Yeni 28 Şubat eskisinden bin beter

1 Mart 2009

Sevgili okurlar; bir 28 Şubat gününü daha geride bıraktık. Üzerinden neredeyse 15 yıl geçti ama tartışması hiç bitmiyor. Bir Genelkurmay Başkanı 28 Şubat’ın bin yıl süreceğini söylemişti. Bırakın bin yılı birkaç yıl bile süremedi ama yenisi eskisinden bin beter biçimde hayatımızın her noktasına girdi.Neydi 28 ŞubatSiyasi tarihimize 28 Şubat olarak kazınan olay aslında İstanbul’daki bir grup büyük sermayenin, medyanın bir bölümünün ve Silahlı Kuvvetler’in ortaklaşa yürüttüğü bir siyasi sindirme operasyonuydu. Dönemin iktidarı koalisyondan oluşuyordu. Başbakanlık şimdi AKP’nin ağababası olan Refah Partisi’ndeydi, ortak ise merkez sağın o sıradaki en büyük partisi DYP’ydi. Bu koalisyon az önce saydığım güçleri rahatsız etmişti, tasfiye edilmeleri gerekiyordu.Yıldırma fırtınasıAslına bakarsanız 28 Şubat’ın en önemli mağduru DYP’dir. Çünkü ne o sıradaki Genel Başkan Tansu Çiller’in ne de herhangi bir DYP’linin aklına Refah Partisi ile birlikte olmak geliyordu. Ne zamanki Silahlı Kuvvetler “Eğer Refah Partisi ANAP ile bir koalisyon kurarsa Türkiye İran olur” fikrine kapıldı işte o an düğmeye basıldı. “Refah’la siz kurun” DYP’nin önde gelen bir ismi Uludağ’da tatilde olan Genelkurmay Başkanı tarafından çağrıldı. Her nedense aynı gün Tansu Çiller ve eşi de Uludağ’a tatile gitti. DYP’nin önde gelen ismi aynı günün akşamı Tansu Çiller’e gelerek “Asker hükümeti bizim Refah’la kurmamızı istiyor” dedi.Ekonomi DYP’de olacakDYP’nin önde gelen isminin getirdiği bilgiye göre asker şunu söylüyordu: “Siz ekonomiyi elde tutun, biz Refah’ı kontrol ederiz. Bunun için ara sıra hükümete bindirme yapacağız. Ama Genel Başkanınız buna aldırmasın sakın.” DYP bu formülden açıkçası çok hoşlanmıştı. Hükümeti en büyük rakibi ANAP’a bırakmamanın tek formülü buydu.Hesap tutmadıAncak hükümetin kurulmasındaki bu anlaşma İstanbul’daki bazı iş ve medya çevrelerini pek mutlu etmedi. Çünkü o sıradaki sermayenin önemli bölümü Avrupa Birliği’ne pek sıcak bakmıyordu. Oysa hükümet özellikle DYP kanadının çabasıyla hızla AB’ye doğru yürümeye kararlıydı. Hükümetin patronu Refah ise eski söyleminden vazgeçmiş görünüyordu.Operasyonlar başladıRahatsızlık sürmekle birlikte yapacak fazla bir şey de yoktu. Ama Susurluk kazası imdada yetişti. Çetelerin varlığı toplumu da rahatsız etmişti. İşin arkasında DYP’li siyasi kadroların olduğu da fark ediliyordu. Refah hiç işin içinde yoktu ama o da ortağa saygıdan Susurluk’a sahip çıkar göründü.Bir dakika aydınlıkHerkes şimdi unuttu ama o sırada çeteleşmeye karşı “Aydınlık için bir dakika karanlık” eylemleri başlatıldı. Yine o sırada hükümetin Refah kanadına karşı özellikle askerin sert çıkışları dikkat çekiyordu. DYP ise buna hiç aldırmıyordu. Çünkü anlaşma zaten buydu.Kudüs gecesi ve iftarAncak askerin Refah kanadına ters çıkışlarına rağmen Refah da hiç rahat durmuyordu. Ankara Sincan’da Kudüs Gecesi adı altında yapılan gerici bir gösteri toplumda infial yarattı. Ama bu konuda sivil protesto oluşmasına bile meydan kalmadan Sincan sokaklarından tank geçişi yapıldı. Bu, Refah’a karşı olanlarda bile soğuk duş etkisi yarattı. Ardından Erbakan’ın bazı tarikat şeyhlerini, cüppe ve sarıklarıyla Başbakanlık konutundaki iftara davet etmesi öfkeyi büyüttü.Asker fiilen devredeSincan’da tankları yürüten askerler bu andan itibaren başrole çıktılar. Çetelere karşı başlayan “Bir dakika karanlık” eylemi bir anda “irticaya karşı bir dakika karanlık” eylemine dönüştürüldü. Gazetecilere, yargı mensuplarına, bürokratlara “irtica” brifingleri verildi. Generaller adlarını vermeden hazırladıkları irtica demeçlerini tanıdık gazetecilere dikte ettirmeye ve bunlar yayınlanmaya başlandı. Hemen her gün bir gazetenin manşetinde mutlaka “kimliği belirsiz” bir dört yıldızlının sözleri yayınlanıyordu artık.DYP şaşkındıBu gelişmelere karşı DYP ve Genel Başkanı soğukkanlı kalmaya çalışıyordu. Ne zaman ki artan baskılar sonunda DYP’den birer ikişer istifalar başladı DYP’lilerin aklı başına o zaman geldi. Operasyon Refah’a değil her ikisine karşıydı. DYP’lilerin görmediği; muhalefetteki ANAP, CHP, MHP ve DSP’nin ortak hareket etmeye ve hükümeti kurmak için hazırlıklar yapmaya başlamalarıydı.Ve 28 Şubat MGK’sıDöneme adını veren olay 28 Şubat 1997’de toplanan Milli Güvenlik Kurulu’dur. Bu toplantıda irticaya karşı hazırlanan önlemler paketi imzalandı. Erbakan buna hiç itiraz etmedi. 8 yıllık zorunlu öğrenim, türban yasağının keskinleştirilmesi, Kuran kurslarına getirilen sınırlama bu MGK’nin bildirisinde yer aldı.DYP durumu fark ettiBu MGK’dan sonra DYP de durumu fark etti ama artık iş işten geçmişti. 40’a yakın DYP’li zorla partisinden istifa ettirilmiş ve muhalefet saflarına katılmıştı. Buna rağmen iki partinin sayısal üstünlüğü sürüyordu. O sırada Çiller’in aklına bir fikir geldi. Başbakanlığın kendisine verilmesi halinde bu tepkinin azalacağına inanıyordu.Demirel kandırdıDönemin Cumhurbaşkanı Demirel’in de beklediği ve hatta hazırladığı ortam buydu. Çiller, Erbakan’ı ikna etti. Erbakan cebinde Çiller hükümetine güvenoyu vereceğini imzalarıyla kanıtlayan 276 isimle Çankaya’ya çıktı. İstifasını verdi. Beklediği hemen yarım saat sonra Çiller’in Başbakan olmasıydı. Demirel istifayı aldı, yarım saat sonra Mesut Yılmaz’ı çağırdı, hükümeti kurma görevini verdi.Bir dönemin sonuYapılan belki demokratikti ama asla ahlâki değildi. Çiller, Demirel’in namusuna güvenmişti. Anlamadığı Demirel’in de asker ve iş-medya dünyasıyla hareket ettiğiydi. Oyun bitmişti. Türkiye’de artık yeni bir dönem başlayacaktı. Ama planlandığı gibi bir dönem olmayacaktı bu.Çirkin oyunlarTabii ayrıntısı çok uzun sürer. Ama Refah-DYP iktidarını yıkmak için çok çirkin oyunlar oynandı. 10 yıllık 15 yıllık ses ve görüntü kasetleri sürüldü ortaya. Aczmendiler gibi 15 kişilik otantik bir dini grup sanki Türkiye’yi yok edecek tehlike gibi sunuldu. Ali Kalkancı’lar, Fadime’ler gibi skandallar magazin kıvamında kamuoyuna sunuldu.Peki şimdiki durum ne?Sonuç olarak çok açık söyleyebilirim ki bugünkü AKP iktidarını doğuran işte bu 28 Şubat sürecidir. Çünkü bu sürecin sonunda, bu operasyonları yapanların pek çok yolsuzluğu döküldü ortaya. Dönem içinde 20’nin üzerinde bankaya el kondu, halkın milyarlarının buhar olduğu anlaşıldı, medyada büyük sarsıntı yaşandı, o dönemin patronlarından sadece bir ikisi ayakta kalabildi. AKP aynısını yapıyorGelelim bugüne. Dikkat ediyorsanız AKP yandaşları Ergenekon’u da bahane ederek olayı 28 Şubat dönemine getirdiler. O dönemin komutanlarının sesli kayıtları elden ele geziyor. Tıpkı 28 Şubat’ta irtica yanlılarının konuşmaları gibi şimdi 28 Şubat darbecilerinin kasetlerini dinliyoruz. Yakında görüntülüleri de başlar.Korku imparatorluğu28 Şubat döneminde bir korku ortamı yaratılmıştı. O günlerin deneyimini yaşayan AKP ise bunu bugün teknolojinin de yardımıyla mütniş bir korku imparatorluğuna dönüştürdü. Tıpkı 28 Şubat’taki gibi iktidara muhalif olan herkes izleniyor, dinleniyor, özel hayatı ortaya saçılıyor, hukuk dışı yöntemlerle kovuşturmalara uğratılıyor, hapse atılıyor.Hukuk yasa hak getireHak, hukuk, demokrasi çığlıkları atan AKP, bugün 28 Şubat’tan bin beter biçimde, ama aynı yöntemleri uygulayarak iktidarını pekiştirmeye çalışıyor. Belli ki bunda çok başarılı bir noktaya geldi. Önümüzdeki yerel seçimleri kazanması halinde ise son darbeyi indireceğini ve önünde tek engel bile bırakmayacağını tahmin ediyorum.Değişim değil dönüşümBu açıdan bakınca, şu anda durumu fark etmeyen, tıpkı zamanındaki Tansu Çiller gibi “korunup kollandığını sanan” kimi liberal çevrelerin de muhtemel bir erken seçim zaferinden sonra buruşturulup atılacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü AKP onların sandığı gibi değişimi değil dönüşümü amaçlıyor. Bu dönüşüm o sözde aydın ve liberalleri, bu iktidara muhalif olanlardan bile önce ortadan silecektir.

