Demirci’den son gelen laforizmalar

21 Mart 2009

Mizah yazarı Cihan Demirci patenti kendisine ait olan “laforizmalardan” bir demet daha hazırlayıp göndermiş. Her biri birer özdeyiş kıvamındaki bu mizah harikalarını yine sizlerle paylaşmak istedim:Önce, oy kullanırken “vatandaşlık numarası şart” dediler, sonra numaradan vazgeçtiler. Aslında numaraya gerek yok, zira AKP iktidarı vatandaşın oyunu kapmak için her türlü “numarayı” zaten fazlasıyla yapıyor!***İşsizlikte ülke tarihinin her türlü rekoru bir bir kırılıyor. Ama karşımızda vatandaşla öylesine dalgasını geçen bir iktidar var ki, bunlar seçim sonrası beyaz eşya dağıtımı yerine işsizlerin rahat intihar edebilmesi için “silah” da dağıtabilirler. ***Devletin valisi olması gerekenler, AKP iktidarının valisi gibi hizmetteler. Eee olursa bir ülkenin böyle bir ahalisi, böyle olacak elbette VALİSİ!..***Muz Cumhuriyeti’nden daha beter halde yönetilen bir ülkede Darwin’in teorisine karşı çıkmak biraz değil epeyce komik olmuyor mu?***Türk usulü Evrim teorisi şöyle olsa gerek: “Maymun gözünü açtı o da malı götürmeye başladı ve böylece insan oldu...” ***Pazarlamacı olduğu kadar “azarlamacı” da olan Başbakan şimdi de “kredi kartıyla borçlananları” azarlayıp onları dürüst bulmadığını söyledi. Sahi yaa, tarihinin en büyük dış borcuna sahip bir ülkenin başbakanı söyledi bunu!..***İş mevduat faizine gelince, 7 yıllık iktidarlarında onu tamamen bitirip “mevduat faizi düşmanı” kesilenler, “kredi kartı borcuna” gelince birden bire faiz dostu oluyor, onun daha da yükselmesini istiyorlar. Yani faiz dediğin de çıkarına göre caiz bu ülkede!..***AKP iktidarının yok ettiği yerlerden biri olan yılların “Sulukule”si de AKP’ye yakın çevrelerin rant alanı olmuş... Desenize Sulukule’de artık Roman vatandaşlar değil, “Hayatı AKP romanı olan” badem bıyıklılar göbek atacaklar!..***Başbakan daha önce “En az 3 çocuk” demişti... Photoshop nimetini fark edince Şimdi her mitingde “En az 3 bin seçmen daha” diyor...***Seçmen sayısındaki 6 milyonluk artış da sakın Photoshop yoluyla olmuş olmasın? ***Devlet Bakanı Mehmet Şimşek işsizliğin suçlusu olarak iş aramayı artıran kadınları göstermiş... Açlıktan ölmeyi iş arayarak değil, evde oturarak beklemez misiniz, suçlusunuz işte hanımefendi! ***Hukukun tamamen bittiği ülkelerde adalet artık mülkün değil yandaş medyanın temelidir!..***Günümüz Kazatecisi (kaza eseri gazeteci olanlara ben Kazateci diyorum) bir koltukta 4 karpuz taşıyor: Gazeteci, köşe yazarı, hâkim ve savcı!..***Duydunuz mu, Çanakkale Savaşı da “ak” sakallı evliyalar sayesinde kazanılmış... Yaaa peki şu ak sakallı evliyalar, ekonomik savaşta kazanmamız konusunda neden hiç ak kıllarını kıpırdatmazlar, üstelik ülkedeki iktidar da pek AK’ken!..*****Pazarın keyifli fıkraları Yıldırım Tuna’nın hafta içinde gönderdiği fıkraların bir kısmını yine pazar günü için sakladım. Buyrun, keyifle okuyun:Yaşım kaç?Öğretmen derste öğrencilerine dönüp “Söyleyin bakalım” demiş, “Kuzeyimde Karadeniz, güneyimde Akdeniz, batıda Ege Denizi varsa ben kaç yaşında olmuş olurum?” Arka sıradan bir öğrenci “44!” diye bağırmış. “Aa?” diye hayret etmiş öğretmen, “Doğru... Nasıl bildin?” Öğrenci, “Gayet kolay öğretmenim” demiş, “Benim 22 yaşında yarı manyak bir ağabeyim var, onun yaşını 2 ile çarpıp sizin yaşınızı buldum!” Topla bakalım Sırf gırgır ve sürpriz olsun diye karımın 50’nci yaş gününde eve bir “erkek striptizci” getirdim... Yahu keşke getirmez olaydım, delikanlı müzik eşliğinde elbiselerini sağa sola fırlatıp soyunurken birden durup karıma dönerek “Neler düşündüğünü” sordu, karım gerçekten yaşlanmış, “Bana bak!” dedi sinirle, “Giderken bütün bunları toplayacaksın değil mi?” Tadı iyiMisyoner ücra köşedeki bir adada ilkel yaşamlarını devam ettiren bir kabileyi ilk defa ziyaret etmiş. “Din hakkında bir bilginiz var mı?” diye sormuş Şef’e. Bir süre suskun kalan Şef, “Din nedir? Tam olarak içeriğini bilemiyoruz” demiş, “Ama son misyoner geldiğinde doğal olarak tadı hakkında bir fikrimiz oldu tabii.” Piyano Adam sarışın sevgilisini alıp ünlü bir piyanisti dinlemeye konser salonuna götürmüş. Konserin yarısında sarışın sevgili, adamın kulağına eğilip “Bu çaldığı nedir?” diye sormuş. “Chopin’in polonezi” diye cevap vermiş adam fısıldayarak. “Sanmam” demiş sarışın aynı sessizlikle, “Galiba bu adamın piyanosu.” İşten atBarın sahibi barmeni yanına çağırıp “Bana bak” demiş, “Bizde çalışan garson kızla yatıyor musun?” Barmen, “Hayır efendim” demiş korku içinde, “Ne münasebet?” Patron “İyi..” demiş, “O zaman onu çağır ve işine sen son ver!” Yanlış anlamaAdam son derece sevgi ve saygı duyduğu karısının 60’ıncı yaş gününde çok önemli konuklarını da davet ettiği parti için bir pasta ısmarlamış. “Üzerine ne yazmamı istersiniz?” diye sormuş Karadenizli pastacı. Adam bir an düşünüp “Yıllarla yoruldun ama, şimdi daha mükemmelsin yazılsın” demiş adam. Pastacı “Yazı uzun pastanın üzerine nasıl yerleştirelim?” diye sormuş. “İki satır olsun...” demiş adam, “Üstte yıllarla yoruldun ama altta şimdi daha mükemmelsin şeklinde olabilir.” Parti günü tüm davetlilerin önünde kıvılcımlar saçan maytaplarla Karadenizli pastacı pastayı orta masaya bırakıp üstünü açmış. Pastada şu yazıyormuş: “Üstte yıllarca yoruldun ama, altta şimdi daha mükemmelsin!” *****Temiz çamaşırlar Genç bir çift, yeni taşındıkları evlerinde sabah kahvaltı yaparlarken, komşu apartmanda bir hanım yıkadığı çamaşırları asıyormuş. Yeni taşınan kadın kocasına “Karşıya bak, çamaşırları yeterince temiz değil, çamaşır yıkamayı bilmiyor, belki de doğru sabunu kullanmıyor” demiş. Kocası ona bakmış, hiçbir şey söylememiş, kahvaltısına devam etmiş. Kadın, komşusunun çamaşır astığını gördüğü her sabah aynı yorumu yapmaya devam etmiş. Bir ay kadar sonra, bir sabah komşusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu gören kadın çok şaşırmış.. “Bak” demiş kocasına, “Çamaşırları yıkamayı öğrendi sonunda, merak ediyorum, kim öğretti acaba?” Kocası ise cevaplamış: “Ben bu sabah biraz erken kalkıp pencerelerimizi sildim!” KISSADAN HİSSE: Hayatta da böyle değil midir? Başkalarını izlerken gördüklerimiz, baktığımız pencerenin ne kadar temiz olduğuna bağlıdır. Birini eleştirmeden ve hemen yargılamadan önce zihin durumumuza bakmak ve ’iyi’olanı görmeye hazır olup olmadığımızı fark etmek güzel bir fikir olabilir..

