Yargıtay kararı Ergenekon iddianamesini zora sokar

10 Şubat 2009

Bir süredir Ergenekon davasının giderek çaptan düşürülebileceğini, tek dava yerine birkaç dava açılabileceğini yazıyorum. Çünkü bu soruşturma başından beri elmalarla armutları aynı kefede toplama gayretiyle yürütülüyor. Ama geçen zaman içinde bazı kişi ve ilişkileri bir araya koymak giderek zorlaşıyor.Bu görüşümü anlatırken yapılan son uygulamalarla AKP’ye yakın kimi siyasetçi ve gazetecilerin sanki bağımsız düşünceleriymiş gibi yazdıklarını da dile getirmeye çalıştım.Şimdi Ergenekon olayı yeni bir aşamaya geldi. Yargıtay telefon dinlemelerinin kanıt olamayacağını ve sanıkların bunlara dayanılarak suçlanamayacağına karar verdi.Bu şu demek oluyor: “Bir suçu izlemek ve ortaya çıkarmak için mahkeme kararıyla telefon dinlemeleri yapılabilir. Ancak sadece bu telefon dinlemelerine bakarak suç ve suçlu oluşturulamaz. Telefon dinlemeleri delile ulaşmak için bir araçtır. Eğer bu dinlemelerden sonra ortaya somut deliller konulamıyorsa sanıklara yönelik bir yaptırım uygulanamaz.” Ergenekon iddianamesinin birinci bölümü 2 bin 500 sayfa. Bunun neredeyse beşte dördü telefon dinleme kayıtlarından oluşuyor. Suçlamalar da bu kayıtlara göre yapılmış durumda.Henüz 2. ve 3. iddianamelerden hiç ses seda yok. Anlaşıldığı kadarıyla 2. ve 3. iddianameler de yine telefon dinleme kayıtlarına göre düzenlenecek.Kimi hukukçular “Yargıtay kararı 1. iddianame sahiplerini bağlamaz” görüşünü savunabilir. Diyelim ki doğru. Ama henüz yazılmamış iddianameye telefon kayıtları girebilecek mi? Girerse bu yasal olacak mı?Sanıyorum bu son karar Ergenekon davasını sıkıntıya sokacaktır. Buna karşın işlerin arap saçına döndürülmüş olması için de bir çıkış kapısı olarak kullanılabilir. Böylelikle olay tek dava olmaktan çıkarılıp parçalanabilir. Gidiş bence o gidiş.*****‘Biz vatandaşa ve çocuklara anlatırız siz patronları eğitin’ Çevre konusunda Türkiye’nin en önemli sivil hareketlerinden biri olan Deniztemiz Derneği artık yola yeni başkanı Tezcan Yaramancı ile devam ediyor. Derneği kurucu başkan Rahmi Koç’tan devraldıktan sonra bugüne kadar taşıyan Eşref Cerrahoğlu “Bir kan değişikliğine gerek var” diyerek koltuğunu Tezcan Yaramancı’ya bıraktı.Tezcan Yaramancı ile bir grup gazeteci geçen hafta kahvaltıda bir araya geldik. Yaramancı “TÜSİAD üyesi değilim, teknem de yok” diyerek Deniztemiz’e “Teknesi olan zenginlerin derneği” eleştirisi getirenlere de bir tür cevap verdi.Yaramancı, 15 hizmet yılını dolduran derneğin bundan sonra öncelikle “hayatını denizden kazanan” kitlelerin duyarlılıklarını artırmaya yönelik projeler üreteceklerini anlattı. Deniztemiz Başkanı asıl hedefin ise çevre konusunda eğitimin çok küçük yaşlarda başlaması gereğinden hareket ederek okullara çevre bilinci dersi konulmasını sağlamak için çalışmalar yapmak olduğunu söyledi. Bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı’nın da çalışma yaptığını, müfredata bu dersin konulacağını öğrendik.Bu arada sohbet sırasında Yaramancı her gün Marmara Denizi’ne akıtılan kirlilikten örnekler verdi. Bunun üzerine kendisine “Tezcan Bey, verdiğiniz bu bilgilere göre denizi asıl kirletenler, çöp atan vatandaşlar değil, fabrikalarından ve iş yerlerinden zehir boşaltan iş adamları. Onların da çoğu TÜSİAD, TOBB, İTO üyeleri. Bu durumda çocukların ve vatandaşın duyarlı olması konusunda biz elimizden geleni yaparız, ama siz asıl patronları eğitin ve çevre duyarlılığı sağlamalarını sağlayın” dedim. Esprili bir çıkıştı bu tabii ve hepimiz güldük, ama gerçekliği konusunda da kimsenin itirazı olamaz herhalde.*****Bu kadın inançsız mı? Daha önce iki kere yazdığım bir konuyu tekrar yazmak istiyorum. Bu ısrarımın nedeni, bu konuyu düşünmemekte ısrar edenlerin tekrar dikkatini çekebilmek.Gazetemizde yayınlanan güzel bir kadının fotoğrafı dün başka gazetelerde de yayınlandı. Adı Prenses Emire. Suudi Prensi Bin Tallal’ın eşi. Fotoğrafın özelliği kadının başının açık olması. El Emire sanki bir Avrupa dergisinin kapağından fışkırmış gibi. Kendi ülkesini eleştiriyor ve “300 arabası olduğunu, Suudi Arabistan’da araba kullanamadığını oysa başka tüm ülkelerde araba kullanabildiğini” söylüyor.Peki aynı kadın Türkiye’de ya da başka bir ülkede nasıl oluyor da başı açık gezip araba kullanabiliyor?İşte yıllardır anlatmak istediğim konu bu. Başını örtmek bir inanç sembolü değil bir yaşam biçimi. Suudi Arabistan’da yaşam biçimi çarşaflı olduğu için tüm kadınlar, hatta bu ülkeye gelen yabancılar dahi kapanıyor. Bu aynı zamanda bir zorunluluk. Aynı kişiler Suudi topraklarından çıktıkları an kendilerini nasıl özgür ve bağımsız hissediyorsa öyle davranıyor.Suudi Arabistan’da kimse başını açıp kapama konusunu tartışmıyor, çünkü bu ülke böyle yaşıyor. Biz ise tartışıyoruz. Üstelik inançları zorlayıp düşmanlıklar yaratarak. Ne yazık...*****Adıma site Telefonla arayan bir arkadaşım “İnternet sitendeki ankete çok sevindim” deyince şaşırdım. “Ne sitesi?” diye sordum. “canatakli.com sitesi senin değil mi?” diye sordu bu kez o şaşırarak. Benim böyle bir internet sitem olmadığını söyledim.Sonra internete girip baktım. Gerçekten benim adıma açılmış bir site var. Benim bir başka yer için yazdığım özgeçmişim tepede duruyor. Ayrıca önemli tüm yazılarım da yer alıyor.canatakli.com’da beni rahatsız eden bir şey yok. Ama benim değil. Belli ki yazılarımı seven biri kendine iş edinmiş, böyle bir site yapmış.Ankete gelince; benim yeniden anchorman’lik yani ana haber sunuculuğu yapmam isteniyor mu sorusu sorulmuş. Buna yüzde 65 olumlu cevap gelmiş. Yüzde 20 civarı hayır diyor, gerisi kararsız. İnsanın hoşuna gider tabii böyle bir ilgi.Ama siteyi görünce açıp yazma ihtiyacı duydum. Bu site benim olmadığı gibi anketle de ilgim yok. Google’da adımı arayıp da bu siteyi bulanlar kendi kendimi övmeye kalktığımı sanmasınlar istedim. Bu arada kim olduğunu bilmediğim hayrana da teşekkür ederim ama bu siteyi yayından çekmesini rica ediyorum, çünkü benim hiçbir katkım olmadığı için yanlış anlaşılabilir.

