artık herkesin ensesinde. İktidar kime kızıyorsa hakkında tuttuğu kayıtları emrindeki medyaya vererek yayınlatabiliyor. Sözde gazeteler “yeni kaset” diye sansasyon yaratarak kamuoyunda bilinen isimleri, suç olmasa bile yayınlanmasından rahatsızlık duyacakları ses kayıtlarını vicdansızca kamuoyuna iletiyor.Herkese olabilirArtık kimse güvende değildir. Yarın gazeteyi açtığınızda veya TV kumandanıza dokunduğunuzda herhangi biriyle yaptığınız konuşmayı dinleyebilirsiniz. Hukuktan ve demokrasiden nasibini hiç almamış, Türkiye’yi sıradan bir Arap ülkesi yapmaya çalışmayı temel ilke edinmiş zihniyetin kurbanı olmanız aslında an meselesi.Haber de veriyorlarAslına bakarsanız, iktidarın emrindeki gazeteciler, kim bilir belki de ne çok bildiklerini herkese kanıtlamak istediklerindendir, dinlenmiş birinin kayıtlarının ortaya çıkacağını önceden haber de veriyorlar. Hatta bazıları gözaltına alınacakları da önceden yazabiliyor. Ama şunu unutmamak gerek, iktidarın kuyruğuna takılıp kendini dev aynasında görenler sonuçta bugüne kadar hep hüsrana uğradılar.Savcılar neden susuyorTabii iktidarın bu hunhar saldırıları karşısında, cumhuriyet savcılarının neden susup oturdukları da ayrı bir bilmece. Ülkede demokrasiyi, hukuku ve insan haklarını her gün katleden yüzlerce olay yaşanıyor ama bakıyorsunuz tek soruşturma bile açılmıyor. Eğer ülkenin yargısı da iktidar korkusuyla bu kadar korkak hale geldiyse vay halimize.Dinlenen AKP’li yokBu arada çok dikkat çekici bir konu daha var. Telefon ve ortam dinlemeleri kamuoyuna sunulan kişilerin ortak özelliği AKP’ye karşı olmaları. Bugüne kadar hiçbir AKP’linin telefon kaydı yayınlanmadı. Oysa Erdoğan’ı devirmek, darbe yapmak için örgütler kurulduğu iddia ediliyor. Peki bu örgütler, ellerindeki onca güçle hiç mi bir AKP’liyi dinlemediler. Nedense bu kişilerin evlerinde de hep AKP’ye karşı olanların ses kayıtları çıkıveriyor.Susuz köye çamaşır makinesiSevgili okurlar; iktidar yaklaşan seçimlerde oy kaybına uğramamak için “sosyal yardım” adı altında halka rüşvet dağıtma operasyonunu akıl ve mantık kurallarını bile aşarak sürdürüyor. Suyu bile olmayan köylere otomatik çamaşır makinesi dağıtılırken Başbakan bunu hayretle izleyenlerin gözlerinin içine baka baka “Bizim ilgimiz yok, valilik yapıyor” diyebiliyor.Ya oylar düşerseGözünü karartan iktidarın tek hedefi var; yerel seçimde yüzde 47’nin altına düşmemek. Çünkü eğer AKP yerel seçimlerde oy kaybına uğrar, sembol bazı kentlerde seçimi kaybeder, Diyarbakır’ı alamazsa büyük darbe yiyeceğini düşünüyor. Bir yandan dış dünyada neredeyse sıfır olan itibarımız, diğer yandan artık iyice içimize giren ekonomik krizin bu iktidarı alaşağı edebileceğini biliyor.Demokrasiyi kötüye kullanmaDurum böye olunca, zaten demokrasi ile hiçbir ilgisi olmayan AKP, her türlü ahlaki kuralı da tanımadan sadaka ekonomisine tam gaz veriyor. Sanıyorum hesapladıkları şu: Yaptığımız suç olabilir. Ama demokrasi yavaş işler. Bunlarla ilgili üstelik kendi rızamızla soruşturma açtırsak bile seçime kadar hiçbir şey olmaz. Seçimden sonra Allah kerim.Diğer partileri sıkıştırmaTabii tamamı devletin olanaklarıyla yapılan ama AKP’ye mal edilen bu sözde sosyal yardımlar