CHP iyi ki Kemal Kılıçdaroğlu’nu İstanbul’a aday yaptı. Eğer o da olmasaydı sanki CHP bu seçimlere katılmayacak gibi görünürdü. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun gündem yaratan yolsuzluk iddiaları dışında CHP neredeyse ortalıkta görünmüyor bile.
Gerçi “Nasıl görünmüyor?” diyecekler olacaktır. Tabii ki çarşaf açılımındaki çarşaflama, Kuran Kursları, adaylıkların parayla dağıtılması konularında CHP maşallah ön saflarda. Ama bu, seçimlerin kazanılmasında etken olabilir mi, tartışılır.
Şunun şurasında seçimlere bir buçuk ay kaldı. CHP hâlâ birçok yerde adaylarını bile belirleyemedi. Bu hafta sonu yasal süre dolacak, belli ki bu süre bekleniyor.
Peki “Türkiye’nin en eski, en köklü” partisi neden adaylıklar için son günü bekler?
Sanıyorum bunun tek cevabı var: Parti içi hesaplaşmaların oy kaybına neden olmasını önlemek.
Çünkü, görüyoruz ki CHP’den aday olmak için başvuranlar, kimin aday olacağına karar verilinceye kadar “kahraman” edasıyla dolaşıyor ortalıkta. Eğer adaylıkları ilan edilirse sorun yok. Ama eğer aday yapılmamışlarsa kazan kaldırıp partiye rakiplerden bile daha ağır hasar verecek eylemlere girişiyorlar.
Belli ki CHP yönetimi de bunun farkında ve özellikle hassas yerlerde adaylık açıklamasını son dakikaya bırakarak seçime kadar olan dönemi kısaltıyorlar.
Bunun yanı sıra herkes belediye başkan adaylarının kimliklerini merak ediyor. Oysa bir o kadar önemli olan belediye meclisi üyelikleri ve il genel meclisi üyelikleri için de adayların gösterilmesi gerekiyor. Gözlediğim kadarıyla asıl kavgalar da buralarda veriliyor.
Parti içi çekişmeler ve olası düşmanlıklar belediye başkanlıklarından ziyade buralarda yoğunlaşıyor ve CHP sayıları binleri bulan bu adayları bir türlü sıralayamıyor.
Bu, partinin aczini gösterir. CHP’ye göre Türkiye’nin başındaki tehlike olan iktidar partisi ise bu tür iç çatışmaları “kayda bile geçmeyecek kadar küçük oranlarda” yaşıyor.
Aday olamadığı için ne partisine küsen var ne de aleyhte çalışan. Bu elbette “biat kültürünün” bir gereği ama sonuçta AKP disiplinini hiç bozmadan, bir taraftan ülkenin iktidarı olarak görevini sürdürürken öte taraftan hayli renkli ve hareketli bir seçim çalışması yapıyor.
En azından ders alınmalı.
Fenerbahçe mucizesi!
Fenerbahçe gerçekten mucize yaratıyor. Bir yıl önce Avrupa devlerine kafa tutan takım gitti yerine işi şansa bırakan bir takım geldi. 6 hafta galibiyet yüzü görmeyen takımlar Fenebahçe’yi devirip gidiyor.
Birkaç hafta üst üste yazdım “Bu Güiza’ya gerçekten 14 milyon dolar verdiniz mi?” diye. Kimse üstüne bile alınmadı, hatta “Takımın en çalışkanı, sen ne diyorsun” diyenler bile çıktı.
Aynı Güiza bugün sahaya çıktığında da oyundan alındığında da ıslıklanıyor. Öte taraftan neden alındığı belli olmayan bir tarikat bağlantılı futbolcu hem oynamıyor hem de her maçta olay çıkarıyor. Diğer taraftan takım içinde bir tür etnik bloklaşmalar yaşandığı ve denetimin zayıfladığı ileri sürülüyor.
Sonuçta artık Fenerbahçe’de bir yönetim sorunu olduğu kesin. Aziz Başkan’ın sakin kafayla düşünmesi gerek galiba.
1930’ların Nasyonal Sosyalist Parti’si gibi
Bizim siyasetimiz “popülist” temellere dayandırıldığı için ortama daima kargaşa hâkim olur. Siyasetçilerimiz sadece devlet işlerinde disiplin ve düzene saygı duyarlar. Sıra halkla ve partililerle ilişkiye
gelince disiplin ve düzen ortadan kalkar.
Bunu aşabilen tek parti AKP. İktidarda kaldıkları yaklaşık 7 yıl boyunca parti içi disiplin ve düzeni görçekten mükemmel biçimde kurdular.
Özellikle son bir iki yıldır AKP’nin kendi partilileriyle olan ilişkilerindeki düzen ve disiplin olağanüstü.
Ancak bu, insana 1930’ların Alman Nasyonal Sosyalist Parti’sini de anımsatmıyor değil. Nasyonal Sosyalist Parti dediğim Nazi Partisi.
Bugüne kadar dikkat ettiniz mi bilmiyorum, ama bundan sonra lütfen bakın. Eğer Tayyip Erdoğan partisinin bir organizasyonunda konuşma yapıyorsa manzara şöyle:
Erdoğan herkesten yüksek olan bir platform üzerinde ve tek başına. Bulunduğu yere genellikle basamaklarla çıkılıyor. Bu platformun önünde geniş bir boşluk var. Partililer adeta cetvelle çizilmiş gibi düzenli sıralarda oturuyorlar. Salonun merdiven boşluklarında yığılmalar yok, herkes konser izliyor gibi sıralanmış.
Konuşma sırasında kimse taşkınlık yapmıyor, kimse bireysel olarak bir tepki göstermiyor. Her şey planlanmış, aynı anda slogan atılıyor, aynı anda kesiliyor.
Kimse Genel Başkan’a dokunabilmek için birbirini çiğnemiyor, öne atılmıyor, kendince “şirin” gözükmeye çalışmıyor.
Genel Başkan kürsüde tıpkı Hitler gibi, vücut dilini ve öfke faktörünü kullanarak tek başına konuşuyor.
Şimdi bu manzarayı Nazi Partisi’nin toplantılarıyla karşılaştırın. Fotoğrafları bulmak hiç de zor değil. Şaşırtıcı benzerliği göreceksiniz.