Devamını Oku

Ya Kılıçdaroğlu olmasaydı

9 Şubat 2009

CHP iyi ki Kemal Kılıçdaroğlu’nu İstanbul’a aday yaptı. Eğer o da olmasaydı sanki CHP bu seçimlere katılmayacak gibi görünürdü. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun gündem yaratan yolsuzluk iddiaları dışında CHP neredeyse ortalıkta görünmüyor bile.Gerçi “Nasıl görünmüyor?” diyecekler olacaktır. Tabii ki çarşaf açılımındaki çarşaflama, Kuran Kursları, adaylıkların parayla dağıtılması konularında CHP maşallah ön saflarda. Ama bu, seçimlerin kazanılmasında etken olabilir mi, tartışılır.Şunun şurasında seçimlere bir buçuk ay kaldı. CHP hâlâ birçok yerde adaylarını bile belirleyemedi. Bu hafta sonu yasal süre dolacak, belli ki bu süre bekleniyor.Peki “Türkiye’nin en eski, en köklü” partisi neden adaylıklar için son günü bekler?Sanıyorum bunun tek cevabı var: Parti içi hesaplaşmaların oy kaybına neden olmasını önlemek.Çünkü, görüyoruz ki CHP’den aday olmak için başvuranlar, kimin aday olacağına karar verilinceye kadar “kahraman” edasıyla dolaşıyor ortalıkta. Eğer adaylıkları ilan edilirse sorun yok. Ama eğer aday yapılmamışlarsa kazan kaldırıp partiye rakiplerden bile daha ağır hasar verecek eylemlere girişiyorlar.Belli ki CHP yönetimi de bunun farkında ve özellikle hassas yerlerde adaylık açıklamasını son dakikaya bırakarak seçime kadar olan dönemi kısaltıyorlar.Bunun yanı sıra herkes belediye başkan adaylarının kimliklerini merak ediyor. Oysa bir o kadar önemli olan belediye meclisi üyelikleri ve il genel meclisi üyelikleri için de adayların gösterilmesi gerekiyor. Gözlediğim kadarıyla asıl kavgalar da buralarda veriliyor.Parti içi çekişmeler ve olası düşmanlıklar belediye başkanlıklarından ziyade buralarda yoğunlaşıyor ve CHP sayıları binleri bulan bu adayları bir türlü sıralayamıyor.Bu, partinin aczini gösterir. CHP’ye göre Türkiye’nin başındaki tehlike olan iktidar partisi ise bu tür iç çatışmaları “kayda bile geçmeyecek kadar küçük oranlarda” yaşıyor.Aday olamadığı için ne partisine küsen var ne de aleyhte çalışan. Bu elbette “biat kültürünün” bir gereği ama sonuçta AKP disiplinini hiç bozmadan, bir taraftan ülkenin iktidarı olarak görevini sürdürürken öte taraftan hayli renkli ve hareketli bir seçim çalışması yapıyor.En azından ders alınmalı.*****Fenerbahçe mucizesi! Fenerbahçe gerçekten mucize yaratıyor. Bir yıl önce Avrupa devlerine kafa tutan takım gitti yerine işi şansa bırakan bir takım geldi. 6 hafta galibiyet yüzü görmeyen takımlar Fenebahçe’yi devirip gidiyor.Birkaç hafta üst üste yazdım “Bu Güiza’ya gerçekten 14 milyon dolar verdiniz mi?” diye. Kimse üstüne bile alınmadı, hatta “Takımın en çalışkanı, sen ne diyorsun” diyenler bile çıktı.Aynı Güiza bugün sahaya çıktığında da oyundan alındığında da ıslıklanıyor. Öte taraftan neden alındığı belli olmayan bir tarikat bağlantılı futbolcu hem oynamıyor hem de her maçta olay çıkarıyor. Diğer taraftan takım içinde bir tür etnik bloklaşmalar yaşandığı ve denetimin zayıfladığı ileri sürülüyor.Sonuçta artık Fenerbahçe’de bir yönetim sorunu olduğu kesin. Aziz Başkan’ın sakin kafayla düşünmesi gerek galiba.*****1930’ların Nasyonal Sosyalist Parti’si gibi Bizim siyasetimiz “popülist” temellere dayandırıldığı için ortama daima kargaşa hâkim olur. Siyasetçilerimiz sadece devlet işlerinde disiplin ve düzene saygı duyarlar. Sıra halkla ve partililerle ilişkiye gelince disiplin ve düzen ortadan kalkar.Bunu aşabilen tek parti AKP. İktidarda kaldıkları yaklaşık 7 yıl boyunca parti içi disiplin ve düzeni görçekten mükemmel biçimde kurdular.Özellikle son bir iki yıldır AKP’nin kendi partilileriyle olan ilişkilerindeki düzen ve disiplin olağanüstü.Ancak bu, insana 1930’ların Alman Nasyonal Sosyalist Parti’sini de anımsatmıyor değil. Nasyonal Sosyalist Parti dediğim Nazi Partisi.Bugüne kadar dikkat ettiniz mi bilmiyorum, ama bundan sonra lütfen bakın. Eğer Tayyip Erdoğan partisinin bir organizasyonunda konuşma yapıyorsa manzara şöyle:Erdoğan herkesten yüksek olan bir platform üzerinde ve tek başına. Bulunduğu yere genellikle basamaklarla çıkılıyor. Bu platformun önünde geniş bir boşluk var. Partililer adeta cetvelle çizilmiş gibi düzenli sıralarda oturuyorlar. Salonun merdiven boşluklarında yığılmalar yok, herkes konser izliyor gibi sıralanmış.Konuşma sırasında kimse taşkınlık yapmıyor, kimse bireysel olarak bir tepki göstermiyor. Her şey planlanmış, aynı anda slogan atılıyor, aynı anda kesiliyor.Kimse Genel Başkan’a dokunabilmek için birbirini çiğnemiyor, öne atılmıyor, kendince “şirin” gözükmeye çalışmıyor.Genel Başkan kürsüde tıpkı Hitler gibi, vücut dilini ve öfke faktörünü kullanarak tek başına konuşuyor.Şimdi bu manzarayı Nazi Partisi’nin toplantılarıyla karşılaştırın. Fotoğrafları bulmak hiç de zor değil. Şaşırtıcı benzerliği göreceksiniz.