Devamını Oku

Hem hocalar hem öğrenciler uçuk olunca

28 Şubat 2009

Ordu’dan Demet Erel öğrenci-öğretmen ilişkilerini konu alan, kim bilir belki de hepsi gerçek olan bir dizi sınav hikâyesi göndermiş. Birkaçına başka yerlerde rastlamıştım ama hepsini birden okuyunca insan çok gülüyor. İşte birkaç örnek:Bildiğin iki soruSeviye: ÜniversiteDers: Eğitim felsefesiSınav: Bütünleme Sınav şu sorudan ibarettir:“Bildiğiniz iki soruyu yazıp cevaplayınız.” Öğrencilerden biri için bir sorun vardır. Derse hiç devam etmemiş öğrenci dersin içeriğini hiç bilmemektedir. Dolayısıyla kendisine sorabileceği iki adet soru da bulamamaktadır. Beyninin derinliklerinden, dönemin ilk dersine girdiğini hatırlar. Bu derste duyduğu cümleden de yeterli doneyi almıştır. Soru 1: İlk Milli Eğitim Bakanımız kimdir?Cevap: Hasan Ali YücelSoru 2: Hasan Ali Yücel kimdir?Cevap: İlk Milli Eğitim Bakanımız. İşlem tamamlanmıştır...Sınav Sonucu: 100 Felsefede “Why?” ODTÜ felsefe öğrencilerini en çok zorlayan hocalardan biri, dersinin final sınavında sınıfa gelmiş ve sınav sorusu olarak tahtaya, Why? (Neden) yazmış. Öğrenciler ilk önce ne yazacaklarını şaşırmışlar, sonra herkes bir şeyler yazmaya başlamış. Yalnız bir öğrenci, sınavın ilk dakikasında kâğıdını teslim etmiş. Bu öğrenci sınavdan 100 almış. Öğrencinin cevabı da soru gibi kısaymış! “Why not?” (Neden olmasın) Risk almakODTÜ’deki aynı felsefe hocası başka bir sınavda “Risk nedir?” diye sormuş. Yine bir öğrenci sınavın ilk 10 saniyesinde teslim etmiş kâğıdını. Kâğıdın üst kısmında sadece isim-soyadı yazıyor, gerisi ise bomboş beyaz yaprak. En altta ise “İşte risk budur!” diye yazıyor. Ve sonuçta da sınıftaki en yüksek notu almış. Hocanın bir sonraki sınavında yine “Risk nedir?” sorusuyla karşılaşan öğrencimiz tekrar boş kâğıt verince bu sefer 0 (sıfır) almış. Tabii koşa koşa hocaya gidip sebebini sormuş. İşte cevap: Aynı şartlar altında, aynı riski iki kere almak aptallıktır!Hukuk öğrencisiAnkara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde hoca sınavda, o günlerde devam etmekte olan bir davanın detaylarını vermiş ve sonucun ne olacağını sormuş. Tabii, bütün öğrenciler ha babam, de babam, sayfalarca yazmaya başlamışlar. Ama bir öğrenci kağıdını sınavın ilk dakikasında vermiş. Ve buna rağmen 100 almış. Öğrencinin yanıtı tek cümleymiş: “Devam eden dava hakkında yorum yapılamaz.” Bir de bendenDemet Erel’den gelenlere bir tane de ben ekleyiyim. Çok eskidir ama hep gülerim: 4 öğrenci sınava geç kalınca bahane olarak “Arabamızın lastiği patladı, bu yüzden geciktik” demişler. Hoca “O zaman odama gelin dördünüzü ayrı sınava alayım” demiş. Öğrencileri odasının 4 köşesinde birbirlerini görmeyecek şekilde oturtan hoca “Tek sorum var, bilirseniz sınıfı geçersiniz” demiş ve sorusunu sormuş: “Hangi lastik patladı?” *****Yıldırım Tuna’dan pazar fıkraları Beş dakikaAdam giyinmiş, salonda bir ileri bir geri hızlı hızlı yürüyormuş. Saatine bakıp yukarı kata seslenmiş: “Hayaatıııım hazır mısın?” Sinirli bir ses tonuyla gelmiş cevap: “Yahu inanılmaz bir adamsın. Bir saattir sana ‘Beş dakika sonra geliyorum’ diyorum hâlâ sorup duruyorsun. Pes yani...” Harika arabaİki kadın birlikte hipermarketten çıkmışlar, otoparktaki yüzlerce araba arasından kendilerininkini ararken kadınlardan birincisi ıslık çalmış. Bunun üzerine parktaki arabasının farları yanıp sönmüş ve kornası bir kere çalıp ‘buradayım’ mesajı vermiş. “Harika” demiş diğer kadın, “Çok rahat bir şey bu. Nerden aldınız?” Diğeri, “Üniversitede tanıştık” demiş, “kocam.” Yangın çıkmazKarı-koca arabaları ile tatile gitmişler. Evlerinden epey uzaklaştıktan sonra “Eyvahh!” demiş kadın, “Ütü pantolonunun üzerinde kaldı ve ben fişini çekmediğimden eminim.. Korkarım yangın çıkacak..!” “Bir şey olmaz!” demiş adam, “Yangın falan çıkmayacak!” “Neden bu kadar eminsin?” diye sormuş kadın. “Korkma!” demiş adam, “Ben de lavabonun musluğunu açık unuttum!..” Polis sınavıPolis olmak için başvuran delikanlıyı sözlü sınava alıp sorusunu sormuşlar: “Bir polis arabası kullanıyorsun, yalnızsın ve gece yarısı.. Arkandaki arabada ‘Caniler Çetesi’ var ve seni 60 km süratle takip ediyorlar... Ne yaparsın?” Delikanlı düşünmeden cevaplamış: “70!”