nedeniyle muhalefet partileri de ne yapacaklarını şaşırıyor. Muhalefet kentler için projelerini açıklamak yerine AKP ile yarışa girerek, seçimi kazandığında kime ne vereceğini açıklamaya çalışıyor. Her iki tarafı da pis değnek yani.IMF üzerinden tehditSevgili okurlar; ekonomi konusunda, dünyanın da gözlediği önlem almayan tek ülke durumundayız. Ancak iktidar seçim kazanmak için ülkenin büyük sıkıntı çekmesi pahasına halka doğruları söylemekten kaçınıyor. IMF ile anlaşmayı kendinden olmayan sermaye çevreleri üzerinde bir tehdit aracı olarak kullanan iktidar pembe tablo çizmeye de devam ediyor.İmza seçimden sonrayaÖyle görülüyor ki iktidar, IMF ile yapılacak bir anlaşmanın seçmen tabanında tepki göreceğinden çekiniyor. Bu nedenle imza seçimden sonraya bırakılabilir. Bu süre içinde Türkiye’nin kaybedecekleri ise iktidarın umrunda değil. Tabii bu satırlardan IMF ile mutlaka anlaşma imzalanması gerektiğini düşündüğümü sanmayın ama bu beklentiyi iktidar yarattı ve gereğini yerine getirmeyerek dengeleri bozdu.Ya öyle ya böyleBaşbakan bir yandan IMF ile anlaşmadan söz ederken diğer taraftan anlaşmayı imzalamayacağı izlenimi yaratıyor. Bu “kararlı” kararsızlık piyasaları altüst ediyor. Elbette Türkiye, IMF ile hiçbir şey yapmasa da olur. Ama iktidarın görevi kararını açıklamak ve buna göre önlem almaktır. Eğer AKP seçimlerden zaferle çıkarsa hiç kuşkunuz olmasın her türlü teslimiyeti kabul edecektir. Tersi olması halinde ise ne olabileceğini tahmin etmek çok zor.DSP’nin garip tavrıSadece üç yerdeki “adayların gücü” nedeniyle varlık göstermeye çalışan DSP’ye yönelik eleştirilerime, bu partinin kimi taraftarlarından anlamsız tepkiler aldığımı yazmıştım geçen hafta. DSP’liler CHP’ye karşı savaş açarak varlıklarını göstermek istiyor, ama bir bakıyorsunuz İstanbul için DSP’li bir aday bile bulamıyorlar. Sırf CHP’nin önünü kesmek için buna değer mi diye düşünmek gerek.Hepinize iyi haftalar dilerim
Mizah yazarı Cihan Demirci bir mesaj gönderdi geçen hafta. Kendi icadı olan “laforizmalar”dan da bir demet hazırlayan Demirci bakın ne diyor:Sevgili Can Ataklı merhaba... Size hafta sonu için “Cihan Demirci’den laforizmalar” yolluyorum... Ülkedeki hava öylesine akla ziyan, öylesine ağır ki bunu ancak kimseye yandaş olmayan, harbi ve muhalif bir mizah dağıtır dedim... AKP’li bakanların ve milletvekillerinin daha badem bıyıkları terlememiş çocuklarının ticaret hayatında ne denli dolu dizgin gittiklerini görünce Başbakan’ın “En az üç çocuğu” neden istediğini daha iyi anlıyor insan!.. (Yani aslında halktan çok kendi bakanlarına ve vekillerine sesleniyormuş Başbakan) Şimdi gelelim laforizmalara:Kız isteme vaziyeti- Efendim, biz Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle kızınızı....- Pekiii oğlumuz ne iş yapıyor acaba?..- Valla oğlumuzun henüz bir işi yok ama “pırlanta” gibi çocuktur.- Oh oh çok iyi, bakarsınız böyle “pırlanta” bir çocuğun babası olarak ileride siz de bakan ya da vekil olursunuz, kızımızı verdik gitti valla!..Bu beyaz başkaEskiden, hayatlarının baharındaki gençleri “beyaz”a alıştırarak yok eden mafya vardı ülkemizde. Şimdi çoook ilerledik çoook... Zavallı vatandaşını “beyaz eşya”ya alıştırarak, oy uğruna yok etmeye çalışan bir iktidarımız var artık!..