Devamını Oku

Milliyetçi söylemin dayanılmaz ağırlığı

8 Şubat 2009

Sevgili okurlar; geçen haftayı Davos, ekonomik kriz, yaklaşan seçimler ve CHP’nin garip açılımlarının altından çıkan çirkinliklerle geçirdik. Davos skandalıyla birlikte ortaya çıkan benim “akıl tutulması” diye nitelediğim manzaranın; AKP’li olmayan çevrelerde bile “Erdoğan’ı kahraman ilan etme” çabalarının da siyasi bir temeli olduğunu söylemeliyim. Bugün biraz bundan da söz etmek istiyorum.Kimler destekledi?AKP’liler ve yandaşları zaten önceden hazırlanmış bir senaryo gereği Davos’taki skandaldan sonra adeta ayağa kalkarak Türkiye’nin onurunun kurtarıldığını, nihayet bir Başbakan’ın yabancılara kafa tuttuğunu ileri sürdüler. AKP’li olmayan kesimin ise kafası karıştı. Buna karşın önemli bir kesim Başbakan’ı alkışladı. Destekçiler iki bölümİlk başta beni de şaşırtan bu desteğin aslında hiç de tesadüf olmadığını fark ettim. Gerçi bu desteği de ikiye ayırmak gerek. Birinci grup, AKP’ye muhalefet etse bile ulusal bir konu diyerek Başbakan’ın yanında yer aldı. Ama ikinci grup bu desteği bambaşka bir siyasi oluşum adına yapıyordu.Milliyetçi-AvrasyacıBaşbakan’a “helal olsun” diyen veya onu “alnından öpmeye” kalkan kesimin ortak özelliği “antiemperyalist” çizgide durması ve Türkiye’nin Batı bloku ile ilişkilerini kesmek istemesi. Türkiye’nin Rusya ve İran ile birlikte ayrı bir güç odağı olmasını tercih eden bu kesim “ulusalcı” adı altında, şimdilik dağınık görünse de bir fikir birliği içinde hareket ediyor.Erdoğan’dan yararlanmakUlusalcı kesim Erdoğan’dan hiç hazzetmemekle birlikte, Batı’ya yönelik bu çıkışların milliyetçi duyguları kamçılayacağı ve günün birinde Erdoğan’ı bile önüne katıp Türkiye’nin bu yeni oluşum içinde yer almasını sağlayacağını düşünüyor. Bu açıdan bakınca ulusalcı kesim Erdoğan’dan bu yönde yararlanmak istiyor.Erdoğan’ın planıİşte bana göre işler bu noktada biraz karışıyor. Milliyetçi söylemlerin Avrasya düşüncesini pekiştireceğini bilen Erdoğan’ın da bu durumdan yararlanmak istediğini hissediyorum. Başbakan, söylemiyle bu kesime prim verirken aynı anda sanki Batı’ya da aba altından sopa gösteriyor.Ergenekon’un başlangıcıDoğrulatamadığım ama yalanlanmayan bir iddia var. İlk duyduğumda bana da absürt gelmişti ama şu anda belli bir temele oturmaya başladı. O da şu: Erdoğan 5 Kasım 2007’de ABD Başkanı Bush ile Beyaz Saray’da bir araya geldi. Bush’un bu görüşmede Erdoğan’a “Ergenekon’un üzerine git” tavsiyesinde bulunduğu söyleniyordu.Amerika’ya ne?Ergenekon’un üzerine gidilmesini Amerika neden istesin? Bunu kafamda oturtamadığım için bu konuya hemen hiç girmedim. Oyunun diğer yönlerini irdelemeye çalıştım. Ancak şu anda görünen manzaraya göre Ergenekon adı altında yürütülen operasyonun asıl halkasındaki isimlerin büyük çoğunluğunun Türkiye-Rusya-İran üçgenini hedefledikleri anlaşılıyor.Bu Batı’dan kopmadırDarbeydi, çeteydi gibi suçlamalar belli ki bu işin kamuflajı. Amerika’yı asıl rahatsız eden, içinde kimi askerlerin de bulunduğu bir yapılanma Avrasya adı altında Türkiye’yi Batı’dan koparacak. Milliyetçi söylemlerin artması bu kopuşu hızlandırır. O halde bunun durdurulması gerek.Erdoğan ne yapıyorABD’nin bu rahatsızlığını gidermek için kolları sıvayan Erdoğan aynı zamanda bu olayı iki taraflı bıçak gibi de kullanmak istiyor. Bir taraftan zaten birlikte olamayacağı milliyetçi unsurları üstelik halkın gözünden düşürerek tasfiye ederken Batı’ya karşı da “bu hükümet asla yıkılmamalı, aksi halde Türkiye saf değiştirir” kozunu oynuyor.‘Dik durma’ oyunuErdoğan “dik durma” oyunu ile Avrasyacıları iştahlandırıp kendisine yönelik tepkileri azaltıyor bir yandan. Ama tabii ki asıl hedef bu ucuz söyleme kanıp oylarını AKP’ye verecek sıradan vatandaşlar. Çünkü Erdoğan bu çifte oyununu “yüzde 40’ın altındaki bir oyla” başaramaz. Bu oranı mutlaka geçmek zorunda ki Batı’dan gelecek tepkileri göğüslesin, öte yandan da ABD’nin dileği olan ulusalcıların tasfiyesini hızlandırsın.Ben nerede duruyorum?Söz buraya gelmişken, kendi duruşumu da sizle paylaşmak istiyorum. Ben Türkiye’nin çıkarını Batı’nın çağdaş kriterlerini paylaşmakta, bu blok içinde ulusal onurunu ve çıkarını kollayarak durmakta buluyorum. Ulusalcı adı altında Türkiye-Rusya-İran aksında yer almanın Türkiye’yi gerileteceğini düşünüyorum. Milliyetçiliğin değil, laik demokratik bir anlayışla, bu topraklar üzerindeki herkesi eşit sayan yurtseverlik duygusunun yücelmesinin Türkiye’yi kurtaracağına inanıyorum.Bu nasıl iştir?Konuyu Ergenekon davasındaki flaş bir gelişme ile kapatayım. Emekli Orgeneral Hurşit Tolon “delil yetersizliği” nedeniyle tahliye edildi. Tolon’un tutuklanmasına neden olan bir belgenin delil niteliği taşımadığı anlaşılmış. Peki aradan geçen 7 ayda nasıl oldu da bu görülmedi? Şimdi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir orgeneralini “asılsız bir delille” hapiste tutan ve sağlığını tehlikeye atanlar ne olacak?Dava tavsayabilirBu köşeyi sürekli izleyenler, birçok tutuklunun aynı durumda olduğunu sık sık yazdığımı hatırlayacaklardır. Telefon dinlemeleri, internette milyonların elinde gezen kimi yazılarla, imzasız ihbar mektuplarıyla sanık durumuna düşürülenler için adalet elbet bir gün kendini gösterecektir. Bunun ilk adımı olarak dava konularının çeşitlendirileceğini ve Ergenekon’un birbirinden farklı birkaç davaya bölüneceğini tahmin ediyorum.Sinyalleri verildiNitekim bu görüşümü doğrulayan sinyaller de geliyor. Geçen hafta davayla çok yakından ilgilenen ve kimsenin bilmediklerini yazabilen bazı gazeteciler “Bu dava böyle gitmez, Susurluk için ayrı, Jitem için ayrı, darbe için ayrı davalar açılmalı” diye yazdılar. Mutlaka bir bildikleri vardır. Zaten telefon dinlemeleri ile ilgili son kararların, iddianamenin rötuşlanması talebinin, Meclis İnsan Hakları Komisyonu’nun inceleme kararının da mahkemeyi zora sokacağı konuşuluyor. Demek ki önümüzdeki dönemde bazı yeni uygulamalar yapılacak.CHP umut tüketiyorSevgili okurlar; AKP’ye karşı en güçlü muhalefet olması gereken CHP’nin umutları giderek tükettiğini hep birlikte izliyoruz. Güya seçim kazanmak adına işi artık çok ucuzlatan CHP’nin siyasi misyonunu bitirip bitirmediğini bile düşünmeye başladım. Sanıyorum önümüzdeki yerel seçimler CHP’nin de kaderini belirlemek özellikle yönetim kademesinin akıbetini oluşturmak adına ciddi bir sınav olacaktır.Yeni Tosun vakasıSeçimler yaklaştıkça AKP’nin yolsuzluk ve usulsüzleri hakkında birbiri ardına haberler kamuoyu gündemine düşmeye başladı. Bunlardan biri de Ekrem Tosun vakasıdır. Son günlerin “gerçek kahramanı” Kemal Kılıçdaroğlu basit bir soru sordu ve “Kimdir bu Ekrem Tosun?” dedi. Sonuçta Erdoğan ailesinin Türkiye’nin en büyük kuyumcularından birine ortak olduğu anlaşıldı.Erdoğan’ın öfkesiBaşbakan Erdoğan, Ekrem Tosun adına şiddetli bir tepki gösterdi. Bilmiyorum Erdoğan’ın Tosun’u tanımadığını söyleyen konuşmasını dinlediniz mi? Çünkü yazı olarak okunduğunda öfke seli pek anlaşılmıyor. Ama Erdoğan, Tosun’u tanımadığını öyle bağırarak ve “nesep” falan karıştırarak anlatıyor ki kendi deyimiyle sanki “suçluluk kompleksi” içinde.Arkası gelecek mi?Başbakan’ın bu telaşı akıllara ister istemez “Tosun ortaya çıktığına göre acaba bilmediğimiz başka ilişkiler de mi var?” sorusunu getiriyor. Çünkü bu kuyumculuk ortaklığı aslında “fevkalade” iyi gizlenmiş. Birileri çomaklamasa ortaya çıkması imkansız gibi. O halde başka “çomaklanabilecek” ortaklıkların bulunduğu hiç de zayıf bir olasılık değil.Erdoğan’ın valisiBu haftanın son konusu ise “sadaka ekonomisine” çağ atlatan Tunceli’deki beyaz eşya dağıtımı. İktidar bunun bir rüşvet olmadığını “sosyal devlet anlayışı” içinde devletin görevleri arasında yer aldığını söylüyor. Başbakan da “Helal olsun valime” diyor. Gerçekten helal olsun Vali Bey’e. AKP iktidarının seçim yatırımını “devletin değil Başbakan’ın valisi” olarak göğüsleme cesaretini göstermiş. Allah eksikliğini göstermesin.Bu haftalık da bu kadar. Hepinize iyilikler dilerim.