Devamını Oku

Seçimler bitse de yangın korkusundan kurtulsak

21 Mart 2009

Seçimlere bir hafta kala sokaklarda bayraklardan geçilmiyor. İlk bakışta şenlik havası verse de bu bayrak yarışı büyük bir tehlikenin de kaynağı olabilir.Çünkü birbiriyle yarış halinde olan partiler, sokakları boydan boya bayraklarla donatırken tüm elektrik direklerini kullanıyor.Dar sokaklarda ise bir ucu elektrik direklerine tutturulan bayrak demetlerinin diğer uçları da evlerin pencerelerine, pervazlarına iliştiriliyor.Bayrakların neredeyse tamamı çok kolay yanabilecek maddelerden yapılmış. Sokağın bir ucundan tutuşabilecek bayraklar yıldırım hızıyla sanki bir dinamitin fitili gibi yanarak tüm sokağı sarabilir.Çıkacak küçük yangınlar elektrik direklerinde kontak atmasına neden olabilir ve bu durumda yangınlar bir anda sokaktaki tüm evleri sarabilir. İtfaiye yetişene kadar koca bir sokak “seçim bayrağı gazisi” haline gelebilir.Sadece yangın da değil. Pek çok yerde kimi rüzgârdan, kimi rakip partilerin “kesme eylemlerinden” dolayı bayrakları tutan ipler kopup sarkıyor. Bu, araçlar için tehlike yaratırken özellikle sokaklarda oynayan çocuklar için de sakıncalı. Şimdi çok geç tabii ama bu seçimler gelip geçecek. Bundan sonra şu bayraklarla süsleme işine de bir çeki düzen vermek gerek. Zaten boşuna masraf olan bayraklar kentin belli bölgeleri dışında kullanılmamalı.Bunları yazarken aklıma 1960’lı 70’li yılların seçimleri geldi. O zamanlar böyle her parti önüne gelen yere afiş ya da bayrak asamazdı. Seçimlere bir ay kala kentin önceden belirlenmiş duvarlarında her partinin aynı büyüklükte afiş yapıştırmasına imkân sağlayan alanlar yaratılırdı.Böylelikle tüm partilerin afişleri yan yana dururdu. Vatandaş da bu afişlere bakarak partiler arasında kıyas yapma olanağı bulurdu.Sonra parti sayısı arttı, demokratik özgürlük adına kentin tüm duvarları siyasi propagandaya açıldı. İşin de tadı kaçtı.Bundan sonraki seçimlerde 60’lardaki yöntem tekrar uygulanabilir. *** Erdoğan’a “Neden kemer takmadın?” sorusu Başbakan Erdoğan İstanbul’daki tünellerin ilkinin açılış törenine katıldı ve tünelden otomobil ile geçen ilk kişi oldu. Ama Erdoğan araç kullanırken bir ayrıntı dikkatlerden kaçmadı. Yasal zorunluluk olmasına rağmen Erdoğan emniyet kemerini takmamıştı.İşte bu konu DSP İstanbul Milletvekili Ahmet Tan tarafından soru önergesi haline getirildi. Tan soru önergesinde biraz ironik bir üslup kullanarak şöyle diyor:“14 Mart 2009 günü, İstanbul’da Piyalepaşa Tüneli’nin açılışında makam otonuzu bizzat kullanırken sizin ve yanınızdaki Belediye Başkanı Sayın Kadir Topbaş’ın emniyet kemeri takmadığınıza bütün kamuoyu, medya aracılığıyla tanık oldu. Devlet, siyaset ve belediye adamlarının halka iyi örnek olmak gibi manevi sorumlulukları bulunduğunu siz de takdir edersiniz. Sayıştay’ın TBMM’ye sunduğu raporda, ölümlü trafik kazalarına yol açanların yüzde 50’sinin ilkokul mezunu olduğu nazara alınırsa bu sorumluluk daha da artmaktadır. Emniyet kemeri takmadan araç kullanmanın yanlışlığını ve tehlikesini bu soru önergesi vesilesiyle, lütfedip kamuoyuna açıklar mısınız?” Tan, soru önergesinde ayrıca Karayolları Güvenliği Yüksek Kurulu’nun da bir kere için bile olsa toplantıya çağrılmamasının nedeni de soruyor. *** Sokak ortasında durdurup adam aramakSon günlerde özellikle Beşiktaş ve Beyoğlu ilçelerindeki bazı polis uygulamaları konusunda şikâyetler alıyorum.Kısaca GBT diye bilinen Genel Bilgi Toplama adı altında vatandaşlar gün ortasında durdurulup aranıyor ve kimlikleri kontrol ediliyor.Konuyu daha önce de yazmıştım. Bazı havaalanlarında uçağa binerken yapılıyordu bu uygulama. Yöntemi eleştirmiştim, şu sıralar kalkmış, belli ki artık insanları rahatsız etmeden yapılıyor uygulama.Şimdi yapılan ise havaalanlarına göre çok daha kaba bir yöntem. Sokakta yürüyorsunuz, bir polis önünüzü kesiyor ve hüviyetinizi istiyor. Üst baş araması yapılırken bir görevli de taşınabilir bilgisayardan hüviyetinizi kontrol ederek “aranan” biri olup olmadığınıza bakıyor.Bu yöntem insanları çok aşağılayıcı bir şey. Örneklerini yıllar önce faşist diktatörlüklerde görürdük ancak. Tabii bu yazı da tıpkı daha önce yazdıklarım gibi kimileri tarafından eleştirilecek. Yine diyecekler ki “Her şey güvenliğimiz için, bir suçun yoksa niye gocunasın ki.” Doğru, bu ülkenin bakanı bile telefon dinlemelerine karşı “Saklanacak bir şeyi olmayan korkmasın” diyorsa, sıradan vatandaşlar da bu tür duygular içinde olur.Ama konu ne kadar güvenlik olursa olsun, bir hukuk devletinde, önlemler insanları aşağılayarak, küçük düşürerek yapılmamalı.Ne yazık ki polis asli görevini en kolay yola başvurarak yapıyor. Sonra da diyor ki “Bu uygulama sayesinde kaç aranan ismi yakalardık biliyor musunuz?” İşte sihirli savunma bu. Halkım da saf saf bunu destekliyor. *** Enteresan ilanın sırrı anlaşıldıHızlı trenin sefere girişi nedeniyle, ihaleyi alan firmanın “Başbakan ve bakanlarla, devlet memurlarına teşekkür” ilanı vermesini “enteresan” diye niteleyen yazımı hatırlarsınız.Bu gariplik dikkatimi çekmiş ve bu başlığı atmıştım. Cevabını ise Necati Doğru ve Yiğit Bulut’un ısrarlı yazılarından almış oldum. Hızlı denilen tren meğer Avrupa’nın en yavaş ve en geri teknolojisine sahipmiş. İhale açılış fiyatının çok üstünde bir fiyatla bitmiş.Böyle bir durumda yapımcı firmalar nasıl olup da “Biz şöyle güzel bir iş yaptık?” diye ilan versinler ki. Tam tersine hızlı tren dünyasının en yavaş ve en geri teknolojisini, en hızlı ve en yeni teknolojiymiş gibi kabul edip ihaleyi yüksek fiyattan kendilerine veren iktidara teşekkür etmek zorundalardı. İlanın öyküsü gerçekten çok “enteresanmış” meğer. *** Evli gibi Yıldırım Tuna’dan: İş adamı genç sevgilisiyle kaçamak yapmak için gittiği göl kenarındaki sessiz otelin otoparkına girmiş. Arabasından indikten sonra “Sevgilim” demiş, “Evli olmadığımızı anlasınlar istemiyorum, bavulları sen taşır mısın?”

