Demek ki 7-8 yıl olmuş... Citibank, Habertürk’ü kurduğumuz sırada bir kredi kartı göndermişti. Bu kartı bir süre kullandım. Sonra benim için sıkıntılı yıllar geldi çattı. Citibank’ın o sıradaki hizmetinden yararlanarak bir miktar kredi kullandım ve taksitleri karttan ödemek üzere anlaştım.
Durum böyle olunca da bu kartı alıverişte kullanmamaya başladım.
Aradan yıllar geçti. Kredi borcu, kimi zaman aksamakla birlikte elbette sürüyor.
Geçen hafta kredinin tamamını kapatmak ve kartı tekrar işler hale getirmek üzere bir fırsat buldum. Ancak ne yazık ki kartın şifresini unutmuşum.
Doğal olarak Citibank’ın müşteri hizmetlerini aradım.
Her bankada karşılaştığımız gibi çok özel sorular sordular. Annemin kızlık soyadından ev adresime, telefonuma, doğum tarihime kadar her şey soruldu.
Son soru ise “Ekstrenin gittiği adres...” İlk anda hatırlamadım, “Sabah” dedim “Star” dedim. Görevli bunların olmadığını söyleyince aklıma geldi ki bu kart Habertürk’e gelmişti.
Ama o tarihteki adres Ataköy Marina’da. Açık adresi tam bilmiyorum. Görevli “Bu soruyu bilemediniz, işlem yapamayız” demez mi? “Yahu olur mu, onca soruyu cevapladım.” Hayır, Nuh diyor peygamber demiyor.
Telefonu kapadıktan sonra aklıma geldi ki Ataköy Marina’daki yerin adı Regatta. Tekrar açtım bankaya. Bu kez adresi de bilmenin keyfiyle şifremi alacağımı sanıyordum, yine olmadı. Çünkü görevli tüm soruları sorduktan sonda bu kez “Telefonu kaçtı?” diye sordu. İyi de kardeşim, 7 yıl önceki telefon, Habertürk oradan taşınalı yıllar olmuş, üstelik önce Sefaköy’e sonra Taksim’e gelmiş, telefonunu nereden hatırlayayım ki!
Görevliye diyorum ki, “Güzel kardeşim, bakın hakkımdaki tüm özel bilgileri aldınız, bir tek yıllar öncesinin telefonunu hatırlayamıyorum. Bu bir yarışmamı ki, tek soruyu bilemeyince tüm hakkımı kaybediyorum.”
Görevlinin önünde çalışma talimatı var, dışına çıkamıyor. “Peki” diyorum “O halde yetkiliye aktarın.” Meğer sistem aktaramıyormuş. “Genel Müdürlüğün telefonunu verin” diyorum, görevli “Fark etmez, sizi yine bize aktaracaklar.”
Ne yapılması gerekiyormuş. Genel Müdürlüğe faks çekip yeni adresim ve telefonumu verecekmişim.
Şimdi buna “Sistem böyle” diye itiraz edenler olacaktır. Elbette sistem böyle de, güya müşteri memnuniyeti için kurulan başvuru telefonları zaten bunlar için değil mi?
Bu yazıyı öfkeye kapılıp da yazmadım. Ancak güya teknolojik yenilik adına insan faktörünün tamamen ortadan kaldırılmasının yarattığı beceriksizliği ve bir yabancı bankanın Türk müşterilere karşı hoyratlığını sergilemek istedim.
Sandık kurullarında eskiden olduğu gibi öğretmenler olsun
Bir okurumun uyarısıyla benim de aklıma geldi. Eskiden sandık kurullarında öğretmenler görevlendirilirdi. Ama 2002 seçimlerinden beri bu uygulama değişti. Bunun yerine diğer kamu kuruluşlarında çalışan memurlar görevlendiriliyor.
Oysa öğretmenler genellikle çalıştıkları okullarda görevlendirilirdi. Böylelikle gelen halkı büyük oranda tanırlar, çevrelerinde saygındırlar. Dolayısıyla sandık başında pek sorun yaşanmaz.
Oysa şimdi devlet memurları ilgisiz yerlerdeki sandıklarda görevlendiriliyor. Bu, en azından saygınlık ve güvenilirliği azaltıyor. Şaibelerin çıkmasına da adeta çanak tutuyor.
Yüksek Seçim Kurulu’nun sandık kurullarını oluştururken ağırlığı yine öğretmenlere vermeyi düşünmesinde fayda olabilir.
Japon balığı
YIldIrIm Tuna’dan tabii: Küçük Tim, evlerinin bahçesinde kazdığı çukuru kürekle kapatırken yan komşusu bahçe duvarlarının üzerinden bakarak “Ne yapıyorsun orada Tim?..” diye sormuş nazikçe.. “Japon balığım öldü onu gömüyorum..” diye cevap vermiş Tim..
“Bir Japon balığı için çok büyük bir çukur değil mi o tatlım?..” Tim çukurun üzerine son toprağı atıp küreğinin tersiyle vura vura sıkıştırarak “Hayır” demiş, “Çünkü minik balığım sizin aptal kedinizin midesinde..!”
Helal olsun sana Cem Yılmaz
Aslında sıcağı sıcağına yazmak istiyordum. Bugüne kaldı. Pazar akşamı Cem Yılmaz’ı Var mısın, Yok musun programında izlerken saatlerce güldük. Ama programın sonunda Cem Yılmaz öyle bir portre çizdi ki sanıyorum milyonları da ekran başına kilitlediği gibi ağlattı.
Herkes biliyordu ki Cem Yılmaz bu yarışmaya “hayırlı bir iş için” katılıyor. Yani 500 bin de kazansa parayı kendisine almayacak.
Cem Yılmaz bu parayı milyonda bir görülen bir hastalığa yakalanan minik Elif için katılmış meğer. Ama olayın can alıcı noktası, Cem Yılmaz’ın sonuç ne olursa olsun Elif’in tedavi masraflarını üstleneceğini, çok samimi ve olağanüstü bir nezaketle açıklamasıydı. Yarışma bir bahaneydi, amaç bu hastalığa dikkat çekmek ve bir insanı kurtarmaktı.
Cem Yılmaz kimsenin neşesi bozulmasın diye saatlerce güldü güldürdü gerçeği en sona sakladı. Tüm Türkiye’ye çok farklı bir Cem Yılmaz’ın da var olduğunu gösterdi.
Teşekkürler Cem Yılmaz. Ve tabii teşekkürler Acun Ilıcalı. Daha önce de yaptığın gibi en eğlenceli yarışmalara bile hayatın gerçeklerini taşıyıp insanları uyandırdığın için.
NOT: Umarım Acun Ilıcalı bu yazıyı ağır bir eleştiri olarak algılayıp ekranda cevap yetiştirmeye kalkışmaz.