Devamını Oku

Bunları hepimiz yaşıyoruz

7 Şubat 2009

Fıkralara çok gülüyoruz ama aslında hayatımızın pek çok anında fıkra gibi olaylarla karşılaşıyor hatta bizzat fıkranın kahramanı olmuyor muyuz? İşte Demet Erel, kaynağını bilmemekle birlikte kendisine gelen “fıkra gibi olayları” topluca göndermiş. Bunların bir bölümü internetteki mail zincirlerinde dolaşıyordur mutlaka. İnternette görmeyenler ya da internet kullanmayanlar için bu pazar sizlere hepimizin başından geçebilecek fıkra gibi olayları sunuyorum:Ne münasebet Ablamla evlenmeden önce saatlerce odamıza kapanır, sigara ve kahve ikilisi eşliğinde sırlarımızı dökerdik. Böyle anlardan birinde, kısık sesle “Müzik açalım mı? Babam yan odada, bizi dinliyor olabilir” dedim. Yan odadan gelen ve hâlâ hatırladığımızda bizi kahkahalara boğan ses: “Ne dinleyeceğim sizi beee!” Çocuklar kimden? Annemle babam tartışıyor... Tartışma sırasında annemin kafası o kadar çok karışıyor ki, kendisini aldatmakla suçladığı babama “O çocuklar benden mi?” diyor! Zaten tartışma o anda bitiyor, gülmekten tabii. Nur topu İşyerinde küpe takan erkek arkadaşımıza babasından yorum: “Bir zamanlar nur topu gibi oğlum vardı; nuru gitti, topu kaldı!” Düz mantık Eğer bir sokakta yürüyorsanız ve camında “Bu ev kiralıktır” yazılı bir evin yanından geçip birkaç adım sonra önüne geldiğiniz bir başka evin camında “Bu da” yazısını görürseniz bilin ki Trabzon’dasınız. Toplamda Geçen gece nöbetteyken acile 3 yaşında, para yutmuş bir hasta geldi. Babasına ne kadar yuttuğunu sorduk, “1 TL” dedi. Yapılan tetkikler sonucunda bir adet 50 Kuruş ve iki adet 25 Kuruş tespit ettik. Baba bir şekilde haklı olduğu için sadece aramızda gülüşerek konuyu kapattık.Köpük köpük 8 yaşındaki yeğenim “Dayı nasıl oluyor da renkli sabundan beyaz köpük çıkıyor?” diye sordu. “Dur bir düşüneyim” dedim, hâlâ düşünüyorum... Hevesli Kardeşime araba kullanmayı öğretiyorum. Çok hevesli... Bana, “Abi çok kolay yaa, aynı bilgisayar oyunu gibi!” diyor. Cevabım: “Hııı... Ama tek canın var...” Potansiyel müşteri Kırmızı ışıkta durduğum anda yanımdan iki motosikletli ışık hızında ve tek tekerlek üzerinde geçti. Ben ağzım açık olayı izlerken yanıma yanaşan 112 ambulansından doktor camı açtı ve bana: “Gördün mü bizim müşterileri... Hey maşallah!” dedi. Sütün faydaları Sabah erken okula gidecek oğlumu uyandırmadan önce, kalkar kalkmaz içsin diye hazırladığım sütün bardak ebadını o kadar abartmışım ki, henüz uyanmaya çalışan, tek gözü açık oğlumdan gelen cümle: “İneğin kendisini getirseydin bari.” Emniyet kemeri Nişantaşı-Kadıköy dolmuşu için bekliyoruz. Bir taksi geliyor dolmuş yerine. Ön koltuğa oturan kadın her normal insan gibi emniyet kemerini takıyor. Ancak şoför amcamız emniyet kemerinin iyice ortaya çıkardığı dekolteye bakmaktan yola bakamadığı için bir müddet düşünüyor ve içini çekerek kadına sesleniyor: “Abla, çıkar emniyet kemerini, böylesi daha emniyetli hepimiz için.” Arabam çalındı 2 gece önce arabasını otoparkta unutup eve dolmuşla dönen ve sabah “Arabam çalındı!” diye ortalığı kasıp kavuran salak benim. Giyim kuşam Lacivert ceketi, gri pantolonu, kahverengi ayakkabısı ve siyah kemerini bir arada giyen babama annemin yorumu: “Toplama bilgisayar gibi olmuşsun!” Cadaloz kaynana İş arkadaşımın düğünündeyiz. Nikah kıyılıyor, imzalar atılıyor, gelin ve damadı tebrik etmek için ayağa kalkıldığında elektrikler kesiliyor. Biz hep beraber “Aaaa!” diye tepki gösterirken, arkadaşımın annesi oldukça yüksek sesle düşüncesini dile getiriyor: “Oğlumun daha ilk dakikadan hayatı karardı.” Direksiyon eğitimi Sene 1993. Sevgilime (şu an karım olur kendileri) araba kullanmayı öğretiyorum. İzmir’in o zamanki halini bilenler bilir. Üçkuyular-Narlıdere yolu şimdiki gibi değil. Sakin... Stres olmasın, panik yapmasın diye çok karışmamaya çalışıyorum. Ayrıca çok sakin bir ses tonuyla konuşuyorum. Direğe 3 santim farkla geçiyor benim güzel sevgilim. “Direğe çok yakın geçtin hayatım” diyorum. Cevap: “Hangi direğe?” ***** Pazar’In keyİflİ fIkralarI Bu haftanın pazar fıkraları yine Yıldırım Tuna’dan:Evlendik işteİki adam barda tanışmışlar, sohbet olsun diye “Sana bir soru” demiş biri “Tekrar dünyaya gelsen yeni hayatında neleri yapmazdın?” - Asla kumar oynamazdım...- Çok mu para kaybettin?- Aksine, çok kazandım.- Eee?..“Cepte çok para olunca” demiş diğer adam elinde viski bardağını parmakları ile sıkıp ağlamamak için dudaklarını ısırırken, “P..Para olunca evlendik işte..!” Ev sahibiEv sahibi evini kiraya verirken bildiğiniz klasik soruları sormakta...- Çalışıyor musunuz?..- Ev hanımıyım efendim...- Çocuklar?- Biri 9, diğeri 12 yaşında efendim...- Hayvanlar?..- Yok..Yok.. Aksine çok terbiyelidirler efendim..SekreterPatron “Telefon çalıp duruyor, şuna baksana yahu” diye yeni işe başlamış sarışın sekreterini azarlayınca “Tamam, tamam” demiş sekreter homurdanarak ve devam etmiş: “Ama çok aptalca bir şey bu... 10 telefonun en az 9’u size geliyor amaaa!” TadilatKadın yatakta “Tarihi Mısır Piramitleri” isimli kitabı okurken birden irkilip “Harry” diye seslenmiş kocasına, “Baksana, basit bir piramidin inşaatı 100 yıl sürmüş, inanabiliyor musun?”“İnanmaz olur muyum, inanırım” demiş adam sinir içinde, “İşi mutlaka bizim mutfağın tadilatını yapan o şerefsize vermişlerdir.” Dini objelerÖğretmen küçük öğrencilerine evlerindeki dini objeleri araştırma ve anlatma görevi vermiş. Ertesi gün öğrencilerden biri “Evimizdeki antrede bir resim var” diye başlamış, “Başında hale, kucağında bebek olan bir kadın resmi... Annem her sabah onun önünde diz çöker ve ağlar...” “Bizim evde salonda pirinç döküm, Çinli gibi çekik gözlü, şişman, bağdaş kurmuş oturan bir adam heykeli var” demiş bir diğer öğrenci, “Annem yatarken tam onun önünde eğilip ona mum yakar...” Üçüncü öğrenci de el kaldırıp “Bizim evde banyoda üzerinde numaralar olan küçük bir platform var” diye anlatmaya başlamış, “Annem her sabah yataktan kalkar kalkmaz ilk iş çıplak ayaklarıyla onun üzerine çıkıp ‘Aman Allahım’ diye çığlık atar..!”