Devamını Oku

Öteki günlükleri de görelim

18 Mart 2009

Mustafa Balbay’ın günlükleri ortalığı kasıp kavuruyor. AKP destekçilerine gün doğdu açıkçası.Dün de yazdım. Bu günlüklerden yola çıkarak “darbe yapılacaktı” demek çok doğru bir saptama değil. Askerler sonuçta kaygı ve endişe içinde “ne yapılması gerektiğini” konuşmuş. Askeri bir müdahaleden ziyade, içinde medyanın, sendikaların, sivil toplum kuruluşlarının, iş dünyasının olduğu bir “bir araya gelmekten” söz etmişler. Bugünkü dünya koşullarında bir darbe yapmanın mümkün olmadığını da görmüşler.Tüm bunlara karşın, askerlerle kimi gazetecilerin bu konuları uzun uzun konuşmaları hoş değil ve rahatsız edici. Bir gazeteci hangi kurum, kuruluşla olursa olsun bu kadar içli dışlı olmamalı.Ancak gelelim şimdi işin başka boyutuna.Mustafa Balbay’ın üzerinden “demokratlık” gösterilerine soyunan kimi gazetecilerin de (varsa) günlüklerini çok merak ediyorum.Örneğin hemen her gün Başbakan’ın yanına girebilen, gitmese de telefonla konuşan gazeteciler var. Bu gazeteciler ne konuşurlar? Neden bu kadar sıklıkla Başbakan’la buluşurlar? Bu sohbetler sadece haber alma özellikli midir, yoksa gazeteci Başbakan’a bilgi verdiği gibi akıl vermeye de kalkmakta mıdır?Başbakan gibi kimi bakanlarla al takke ver külah olan gazeteciler yok mu? Olmaz olur mu? Onlar ne konuşur, ne söyler?Ya da kimi savcıların odasını çat kapı çalıp giren gazeteciler ne konuşmaktadırlar? Sadece haber alabilme heyecanı mı duymaktadırlar yoksa görüşlerine katılmadıkları kişiler hakkında özel bilgiler de vermekte midirler?Emniyetten, MİT’ten çıkmayan gazeteciler de var. Acaba onlar aldıkları bilgilerin ne kadarını “özgür habercilik” adına okurlarıyla paylaşmakta ne kadarını kendilerine saklamaktadırlar? Eğer günümüz “her şeyin konuşulduğu” ve bir anlamda “bağırsakların temizlendiği” günse, herkesin günlüklerini okuyalım.Görelim bakalım Başbakan falanca iş adamını yok etmeye kararlı olduğunu hangi gazetecilere söylemiş?Görelim bakalım bir bakan kimin başının yakılacağının mesajını önceden bir gazeteciye vermiş?Görelim bakalım savcı kimin gözaltına alınacağını hangi gazeteciye söylemiş, hangi gazeteci verdiği bilgilerle birilerinin hakkında dava açılmasını sağlamış?Görelim bakalım gizli olması gereken kimi belgeler hangi gazetecilere nasıl bir sohbet sonunda teslim edilmiş?Herkesin yüreği yetecek mi?***** Antalya halkı ne yapacak?Geçen yerel seçimlerde en şaşırtıcı sonuçlardan biri Antalya’dan gelmişti. Türkiye’nin en önemli turizm merkezinde AKP kazanmıştı. Bir turizmciye “Bu nasıl oldu?” diye sormuştum. Verdiği cevap çok ilginçti: “Antalya halkı pragmatik davrandı.” Yanisi şu: Antalya bir turizm merkezi ve sürekli gelişiyor. Eğer yerel seçimleri iktidara muhalif bir parti kazanırsa turizm yatırımları engellenebilir. O halde en iyisi AKP’den birini seçmek. Menderes Türel, kimlik ve kişilik olarak aslında AKP profiline çok uymuyor. O halde böyle bir kişi AKP patenti altında seçilirse, iktidarın bakışı da değişir.Sonuç böyle oldu. Antalya, İzmir gibi kenara itilen bir kent muamelesi görmedi. Menderes Türel de AKP’ye bağlılık konusunda bir arıza çıkarmadı.Peki şimdi durum nasıl? Gözlediğim kadarıyla geçen beş yıl içinde Antalya “AKP olmazsa yanarız” psikolojisinden kurtulmuş. Antalya’nın CHP adayı Mustafa Akaydın Akdeniz Üniversitesi’nin eski rektörü. Aynı zamanda Üniversitelerarası Kurul’un da başkanlığını yapmış, saygın ve aydın bir bilim adamı.Ama daha önemlisi 12 yıl sürdürdüğü rektörlüğü sırasında tıpkı Eskişehir Anadolu Üniversitesi Rektörü Yılmaz Büyükerşen gibi kentle üniversite ilişkisini çok iyi tutmuş, kente pek çok hizmet yapmış. Şimdi Akaydın da bunu belediye başkanı olarak sürdürmek istiyor. Annem babam emeklilikleri boyunca 20 yılı aşkın Antalya’da oturmuşlardı. Bu nedenle Antalyalı pek çok tanıdığım var. Onlardan aldığım izlenim ise şöyle: Antalya’da AKP’nin bu kez kaybetmesi sürpriz olmaz.*****Engellilere iş için hayırlı bir projeEkonomik kriz çalışanları kırıp geçirirken, engelli olanların iş bulması daha da zorlaştı. Kriz olmayan dönemlerde bile iş bulmakta ki yasal zorunluluk olmasına rağmen, zorlanan engelliler şimdi ne yapacaklarını hiç bilemiyor.Bugün size geçen ay Gebze’nin Eskihisar Köyü’nde katıldığım bir sohbet toplantısı nedeniyle gezip gördüğüm ve yeni öğrendiğim Enişmer’den söz etmek istiyorum.Enişmer “Engelliler İş Merkezi”nin kısaltılmış hali. Gebze Rotary Kulübü’nün projesinden yola çıkılarak Gebze Kaymakamlığı, Çayırova Belediyesi, Gebze Ticaret Odası, Gebze İş-Kur Müdürlüğü ve Gebze Sosyal Hizmetler Müdürlüğü’nün iştirakiyle kurulan Enişmer’de şu anda 35 engelli vatandaş çalışıyor.Tamamı engelli olan çalışanlar bölgedeki sanayi şirketlerinin bazı ara mallarını bu merkezde üretiyor.Beni bu tesise eski okul arkadaşlarımdan Ali Dümen götürdü. Sanayicilik yapan Ali Dümen, Gebze Rotary Kulübü’nün bu merkeze çok önem verdiğini belirterek “Arkadaşımız Sedat Bilgiç kendini buraya adadı. Gebzeli sanayici İbrahim Başaran’ın da büyük katkısıyla engellilere önemli bir yol açıldı. Bu yöntem tüm Türkiye’ye yayılabilse engelli vatandaşlara yönelik çok büyük bir hizmet olur” dedi.Kâr amacı gütmeyen Enişmer kazancının bir bölümünü çalışanlara maaş olarak dağıtırken, diğer bölümüyle de başka engellilere istihdam yaratmak için olanaklar arıyor.*****Refleks ve itirafBazı gazetelerdeki bazı yazarları okurken güleyim mi ağlayayım mı bilemiyorum. Çünkü iri iri laflar ederken öyle itiraflarda bulunuyorlar ki, insan şaşıyor.Örneğin bir hafta arayla iki Star Gazetesi yazarı kendilerinin de “Ergenekoncu” ilan edilmesinden yakındılar.Garip bir durum. İki yazar da birer yazı yazmış. Ama okur kitleleri ve dayandıkları odaklar bu yazılardan pek hoşlanmamış. Bu nedenle iki yazar da “Siz de mi Ergenekoncu oldunuz” tepkisi alımış ve bundan duydukları mutsuzluğu dile getirmişler. Aslında ortaya çıkan gerçek şu: AKP ve yandaşları o kadar tek taraflı davranmaya alışmış ki, eleştiri olarak sayılabilecek veya beğenmediği her fikri anında “Ergenekoncu” olarak değerlendiriyor.Belli ki bu bir refleks. “Benden değilsen, Ergenekoncusun.” Ve bunu yaparken gözleri öyle kararıyor ki kendi adlarına çalışanları bile suçlamaktan sakınmıyorlar.Biat medyası için ne kadar da üzücü bir durum.