Devamını Oku

Dinleme skandalının şahikası

27 Şubat 2009

Doğan Grubu’na kesilen 900 milyon liralık vergi cezasından sonra piyasaya sürülen bir “telefon dinleme kaseti” çok düşündürücü. Bu olay aylardır yazdığımız “Telefon dinlemeleri bir terör haline geldi, iktidar bu yasa dışılığın önüne geçmediği gibi kişi ve kurumları baskı altında tutup sindirmek için bir araç olarak kullanıyor” görüşü kanıtlanıyor.İsterseniz bu olayın neden dinleme skandalının şahikası (En tepe noktası) olduğunu maddeler halinde sıralayalım:1- Ses kaydındaki isimlerden biri Doğan Grubu yöneticilerinden Soner Gedik diğeri ise Gelir İdaresi Başkanı Mehmet Akif Ulusoy.2- Her iki isim hakkında da herhangi bir suç duyurusu ya da şüphe yok.3- Konuşma cep telefonlarından yapılıyor. Bu durumda ses kaydının piyasaya sürülmesi nasıl gerçekleşmiş olabilir:1- Soner Gedik banda alıp dağıtmış olabilir. Bu mümkün değil. Çünkü bunun hiç gereği yok.2- Mehmet Akif Ulusoy kaydedip dağıtmış olabilir. Bu da mümkün değil. Çünkü konuşma kaydına göre Gelirler Genel Müdürü zaten zor durumda.O halde bu ses kaydı AKP medyasının ifadesiyle “dinlemeye” takılmış. Peki “dinlemeye takılma” ne demek? Eğer bir kişinin telefonu dinleniyorsa, ilgisi olmayan üçüncü bir şahısla yaptığı konuşma da doğal olarak kayda giriyor.O halde bu iki kişiden biri hakkında “yasal” olarak alınmış dinleme izni olması gerek. Soru şu: Hangisi için dinleme izni alındı ve gerekçe olarak ne gösterildi?Ben her iki isim hakkında da dinleme izni alındığını sanmıyorum. Demek ki iktidarın emrindeki istihbarat birimleri istedikleri kişiyi dinleyip kayda alıyor ve bunu işlerine geldiği gibi de servis ediyor. Bu olay bunun çok açık kanıtıdır. Adalet Bakanı’nın duruma el koyması gerek. ***** Erhan Göksel’in Yeni Şafak öfkesiÇarşamba günü Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanan “Erhan Göksel de Ergenekon’un yüzde 75’inin doğru olduğunu söyledi” haberini kaynak göstererek “AKP medyası Ergenekon konusunda sözleri çarpıtarak yayınlıyor ve bu sayede yapılanları haklı göstermeye çalışıyor” demiştim. Ardından da “Yüzde 75’i doğruysa yüzde 25’i yalan demektir. Ama acaba neler yalan ve bu yalanlar yüzünden kaç kişi mağdur edildi?” diye sormuştum.Yazıdan sonra ilk arayan Erhan Göksel oldu. Göksel “Çok iyi bir noktayı yakalamışsınız” dedikten sonra şöyle dedi:“Ben bu açıklamayı gözaltına alınmadan bir hafta önce yaptığım televizyon programında söylemiştim zaten. Serbest kaldıktan sonra ODTÜ’de bir konferans verdim. Gözaltına alınmadan önce böyle düşündüğümü ama sorguda bu görüşümün doğru olduğunu anladığımı söyledim. Zaman Gazetesi de konferansı izlemiş ve bunu yapmış.” Göksel bu konuşması sırasında Ergenekon’un buna rağmen sonuca ulaşmayacağını savunduğunu belirterek “Çünkü gördüm ki savcıların faili meçhullerle ilgileri yok. Bu durumda Ergenekon sonuçlanmaz” dedi.Bu sözlerinin Zaman Gazetesi’nde yer aldığını belirten Göksel “Yeni Şafak haberi Zaman’dan almış ama bu bölümünü çıkarmış. O zaman ortaya başka bir anlam çıkıyor” diye konuştu.Yeni Şafak’a çok öfkeli olduğunu belirten Erhan Göksel “Bu yapılan medya yoluyla ahlaksızlıktır sahtekârlıktır. Yeni Şafak’ı dürüst olduğu için beğenerek izlerdim ama yapılan bu ahlaksızlıktan sonra bu görüşüm tamamen değişti. Bu söylediklerimi aynen yazabilirsiniz” dedi. Göksel aynı duyguları gazetenin yazarı Fehmi Koru için de hissettiğini sözlerine ekledi.*****Birden yargıya saygı akıllara geldiErgenekon ile ilgili olduğunda başta Başbakan olmak üzere maaşallah her AKP yetkilisi kendinde konuşma hakkı buluyor. Gazeteci “Ergenekon konusunda bir gerileme mi var?” diye soruyor Başbakan kollarını iki yana açıp “İnsaf yani” diyor. Sonra da ekliyor “Nereye kadar giderse gideceğiz.” Polisten, MİT’ten bir ihtimal adliyeden hemen her gün tonlarca bilgi belge ile ses ve görüntü kayıtları medyaya sızdırılıyor.Hemen her gün Ergenekon’la ilgili bir bakan, yönetici, bürokrat demeci gazete sayfalarını TV ekranlarını süslüyor.Ancak sıra Deniz Feneri’ne gelince hepsi de suspus oluyor. Ne “Nereye kadar giderse gitsin” meydan okumaları var, ne adı geçenlerle ilgili bilgi, belge veya telefon kaydı ne de bir kararlılık gösterisi. Ergenekon’u beğenmedikleri herkesten intikam alma aracı olarak gören zihniyet, iş Deniz Feneri’ne gelince “yargıya intikal etmeyi” hatırlıyor.Ama diyorum ki, iktidar hukuku ne kadar ayaklar atına alırsa alsın, yargıyı ne kadar baskı altında tutarsa tutsun, halkın hafızasını ne kadar bulandırmaya çalışırsa çalışsın, şurası unutulmasın ki Türkiye bir hukuk devleti. Bu ülkenin savcıları, hâkimleri var. Adalet er veya geç tecelli eder.*****Bu da yargıya saygısızlık Bir süre önce Avrupa Birliği fonlarının desteği ile yürütülen bazı projelere katılan isimlerden söz etmiştim. Yazıdan sonra andığım bazı isimler söz konusu paraların ceplerine girmediğini, proje kapsamında harcandığını belirten açıklamalar göndermişlerdi. Ben de bu açıklamalardaki haklılık payını görerek bunları sizlere duyurmuştum.Şimdi öğreniyorum ki, aynı kişiler bu açıklamaları yetersiz bularak mahkeme kanalıyla tekzip göndermek istemişler. Mahkeme de yazılan yazının gazetecilik ilkelerine uyduğunu ayrıca AB fonlarından kaynak almanın da yasalar gereği suç olmadığını belirterek tekzipleri reddetmiş. Şimdi bu isimler ve medyadaki arkadaşları kıyameti kopararak mahkemenin kararını ağır dille eleştiriyorlar. Bu yolla mahkemelerin tarafsızlığını bozduğunu, siyasi bir fikir ürettiğini ileri sürüyorlar.Mahkeme kararları elbette eleştirilebilir ama her nedense bu çevreler sadece kendileriyle ilgili mahkeme kararlarına karşı çıkıyorlar. Yargıya bakışı bu kadar ucuzlatmak hiç hoş değil.*****TakipYıldırım Tuna’dan: Kadınlar tuvaletinde duvar yazısı:“Kocam her yerde beni takip ediyor!..” Hemen altında, bir başka el yazısıyla:“Abartıyorsun birtanem!..”