Devamını Oku

Vay be; Başbakan kurtarmış!

6 Şubat 2009

Tarihler 4 Temmuz 2003’ü gösterirken Kuzey Irak’tan gelen bir haber hem ulusal gururumuzu kırmış hem de herkesi hayrete düşürmüştü. Süleymaniye’de konuşlanan Türk askeri personelinin bulunduğu binaya Amerikan askerleri baskın yapmış üçü subay sekizi astsubay 11 kişiyi gözaltına aldıktan sonra başlarına çuval geçirerek kendi üslerine götürmüştü. Daha sonra Bağdat’a nakledilen Türk askerleri 60 saat sonra serbest bırakılmıştı.Olay kamuoyunda hâlâ tartışılıyor. Başbakan’ın “Davos zaferinden!” sonra çuval olayını hatırlatanlar “Bu kabadayılık o zaman neden yapılmadı?” diye de sordular.Aslına bakarsanız 2003’ten bu yana ne Başbakan ne de bir AKP yetkilisi çuval olayı ile ilgili tek satırlık bir açıklama yaptı. Ama ortaya birden Devlet Bakanı Egemen Bağış çıktı ve “Başbakan aynı gün Dick Cheney’yi aradı ve çocukları hemen serbest bırakın dedi” açıklamasını yaptı.Bağış’ı TV ekranından kendi sesinden izledim. Vurguları ve vücut dili Başbakan’ın Cheney’ye fırça attığı hissini veriyordu.Yanisi şu ki; Başbakan yıllar önce açmış telefonu Amerikan Başkan Yardımcısı’na ve tıpkı Peres’e yaptığı gibi azarını geçmiş.Peki ne olmuş ondan sonra? Askerlerimiz Süleymaniye’den Bağdat’a götürülmüş. 60 saat boyunca sıkı bir sorgudan geçirildikten sonra serbest bırakılmış.Tayyip Erdoğan fırça atmış atmasına da belli ki Cheney bunu pek anlamamış.Galiba Davos olayının akıl tutulmasına neden olmasının yarattığı yükselişin devamı için önümüzdeki günlerde Tayyip Erdoğan’ın başka kahramanlıklarını da öğreneceğiz.Bakarsınız yarın bir başka devlet bakanı “Erdoğan, Merkel’e ‘Kendine gel işçilerimize söylerim bankalarınızdaki paraları çekiverirler’ dedi” sonra bir başka bakan “Tayyip Bey, Sarkozy’e ‘Sen önce kendi işine bak’ deyince Sarkozy ne yapacağını şaşırdı” ardından ötekisi “Başbakan Barzani’ye ‘Tepemi attırma ordumu üzerine yollarım’ dedi” türünden açıklamalar yapar. Biz de “Vay be ne Başbakanımız varmış da haberimiz yokmuş” diyerek sevinçten havalara uçar, Tayyip Bey’in alnından öperiz. *** Sağa sola bırakılan bombalarSon günlerde sağda solda bırakılan bomba haberlerinden geçilmiyor. Bir bakıyorsunuz Ergenekon adlı bir apartmanın önündeki torbadan el bombaları çıkıyor. Ersöz Apartmanı’nın kapısında ise mermilerle dolu poşet bulunuyor. Dalga geçer gibi yani. Biri telefon ediyor polise “Falanca yere el bombası gömmüşler” diye. Gerçekten bulunuyor bu el bombaları. Ya da sokak ortasındaki bir çantadan patlayıcılar çıkıyor.Miktarları çok değil. Yani öyle cephane gibi algılanamaz. Sanki adamın birinin arabasında duruyormuş da, kenara bırakmış gibi yani.Burada iki nokta dikkatimi çekiyor ve beni meraklandırıyor.Hepimiz biliyoruz ki sokak ortasında sahipsiz ve şüpheli bir paket görülünce polis hemen gelip etrafı güvenlik çemberi içine alıyor, vatandaşı uzaklaştırıyor ve bomba imha ekibi çağrılıyor.Bomba imha ekibi ise bulunan çantayı, paketi ya da poşeti genellikle açmadan imha ediyor. Bu imha operasyonlarından birçoğunda paketten aslında bomba, patlayıcı çıkmıyor. Belli ki atılmış ya da unutulmuş bir şey.Ama dikkat ediyor musunuz, son günlerde poşetler içinde bulunan bomba ve mühimmatlar için bomba imha ekibi çağrılmıyor. Polis geliyor, paketi açıyor ve içinden çıkanları açıklıyor. “Üç el bombası, 40 mermi” falan... Her kuşkulu poşeti imha eden polis acaba son günlerdeki paketleri neden imha etmek yerine açıp gösteriyor. Yoksa zaten içinde ne olduğunu biliyor mu?Bir diğer nokta da şu: Son günlerde Güneydoğu’da askerlik yapan okurlardan mesajlar alıyorum. Diyorlar ki “Bu bölgede askerlik yapanlar ayrılırken hatıra olarak bir yolunu bulup kullanıldığı sanılan el bombası, mermi gibi şeyleri alırlar. Askerlik yapan herkes bunu bilir.” Acaba bu hatıraları alanlar son günlerdeki dehşet senaryolarından korkup da el bombası ve mermileri sokaklara bırakarak bu hatıralarından mı kurtuluyorlar ? *** Yetişmiş adam tüketmekte çok hünerliyizYazının başlığına uyan yüzlerce örnek vermek mümkün. O kadar çok yetişmiş insanımızı tükettik, yok ettik ki haddi hesabı bile yok. İşte bugün tüketilenlerden birini sizlerle paylaşmak istiyorum.İstanbul’un en yeni ve modern kentlerinden biri Bahçeşehir. Tamamen çağdaş ve bilimsel kent felsefesi mantığı ile kurulan ve on binlerce kişinin yaşadığı Bahçeşehir’in son derece başarılı bir belediye başkanı vardı: Kemal Aydın.AKP kazanma ihtimalini az gördüğü pek çok belediyeyi ya ortadan kaldırdı ya da kazanması kesin olan yerlere bağladı. Bunlardan biri de Bahçeşehir’di. Bahçeşehir’in çağdaş halkı AKP zihniyetine hiç prim vermedi. Üstelik demokratik bilinç içinde hareket ederek dar particilik yapmak yerine kendine hizmet eden kişileri işbaşına getirdi.Derken AKP’nin belediyeler operasyonu başladı ve Bahçeşehir de kurbanlar arasına katıldı. Bahçeşehir halkının aylar süren mücadelesine kimse kulak vermedi ve koca kent yok sayıldı. Oysa Avrupa Birliği bile çağdaş dünya belediyeciliğine örnek gösterdiği Bahçeşehir’e ödül vermişti.İşte bu belediyenin başarılı Başkanı Kemal Aydın bu operasyonla birlikte kendini birden açıkta buldu.CHP başarılı belediye başkanını başka bir yerden aday göstermeye ve böylelikle kendisinden yararlanmaya yanaşmadı. Kemal Aydın da bu vefasızlığa karşı gururunun zedelendiğini hissettiğinden olacak gidip adaylık başvurusu yapmadı.Bu belediyenin Avrupa çapında başarılı başkanı da adeta bir kenara atılverdi. Türkiye’nin yetişmiş insan kaynaklarını bu kadar hoyratça tüketmeye hakkı var mı? *** Havaalanı havalimanıGeçenlerde Atatürk Havalimanı’ndaki metro istasyonunun üzerinde “havaalanı” yazdığını, trenlerin üzerlerindeki yön tabelalarında da “havaalanı” olduğunu belirterek “Burası Atatürk Havalimanı’dır. Atatürk’ün adını bile anmamak için mi böyle yapılıyor?” demiştim.Doğal olarak belediyeden tık yok. Ama bir okurum “Atatürk adından hoşlanmadıkları için buranın adını da kullanmıyorlar, o başka, ama asıl ortada başka bir cehalet var” dedi.Konu şu: Bir kentin denize kıyısı varsa ‘havalimanı’, eğer kıyısı yoksa ‘havaalanı’ ismi kullanılır. Ankara’daki Esenboğa Havaalanı, Van’daki Van Havaalanı ama İzmir’deki Adnan Menderes Havalimanı, İstanbul’daki İstanbul Havalimanı. İstanbul Belediyesi Atatürk’ün adını sakladığı gibi İstanbul’a bir “havaalanı” kondurmuş oluyor. *** Cesaret insanı zafere, korkaklık ölüme götürür. Seneca