Devamını Oku

Bu günlüklerden darbe çıkmaz

17 Mart 2009

Mustafa Balbay’a ait olduğu ileri sürülen günlükler gündeme bomba gibi düştü. Bunlara hemen “İşte darbe planları” demeden düşünmek gerek.Bu tür konularda bence “niyet” daha önemlidir. Yani olaya nasıl yaklaşmak istediğinize bakar her şey. Bu günlüklere isterseniz “darbe hazırlığı” diye bakarsınız ama “Bunların darbeyle ne ilgisi var” da diyebilirsiniz.Bu nedenle bu günlüklerin tutulduğu ileri sürülen tarihlere dönmek gerek.AKP’nin yüzde 34 oyla Meclis’te üçte ikilik bir çoğunluğu bulması, laiklik endişesi taşıyan, AKP’nin Türkiye’yi bir İslam devletine dönüştüreceğine inanan milyonlarca kişi için şok etkisi yaratmıştı.28 Şubat’ta “irticanın önünün kesildiğine” inanan Silahlı Kuvvetler için de durum pek farklı sayılmazdı. Elbette onlar da aralarında gelinen noktayı umutsuzluk olarak nitelendiriyordu.Ancak bu endişeleri dile getirmekle “darbe planı yapmak” aynı şey mi?Yine tekrarlıyorum, sorunun cevabı niyete bağlıdır. Evet, askerlerin kimi gazetecilerle, sendikacılarla oturup konuşmasını ve çare aramasını, ordunun en tepesindeki kişiyi de engel olarak görmesi “darbe planı yapmak” olarak algılanabilir.En azından “Koca komutanlar, gazetecilerle bu tür konuşmalar yapmalı mı?” sorusuna haklılık kazandırır.Ancak şunu da bilmeliyiz: Asker eğer darbeye karar verdiyse bunu gazetecilerle, sendikacılarla konuşmaz. Asker 27 Mayıs’ta da, 12 Mart’ta da, 12 Eylül’de de kimseyle uzun konuşmalar yapmadı, fikir alışverişinde bulunmadı. Şartların hazırlanmasına olanak sağladı ve günü gelince de balyoz gibi indi.Balbay’a atfedilen günlüklerden anlıyoruz ki, asker böyle bir hazırlık içinde değil. Tam tersine bunun demokratik yoldan nasıl halledilebileceğini sorgulamaya çalışıyor.Bu nedenle medyanın, sivil toplum kuruluşlarının, hatta iş dünyasının nasıl bir araya getirilebileceği konuşuluyor. Günlükleri okurken dikkat ettim, darbe çağrısı olarak algılanacak konuşmaları askerler değil diğerleri dile getiriyor. Hatta askerler “bir darbenin mümkün olamayacağını” söylüyor.*****Yeniden kredi kartlarıBazı yazılar vardır, kimileri ya doğru dürüst okumazlar ya da işlerine geldiği yöne çekerler. Kredi kartları ile ilgili dün yazdığım yazıya gelen tepkilerde buna benzedi işte.Başbakan’ın “Kredi kartı mağduru olmaz, onlara dürüst gözüyle bakmam” sözlerini eleştirdiğim yazımı, özellikle AKP hayranı okurlar nedense tersten okumuş. Sanmışlar ki bu yazıyla kredi kartı borçlarının silinmesini istiyorum.Bu nedenle yazının ana fikrini tekrarlamak istiyorum:Kredi kartı borcunun silinmesi diye bir şey söz konusu olamaz, bunu kimse talep de edemez.Kredi kartları bankalar tarafından sokak ortalarına kurulan işporta tezgâhlarından bir imza karşılığı peynir ekmek gibi dağıtıldı.İktidar ekonomiyi çok iyi gösterebilmek için kredi kartı yoluyla yapılan tüketim harcamalarını körükledi. 24 aya varan taksitlendirmeler tüketimi cazip hale getirildi.Ancak kredi kartı faizlerinin yüksekliği konusunda kimseye ayrıntılı bilgi verilmedi. Bu koşullar minicik yazılarla dolu sözleşmelerin içine kondu.Kredi kartlarını ekonomik sıkıntıyı biraz olsun aşmak isteyenlerin can simidi oldu. Vatandaş “asgari tutarı” ödeyip zaman kazanarak aslında geleceğini satın aldı.Vatandaş geleceğini satın alırken iktidar oluşan hareketliliği ekonominin ne kadar iyi olduğunu anlatmak için kullandı.Kredi kartı borcunu ödeyemeyenlerin büyük bölümü ekonomik kriz yüzünden işleri durma noktasına gelenlerle işsiz kalanlardır. Bu insanlar şimdi kredi kartı kullanamadıkları halde üst üste faiz binen borçlarının temerrüte düşmesi tehlikesiyle karşı karşıyadır.İşte mağdur olarak adlandırılan kesim, ana borcunun ötesinde yüksek faiz kıskacı içinde ezilenlerdir ve onlar, biraz hatalı olsalar da tek sorumlu değildirler.Bu nedenle mağdur olarak tanımlanan kesim dürüstlükten sapmamıştır. Kurtarılması için borcunun silinmesi değil, vicdansız faiz ağından çekilip alınmaları gereklidir. ***** RahatsızlıkMustafa Balbay’a atfedilen günlükleri okurken ister istemez şu soruyu birkaç kez sordum: “Bir gazeteci askerlerle bu kadar çok sık bir araya gelmeli mi?” Hayır, gelmemeli. Sadece askerle değil, başka kişi ve kurumlarla da bu kadar sık bir arada olmamalı. Bir gazeteci olarak toplumun bütün kesimleriyle ilişkide olmak görevimizin bir parçası. Ancak bu hiçbir şekilde sürekli birliktelik, fikir alışverişi ve giderek çıkar ilişkisi haline de dönemez.Bu nedenle Mustafa Balbay’ın “haber alma özgürlüğü adına” Genelkurmay’a ve kuvvet komutanlıklarına gitmesi son derece normal. Ama sıklık ve sayı fazlalığı biraz dahatsız edici.*****Demirel’in tespitiSabahattin Önkibar’ın yazısından okudum. Süleyman Demirel’i ziyaret etmiş ve seçim tahminini sormuş.Demirel çok temkinli bir politikacıdır. Lafının nereye gideceğini iyi bilir ve bunu da ustalıkla yapar.Okuduğum satırlardan, halkı çok iyi tahlil ettiğini bildiğim Demirel’in de AKP’nin aldığı oy konusunda şaşırmış olduğu anlaşılıyor. Şöyle diyor Demirel: “Sıkışan, zorda kalan insan kusur ve müsebbip arar. Bugün de aranacaktır ancak bir şeyin altını çizeyim, müthiş bir karartma ve propaganda var. Bu tablonun sorumlusu olanlar adeta hesap sorar tarzda geziyorlar. Sanki iktidarda onlar değil de başkalarıdır. İlginçtir ahalinin bir kesimi de onlara hâlâ inanıyor. Bu şaşılacak şeydir ama ilanihaye olmaz bu.” Demirel daha sonra her zaman yaptığı gibi olayı bir espriye bağlayarak Kastamonu’da yazdığı rivayet edilen bir tabelayı hatırlatıyor. Hani adamın biri yolun kenarına bir uyarı yazısı yazmış, “Taş düşebilüü, ağaç düşebilüü, hatta ayu çıkabilüü” diye. Demirel de bunu hatırlatıyor.AKP ve başkanı kibirli biçimde sanki ilanihaye (sonsuza kadar) iktidarda kalacağını düşünüyor. Ama belli mi olur, “Taş düşebilüü...”***** HayaletYıldırım Tuna’dan: Tarihi İskoç şatosunun karanlık taş mahzenlerini yanındaki yaşlı rehberle gezen genç kız turist bir ara “Brrrr..” demiş korkudan titreyerek, “Umarım burda hayalet falan yoktur.” Yüzü kireç gibi bembeyaz, siyah simokin giymiş yaşlı rehber “Yok, kesinlikle yok...” demiş, “Ben 300 yıldır bu şatodayım, inanın hiç rastlamadım!”