Devamını Oku

Belden aşağı vurmak

25 Şubat 2009

Başbakan Erdoğan miting meydanlarında Doğan Grubu’na ağır eleştiriler yöneltirken “Belden aşağı vurmayın; çocukları, aileleri, mahremiyeti karıştırmayın dedim” diyor.Kalabalıklara söylemek istediği şu: “Bu medya doğru dürüst haber yapmıyor, bunun yerine eşimi, çocuklarımı hedef alıyor, ahlâki olmayan haberler yapıyor.” Kalabalıklar da, zaten ne söylenirse söylensin efsunlanmış gibi alkış tufanını patlatıyor, ardından medya aleyhine sloganlar başlıyor. AKP’li kalabalıkların bu tepkisini her olayda görüyoruz. Örneğin, Başbakan işsizliğe çare bulamadığını söylüyor, aynı kalabalık bunu da çılgınca alkışlıyor. Bütün ülkenin aklı mı durdu ne?Gelelim Başbakan’ın “belden aşağı vurma” iddialarına.Çıkarın gazete arşivlerini, Tayyip Erdoğan’ın söylediği ailesini ilgilendiren türden “belden aşağı” tek haber bile bulamazsınız.Ama elbette Erdoğan’ın ailesiyle ilgili haberler yayınlandı bütün medyada.Örneğin, çocuklarının düğün törenleri geniş biçimde yer aldı. 3 bin kişinin davetli olduğu, 4 bin polisin koruduğu, yabancı devlet adamlarının nikâh tanıklığı yaptığı düğünlerdi bunlar.Örneğin, oğlu “gemicik” aldığında yine bütün medyada haber oldu.Ya da oğlu pırlanta şirketine ortak olduğunda medyanın ilgisini çekti.Ayrıca Erdoğan dünyanın neresine gitse eşini yanında götürdüğü gibi kızlarını da ihmal etmiyor. Doğal olarak fotoğraf karelerine kaçınılmaz olarak kızları da giriyor.Bunların haber olmaması mümkün mü? Ama demek ki Erdoğan ne olursa olsun asla bir haber istemiyor.Tabii geçmişteki siyasetçi çocukları ile ilgili yayınları da hatırlamadan edemeyiz. Turgut Özal’ın, Tansu Çiller’in, Mesut Yılmaz’ın çocukları az mı haber olmuştu medyada. Üstelik Erdoğan’ın çocuklarının asla peşine düşmeyen medya, öteki çocukları neredeyse 24 saat izler ve mutlaka “aykırı” bir şey bulup yayınlardı.Bu nedenle Erdoğan bu suçlamasında haksız. Hiçbir medya organında ailesiyle uğraşılmıyor, belden aşağı vurulmuyor. Bence bir kere daha düşünmeli söylediklerini. *****Gürsel Tekin: Zamanında istifa ettimCHP (eski) İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin dünkü yazım üzerine aradı. Bu yazımda “CHP İstanbul İl Başkanı kim?” diye sormuştum. Çünkü bir CHP üyesinin Kadıköy İlçe Seçim Kurulu’na yaptığı başvuruda, Tekin’in Belediye meclisi üyeliğine aday olabilmek için İl Başkanlığı görevinden yasal süre içinde istifa etmediğini ve adaylığının düşmesi gerektiğini ileri sürüyordu.Tekin, “İstifam zamanında gerçekleşti. Bu nedenle adaylık konusunda hiçbir sakınca yok” dedikten sonra, benzer bir başvuruyu AKP’nin de yaptığını hatırlatarak “AKP rakip parti elbette elinden geleni yapacaktır ama beni çok üzen bir partili yöneticilik de yapmış bir arkadaşımızın ihbarıdır” diye konuştu.Kadıköy İlçe Seçim Kurulu’nun başvuruyu reddettiğini de söyleyen Gürsel Tekin’e internet sitesinde hâlâ İl Başkanı gözükmesinin nedenini sordum. “Arkadaşlar çıkarmamışlar demek ki, yasal bir sıkıntısı yok” cevabını verdi.Gürsel bu arada 1989’da seçildiği halde Meclis üyeliğinin düşmesinin de yanlış anlamadan kaynaklandığını söyledi. Tekin “Kanunda meclis üyesi olabilmek için 25 yaş şartı aranıyor. Ama 25’in tamamen bitmesi 26’dan gün alınması gerekiyormuş. Benim 32 gün eksiğim çıktı” dedi.Bu arada İstanbul İl Seçim Kurulu da Tekin’in adaylığının düşmesi için yapılan başvuruyu reddetti. *****Her şey kasıtlıBiliyorsunuz Maliye, Doğan Yayın Grubu’na görülmemiş bir vergi cezası kesti. Başbakan “Bizimle ilgisi yok Maliye’nin tasarrufudur” diye savundu kendisini. Burada bir çelişki var tabii. Erdoğan’ın “biz” dediği kim oluyor acaba? Maliye iktidar dışı bir kurum mu?Aklı başında olan herkes, Maliye üzerinden yürütülen bu operasyonun “kasıtlı” olduğunu görüyor, anlıyor.Yeni öğrendiğim bir konu ise bu görülmemiş kastın kanıtı niteliğinde.Reklam ajansı olan bir arkadaşım “Maliye birkaç aydır bizi olduğu gibi neredeyse tüm reklam ajanslarını denetliyordu. Doğan Yayın Grubu’na verilen cezadan sonra bunun nedenini anladım” dedi.Arkadaşımın dediğine göre birkaç aydır incelemeler yapan Maliye elemanları özellikle şirketin Doğan Grubu yayınlarıyla olan ilişkisini araştırmış. Hizmet sözleşmeleri, reklam rezervasyonları, yayınlanan reklamlar, indirimler, faturalar didik didik edilmiş.Arkadaşım “Önce durumu fark etmemiştik, sonra anladık ki bizi inceliyor adı altında aslında Doğan Yayınları’nın bizdeki belgelerini inceliyorlar” dedi.Daha sonra yine tanıdığım birkaç reklam ajansı sahibi arkadaşımı aradım. Son aylarda Maliye teftişinden geçip geçmediklerini sordum. Hepsi geçmiş. Ve ne şaşırtıcıdır ki o ajanslardaki incelemelerde de hep Doğan Grubu ile olan ilişkiler mercek altına alınmış.Bu demektir ki, Doğan Yayın Grubu ile iş yapan her şirket bu tür incelemeye tabi tutulmuş. Maliyeciler “ola ki bir hata buluruz” demişler belli ki.*****Sorumun cevabıHatırlarsınız Ergenekon davası ile ilgili bir yazımda “Gözaltına alınıp serbest bırakılanlar neden suspus oluyor?” diye yazmıştım. Tabii ki herkes bu konudaki görüşünü belirtti ama somut bir cevap almak mümkün olmamıştı.Beklediğim cevabı nihayet aldım.11 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilen Vedat Yenerer, “suspus olma” kuralının dışına çıkarak yaşadıklarını bazı TV ekranlarından ve internet sitelerinden anlatmıştı. Gazeteci Vedat Yenerer yeniden gözaltına alındı. Suçu “adli yargıyı etkileyecek konuşmalar yapmak” olarak belirtildi.İşin özü şudur: Ergenekon nedeniyle gözaltına alınıp serbest bırakılanlara demek ki “Dışarıda sakın konuşma” öğüdü veriliyor. Yaşadıklarından ürkenler ise, isterse orgeneral olsun, aynı şeyleri bir daha yaşamamak için susmayı tercih ediyor.Yenerer bu kuralı biraz bozdu anlaşılan ki tekrar sorguya alındı.