Devamını Oku

Deniz Feneri dosyası kolay kolay gelmez

4 Şubat 2009

Yüz bilmem kaç gün oldu değil mi Almanya’daki Deniz Feneri davası sonuçlanalı? Bu davada Almanya’da oturan bazı yöneticiler mahkûm edildi ama savcı “Asıl sorumlular Türkiye’de, olayı bütünüyle ortaya çıkarmak istiyorsanız dosyayı bizden alın ve gereğini yapın” dedi.O günden beri dosyanın Türkiye’ye gelmesini, ilgili savcılara verilmesini, dosyanın incelenip eğer gerekiyorsa soruşturmanın açılmasını bekliyoruz.Gerçi Frankfurt Savcılığı’nın dosyayı dün Türk yetkililere teslim ettiği haberleri geldi ama bakalım şimdi dosyanın Türkiye’ye gelmesi ne kadar sürecek! Çünkü dosyayı vermeyen Frankfurt Savcılığı değil istemeyen bizdik.O halde biz gelelim konumuza, Almanya’daki Deniz Feneri dosyası neden kolay kolay gelemez?Çünkü eğer dosya gelir ve soruşturma açılırsa hiç beklenmedik bir gelişme ile karşılaşabiliriz. Eğer bu dernekten AKP’ye herhangi bir şekilde bir kuruş bile girdiği saptanırsa parti anında kapanır.Anayasa’nın partilerin kapatılması ile ilgili 69. maddesinde şöyle bir paragraf var: “Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyruğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır.” Maddeyi aslında biliyorsunuz. AKP’nin kapatılması için açılan davaya esas oluşturan 69. madde.Bu maddenin ağırlıklı bölümü özellikle cumhuriyetin temel ilkelerini ve laikliği ihlal eden partilerin kapatılması üzerine. Bu bölümden bağımsız olarak devam eden paragrafta ise işte yukarıda aynen koyduğum cümle yer alıyor.Anayasa hukukçularına sordum. Bir partinin yurt dışından para alması halinde kapatılmasını önleyecek hiçbir şey yok. Üstelik bu suçun cezası para cezasına da çevrilemiyor. Aynı şekilde sorumlular kimlerse 5 yıllık siyaset yasağı alıyorlar.İşte AKP’nin korkusu bu. Deniz Feneri’nden gelen paranın çok küçük bir kısmının bile partiye aktarıldığı iddia edilir ve bu kanıtlanırsa kapatma bir zorunluluk haline gelir.Peki böyle bir kaynak aktarımı söz konusu olabilir mi? Şu anda bilemem, ancak bu paranın Kanal 7 televizyonunun kuruluşunda kullanıldığına dair güçlü iddialar var. Soruşturmayı yürütecek savcılar bu alışverişin AKP’nin kuruluşuna da sirayet ettiğini ileri sürebilirler.Olmayanın üzerine yazmak doğru değil, buna karşın dosyanın bir türlü getirilmemesi bu şüpheyi çok kuvvetli hale getiriyor. *** Tayyip Bey Hamas’a desin ki...Gazze krizinin başladığı günden bu yana İsrail’in zalimce davrandığını ama buna çanak tutanın da Hamas olduğunu yazmaya çalışıyorum. Lafı tersinden anlayanlar da var tabii.Tayyip Erdoğan da belki de Hamas’ın “demokratik yoldan” seçilmesiyle kendi seçilmesi arasında bir paralellik kurarak, tüm dünyanın “terörist” gözüyle baktığı bu iktidara destek oluyor.Madem tercih bu yönde ve başta Emine Hanım olmak üzere AKP’liler Gazze’deki çocuk ölümlerinden çok rahatsız oluyor, bu durumda Tayyip Bey’in Hamas’a bazı tavsiyelerde bulunması gerekiyor.Örneğin şöyle demeli Tayyip Bey: “Ey Hamaslı kardeşlerim. Etkisiz füzelerinizi Gazze’de, ailelerin oturduğu apartmanların balkonlarından atıyorsunuz. İsrail teknolojisi de füzenin atıldığı noktayı saptayıp bu noktayı bombalıyor. Bu durumda çocuklar ve yaşlılar da ölüyor.Madem savaşı sürdüreceksiniz, o halde füzelerinizi boş arsalardan atın. İsrail de bu durumda üzerinde hiçbir şey olmayan bu boş arsaları bombalayacaktır. Komik duruma düşecektir. Yok eğer buna rağmen yine binaları bombalarsa işte o zaman ben de bugün yaptığımdan çok daha sert biçimde dünyanın önüne çıkar ve bu zulmü anlatırım.” Erdoğan böyle bir öneri getirirse Hamas uyar mı? Bilemem. Ama bildiğim bir şey var. Hamas füzeleri özellikle apartmanlardan atıyor ki İsrail buraları bombalasın, çoluk çocuk cesetleri sağa sola yayılsın. Terör örgütleri kanla ve vahşetle beslenir.Füzeler boş arsalardan atıldığında ortaya çocuk ölümlerinin görüntüleri de çıkmayacak. O zaman “mazlum edebiyatı” yapmak da mümkün değil. *** Adana CHP’de ne olduğunu anlayan beri gelsinBir parti küçük bir ilçe veya beldede aday seçimi konusunda hata yapabilir. Ama Türkiye’nin en köklü partisi milyon seçmeni olan bir büyükşehirde aday açıkladıktan sonra “pardon” diyebilir mi?CHP dedi.Baykal büyük bir törenle Adana Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak Soner Çetin’in adını açıkladı. Aradan biraz zaman geçti “Bu adayın halkımız tarafından tanınmadığını anladık, ondan vazgeçtik yerine Ümit Özgümüş’ü getirdik” dedi. Gerçekten Soner Çetin “pek tanınmadığı” için mi geri çekildi yoksa işin içinde başka şeyler mi var? Adana’daki söylentilere göre CHP’de etkili güce sahip oldukları belirtilen milletekili Tacidar Seyhan ve ailesinin bu olayda “istifa” tehdidinde bulundukları ileri sürülüyor.Ne olursa olsun büyük bir partinin büyük bir kentte içine düştüğü bu durum hiç de hoş değil.Bu arada CHP’nin çarşaftan sonra yeni Kuran kursu açılımını da hayretle öğrendik. İnanın bu konuda bir şey söylemek şu an içimden gelmiyor. Pes doğrusu! *** Objektif’te Davos’u konuşacağızDavos olayının ele alınacağı Objektif programına bu akşam ben de konuk olarak katılıyorum. Kadir Çelik’in sunduğu ve Fox TV’de yayınlanan programın diğer konukları Aytunç Altındal, Yiğit Bulut ve Fikri Akyüz. Objektif bu akşam saat 23.15’te başlayacak ve canlı olarak yayınlanacak. *** Bu haftaki konserde İdil Biret çalacakİstanbul Devlet Senfoni Orkestrası bu hafta konserlerine tekrar başlıyor. Yarın Caddebostan Kültür Merkezi’ndeki konserin solisti devlet sanatçısı İdil Biret. Howard Griffiths’in yönetiminde orkestra Beethoven’ın Fidelio Uvertürü ile 2. Piyano Konçertosu’nu seslendirecek. Programdaki diğer yapıt Bizzet’nin Karmen Süiti. Konser her zaman olduğu gibi saat 19.30’da başlayacak.