Devamını Oku

Ekonomiyi o “dürüst olmayan” kredi kartı mağdurları ayakta tuttu

16 Mart 2009

Başbakan Erdoğan Eskişehir’de yaptığı konuşmada aynen şunları söyledi: “Kusura bakmasınlar kredi kartının mağduru olmaz. Kredi kartı sebebiyle borçlananlar olur. Onlara da dürüst gözüyle bakmam. Fazlasını kullanma. Bunları bağışlayın, diyorlar. Alın teriyle kazananın hakkı ne olacak.” Başbakan’ın sözlerindeki “Onlara dürüst gözüyle bakamam” cümlesini çıkarın, bir mantık hatası yok. Ekonomi için son derece geçerli bir ifade.Ancak Türkiye’de durum farklı. İktidar ekonomiyi iyi gösterebilmek adına yaptığı uygulamalarla halkın bir bölümünü “bilerek ve isteyerek” kredi kartı mağduru durumuna düşürdü.Öncelikle şunu söylemek gerek: Türkiye’de geçtiğimiz 5 yıl içinde kredi kartı almak kadar kolay bir şey yoktu. Ara sokaklardaki işportacıları kovalayan belediye zabıtaları, neredeyse her sokak başına bir işporta tezgâhı kurup gelene geçene kredi kartı veren bankalara karşı hiçbir şey yapamadı.Kredi kartları bir imza karşılığında verildi, anında kullanıma açıldı.Doğrudur, herkes “ayağını yorganına göre uzatacak” ve gelirini aşan harcamalardan kaçınacak. Ama lütfen elinizi vicdanınıza koyun. Hepimiz insanız. Hangimiz sadece tüketime yönelik adeta beyin yıkayan propagandaların etkisi altında kalmayız.Hangimiz dünyanın hiçbir yerinde görünmeyen 24 aya kadar varan taksitlendirmelerin cazibesine kapılmayız.Hangimiz çok sıkıştığımızda efelenip “Borç yiğidin kamçısıdır” demeyiz. Ve yine elimizi vicdanımıza koyup söyleyelim; eğer bu kartların cazibesine kapılıp da 43 milyon kredi kartıyla milyarlarca liralık alışveriş yapmasaydık, kriz öncesi ekonomi söylendiği kadar parlak olabilir miydi? Tehlike için o zaman çok kişi uyarmıştı, ama ne iktidar ne bankalar aldırmadı bile. Halk tüketime teşvik edildi, borçlara da yüksek faiz uygulandı. Biliyor musunuz ki kredi kartı faizleri yıllık yüzde 70’lere varıyor.Elbette herkes borcunu son kuruşuna kadar ödeyecek. Elbette gerekirse evindeki eşyasını, altındaki arabasını, televizyonunu belki de evini haciz memurlarına teslim edecek. Bu halk borcuna hep sadık kalmıştır.Ama bu halk kredi kartı mağduru edilmiştir, bu gerçeği de kimse örtbas etmesin. Hele Başbakan’ın “Onlar dürüst değil” sözleri yüreklere saplanmış bir hançer gibidir.*****Acun’a tebriklerBasit bir şans yarışmasını sevgi dolu tavırları ve esprileriyle Türkiye’nin en çok izlenen programı haline getiren Acun Ilıcalı gerçekten harikalar yaratıyor.Eğitim imkânını güçlükle bulan çocuklarla özürlülere olan duyarlılığını hemen her programında gösteren Acun Ilıcalı Pazar gecesi milyonlarca lira bağış toplayarak bir rekor kırdı. Canlı yayında neredeyse Türkiye’yi uyutmayan ve engelliler için bağış toplayan Acun Ilıcalı bir kere daha halkın gönlündeki en güzel yere oturdu.Bu arada engelli çocuklar için yıllardır büyük çabalar harcayan Yavuz Kocaömer’in, kimi kötü niyetliler tarafından eleştirildiğini ve engellenmeye çalışıldığını öğrenmek çok üzücüydü.TESYEV, Türkiye’nin en iyi hizmet veren vakıflarından biri. Böyle bir vakfın “yolmaya alışmış” kimileri tarafından eleştirilmesi elbette kimsenin umrunda bile olmaz. Acun Ilıcalı böyle yararlı bir vakfa destek verdiği için de ayrıca alkışlanmalı.*****Hep gelen mesajlardan biriGüneydoğu’da vatani görevini yaparken hayatını kaybeden Mehmetçikler ikiye ayrılıyor. Eğer bir çatışmada, baskında, mayın patlamasında ölüyorsa şehit statüsüne alınıyor. Bunun dışındaki ölümler ise sıradan kabul ediliyor. Ama olan ailelere oluyor.Bu konuda çok sık aldığım mesajlardan birisini sizlerle paylaşmak istedim:“Sayın Can Ataklı; Ben İzmir’den İsmail Gencer. Şehit kardeşiyim. Abimi OHAL bölgesinde görev dönüşü askeri aracın kaza yapması sonucu kaybettik. (Er olarak görevini yapıyordu.) Bu sebepten dolayı devlete iş başvurusunda bulundum fakat terörle mücadelede olmadığı için kabul edilmedi. Bizler İzmir’de şehit aileleri olarak bir dernek çatısı altındayız ve benim gibi şehit kardeşi, şehit eşi olan arkadaşlar var. Devletimiz onlara iş vermiş fakat benim gibi olanlarda bu haktan yararlanamamış. Sizden ricam bizim gibi olan insanlara yardımcı olabilir misiniz? Ben üniversite mezunuyum hâlâ bir işim yok, her geçen gün annemin babamın gözleri önünde eriyorum. Benim gibi olan ve çocuğuna bakmak zorunda olan şehit eşleri de var. Lütfen bu konu üzerinde durun çünkü siyasilerin şehit ailelerine söz verdiği “Şehitlik Kanunu “halen çıkarılmadı. İlginize şimdiden teşekkür ederim.”*****Alt tarafı geyik muhabbetiPazar günü kimi okurlardan gelen mesajları okurken güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. Çünkü her Pazar yaptığım gibi bu haftanın Pazar köşesini de mizaha ayırmıştım.Galatasaray’ın Hamburg’da aldığı başarılı sonuçtan sonra final yolunun gözükmesi üzerine, özellikle Fenerbahçelilerin aralarında çok yaptığı bir “geyik muhabbetini” köşeme taşıdım.Bu geyik muhabbeti bir süredir yapılıyor ve inanın pek çok kişi Galatasaray’ın finale çıkmasından çok, bu maçın Fenerbahçe stadında oynanacak olmasını diline dolamış durumda.Hatta, eğer dikkat ettiyseniz, Hamburg maçından sonra bir çok gazetenin birinci sayfasında “Şükrü Saracoğlu’na bir adım daha” başlıkları vardı. Demek ki daha önemli olan maçın oynanacağı stat.Ben de işi gırgıra vurup, “hasta” bir Fenerbahçeli’nin Galatasaray’ın muhtemel bir final oynaması halinde neler hissettiğini yazdım. Eğlence olsun diye.Nitekim pek çok okur bu gırgır yazıyı bu anlamda okudu ve güldü, kimi mesaj atarak daha da gırgır şeyler söyledi. Kimi Galatasaraylılar da beni ve “hasta” Fenerlileri iyice delirtecek hayli esprili mesajlar gönderdiler.Yazının Pazar esprisi olduğunu fark etmeyen bazı okurlar ise çıldırmış gibi öfkeli mesajlar atmış. Hepsine cevap verdim tabii. Şu sıkıntılı günlerde “gırgır” bir yazıya “ciddi” muamelesi yapılması da herhalde “hayatımızın ne kadar stresli olduğunun” bir göstergesi. Demek ki birçok kişinin gülecek hali bile kalmamış.