Devamını Oku

CHP İstanbul İl Başkanı kim?

24 Şubat 2009

Çok ilginç bir olay yaşadı CHP İstanbul teşkilatı. Genel Başkan tarafından “Büyükşehir Belediye Meclis Başkanı” sıfatıyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun yanına konan Gürsel Tekin’in adaylığına itiraz geldi.İtirazlardan biri AKP tarafından yapıldı. Ama herkes ikinci başvuruya takılmış durumda.Çünkü Gürsel Tekin’in meclis üyeliği için aday olamayacağını ileri süren kişi bir CHP üyesi.Nezih Küçükerdem başvurusunda “Gürsel Tekin yasal süre içinde CHP İl Başkanlığı’ndan istifa etmemiştir, bu durumda adaylığının düşürülmesi gerek” diyor. Kadıköy İlçe Seçimi Kurulu bu başvuruyu reddetti. Ama Küçükerdem’in İstanbul İl Seçim Kurulu’na itiraz ettiğini öğrendim. Eğer başvuru burada da reddedilirse Küçükerdem, Yüksek Seçim Kurulu’na gidecekmiş.Ben de merak ettim; gerçekten CHP İstanbul İl Başkanı 30 Kasım 2008 itibarıyla istifa etti mi, etmedi mi? Gürsel Tekin “Ben enayi miyim ki istifa etmeden aday olayım” diye savunuyor kendisini.Bir İl Başkanı’nın istifa edip etmediği nasıl belli olur? Birincisi istifa dilekçesi vardır herhalde. İkincisi parti defterine yazılması gerek. Bütün bunların dışında Yargıtay’daki Siyasi Partiler Masası’ndaki sicil defterine istifanın işlenmiş olması gerek. Yargıtay’da bu kayıt var mı? Bilemiyorum. Herhalde İl Seçim Kurulu soracaktır. İldeki parti karar defterini de görmedik, belki CHP yönetimi bugün yarın defteri gösterir. Ama en azından Gürsel Tekin’in istifa yazısını göstermesi gerekirdi ki bu da yok.Gelelim işin ilginç yanına. Açın CHP’nin resmi internet sitesini. Sayfanın hemen sağında İstanbul İl Başkanı’nın Gürsel Tekin olduğu belirtiliyor. Yönetim bölümüne giriyorsunuz, İl Başkanı orada da Gürsel Tekin. Üstelik özgeçmişinin sonuna “istifa etmiştir” diye bir ekleme de yapılmamış. Demek ki Tekin resmen hâlâ başkan.Eğer söylendiği gibi Tekin istifa ettiyse, şu anda CHP İstanbul İl Başkanı kim? 30 Kasım’dan bu yana karar defterlerini ya da yapılan işlemleri İl Başkanı sıfatıyla kim imzalıyor?Tekin istifa ettiyse 19 Aralık’ta CHP ilçe başkanlıklarına yazdığı yazıya neden İl Başkanı imzası attı?İhanetti, Brütüs’tü bunlar elbette konuşulur, buna karşın eğer CHP böyle bir hata yaptıysa bedelini de ödemek zorunda. Bunun yanı sıra, araştırma yaparken ilginç bir şey gözüme çarptı. Gürsel Tekin, 1989 yılında Belediye Meclis Üyeliğine seçilmiş. Sonra anlaşılmış ki henüz 24 yaşında, yani seçilme yaşının altında. Üyeliği iptal edilmiş.Tekin “Enayi miyim?” diyor ya, 1989’da böyle bir şey yaşanmış.*****Yüzde 75’i doğru Ergenekon davası sürerken çok ilginç açıklamalar da yapılıyor. Sızdırma bilgilerle aylardır yayın yapan AKP’li medya bu açıklamaları da orasından burasından çekiştirip “amaca uygun” hale getiriyor.Örneğin, emekli General Erdal Şenel’in “Belgeleri görünce ürktüm” sözleri bu medyada öyle şekilde yayınlandı ki, okuyanlar “Demek ki general de suçüstü yakalandı” diye yorum yapıyor.Oysa anlaşıldığı kadarıyla emekli generalin söylediği şu: “Evet, bu belgelere bakınca insan ürperiyor. Ama bu belgenin benim evimde bulunduğu söyleniyor. Benim hiç haberim yok.” Ne kadar farklı değil mi?Bunun gibi örneğin Verso Araştırma Şirketi’nin sahibi Erhan Göksel’in sözleri de bu medyada manşet. Göksel demiş ki “Ergenekon’un yüzde 75’i doğru.” AKP medyası da bu sözleri aylardır süren Ergenekon yayınlarına dayanak yapmış. Güzel de, yüzde 75’i doğruysa yüzde 25 de yalan anlamına geliyor. Peki bu yüzde 25 yalan, tüm davayı ne kadar etkiliyor. Kaç kişi bu yalan kapsamında aylardır hapiste çile çekiyor ve iddianamesinin yazılmasıyla birlikte hâkim önüne çıkacağı günü bekliyor.Yargıyla bu kadar oynanmamalı.*****Güncel bir banka fıkrası Ekonomik krizle birlikte kredi kartı borçlularının, ev, araç ve ihtiyaç kredisi alanların ödeme sıkıntısı yaşadığı bilinen gerçek. Nitekim bankaların müşteri hizmeti servisleri neredeyse 18 saat boyunca “alacaklı oldukları müşterilerine” telefonla arayarak “Borcunuzu ne zaman ödeyeceksiniz?” diye soruyorlar.Kimilerinin çok bunaldığını biliyorum bu telefonlardan. Ama ne yapalım borç borçtur, ödenecek elbette.Gelin bu konuyu da “tebessüm” haline getiren bir fıkrayla borcu olanları sorundan birkaç dakikalığına kurtaralım. Yaşlı çift evliliklerinin kırkıncı yıl dönümünde paraya kıymışlar, Avusturalya’da tatil yapmaya karar vermişlerdi. Uçak okyanusun üzerindeyken pilotun anonsu sessizliği bozmuş: “Sayın yolcularımız! Korkarım size kötü bir haberim var. Motorlarımızdan biri sustu, diğeri de susmak üzere. Acil iniş yapmak zorundayız.” Pilot devam etmiş: “Neyse ki altımızda haritada görülmeyen bir ada var ve sahiline inmeye çalışacağız. Bunu başarabilirsek tek sorunumuz bizi bulabilmeleri için dua etmek olacak.” Uçak minik adanın kumsalına başarılı bir iniş yapmış, kimsenin burnu bile kanamamış.Uzun bir rahatlama sessizliğinden sonra adam karısının ellerini tutmuş ve “Bu ay xbank kredi kartı borcunu ödemiş miydin?” diye sormuş. Karısı “Hayır sevgilim, unutmuşum. Kızdın mı?” cevabını verince adam yine sormuş: “ybank’taki araba kredisinin taksidini ödemiş miydin?” Karısı biraz mahçup şekilde “Özür dilerim canım, onu da ödememiştim” deyince adam karısının ellerini bırakıp kırk yıldır yapmadığı şekilde ona sıkı sıkıya sarılmış. Sonra karısına “Ah benim güzel karıcığım, borçları ödemeyerek hayatımızı kurtardın, bizi kesin bulacaklar demektir.” *****İl Genel MeclisiPazartesi yazımda CHP’ye uyarı yapmak isteyenlerin, başkan adaylarına oy vermeleri, buna karşın İl Genel Meclisi seçiminde farklı partilere yönelebileceklerini belirterek “Böylece parti yönetimi gerçeği görecektir” demiştim.Bazı okurlar “İl Genel Meclisi seçimlerinde başka partiye oy verirsek, seçilecek başkan sıkıntıya girmeyecek mi?” diye soruyorlar.Girmez, çünkü İl Genel Meclisi çok farklı. Belediyelerle hiç ilgisi yok, idari yapıdır. Valiye karşı sorumludur. Yerel seçimlere sadece belediye sınırları içinde oturanlar katılacak. Oysa İl Genel Meclisi seçimi tıpkı genel seçim gibi en ücra köşedeki seçmenin bile oy kullanacağı seçim. Bu nedenle partiler siyaseten, kazandıkları başkanlıkların yanı sıra İl Genel Meclisi sonuçlarına bakacaklar, çünkü genel seçim niteliğindeki seçim bu.*****Bugün 20.00’de Habertürk’teyimHabertürk’te bu akşam Erdoğan Aktaş’ın sunduğu programda gündemdeki son gelişmelerle ilgili görüşlerimi aktarmaya çalışacağım. Canlı yayınlanan program saat 20.00’de başlayacak.