İki dilenci konuşuyor:- Bak bilader ben aslında dilenci değilim haaa, sadaka bizim kültürümüzde var. Sırf kültürlü olmak için yapıyorum bu işi...- Abicim öyle bir konuştun ki, benim kültürüm yetmez şimdi bu lafa. Biraz sadaka toplayayım, biraz palazlanayım, o zaman cevap veririm sana...YÖK’e öneriÜniversitelerimizde bir an önce “Sadaka Dili ve Kültürü” bölümleri açılsın!..Daha da yüksek- Yüksek Seçim Kurulu sözde beyaz eşya dağıtımı dursun dediği halde dağıtım tam gaz sürüyor... - Kardeşim demek ki bu seçim kurulu adı gibi çok yüksek değilmiş... Ondan daha yüksekte olanlar var biliyorsun bu ülkede!Deniz FeneriBaşbakan, filozof Diyojen’i komutan “Romen Diyojen” yaptı ve eline de Şerlok Holmes gibi mercek verdi ya... Aslında Sinoplu filozof Diyojen’in elindekini söylemeye dili el vermedi Başbakan’ın. Zira Diyojen’in elindeki mercek değil fenerdi... Fener bu, hani sen “Fener” dersin birileri çıkar “Deniz feneri” anlar, unutturulan bir dava yeniden anımsanır! Hiç olur mu canııııııım!Kültür sanatNe demişti Başbakan: “Sadaka bizim kültürümüzde vardır!” Kültürü sadakadan ibaret olanlardan siz hâlâ kültür-sanata katkı bekleyin bakalım!..Sevgililer GünüErkek: Hayatım söyle bakalım bu “Sevgililer Günü”nde benden ne istersin?..Kadın: Canım, önce beş-on torba kömür, sonra beyaz eşya olarak buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi.. Sonracııııımaaaa...Erkek: Çekyat yok mu çekyat?Tatlının tadıTatlıcıdan belediye başkanı oluyor da, müfettişten olmuyor. Eeee bu ülke tatlı yiyelim tatlı konuşalım diyenlerin ülkesidir. Müfettiş dediğin ise tatlı yiyenleri teftiş eder sonuçta. Yani tatlı yemenin tadını kaçırır...Kefene cep Ölü seçmen sayısının fazlalığını göz önüne alarak belediye başkan adayları bu seçimde, “Başkan olursam kefene bile cep yaptıracağım” sözü vermeli!..DokunulmazlıkTarihteki gerçek kahramanlara baktığınız zaman hiçbirinin “dokunulmazlık” zırhına sahip olmadığını görürsünüz!*****DOLMUŞ MUHABBETLERİ Kaynağını bilmiyorum ama çok hoşuma gitti. Hemen her gün dolmuşa ya da otobüse biniyoruz değil mi? Şimdi aşağıda okuyacaklarınız işte hepimizin her gün karşılaşabileceği espriler:Yolcu müsait bir yerde inmek ister ama dili sürçer:- Şoför Bey mübarek bir yerde inebilir miyim? - Şu ilerideki caminin önünde bırakayım teyze seni... ***- Oğlum bu Eminönü’nden geçer mi? - Yok teyze biz Taksim’e çıkıyoruz. - Hah tamam oğlum siz gidin ben gelmeyeceğim. ***Yolcu: Abi Heykel’e çıkıyor mu? Şoför: Yok abi, yanından geçiyor. ***Arkadaki aksi teyze öndeki uzun saçlı delikanlıya seslenir: - Kızım şuradan bir kişi uzatır mısın? - Ben kız değilim! - Amaaaan ne bileyim kız mısın dul musun! Uzat işte... ***- Mükemmel bir yerde inebilir miyim? Yolcunun kafası karışık sanırım, kendisi de dolmuştakilerle birlikte güler söylediğine. Şoför kadını indirirken şöyle der: “Buyrun size layık değil ama!..” ***Yolcu müsait bir yerde inmek ister ama dili sürçer: “Müsait bir yerde iner misiniz?” Şoför: Niye sen mi kullanıcaksın? ***Otobüsle Taksim’e doğru gidiyoruz. Adamın biri Beşiktaş dolaylarında gayet aceleci bir tavırla: Kaptan orta kapıyı rica edebilir