Devamını Oku

Ekrandan kaçmak minderden de kaçmaktır

15 Mart 2009

Sevgili okurlar; seçime artık çok az kaldı. Bugünden itibaren ikinci Pazar günü yerel yöneticilerimizi seçeceğiz. Siyasiler propaganda gezilerini tam gaz sürdürüyor. Bize yansıyan ise sadece aralarındaki çekişme, karşılıklı hakaret ve küfüre varan sözler.Ekrana çıkmalılarAdaylar ve siyasetçiler elbette seçim bölgelerini karış karış gezecek, vaat ve projelerini anlatacaklar. Buna karşın kamuoyu seçeceği adaylar arasında kıyaslama yapma imkânı bulamamaktadır. Kıyaslamanın en iyi yapılacağı yer televizyon ekranlarıdır. Bu nedenle özellikle büyük oy potansiyeli olan bölgelerde adayların halkın önüne birlikte çıkmaları gerekir.TV ekranı çok önemliTelevizyon neredeyse 70 yıldır siyasette tercihlerin belirlenmesinde en önemli faktörlerden biri. Televizyonun gücünü ilk keşfeden kişi 1960 yılında ABD Başkanı olan John F. Kennedy’dir. İlk kez bu seçimlerde adaylar televizyon ekranında halkın karşısına birlikte çıktılar ve bu da seçim sonuçlarında çok etkili oldu.AKP kaçıyorDünyanın tüm demokratik ülkelerinde seçim öncesi liderler ya da adaylar TV ekranlarına birlikte çıkarak halkın bir kıyaslama yapmasına imkân sağlarlar. Daha önceki seçimlerde Türkiye’de de bu yapılabiliyordu. Ama ne zaman ki AKP iktidar oldu, halkın önüne rakiplerle birlikte çıkma adetinden vazgeçildi. AKP özellikle kaçmaya başladı.Büyüklük kompleksiGerek Başbakan Erdoğan gerekse büyük kentlerdeki AKP adayları rakiplerle birlikte ekrana çıkmayı bir tür küçülme olarak görüyor ve bunu savunuyor. Örneğin AKP’li Başkan Kadir Topbaş “Ben belediye başkanıyım, bu görevi hiç yapmamış biriyle neden ekrana çıkayım” diyebiliyor. Başbakan da zaten “Ben başbakanım” tafrasıyla rakiplerle birlikte çıkılacak ekrandan kaçıyor.Konuma göre değişiyorOysa örneğin aynı Topbaş seçildiği 2004 yılında rakipleriyle birlikte ekrana çıkmak için can atıyordu. Çünkü halka farkını ancak bu yolla anlatabileceğini biliyordu. Şimdi ise kaçıyor çünkü belki de “farkın fark edilmesini” istemiyor bu kez. Keza Tayyip Erdoğan da siyasete adım attığında en büyük güç olarak rakiplerle çıkılacak ekranları görüyordu.Erdoğan’ın tutumu yanlış15 gün sonra yerel seçim olacağı için bu yarışta parti liderlerinin ekrana birlikte çıkmaması anlaşılabilir. Ama Tayyip Erdoğan tüm seçim propagandasını kendi üzerinden götürüyor. Demek ki bu seçimi sadece yerel olarak düşünmüyor. Buna rağmen ekrandan kaçıyor ve pek de geçerli olmayan bir yığın bahane ileri sürüyor.Sorulardan kaçış mı?Bana öyle geliyor ki Erdoğan bir taraftan “Ben başbakanım, herkesle tartışmaya girmem” diye kendisini savunurken aslında olası sorulardan da kaçmaya çalışıyor. Herkes biliyor ki eğer örneğin Baykal’la karşılıklı bir programa çıksa, sorulacak pek çok soru karşısında sıkıntıya girecek. O halde bu sıkıntıdan kurtulmanın yolu ekrana hiç çıkmamak.Yeni ekonomik paketSevgili okurlar; Başbakan Erdoğan, başından bu yana ekonomik krizi hep inkâr etmeye çalıştı, krizin Türkiye’yi teğet geçeceğini savundu. Ama öyle olmadığı hükümetin hazırladığı “geçici önlemler paketi” ile ortaya çıktı. Demek ki kriz varmış. Ama alınan önlemlere bakınca bunların ne kadar ilaç olacağı meçhul.ÖTV ile kime hizmet?Örneğin bazı mallardaki ÖTV’nin alınmaması kararlaştırıldı. Ancak hepimiz biliyoruz ki ÖTV ithal mallara uygulanan bir vergi. Bu durumda vatandaş ithal malları biraz daha ucuza alma şansını bulacak. Ama asıl kazançlı olan bu malları Türkiye’ye satanlar.Fehmi Koru olayıDiğer gazeteleri de izleme şansı bulan okurlar son aylarda Fehmi Koru isimli gazetecinin çok gündemde olduğunu fark etmişlerdir. Özellikle Doğan Grubu’na yönelik Maliye baskısından bu yana Koru, Hürriyet Gazetesi’nin başına geçmek istediğini anlatan yazılar yazıyor. Koru bununla da yetinmeyip Aydın Doğan’a yönelik olarak “Yöneticilerin ve yazarların sana zarar veriyor, bunları at” diyor açıkça.Medyanın durumuAslına bakarsanız bu olay iktidarın medya üzerindeki inanılmaz baskısının da bir itirafıdır. Hiçbir eleştiriye tahammülü olmayan, demokrasiyi sadece kendisine destek verilmesi olarak algılayan ve bunun yolunun da medyadan geçtiğine inanan iktidar, tüm medyayı kontrolü altına almaya çalışıyor. Satın almalarla ve kaynağı belki de halktan yoksullar adına toplanan bağışlarla oluşturulan yeni bir medya türü pazar payını giderek artırıyor.Amaç tamamına hâkim olmakDemokrasiyle pek ilgisi olmayan iktidar, hiçbir aykırı ses istemediği için medyanın tümüne hâkim olmak istiyor. Bunun için de adım adım ilerliyor. AKP’nin hedefinde, içinde AKP’ye de destek veren isimlerin bulunduğu Doğan Grubu var. Buna rağmen iktidar Doğan Grubu’nu yıkılması gerekli bir kale olarak görüyor. Fehmi Koru’nun hayalinde Hürriyet’in başına geçmek olur ya da olmaz, ama bu işin sözcülüğünü yaptığı bir gerçektir.Mahsun KırmızıgülSevgili okurlar; geçen haftanın gündeminde en çok yer alan konulardan biri de Mahsun Kırmızıgül’ün yönetip oynadığı Güneşi Gördüm filmiydi. Bu film her nedense göklere çıkarıldı, dostluğun ve kardeşliğin sembolü gibi gösterildi. Tabuları yıktığı ileri sürüldü.Gerçek bu değilOysa Güneşi Gördüm sadece “çok güzel” bir film. Bir dram. Bir yaşam öyküsü. Ne bir politik mesajı var, ne bir direniş, ne bir fikir. Terörün dağıttığı bir aile dramı, o kadar. Bu nedenle filme başka işlevler yükleme çabalarını yadırgadım. Bu konuda yapılmış başka filmlere haksızlık edildiğini düşünüyorum.Bülent Arınç’ın çıkışıGeçen haftanın garip gündemlerinden biri de eski Meclis Başkanı Bülent Arınç “İyi ki bu askerlerle savaşa girmemişiz” gibi sözler söyledi. Ergenekon nedeniyle tutuklanan kimi generallerin sağlık bahanesiyle hastanelere koşması belki pek çok kişinin zihninde soru işareti oluşturuyorsa da Arınç’ın bu çıkışı yakışık almadı.Buna da dikkatTabii, Arınç’ın sözlerinin yakışıksız olması bazı gerçeklerin konuşulmamasını da gerektirmez. Bazı general ve subayların hastalık bahanelerinin de pek yakışık almadığını söylemeliyiz. Bunun yanı sıra hakkında dava açılan Silahlı Kuvvetler mensuplarının da suspus olması, hiçbir tepki göstermemeleri de dikkat çekici. Hiçbirinin söyleyecek hiç mi sözü yok acaba?Hepinize iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku

Hasta etmeyin adamı be kardeşim

14 Mart 2009

Galatasaray’ın UEFA’da finale doğru gitmesinin “hasta” bir Fenerbahçeli’de yarattığı psikoloji şöyle: Kardeşim anladık, finale doğru gidiyorsunuz. Gözümüz yok. Ama bakıyorum da finalden çok başka bir şeyle ilgilisiniz.Anlamadık gibi yapmayın, sizin amacınız final oynamak değil finali bizim stadımızda oynamak.Hangi akla hizmetse, saygıdeğer başkanımız finalin burada oynanmasını istedi. Eee haklı tabii, stadımız çok güzel, dünyaya parmak ısırtıyor.UEFA kaçırır mı böyle güzel stadı, final maçını da buraya verdi.Verdi vermesine de herhalde başta Aziz başkanımız olmak üzere hiçbirimizin aklına Galatasaray’ın bu stadta final oynayabileceği gelmedi.Şimdi maazallah Galatasaray final oynarsa ne olur?Tamaaam, bir Türk takımının bizim stadta final oynamasından gurur duyarız da, bu Galatasaray olursa başka.Allah sizi inandırsın yüzyıl sürer havaları.Tabii bir de o güzelim stadımıza yapacaklarını düşündükçe içime fenalık basıyor.Başkanları efendiden bir adam ama ya diğer yöneticiler ve taraftarlar.Bir kere içeri girecekler, güzellik karşısında gözleri kamaşacak, sonra kıskançlıkla sağı solu çizecekler, duvarlara yazılar yazacaklar, koltuklara işeyecekler, belki de torbalarda getirdikleri terslerini ortalığa yayacaklar.Sonra da biz Galatasaraylıların kıçının değdiği koltuklara oturacağız, aklınız alıyor mu?Umarım finali oynamazlar da bu karabasandan kurtuluruz.*****Enteresan bir reklam Reklamı neden verirsiniz? Ürününüzü tanıtmak, böylece satışını artırmak ve kazanç sağlamak için.Bir de “imaj” reklamları vardır. Bu tür reklamlarla direk ürün tanıtımı yapılmaz, firmanın gücü, büyüklüğü, etkinliği anlatılır. Bu da tabii ki dolaylı olarak ürünlerin genel tanıtımı niteliğindedir.Hızlı trenin Ankara-Eskişehir bölümünün devreye girmesi nedeniyle gazetelerde tam sayfa ilanlar yayınlandı, görmüşsünüzdür.Reklamda deniyor ki, “Hızlı tren projesine hız katanlara teşekkürler.” Altında da teşekkür edilen isimler sıralanmış. Başta Başbakan, Maliye ve Ulaştırma Bakanları, müsteşarlar, valiler, TCDD yöneticileri, belediye başkanları...Reklamı veren de Alarko ile ortakları OHL ve G&O.Çok enteresan.Sanki hızlı tren hattı müteahhitleri bu işi kendileri için yapmış da, işin hızlanmasını sağlayanlara teşekkür ediyorlar. Oysa öyle değil. Bir ihale açılmış. Reklamda adı geçen firmalar da en iyi teknolojiyi, en iyi fiyatı vererek ihaleyi kazanmış ve işlerini bitirip teslim etmişler.Yani, teşekkür edilen isimler işin hızlandırılmasını sağlasa da sağlamasa da yüklenici firmalar işi yapacak ve paralarını alacaklar.O zaman bu teşekkürün anlamı ne?Herhalde iktidarın gücü ve bu gücü kullanma yönteminin kimi iş çevreleri üzerinde yarattığı korku ve endişe.Sanıyorum işi para karşılığı yapan firmalar, ayrıca bu tür bir teşekkür edilmesinin bundan sonraki işlerde yararı olacağını düşünmüş.Oysa aynı reklam yine Başbakan ve bakanlarına teşekkür edilerek ama yüklenici firmaların başarısını anlatan biçimde de olabilirdi.Firmalar “Bu işi en iyi biz yapardık ve yaptık da, açılışına Başbakan’ın gelmesine teşekkür ediyoruz” da diyebilirlerdi. Demek ki böylesi uygun görülmüş.Çünkü bu ilanda yüklenicinin başarısı değil, Başbakan ve iktidar övülüyor.Başbakan’ın “Sermayenin kriz yakınmalarına bakmayın, onların işi çok iyi” demesinin etkileri belki de böyle ortaya çıkıyor.*****PAZAR FIKRALARI Bu haftanın fıkraları da tabii Yıldırım Tuna’dan: MendilKadın elinde köşesinden bir pislik gibi tuttuğu ipek mendili sallayarak sert bir ifadeyle “Bu mendil senin işe aldığın yeni kızın değil mi?” diye sormuş kocasına. “Ne? Nerden buldun?..” diye kekeleyerek cevap vermiş adam. Karısı “Ben bulmadım” demiş alaylı ve manalı bir ses tonuyla, “Bizim postacı senin pijamanın sağ cebinde buldu!” FırçalamaAdam: Sana sinirlenip bağırınca hiç cevap vermiyorsun. Sinirini nasıl kontrol altına alıyorsun?Kadın: Hemen tuvaletin deliğini fırçalamaya başlıyorum da ondan.Adam: Bu gerçekten etkili oluyor mu?Kadın: Evet... Senin diş fırçanı kullanıyorum!..Genç hissetmekİki ihtiyar Bill ve John arabalarıyla otoyolda giderken sağda dev bir “mushil ilacı” reklamı ve en önemlisi reklamın altındaki yazı dikkatlerini çekmiş: “Sizi tekrar gençleştirecek tek formül bu!” İki ihtiyar, “Bundan hemen bir şişe almalıyız” diyerek ilk alışveriş merkezine dalıp bir şişe almışlar, oracıkta birer kaşık içmişler ve yola devam etmişler. Birkaç kilometre sonra Bill, John’a sormuş: “Kendini genç hissediyor musun?” John, “Yok” demiş. Bunun üzerine 4’er kaşık daha içmişler ve yola devam etmişler. Aradan 10 dakika geçince Bill tekrar sormuş aynı soruyu. “Hayır” diye cevap vermiş John, “Ama itiraf etmeliyim ki biraz önce çocukça bir şey yaptım!”Ağır torbaOrta yaşlı adam tam bel hizasından bükülmüş, sırtı yere paralel, yüzünde müthiş bir acı ifadesi... Arkasında karısı, ortopedistin muayenehanesine girer girmez “Ahaaa” demiş doktor, “Aileden gelen eklem eğriliği!” Karısı “Hayır” diye cevap vermiş: “Tamamen kendi yapımı... Tek başına çimento torbası kaldırma geriliği!” KırmızılıBir büyükelçilikte verilen kokteylde emekli diplomat, davetlilerden yere kadar kırmızı giysili birine yaklaşıp “Güzel kırmızılı bayan, bu valsi bana lütfeder misiniz?” diye sormuş. “Kesinlikle hayır!” diye sertçe gelmiş cevap, “Birincisi sarhoşsunuz. İkincisi bu çalan vals değil Venezuella Milli Marşı. Ve üçüncüsü ben kırmızılı bayan değil Vatikan Papalık temsilcisiyim. Tövbe.. Tövbe!..”*****Eğer bir adam oynadığı oyunu saçma sapan veya çocukça buluyorsa mutlaka karısı onu yeniyor demektir.