Devamını Oku

İktidara şirin gözükme telaşı

23 Şubat 2009

Dünkü “okurla sohbet” yazımın son bölümünde TÜRSAB’ın gazetelere tam sayfa verdiği ilanlara dikkati çekerek bunun hükümetin baskısı üzerine yapılmış olduğu izlenimi yarattığını söylemiştim. Konuyu araştırıp yazacağımı da belirtmiştim.Henüz ben arayamadan TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy aradı ve “Bu ilan konusunda hiçbir tehdit almadık, bu tamamen bizim vefa duygumuzun sonucudur” dedi.Ulusoy’a “Seçimlere çok az bir zaman kala, CHP adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nu birliğinizde ağırladıktan hemen sonra başta Başbakan olmak üzere AKP’lilere teşekkür etmek başka nasıl anlaşılır?” diye sordum.Ulusoy ise “Biz turizmden ekmek yiyoruz. İstanbul Belediyesi, Sütlüce Mezbahası’nı Kongre Merkezi olarak İstanbul’a kazandırdı. İstanbul turizmi bu sayede çok hareketlenecek. Biz de buna teşekkür ettik” karşılığını verdi.TÜRSAB Başkanı ayrıca ilan verme kararının 13 Şubat’ta alındığını, olağan Yönetim Kurulu toplantısının 37 nolu kararı olduğunu da sözlerine ekledi.Başaran Ulusoy’a “Söylediklerinizi elbette yazacağım, bu konudaki algı iktidarın yarattığı korku ortamının da bir göstergesidir, bunu da belirteceğim” dedim.Şimdi gelelim asıl konuya. Başaran Ulusoy İstanbul’a yapılan bir hizmetin turizme sağlayacağı katkılardan ötürü iktidara ve İstanbul Belediyesi’ne şükran duyguları ile yüklü olabilir.Buna karşın, kamu yararına çalışan bir kurumun seçimlere çok az bir zaman kala birçok gazeteye tam sayfa ilanlar vermesi de çok alışık olduğumuz bir şey değil. İktidarın yarattığı “korku ikliminde” çıkarları Başbakan’ın iki dudağının arasında olan kişi ve kuruluşlar çareyi “şirin” gözükmekte buluyorlar.İktidarın bir bakanı “Bizden olmayan belediyelerin Ankara’da işlerini çözdürmeleri çok zor” diyebilecek güç ve cesareti bulduğu bir ortamda iktidarla işi olan kişi ve kuruluşlarının davranış biçimlerinin ne kadar zor olduğunu anlamak herhalde hiç de zor değil.Bu arada Başaran Ulusoy’a küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum. Sohbetimiz sırasında ilan konusunun turizmciler tarafından büyük destek gördüğünü söyledi. Oysa pazar günü ve dün konuştuğum pek çok turizmci son derece rahatsız olduklarını söyledi.Gerçi hepsi bu iktidarla hizmet yapmanın zorluğunu kabul ediyor, buna karşın göstere göstere yapılan bu “şirin gözükme” eylemini içlerine sindiremiyorlar.***** Ergenekon’u ‘bölge halkı’ destekliyor. Peki niye?Başbakan Erdoğan seçim gezilerine katılan gazetecilere uçakta açıklamalar yapıyor. Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya’ya Ergenekon konusunda açıklamalar yapmış. Başbakan, Ergenekon soruşturmasının yavaşladığına ilişkin bir soruya ellerini yana açarak “insaf” diye cevap vermiş ve “Bölge halkının çok mutlu olduğu açılımlardan biri Ergenekon, nereye varırsa varsın devam edecek” demiş. O halde şunları sormak isterim:1- Bölge halkı (yani Kürtler) neden Ergenekon’dan bu kadar mutlu?2- Bölge halkını mutlu etmek için mi kimi Silahlı Kuvvetler mensupları “katil” konumuna sokulmak isteniyor?3- Ergenekon’un devamı için sınırımızın dışından telkinler var mı?4- Bu soruşturmanın devamı halinde siyasi destek sözü verenler var mı?5- Ergenekon savcıların yüksek görev bilincinin sonucu değil miydi, Başbakan bu açıklamalarıyla “müdahil” olduğunu itiraf etmiyor mu?6- Başbakan ne zaman “nereye varırsa” dese ertesi gün önemli biri tutuklanıyor, şimdi sırada yine birileri mi var? ***** Ben de!.. Yıldırım Tuna’dan: Trabzon’dakİ bir iş için bir İstanbullu ve bir de Karadenizli başvurmuş. Şirketin personel müdürü ikisini de yazılı sınava almış. Ertesi gün sınav sonuçları açıklanmış, “İkiniz de 10 sorunun 9’unu doğru cevaplandırmışsınız” demiş personel müdürü, “İstanbullu arkadaşımızı işe alıyoruz.” Karadenizli “Aa... Neden?” demiş, “Madem ikimiz de 10 üzerinden 9 aldık, ben Karadenizliyim, Trabzon’daki işe benim girmem gereki!” Personel müdürü “İkinizde 5. soruya cevap verememişsiniz” demiş “İstanbullu sorunun cevabına ‘Bu soruyu bilmiyorum’ diye yazmış ama aynı soruyu sen, ‘Ben de’ diye yanıtlamışsın!”***** DSP’li Ahmet Tan: AKP’nin gidişine dur deme şansı Kılıçdardoğlu ile mümkünBirkaç haftadır soruyorum “DSP’nin bu seçimlere katılması doğru mu?” diye. Bunun da ötesinde parti yönetimi ile ilgili bazı sıkıntıların yaşandığını, Başkan ve beraberindekilerin aslında Ecevit döneminden kalan paranın bekçiliğini yaptığını, bu paranın bitmesi halinde DSP’nin ayakta kalmasının mümkün olmadığını da belirtiyorum.Elbette bu yazılara, Ecevit’in anısına yürekten bağlı, samimi biçimde siyaset düşünen bazı partililer tepki gösterdiler. Önemli değil, bu parti ile ilgili gerçekler tamamen ortaya çıktığında çok üzüleceklerini biliyorum.Ben siyasetçi değilim, bir gazeteci olarak gelişmeleri izliyor ve gözlemliyorum. Bu nedenle bugün sizlere DSP’nin en önemli isimlerinden Ahmet Tan’ın, yazılarım üzerine gönderdiği mesajı sunmak istiyorum:Sevgili Can AtaklıParanın bekçisi yazını aynı gün okudum.Birkaç günlük hastahane maceram yüzünden şimdi teşekkür edebiliyorum. Çünkü yazın sahiden teşekkürü hakediyor...Genel Başkanı’nın siyasi rüştünü ispat aşkına, özellikle İstanbul’da Türk siyasetine vereceği zararı henüz meslektaşlarımız fark etmiş değilller.Ayrıca Sezer, milletvekili olmama pahasına soyunduğu paranın bekçiliğini bile yerine getiremiyor ki...2003’ten beri saatlik faizi bile milyonlar tutan trilyonların eriyip gitmesini sadece seyretti.DSP, Ecevit’i Sevenler Derneği bile olmayı başarmakta zorlanıyor.Ki, umudunu Ecevit’in tikleriyle alay eden bir komedyenin alacağı oylara bağlamış durumda.İlçelerinde herkes herkese oy verebilir.Ama İstanbul’da Kemal Kılıçdaroğlu’na verilecek oyların bölünmesi Tayyip Erdoğan cüretkârlığını güçlendirecektir.Cüretkârlığın faturası önce mesleğimize çıkacaktır. Uzanların başına gelenleri hep birlikte yaşadık. Şimdi aynı arsız oyun Aydın Doğan için sahneleniyor.AKP’nin gidişatına dur deme şansı İstanbul’da, Kılıçdaroğlu sayesinde mümkün. Bu şansı lidercilik oynama - siyasi rüşt ispatlama aşkına kimsenin harcamaya hakkı yok.Sağlık ve afiyet dileklerimle.Ahmet Tan.