miyim? Bizim şoför olaya hâkim: Tabii abi ayıp ettin. Al götür senden kıymetli mi!.. ***Dolmuş tıka basa dolu. Tam kalkacak, adamın biri kapıyı açtı. İçeride tıkış tıkış oturmuşuz, önde 3 arkada 4 kişi... Adam hâlâ bir umut sordu: Kaptan, yer var mı? Şoför de arkasını dönüp cevap verdi: Bilmiyorum, üst kata bak bakalım... ***Pek dolu olmamasına rağmen minibüs hareket etmek üzereydi. Tam o anda kavga ettikleri her hallerinden belli olan iki arkadaş minibüse bindi. Birbirlerinin yüzüne bile bakmıyorlardı. Çocuklardan biri şoföre parayı uzattı: Abi bir öğrenci bir de hayvan alır mısın? *****En verimli çağımda askere alınıyorum, tam da kahvede okeyde uzmanlaşmıştım!..
AKP’li olmayanların aralarında çok konuştuğu ve gerçekten çok merak ettikleri bir konu var: “Bunca yolsuzluk olayı ortaya çıkarıldığı halde, AKP’yi tutanlar neden hiçbir tepki göstermiyor?” Bu çok ciddi bir şekilde merak ediliyor. Çünkü biraz akıl ve vicdan sahibi olan herkes göz göre göre yapılan yolsuzluklar karşısında, en azından rahatsız olur ama belki sesini çıkarmaz oturur oturduğu yerde.Oysa AKP savunucuları sessiz kalmak ne kelime, yolsuzluk yok diye avaz avaz bağırıyor. Geçenlerde AKP’ye çok yakın olduğunu bildiğim bir dostumla Bebek’te sohbet ediyorduk. Konu yine yolsuzluklara geldi.Bana ne dedi biliyor musunuz? “Can, sen de ısrarla yazıyorsun ama boşuna nefes tüketiyorsun çünkü AKP’liler yolsuzluk yapıldığına inanmıyor ki.” Doğal olarak “Nasıl yani, haydi haberlere inanmıyorlar diyelim ama ortaya konanları da mı hiç düşünmüyorlar, merak da mı etmiyorlar?” sorusunu sordum.AKP’ye yakın dostum “Çünkü” diye söze girdi “Ortada çalınan para varsa bile bunun ceplere gitmediğine inanıyor AKP tabanı, bu paranın Kuran kurslarına, fakir fukaraya aktarıldığına inanıyor.” İster istemez şaşırdım, “Bunu ciddi mi söylüyorsun?” diye üsteleyince sözlerine devam etti:“Bak, anlamadığın şu. Bu adamlar sizin anladığınız gibi çalışmıyor. Mahalle toplantıları düzenliyorlar. Sen sanıyorsun ki burada kimse soru sormuyor. Soran var tabii. Ama onlara ‘Kardeşim ne yolsuzluğu, biz zaten bugüne kadar ülkenin kanını emenlerden topluyoruz paraları, bu paralar olmasa evinize yardımlar nereden gelecek, çocuklarınızı gönderdiğiniz Kuran kursları nasıl açılacak, üniversite öğrencilerine evlerini açanlar akşam sofraya nasıl yemek koyacak’ diyorlar. Bunu duyan vatandaş da sesini kısıyor ve yolsuzluk iddialarına karşı çıkıyor.” Duyduklarım çok tehlikeli bir anlayışın da ürünü aynı zamanda. Çünkü belli ki mahalle toplantıları yapanlar, yolsuzluk konusunu “din dışı” gördükleri kesimden toplanan bir tür vergi gibi görüyor ve halka bunu empoze ediyor.Tehlikeye bakar mısınız?*****Havaalanı? Havalimanı? Aslında yazının amacı İstanbul Metrosu’nda “Atatürk Havalimanı” yerine sadece “havaalanı” yazılmasını bir kere daha hatırlatmaktı. Ama yazıyı yazarken o gün aldığım bir bilgiyi de “yararı olsun” diye ekleyiverdim. Bana aktarının bilgisine güvenerek ve tekrar kontrol etmeden.Yanlış bilgi şuydu: Havaalanı denize kıyısı olmayan şehirler için kullanılır. Denize kıyısı olan yerlerdeki alanlara ise havalimanı denir.Yazının yayınlanmasıyla birlikte “bu bilginin yanlış olduğu” yolunda