Devamını Oku

12 Mart; solcu aydınların açmazı

13 Mart 2009

Perşembe günü 12 Mart’tı. Bundan 38 yıl önce 12 Mart 1971’de dönemin Silahlı Kuvvetleri emir komuta zinciri içinde hükümete bir muhtıra vermişti. 27 Mayıs askeri darbesinden 11 yıl sonra verilen muhtıra belki de Türkiye’nin bugünlere gelmesine neden olan bir dizi acı, kötü, yıpratıcı etkileriyle, demokrasi ve hukuk dışı anlayışı siyasete sokan bir dönemin başlangıcı oldu.Nice canlar gitti12 Mart, faşist bir dönem olarak belleklerde kaldı ve kalacak. On binlerce kişi işkencelerden, ağır hapis cezalarından geçirildi, yargısız infaz edildi. Hayatlarının baharında, devrimci bir ruhla ideallerini yeşertmek isteyen nice genç öldürüldü. Öğrenciler, aydınlar, gazeteciler, siyasetçiler itildi, kakıldı, ağır hakaretlere maruz bırakıldı. Ve üç idealist genç idam edildi.Demokrasi savaşı1961 Anayasası’nın yarattığı özgürlük ortamında filizlenen pek çok görüşün temel ve ortak noktası demokrasiydi. Özellikle sol ve sosyalist fikirler hızla yayılıyor, çeşitli toplum katmanlarında da büyük taraftar kitlesine ulaşıyordu. Bu elbette sola ve dönemin Sovyet sistemine karşı kale gibi duran kapitalist çevreleri ciddi biçimde rahatsız ediyordu. Kapitalist kesime göre aşırı özgürlükler (!) Türkiye’de sanayinin gelişmesine engel olduğu gibi toplumda da düşmanlığa yol açıyordu.Ordu göreveSolun giderek gelişmesinden ciddi rahatsızlık duyan çevreler önce solun karşısına kurdukları “antisol- milliyetçi” örgütleri çıkardı. Bugünün dinci-gerici-antidemokrat ittifaklarının temeli olan Komünizmle Mücadele Derneği, Aydınlar Ocağı, Birlik Vakfı gibi dernekler bu dönemde oluştu. Ancak ilk başlarda “sağcı entelektüel” niteliği olan bu derneklerin örgütlenip mücadeleyi illegaliteye geçirmelerinin bir süre alacağı görüldü. İşte o zaman devreye asker girdi. Asker sözde artan “anarşi” olaylarını önlemek ama aslında solun önünü kesmek için müdahalede bulundu. Sanki 60’lı yıllarAKP iktidarı ile geçirdiğimiz yılları bir anlamda 60’lı yıllara benzetiyorum. O günün sol kesim demokrasi, özgürlükler, insan hakları konusunda ne söylüyorsa AKP’nin çekirdek kadrosu da aynı söylemi kullanıyor. Ancak arada fark var. O günün sol kesiminin söylemi bilime, akla ve mantığa uygun olduğu gibi son derece de samimiydi. Oysa bugünün iktidarı aynı söylemi Türkiye’yi dönüştüreceği güne kadar sürdürecek.Solcuların karışan kafasıİşte şimdi “liberal” olan 60’lı yılların solcuları, AKP’nin “hedefe giden yolda kullandığı demokrasinin” baskısı altında eziliyor. AKP’yi kendi dönemlerindeki solla örtüştüren liberaller “demokrasiye aykırı düşme korkusuyla” (bilerek ya da bilmeyerek) AKP’ye payandalık yapıyor.Bir tekzip olayıBu yazıya başlamamın ana nedeni 12 Mart’ın yıl dönümü. 12 Mart’ın benim için ayrı bir önemi var. O yılları biraz kıyısından olsa da yaşamışlığın dışında, meslek hayatıma da 1976’da “12 Mart’lara karşı” sloganıyla yayın hayatına atılan Vatan Gazetesi’nde başlamıştım. Bunun dışında aynı günlere denk gelen bir tekzip olayı bu yazıyı yazmamı daha gerekli hale getirdi.AB fonlarından paraBir süre önce çeşitli AB fonlarından yararlanan bazı kişilerin isimlerini verdiğim bir yazı yazmıştım. Neden AB fonlarının hepsi de “Ermenilerden özür dileme kampanyasını başlatan” bu isimlere yöneldiğini de merak ettiğimi sormuştum. Aslında verdiğim liste piyasada satılan bir kitaptan alıntıydı. Yazıda ismi geçenlerden bazıları hemen birer açıklama göndererek “Bu paraları kendi başımıza almadık, pek çok kişinin katkısı olan projelerde çalıştık, cebimize bir şey girmedi” dedi.Açıklamaları yayınladımSonuçta benim yazım bir iddiaydı. İddiaya muhatap olanlar “Böyle bir para almadık” diyorlarsa bunu yayınlamak zorundaydım. Nitekim öyle de yaptım. Üstelik bunları koyarken hiçbir yorum yapmadığım gibi bir kuşku da dile getirmedim. Ancak bir süre sonra işin rengi değişti. Açıklamaları yeterli görmeyen bazı muhataplar bunu mahkeme kararıyla göndermek istedi.Mahkeme reddediyorİlginçtir ki mahkemeler bu tekzipleri reddetmiş. Açıkçası ben çok önemsemedim. Zaten adı geçenlerin çoğunun açıklaması yayınlanmıştı. Ayrıca bu yazıyla bir hata yapmış olabileceğimi de düşünerek sürdürmedim, dürüst davranarak muhatapların da rencide olmamasına özen gösterdim.Ertuğrul KürkçüBu konuyla ilgili olarak değineceğim son nokta Ertuğrul Kürkçü’den gelen tekzip. O yazıda adı geçen her ve “bu yanlış” diyen herkesin açıklamasını koyduğum halde Ertuğrul Kürkçü’nün cevabı neden önemli. Çünkü bu cevap yazısı, hayatı mücadele ile geçmiş bir gazeteci için iç yakıcı, kahredici, çok üzücü bir anlam ifade ediyor.Ne demiştim?O yazıda Ertuğrul Kürkçü ile ilgili aynen şunu yazmıştım: 12 Mart dönemindeki Kızıldere katliamından kurtulan tek kişi olan Ertuğrul Kürkçü, IPS İletişim Vakfı üyesi sıfatıyla AB’den 809 bin 760 euro para desteği sağlamış. Şaibeli bir kurtuluştan sonra Kürkçü’yü AKP’nin payandalarından biri haline getiren ve Avrupa Birliği’nden görülmemiş para yardımları almasını sağlayan hizmetin ne olduğunu merak ediyorum.Kürkçü’nün cevabıErtuğrul Kürkçü gönderdiği tekzipte, tıpkı diğer isimler gibi paranın cebine girmediğini, Bianet adlı internet haber portalının çalışması ve habercilik eğitimi yapması amacıyla kullanıldığını belirtiyor. Cevapta benimle ilgili hakaret olarak da sayılabilecek ifadelere de yer verilmiş. Bunu duygusallığa bağlıyorum.Ama son cümleBuna karşın Kürkçü cevabının son cümlesinde aynen şunu söylüyor: “Kızıldere katliamında benim de öldürülmüş olmamı arzu etmenizi anlayışla karşılıyorum.” İşte bu cümleyi kabul etmem mümkün değil. Çünkü bu haksızlığın da ötesinde insanlık dışı bir duygu. O yıllarda ve 12 Eylül’e giden dönemde mücadele etmiş, bu uğurda pek çok can arkadaşını kaybetmiş ve derin hasar görmüş birine “ölümümü isterdin” gibi ilkel bir düşünceyle yaklaşmak en azından insani değil.Şaibeli tanımlamasıErtuğrul Kürkçü sanıyorum “şaibeli biçimde kurtulan” tanımlamasına öfke göstermiş. Bu tanım bana ait değil. Kimse ne Ertuğrul Kürkçü’nün ne de başkasının ölümünü ister ama 10 kişinin havan toplarıyla katledildiği bir olaydan kurtulmuş olmayı da sorgular ki bizzat Kürkçü’nün arkadaşları yıllarca bunu yaptılar. Artık 37 yıl öncesine dönüp olayı deşmek hiç kimsenin işine yaramaz.

Devamını Oku