Devamını Oku

Seçim sonucu ne olursa olsun CHP’de yönetim mutlaka değişmeli

22 Şubat 2009

Sevgili okurlar; seçimlere artık tam bir ay kaldı. Bu seçim yerel olmakla birlikte, ülkemizin içinde bulunduğu durumun net biçimde ortaya çıkması adına son derece önemli. Elbette her seçim önemlidir ancak gerek iktidar gerekse muhalefet için bu seçimler bir dönüm noktası olacaktır.29 Mart’tan sonra29 Mart’tan sonra doğal olarak tüm gazetelerde, televizyonlarda ve bu köşede de “yeni durum” analizleri okuyacak, izleyeceksiniz. Seçim sonuçlarına göre yapılacak bu analizlerde ve yorumlarda sonuçlar tartışılacak. Bu sonuçlara göre partilere ve yönetimlerine yönelik ağır eleştiriler veya övgüler olacak.Önceden yazmakBen seçim sonrası analizlerinden birini, CHP ve yönetimiyle ilgili olanını, seçime bir aya kala sizlerle paylaşmak istiyorum. Çünkü, seçimden sonra yapılacak bu analizler ve yorumlar için vakit belki de çok geç olacak. Hatta alınacak sonuca göre tavırlar bile değişecek. O halde temel bir görüş ve beklentiyi önceden yazmam gerektiğine inanıyorum.CHP’nin muhalefetiCHP yönetimi 2002’den bu yana süren AKP iktidarı döneminde hiç de iyi muhalafet örneği vermedi. Elbette gerek CHP milletvekilleri, gerekse parti yöneticileri AKP’nin icraatlarına karşı son derece etkili sözler söylediler, engelleme çabalarını sürdürdüler. Ancak bu yeterli olmadığı gibi kamuoyunda da beklenen ilgi ve heyecanı asla yaratamadı.Sonuç ne olursa olsunBu durumda; önümüzdeki yerel seçimler CHP Genel Başkanı ve CHP üst yönetiminin de son seçimi olmalı. Seçim sonuçları ne olursa olsun Baykal ve arkadaşları partiyi yeni ufuklara açmak üzere yerlerini bırakmaya razı gelmelidir. CHP; Genel Başkan ve üst yönetimin ayak diremesine karşı bir savaş alanı olmak yerine çağın gereklerine uyan gerçek bir ‘sosyal demokrat parti’olmayı bilmelidir.Yapılması çok zorBugünden bu önerinin yapılması tuhaf kaçabilir. Ama şunu çok iyi biliyoruz ki, yerel seçimlerde eğer CHP 2007 genel seçimlerinden yarım puan bile daha fazla oy alsa, başta Genel Başkan Baykal olmak üzere CHP üst yönetimi bunu bir başarı olarak sunacak ve bırakın ayrılmayı bunu tartışmayı bile düşünmeyecektir.Başarısızlıkta bileHatta diyebilirim ki eğer CHP bu seçimlerden oy kaybına uğrayarak çıksa bile, Baykal ve arkadaşları bunu AKP’nin popülist politikalarına, dış güçlerin baskısına dayandırarak, başarısızlığı bile bir tür başarı gibi göstermeye çalışacak ve yerlerinden kıpırdamayacaktır.AKP tehlikesiOysa CHP’de artık bir kan değişimi yapmanın zamanı geldi. Bu nedenle “sonuç ne olursa olsun” tanımını bilerek ve ısrarla ekliyorum. Çünkü büyük değişimler seçimlerden sonra yaşanır. Üstelik CHP bu seçimlerde başarı kazansa bile bu, parti başkanı ve yönetiminin başarılı olmasından değil, halkın, AKP’nin yarattığı tehlikeyi bertaraf etmek istemesinden kaynaklanacaktır.Sevmiyor işteDeniz Baykal, şahsen çok sevdiğim, saydığım bir siyasetçi, bir devlet adamı. Sözleri ve davranışları ile yaşam biçimi asla yanlış değil. Ancak, nedeni ne olursa olsun kamuoyunda ciddi bir sempati yaratamadığı da kesin. CHP seçmeninin ezici bir çoğunluğu bugün Baykal’ın artık gitmesi gerektiğini söylüyor. Sırf Baykal başta olduğu için oyunu asla CHP’ye oy atmayacağını söyleyen kim bilir kaç CHP’li tanıyorum.Siyaseti tıkamakBaykal bu “sevgisizliği” görmüyor mu? Bilemiyorum. Ama görmeli. Hele önümüzdeki seçimden başarıyla çıkarsa daha da iyi görmeli ve en tepeye ulaştığı an gereğini yapmalı. Çünkü Baykal ve ekibinin, “delege” sistemine dayanarak parti içi iktidarlarını sürdürmeleri aynı zamanda siyaseti de tıkamakta ve Türkiye’nin önü bir türlü açılmamakta.CHP’lilere düşenTabii bu durumda CHP’li seçmenlere düşen bir şey de var. Madem parti yönetiminden bu kadar şikâyetçi herkes, bu durumda seçimlerde oylarını kullanma yöntemiyle uyarı görevini yerine getirebilir. Örneğin başkan ve belediye meclisi seçiminde oylarını CHP’ye verenler, sıra İl Genel Meclisi’ne gelince oylarını başka partilere kaydırabilir ya da geçersiz hale getirebilir.Manzaraya bir bakınEğer CHP’li seçmen oyunu bilinçli kullanabilirse, örneğin İstanbul’da Kılıçdaroğlu kazansa bile CHP’nin İl Genel Meclisi oyu çok gerilerde kalır. Çıkan manzara “zafer ve hüsran” olur ki, parti yönetimi bu protestoya dayanamaz. CHP Genel Başkanı ve yönetimi görevi kendi rızasıyla bırakırsa kısa bir süre kargaşa yaşanmakla birlikte doğru bir yeni oluşum mutlaka ortaya çıkar, kimse bundan endişe etmesin.Merkez sağ partilerElbette bu seçimler merkez sağdaki partileri de etkileyecektir. Güçleri kalmadığı gibi dağınık olan merkez sağ da sanıyorum seçimden sonra yeni oluşumların rüzgârına açık olacaktır. 29 Mart’tan hemen sonra merkez sağda da önemli bir değişim fırtınasının çıkması kimseyi şaşırtmasın.Kılıçdaroğlu gerçeğiSeçim öncesinin en renkli adaylarından Kemal Kılıçdaroğlu’nu yeniden yapılanacak CHP’de Genel Başkan olarak görmek isteyenler ya da kendisini bu yola itmek isteyenler var. Ancak bana göre Kılıçdaroğlu bu role hiç soyunmamalı ve İstanbul başkanlığını kazanmaya bakmalı. Ayrıca bana göre Kılıçdaroğlu, değer verse bile yanına Baykal tarafından atanan iki kişiyi kabullenmekle ülke yönetimine talip olabilecek lider karizmasına sahip olmadığını gösterdi.Demokratik diktatörlükSevgili okurlar; bu haftanın yazısına çok dikkat çekici ve daha da önemlisi korkutucu bir noktayı hatırlatarak son vermek istiyorum. Üç gün önce CHP İstanbul Belediye Başkan Adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nu ağırlayan turizmcilerin örgütü TÜRSAB, dün tam sayfa ilanlar vererek AKP iktidarına teşekkür etti. Bir ihtimal CHP’li adayı ağırlamaktan ötürü bir tehdit aldılar ve telaşla bu işe soyundular. Yarın bu konuda bir araştırma yaptıktan sonra konuyu daha ayrıntılı yazmak istiyorum.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Bu filmi izleyeceksiniz, çıkışta tartışacaksınız ama birbirinden farklı sonuçlara varacaksınız