mesajlar almaya başladım. Yanlış bilgiyi şöyle düzeltiyordu herkes: “Yurt dışına çıkış yapılan, gümrüğü olanlara havalimanı denir. Eğer yurt dışı çıkışı yoksa adı havaalanıdır.” Bu yanlışı düzeltenler THY çalışanları, bazı pilotlar ve havacılık bilgisi olanlardı.Tabii ki üzüldüm. Böyle bir maddi hata yapmaya hakkım yok. Ancak sırası gelmişken şunu da söyleyeyim:Yılın en az 300 günü yazı yazıyorum. Köşemi biliyorsunuz, genellikle 4 ayrı konuda başlık var. Bu da yılda en az bin 200 yazı eder. Bin 200 yazı içinde birkaç yazıda maddi bilgi hatası olamaz mı?Aslında olamaz ama kaçıyor işte. Bu nedenle herkesten özür dilemek istiyorum.Ancaaaak, ben tam bu konuda bir özür yazısı yazmaya hazırlanmışken Devlet Hava Meydanları Genel Müdürü Orhan Birdal aramaz mı..Birdal, “Sizin gibi bir yazarın yanlış yazmış olmasına ben de çok üzüldüm ve doğru bilgi verme ihtiyacı hissettim” dedi son derece nazik bir ifadeyle. Sonra da işin gerçeğini birinci ağızdan anlattı:“Havalimanı ve havaalanı terimleri tamamen idari konudur. Meydanların yoğunluğuna göre havaalanı ya da havalimanı deriz. Havalimanı kapsamındaki olan yerlerde başmüdür, müdürlükler ve şeflikler vardır. Havaalanında ise örgütlenme müdür ve şeflerden oluşur.” Bunun üzerine “Peki yurt dışı uçuşlar...” derken Birdal “Onunla ilgisi yok. O da yanlış bilgi. Örneğin Sivas ve Kayseri’den yurt dışı uçuşlar vardır ama adı havalimanı değil, havaalanıdır” cevabını verdi.Bazen küçücük bir yanlış bile ne kadar tartışılabiliyor değil mi? Ama sonuçta en doğru bilginin paylaşılması işin güzelliği galiba.*****Biraz ayıp Bu yazıyı TV reji yönetmenleri ve kameramanlar için yazıyorum. Konumuz şu: Özellikle tartışma programlarında kameralar zaman zaman tartışmacıların arasında geziniyor. Bu arada bir bakıyorsunuz kameralardan biri konuşmacılardan birinin önündeki not kâğıtlarına zoom yapıyor. Konuşmacı farkında bile değil.Diyorum ki; arkadaşlar bunu yapmayalım. Bir tartışma programında konuşmacıların önlerindeki not kâğıtları onların mahremidir. Konuşmacı bu kâğıda bilgi notu yazabileceği gibi çöpten adam da çizebilir, diğer konuşmacıya vereceği cevabı da not edebilir, konuşmacılardan biri için düşündüğünü de yazabilir.Bunu, üstelik konuşmacı farkında bile değilken ekrandaki milyonlara iletmek ayıp ve saygısızlık.Elbette reji yönetmenleri ekrana bir hareket getirmek için yapıyor bu atraksiyonları ama konukların özeline de saygı göstermek hepimizin görevi.Başıma böyle tatsız bir şey gelmedi. Ekranlarda bu sahneleri sıkça gördüğüm için bir öneri olarak yazdım.*****Sevgililer Günü... Bugün Sevgililer Günü. Açıkçası iyi bir şey mi bilemiyorum. Anneler Günü’nü, Babalar Günü’nü anladıkta da Sevgililer Günü çok mu gerekli?Tabii her şeye rağmen insanlar arasındaki sevgi ve dostluk bağlarının hatırlanması açısından bakınca çok da olumsuz değil.Buna karşın eğer bir sevgiliniz varsa, her gün sizin demektir, özel bir güne fazla da gerek yok.Ama bu günün asıl işlevi iç piyasaları canlandırmak, hediye alma çılgınlığı yaratmak galiba. Günlerdir kim bilir kaç kuruluştan, mağazadan gelen “Sevgililer Günü için hediyenizi aldınız mı, almadıysanız şu ürünümüz tam size göre” içeriğindeki mail’leri ayıklamaktan yorgun düştüm.Yine de sevgilisi olanları ya da 40 yıllık eşini sevgilisi gibi gören herkesi kutlamak isterim.*****Kötüler, kendilerine tahammül edildikçe daha çok azarlar.