Devamını Oku

Akıl tutulmasına uğradık

3 Şubat 2009

Akıl tutulması diyorum, çünkü; Davos’taki bir moderatöre kızıp kahraman olan Başbakan’a, aklının fikrinin yerinde olduğunu sandığımız kimileri de destek çıkıyor.Başbakan Erdoğan her fırsatta söylüyor, dün de AKP grup toplantısında “altını çizerek” belirtti ki “Davos’taki olay moderatörün hakkaniyete uymaması ve Başbakan’ın omzuna dokunması nedeniyle çıktı.” Yani Erdoğan İsrail’e kafa tutmaktan söz etmiyor. Varsa yoksa moderatör. Erdoğan “Bir Başbakan’ın omzuna dokunmak edepsizliktir” diyerek “dik durduğunu” ve “Türkiye’nin onurunu kurtardığını” anlatıyor.7 yıldır iktidarda olan Başbakan, Türkiye’nin onurunu kıran onca davranışı içinde biriktirmiş, biriktirmiş, bir moderatör omzuna dokununca da patlamış. Türkiye’nin onurunu kurtarmış.Başbakandır söyler. Amaç Türkiye’yi çağdaş dünyadan koparıp Orta Doğu’nun karanlık dehlizlerindeki bir ülke haline getirmek olunca ve bunu başarmak için de öncelikle seçimleri açık ara kazanması gerektiğini bilince bunları söyler.Herkesin gözü önünde yaşanan bir olayı görmezden gelip de “Başbakan doğruyu yaptı” demek akıl tutulmasıdır.Aklı başında olan, eğitimli, kültürlü, üreten ve tüketen, demokrasiye, insan haklarına, hukuka bağlı kişilerin bu görüşü paylaşması ise akıl tutulmasıdır.Aynı görüşü “siyasi” amaçla paylaşan, lafın sonuna da “ama” ekleyen siyasi parti liderleri ise bir tür “siyasi korkaklık” içinde. Baykal ve Bahçeli, Başbakan’ın çıkışını haklı buldu. Başbakan da dün hem kendi hem de millet adına parti liderlerine teşekkür etti.İki muhalefet lideri neden Davos skandalını haklı buldular? Çünkü estirilen fırtınayla birlikte “kahve kültürünün” egemen olduğu ve “sadaka ekonomisiyle” ayakta duran kitlelerle birlikte aklı tutulmuş kimilerinin Erdoğan’a verdiği desteğe karşı çıkmanın seçimlerde aksi etki yaratacağını hesapladılar.“Sakın rüzgâra karşı durma” prensibi siyasette de uygulanınca ortaya “muhalefetin bile desteklediği” bir “kahraman Başbakan” portresi çıktı.Gerçi her iki lider de tutarsızca yapılan bu sözde dik duruşun Türkiye’nin çıkarları açısından doğru olmadığını uzun uzun anlattılar, buna karşın kahve kültürü mesajı çoktan almıştı bile.“AKP’li olmayanlar bile Başbakan’ın hakkını teslim etti.” Gerçekten bir akıl tutulması içindeyiz. *** Monşerler görevdeŞu anda sessiz sedasız bir çalışma yürütülüyormuş Dışişleri’nde. Başbakan Erdoğan’ın deyimiyle “monşerler” Davos’ta kırılan bir potu düzeltmek için kapı kapı dolaşıyormuş.Konu, Başbakan’ın eşi Emine Hanımefendi’nin çoğu yabancı onlarca TV kamerasının önünde Peres için “yalan söylüyor” diye seslenmesi.Türkiye’de pek konuşulmuyor ama diplomatik çevrelerde bu konu hayli sorun olmuş durumda. Çünkü dünyanın hiçbir ülkesinde bir devlet adamının eşi hiç gereği yokken böyle bir çıkış yapmamıştı.Erdoğan’ın sözlerine “siyasi” nedenlerle hak bile verenler Emine Hanım’ın çıkışından son derece rahatsız. İşte “monşerler” şimdi kırılan bu diplomatik potu tamir etmek için bulundukları ülkelerin yetkililerine durumu “kurtarmak için” şunu anlatıyorlarmış:“Emine Hanımefendi son derece duygusal bir kişidir. Vaktinin büyük bölümünü hayır işlerine harcar. Özellikle çocuklar konusunda çok hassastır. Himayesinde pek çok çocuk yurdu var. Oraları her gün ziyaret eder ve gözyaşlarını tutamaz. Gazze’de ölen çocukların görüntülerini gördüğünden beri sinirleri çok bozuldu. Ne zaman bir çocuk görse gözyaşlarını tutamıyor. O gece de konu yine Gazze’ye gelince gözyaşlarını tutamadı.” Peki monşerler “Peres yalan söylüyor” sözünü nasıl düzeltiyormuş? Şöyle diyorlarmış: “O sözün siyasi bir anlamı yok. Peres saldırıları savununca Emine Hanım çocukları hatırlamış ve o yüzden bu sözleri sarfetmiş.” Güzel, ne yapsın “monşerler”, savunacaklar tabii. Buna karşın yabancı diplomatlar bunu yiyor mu? Bilemem. Ama diplomasi bir anlamda “yemiş gibi yapma” sanatıdır. *** AKP’nin İstanbul adayı kim?Başbakan Erdoğan’ı dün grup konuşmasını yaparken dinliyorum. Eğer gözlerinizi kapatırsanız ve Erdoğan’ın sesini de tanımazsanız, sanırsınız ki ekranda AKP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı konuşuyor.Erdoğan belediyenin yaptıklarını anlatıyor, yeni projeleri açıklıyor. Vapurların iskele derdinin kalmayacağı ayrıntısına kadar konuşuyor.Erdoğan tabii ki partisinin kazanması için çaba harcayacaktır. Ama bunu yaparken 5 yıllık başkanını da yiyip bitiriyor. Çünkü her sözü “Ben iktidarda olmasaydım İstanbul’a bu hizmetler yapılmazdı” kapısına çıkıyor.Geçenlerde yazdığım bir cümleyi hatırladım Erdoğan’ı dinlerken. Demiştim ki “İstanbul’da belediye başkanı Kadir Topbaş değil, Tayyip Erdoğan’dır. İstanbul’daki tüm projelerin kararını da, iznini de o veriyor ve uyguluyor.” Yanlış mı? *** Orantısız güç kullanmaBaşbakan Erdoğan ve AKP İsrail’in Gazze’de “orantısız güç” kullandığını söylüyor her fırsatta.Orantısız güç nedir?Bir tarafın diğerine göre çok daha güçlü olması ve bir tartışma anında bu gücünü kullanmasıdır. Yani burada “hakkaniyete” bakılır. Tıpkı mahallenin kabadayısının, mahalledeki en cılız çocuğu evire çevire dövmesine gösterilen tepki gibi bir şey. İyi de orantısız gücü Başbakan kullanmıyor mu?Şişhane’de parası kesilen bir kız öğrenci “Bursumuzu geri istiyoruz” diye bağırınca onlarca kişi üzerine yürümedi mi? Bu orantısız güç değil mi? Herhangi bir toplantıda ayağa kalkıp da hükümeti eleştiren kişi ağzı burnu kırılarak salondan çıkarılmıyor mu? Bu orantısız güç değil mi?Yüzlerce polisle kimi aydınların evinin basılması, aranması, sonra da tıpkı bir terörist gibi sergilenmesi orantısız güç değil mi? *** Trafik cezasıSürücü dikiz aynasında kendisini izleyen polisi görünce kaçabileceğini düşünüp basmış gaza. Ancak polisi atlatamayacağını anlayınca, pes edip çekmiş kenara.Polis arabasından inmiş. Bezgin, kızgın ve de küskün bir sesle:- Bana bak, çok yorgunum, üstelik keyfim de kaçık. Mantıklı gerekçe söylersen ceza yazmayacağım, yoksa....Kısa bir ara ve sürücü:- Karım geçen ay bir polisle kaçtı. Aynada sizin aracınızı görünce, kaçtığı polis, onu bana geri getiriyor sandım. *** 10.45’te Kanal B’deyim Bugün saat 10.45’te Ankara’dan yayın yapan Kanal B’deki Güncel programında Davos konusunda görüşlerimi anlatacağım. Canlı yayınlanan programın sunucusu Ece Zereycan.