21 Şubat 2009

Bu hafta pazar yazılarından birini, sizlerin bu hafta sonu izlemeye başlayacağınız ama benim biraz ayrıcalık tanınması nedeniyle önceden izlediğim bir Türk filmine ayırdım.Filmin adı “Gölgesizler.” Bu isim aslında bir kitabın ismi. Yazarı Hasan Toptaş bu kitabıyla 1994’te Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazanmıştı. Ankara Sincan’da oturan ve belki de bu satırları okuyanların pek çoğunun adını bilmediği Hasan Toptaş Almanya’da ve bazı Avrupa ülkelerinde çok tanınıyormuş. Örneğin, Almanca’ya çevrilen kitapları on binlerce satmış.Hakan Karahan’ın yapımcılığındaki filmin senaristi ve yönetmeni Ümit Ünal. Gölgesizler “zor” bir film. Bu yüzden de oyuncu seçiminde tiyatro sanatçılarına ağırlık verilmiş. Çünkü birkaç dakikalık roller bile bir sanatçı gözü ve deneyim istiyor. Hemen birkaç örnek vereyim; Selçuk Yöntem, Arsen Gürzap, Ertan Erkekli, Aydemir Akbaş, Taner Birsel, Ertan Saban aklımda kalan isimlerden. Yapımcı Hakan Karahan ise en önemli rollerden birini üstlenmiş.Ancak filmde sadece birkaç saniye görünen ama müziklerine damga vuran yıldız ise Candan Erçetin. Seyredince hak vereceksiniz, nasıl Issız Adam filmi ile yıllar öncesinin ünlü sanatçısı Ayla Dikmen’in “Yalnızım” şarkısı herkesi ağlattıysa Candan Erçetin’in finalde söylediği “Ben kimim” şarkısı da ağlatacak.Gelelim, başlıktaki iddialı söze.Film bilinmeyen bir tarihte bilinmeyen bir yerde geçiyor. Garip bir köy. Köyün “takıntılı” muhtarı, yiğit görünümlü bekçesi, güzeller güzeli Güvercin isimli kızı, onun din adı altında hurafeye kapılmış babası, içkici töreci amcası, Güvencin’e aşık yarı akıllı yakışıklısı. Ve bir berber ve berber dükkânında sırası bir türlü gelmeyen bir müşteri.Köy garip bir köy. İnsanları kayboluyor, giden gelmiyor, gelen olursa bir başkası kayboluyor.Üstelik film ilerledikçe anlıyoruz ki, geçmişte yaşamış bir Asker Ali vardır ve 9 karısından sayısını bilmediği kadar çocuğu olmuştur. İşin garibi bu çocuklar da kayıptır ve muhtar sık sık “Nerede bu çocuklar?” diye meraklanmaktadır.Derken bir gün güzel Güvercin de ortadan kaybolur. Muhtar kaçırıldığına inanır. Ve aramak için yola düşer. Tahmin edeceğiniz gibi muhtar da kayıptır artık.Güvercin ise bulunur bulunmasına da bunda da bir tuhaflık vardır.İşte böyle bir film. Film bittiğinde, özellikle Candan Erçetin şarkısını söylerken koltuğa yapışıp kalıyorsunuz. Sonra da düşünüyorsunuz “Neydi bu?” diye. Ardından yanınızdakiyle tartışıyorsunuz. Bakıyorsunuz ki onun yorumu çok farklı. Bir başkasının ondan da farklı.Demek ki bu filme gitmek gerek. Hafta sonu başlıyor. Kaçırmayın ve düşünüp tartışın derim. İyi seyirler.*****Yıldırım Tuna’dan hayvan fıkraları Yıldırım Tuna fıkralarını göndermeye devam ediyor. Bu hafta sonu için Tuna’dan gelen birkaç hayvan fıkrasını sizlerle paylaşmak istiyorum:KurbağaKurbağanın biri gelecekte nelerle karşılaşacağını öğrenmek için telefonla falcısını aramış..“Senin hakkında her şeyi bilmek isteyecek nefis bir kızla tanışacaksın!” demiş falcısı.. “Harika” diyerek sevinmiş kurbağa, “Nerede ve nasıl tanışacağım? Diskoda mı, gece kulübünde mi?” “Hayır!” demiş falcı kıs kıs gülerek, “Önümüzdeki sömestir onun biyoloji dersinde!..” Tomografi Kadının biri köpeğini veterinere getirmiş... “Köpeğim hiç hareket etmiyor doktor!” demiş. Doktor muayene ettikten sonra, “Maalesef köpeğiniz ölmüş!” demiş kadına. “Aman!” demiş kadın üzülerek “Yapacak başka bir şey yok mu daha detaylı muayene edebilirsiniz?” “Tabii” demiş doktor ve içeriden kafes içerisinde bir kedi getirmiş, açmış kafesi, kedi dışarı çıkıp köpeği burnunun ucundan kuyruğuna kadar koklamış ve girmiş tekrar kafesine... “Gördünüz!” demiş doktor “Köpeğiniz maalesef ölmüş, borcunuz 125 dolar!..” “Bir muayeneye 125 dolar?” diye hayretle sormuş kadın. “Hayır!” demiş doktor, “Muayene 25 dolar, 100 dolar da kedi tomografisi tutarı!..” KertenkeleMaymun dere kenarındaki ağacın dalına çıkmış, altından akıp giden suya bakarak son derece çakırkeyif şarap içiyormuş. Onu görüp yanına tırmanan minik kertenkele başlamış onunla içmeye. Bir ara susayan kerkenkele “Su içmeye gidiyorum, şimdi dönerim..” diyerek aşağı inmiş ama şarabın tesiriyle derenin sularına kapılmış, taa ki kendisini bir timsah kurtarana kadar..“Hayrola?..” demiş timsah burnunda tüneyen kertenkeleye, “Nereden böyle?..” Kertenkele başından geçenleri anlatmış, timsah da heveslenmiş içki partisine, kertenkeleyi kenarda bırakıp doğru yüzmüş maymunun bulunduğu ağacın altına, “Heyy..” demiş yukarı seslenerek, “Maymun kardeş ben geldim..” “Oha!..” demiş timsahı gören sarhoş maymun, “Be kardeşim, ne kadar su yuttun sen öyle?..” Kelaynak- Kelaynak kuşunu diğer kuşlar arasında nasıl tanırsınız?- Başının üzerindeki tüm tüyleri bir tarafta birleştirilip diğer yana özenle yatırılmıştır!

Devamını Oku