Susurluk kazasının en önemli kahramanlarından biri Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ’dı. Eğer Kocadağ o Mercedes’ten çıkmasaydı belki de Susurluk konusu bu kadar büyük bir sansasyonla kamuoyu gündemine gelmeyecekti.Kazada ölen diğer kişi Abdullah Çatlı ile sağ kurtulan milletvekili Sedat Bucak arasındaki ilişki “normal” sayılacak ve olay fazla büyütülmeyecekti.Ama ölenlerden biri Emniyet Müdürü olunca işin rengi değişti, “mafya, siyaset, emniyet” üçgeni gerçeği ortaya çıktı.O tarihlerde aktif gazetecilik yapan Memduh Bayraktaroğlu Akşam Gazetesi’ndeki köşesinde “Kocadağ İzmir’e emniyet müdürü olacaktı, Çatlı’yı tanımıyordu” diye yazmıştı. Bu yazı bizzat İçişleri Bakanlığı tarafından yalanlanmıştı.Aradan çok uzun yıllar geçti. Susurluk konusunun başrol oyuncusu olarak adlandırılan Mehmet Ağar bu hafta mahkeme önüne çıkarıldı. Ağar mahkemede Çatlı’yı tanımadığını söyledi.Bu duruşmadan bir gün sonra Hürriyet Gazetesi’nde Ağar’ın da adı anılarak “Kocadağ İzmir’e Emniyet Müdürü olacaktı” başlıklı bir haber yayınlandı.İşte bu haberin yayınlanmasından sonra Memduh Bayraktaroğlu’ndan bir mesaj aldım. Aynen şöyle:Sevgili Can;Susurluk’ta meydana gelen ünlü trafik kazasından sonra AKŞAM’daki köşemde yazmıştım...Hüseyin Kocadağ, İzmir’e Emniyet Müdürü olarak atanacağı için tayin öncesi İzmir’e gitmişti...Mevcut kadro ile ön görüşme yapacaktı...Atatürk Havalimanı’na yeğeni iş adamı Mustafa Alaca’nın Mercedes otomobili ile gitti... Oradan da İzmir’e uçtu...İzmir Emniyeti’nde görüşmeler yaptıktan sonra Kordon’daki Deniz Restorana uğradı... Orada, Sedat Bucak’la karşılaştı... Bucak’ın yanında kendisine Mehmet Özbay olarak tanıştırılan Abdullah Çatlı ve Gonca Us vardı... Bucak’ın ısrarı üzerine masalarına oturdu...Bucak, otomobil ve hız sevdalısı Hüseyin Kocadağ’a yeni aldığı 600 Mercedes’ten söz etti...Bucak; “Bizimle gel, arabayı da sen kullanırsın” dedi..Ve Hüseyin dayanamadı, direksiyona geçti...Ben nereden mi biliyorum?..İzmir’e uçmadan önce Çengelköy’de beraber rakı içtik...İzmir seyahatini ve atamayı orada anlattı...Deniz Restoran ve dönüş bölümünü de yeğeni Mustafa Alaca’dan dinledim...Hasılı...Susurluk kazasındaki buluşma tamamen tesadüftü...Ben bunları yazınca, medyadaki bazı arkadaşlar ne yalancılığımı bıraktılar, ne de yalakalığımı...Ve bugün...O gün yazdıklarım bugün en yetkili ağızlardan (11.02.2009 HÜRRİYET) “İzmir’e Emniyet Müdürü Olacaktı” başlıklı haberle doğrulanıyor ama...Olan Kocadağ’ın eşine, çocuklarına ve bana oldu...Babaları halen, çete üyesi olarak anılıyor...Hiçbir gazete bana iş vermediği için evimde oturuyorum...Ne diyeyim?..“Edenler bulsun” mu?..İyi ama Can; edilen beddualar giden canları, kırılan onurları geri getirmiyor ki...*****Bu adayın söylediklerine dikkat Yerel seçimler yaklaştıkça adaylar ve projeleri hakkında daha ayrıntılı bilgiler almaya başlıyoruz. Kimi adayların yapacaklarını gönderdikleri dokümanlardan, internet sitelerinden öğrenirken, bazıları ile de yüz yüze görüşme fırsatımız oluyor.