Devamını Oku

Peres neden vatan haini ilan edilmedi?

3 Şubat 2009

Olaya bir de tersinden bakalım.Tayyip Erdoğan, Davos’ta esti gürledi. Parmağını sallayarak Peres’e yenilmez yutulmaz sözler söyledi, sonra da “Benim için Davos bitmiştir” diyerek yerinden kalkıp gitti.Türkiye’de bir anda kahraman oldu. “Türkiye’nin yıllardır içinde bulunduğu ezikliğe başkaldırmış ve Türkiye’nin gururunu kurtarmış Başbakan” olarak herkesten alkış topladı, yerel seçimleri “garantiye” aldı.Peki aynı anda İsrail’de neler oluyor?Kendimizi İsrailli gazetecilerin yerine koyalım.Türkiye Başbakanı kendi Cumhurbaşkanı’na dünyanın önünde fırça atmış, İsrail’i insan öldürmekten zevk alan bir ülke gibi tanıtmış, en büyük düşmanım Hamas’ı neredeyse itibarlı hale getirmiş.Bu durumda İsrail medyasının ayağa kalkması gerekmiyor mu?Peres’in yediği fırçaya cevap veremeden koltuğunda çakılıp kaldığının, İsrail’in ulusal onurunun ayaklar altına alındığının üstünün çizilmesi gerekmiyor mu?İsrail Cumhurbaşkanı, Erdoğan karşısında Erbakan’ın Kaddafi karşısında düştüğü duruma düşmedi mi?Ama bakıyorsunuz İsrail’de hiç böyle bir hava yok. Sanki fırça yiyen kendi cumhurbaşkanları değil. Sanki en ağır sözler İsrail’e karşı söylenmedi.Neden İsrail medyasında tek satır eleştiri yok?İki şık var: Ya İsrail Türkiye’i ciddiye almıyor ya da bütün yaşananlar içinde İsrail’in de olduğu büyük bir plan.Amerikan ve İsrail çıkarları için AKP iktidarının sürmesi gerekiyor. Ama yaklaşan yerel seçimlerde bu partinin ağır bir darbe yemesi ihtimali ağır basıyordu.O halde bir mucizeye ihtiyaç vardı. Bu mucizeyi de İsrail-Amerikan iş birliği sağlamış oldu. Tayyip Erdoğan kahraman oldu, kaçan oylarını geri getirdi ve iktidarının sürmesi garantilendi.Bu durumda İsrail’den niye ses çıksın ki?*****“Hamdolsun kapanıyoruz” Bağdat Caddesi’nde ekonomik krize dayanamayan bir mağaza sonunda pes etmiş ve kapanmaya karar vermiş.Vitrininde kocaman bir yazı var.Diyor ki “Hamdolsun, kapanıyoruz indirimi.” Fiyatlara bakıyorsunuz, inanılmaz. Neredeyse yüzde 90’lık indirim yapılmış. Demek ki mal sahibi zararına da olsa bir an önce elindeki malı paraya çevirmek ve çekip gitmek istiyor.Türkiye’nin her yerinde bu manzaralar var. “Hamdolsun” ekonomisinin ülkeyi getirdiği nokta işte bu.***** Çocuk cesetleri üzerinden rant Gazze dramına neden olan olaylar Hamas’ın ateşkesin bitiminden sonra hemen her gün etkisiz de olsa onlarca füzeyi İsrail’e yollamasıyla başladı.İsrail “Füze atışı kesilmezse karşılık veririm” dedi ve sonunda verdi.Şimdi olay şudur: Hamas Gazze’deki herhangi bir apartmanın çatısından veya bir balkonunda füze atıyor. İsrail teknolojisi füzenin atıldığı yeri saptıyor ve bu nokta imha ediliyor.Oysa imha edilen bu nokta bir ev ve içinde aileler yaşıyor. İsrail’in bombaları Hamas’ınkiler gibi etkisiz olmadığı için de ortaya korkunç bir tablo çıkıyor. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar ölüyor.İsrail aslında vurduğu noktalardaki durumun bu olduğunu bilmiyor mu? Biliyor bilmesine de “Bana dokunursan bedelini ödersin” mantığı ile haraket ediyor.Bu saldırılar günlerce sürdü, binin üzerinde insan öldü, dünya tepki gösterdi. Sonuçta İsrail geri çekildi. Ancak önceki günden itibaren Hamas etkili olmayan füzelerini yine İsrail’e gönderiyor. İsrail de “Dikkat edin yine orantısız güç kullanırız” tehdidini savuruyor.Şimdi burada durup bakalım. Türkiye kendi geleceğini bile tehlikeye atarak duruma müdahil olmuş, dünya tepki göstermiş, İsrail kınanmış. Peki bütün bunlara rağmen yine sokak aralarındaki evlerin balkonlarından füze atmak ne anlama geliyor?Bunun tek anlamı vardır. Hamas İsrail’in günlerce sürdürdüğü saldırıları kesmesini istemiyor. İsrail’in saldırılarının sürmesini ve dünya medyasında çoluk çocuk cesetlerinin yer almasını tercih ediyor.Hamas kendi halkının, kendi çocuklarının ölümleri üzerinden rant sağlamaya çalışıyor.Oysa aklın yolu bir. Gelinen noktadan sonra diplomatik girişimlerin hızlandırılması, ambargoların kaldırılmasını sağlayacak adımların atılması gerekiyor.Hamas ise bunun yerine füze atmaya devam ediyor ve “Gel içinde çocukların olduğu binaları vur” diyor. Bizse “kahraman” Başbakanımızı yere göre sığdıramama yarışı yapıyoruz.*****Hoşgörü de bir yere kadar (!) AKP’liler ve yandaşları ne kadar “demokrat” olduklarını “hukuka bağlılıklarını” ve özellikle Müslüman olmayanlara yönelik “hoşgörülerini” göstermek için çabalıyorlar.Hrant Dink’in alçakça öldürülmesinden sonra “hepimiz Ermeniyiz” diye bağırıldı.Rum Ortodoks Patriği’nin “ekümenik” olmasını sağlamak için kampanyalar düzenleniyor.6-7 Eylül 1955’te yaşanan aşağılık saldılar bahane edilerek ağıtlar yakılıyor.İsrail’in zalim saldırılarını protesto ettiklerini söyleyen Yahudiler medyada baş tacı ediliyor.Başbakan her fırsatta “dinlerarası hoşgörü’den” söz ediyor.Hepsi güzel. Derken Davos’ta bir olay patlıyor. Başbakan açık oturumun moderatörüne tepki göstererek toplantıyı terk ediyor ve bu Türkiye’nin gururu olarak nitelenerek Başbakan kahraman haline getiriliyor.Başbakanı 2. Atatürk veya 3. Abdülhamit olarak lanse etmeye kalkanlar bir anda temel felsefelerini unutuyor ve “moderatörün etnik kimliği” üzerinden propagandaya başlıyor.Bu propagandalardan anlıyoruz ki Davos moderatörü meğer “Ermeni” kökenliymiş. Israrla bu söyleniyor.Buradaki “Ermeni” vurgusuna dikkat edin. Bir tür “hakaret” anlamında kullanılıyor. Ondan da öteye geçilerek Ermenilere güvenilemeyeceği anlatılıyor. Moderatörün “Ermeni” olduğu için Tayyip Erdoğan’a saygısızlık yaptığı anlatılmak isteniyor.Hani ırkçı değildik?Hani etnik kimlikler bizim için önemli değildi?Hani bizim engin bir hoşgörümüz vardı?AKP ve yandaşlarının zihniyeti bu işte.Her şey bir yere kadar. Daha doğrusu her şey bizim işimize geldiği yere kadar.Genel anlayış şudur: Hoşgörü dediysek o kadar da değil... *****Sus; konuştukça sıra sana gelecek. Yeni Türk Atasözü

Devamını Oku