İşte yüz yüze görüştüğüm adaylardan biri Büyük Birlik Partisi İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkan adayı Cevdet Tellioğlu oldu.Açık söyleyeyim karşı karşıya gelinceye kadar BBP’nin İstanbul adayı olduğunu bile bilmiyordum. Tellioğlu pek çok siyasetçiden duyduğum en iddialı açıklamasını yaptı öncelikle “Sessiz ve derinden gidiyoruz, İstanbul’da büyük sürpriz yapacağız.” Ben de “Yani kazanma ihtimalinden mi söz ediyorsunuz?” diye sorunca Tellioğlu “Bu da ihtimal, çünkü benim projem hiçbir partide yok. Bu tüm belediyeleri kurtaracak bir formül” dedi.Tellioğlu’nun projesi belediye sınırları içinde yaşayan herkesin ortak olduğu bir şirket kurulmasıyla başlıyor. Buna göre herkesin bir hissesi oluyor ve yönetimine de o yerdeki sivil toplum kuruluşlarının seçeceği üyeler atanıyor. Her üye adına bankada hesap açılacak ve kendisine bir banka kartı verilecek. Bu şirket ihaleleri halka açık olarak yapacak. Sağlanan tasarruf ve kâr her hisse sahibinin hesabına geçirilecek.Bununla birlikte mal ve hizmet üreten çeşitli şirketlerle yapılacak anlaşmalarla kart sahiplerine belirli indirimler sağlanacak.Tellioğlu “Bu sistemle belediye hizmeti alanlar aynı zamanda kazançlı çıkacağı gibi yolsuzluklar da sıfıra indirilecek” dedi.Cevdet Tellioğlu yıllardır belediyelere projeler üretmiş bir isim. DSP ile de AKP ile de çalışmış. Şimdi bu deneyimlerini BBP çatısı altında sürdürmek istiyor.Tellioğlu’nun projesinin tümünü burada anlatmam mümkün değil. Ama diyorum ki, BBP kazanırsa mesele yok ama seçimi kim kazanırsa kazansın Cevdet Tellioğlu’nu çağırmalı ve “patenti kendisine ait olan” bu projeyi incelemeli. Ben dinlerken heyecanlandım, iyi bir yönetimle bu proje çok işe yarayabilir.*****Eşeği sağlam kazığa bağlamak Her fırsatta “nasıl bir halk adamı” olduğunu göstermek isteyen Başbakan’ın son incilerinden biri de bankalar için söylediği söz. “Eşeği sağlam kazığa bağladık” diyor Başbakan, bu nedenle de batan banka olmadığını savunuyor.“Halk adamı” olmak isterken bankalar için böyle bir benzetme yapmak en azından sevimli ve nezakete uygun değil. Ama yapacak bir şey yok, Başbakan’ın tarzı böyle.Buna karşın BDDK Başkanı Tevfik Bilgin, son derece “monşer” bir tavırla bankaların aslında o kadar da iyi durumda olmadığını anlattı önceki gün.Özellikle yanlış pazarlama taktikleriyle dağıtılan kredi kartlarının sorun olacağına işaret etti. Sağlam kazığa bağlı bankaların “ürkek” davranarak büyük şirketleri bile zora soktuğunu söyledi Başkan. Aslında Bilgin bir tür alarm sinyali verdi, bankaların o kadar da güçlü olmadığını ima etti. Başbakan ise “halk adamı” olmak adına IMF’ye kafa tutuyor, krizi umursamıyor, ekonomide köklü hamleler yapmak yerine oy oranını korumaya yönelik yardım kampanyalarına arka çıkıyor.Bu tavır “seçimden sonra tufan” anlamına gelir. Seçime kadar çok büyük bir kriz olma ihtimali görülmüyor yüksek ama seçimden sonrasını kimse garanti edemez.*****Yarın akşam Kanal 7’deyim Seçİme doğru halka yapılan yardımların tartışılacağı İskele Sancak programının yarın akşam yayınlanacak bölümüne konuk olarak katılıyorum. Erhan Çelik’in sunduğu program Kanal 7’de saat 23.45’te.