Biz tekrar işimize bakalım Erdoğan uyarıyı aldı mı?

8 Nisan 2009

Yerel seçimlerin üzerinden neredeyse iki hafta geçti; şöyle ağız tadıyla sonuçları değerlendiremedik. Tabii ki yazdık, çizdik, söyledik ama bunların etkileri henüz hayata geçmedi.Çünkü araya çok başka şeyler girdi. Önce G-20 toplantısı. Bu toplantıda Tayyip Bey’in esip gürlemesi... Sonra da hüsrana uğraması. Ardından NATO toplantısı. Genel Sekreter bozgunundan sonra Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönüşü ve bunun gizlenmesi için gösterilen çabalar.Ve en sonunda ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyareti seçim gündemini bugünlere kadar öteledi.Ama artık kendi başımıza kaldık. Şimdi ister istemez döneceğiz tekrar seçimlere ve yaratacağı sonuçlara.Seçimden sonra gözler doğal olarak Başbakan Erdoğan’a çevrildi. Kolay değil, Başbakan seçim kampanyası boyunca partisini değil, kendisini ortaya koydu. Alınan sonuç bir anlamda kendi kişisel sorunudur aynı zamanda.Seçim gecesinden bu yana, iş, medya ve siyaset çevrelerinden pek çok kişiyle konuşuyorum.Aldığım ilk izlenim şu: “Tayyip Bey, seçim gecesi, Antalya sonuçlarına değindiği bölüm hariç son derece olumlu bir konuşma yaptı. Seçmenin kendilerini uyardığını söyledi. Bu işareti almış olduğunu umuyoruz.” İşin özeti, beklenti Erdoğan’ın seçim öncesi tavrını bir kenara bırakacağı, intikamcı olmayacağı, 22 Temmuz gecesi balkondan yaptığı konuşmanın özüne döneceği yolunda. Yani Erdoğan’ın bundan sonra daha kapsayıcı bir politika izleyeceği tahmin ediliyor, daha da doğrusu böyle bir umut var. Bana göre bu umut yok. Seçim gecesi de yazdım, Tayyip Erdoğan’ın karakteri buna uygun değil ve sertleşme olasılığı bana göre daha yüksek.Çünkü AKP, demokrasiye yürekten inanan, hukuk sistemine saygılı bir parti değil, bir koalisyon. Bu nedenle AKP’nin iktidardan başka şansı yok, muhalefette kalamaz. Aynı tutulmasa bile Özal’ın ANAP’ı ile benzerlikler taşıyor. Nasıl ANAP da bir iktidar koalisyonuydu ve muhalefete geçtiği an çöktüyse, AKP’nin durumu da aynı. AKP bir süre daha iktidarını sürdürür, Erdoğan sertleşir, sertleşme hata getirir, hata muhalefet doğurur, bu nedenle hatalar daha da hırçınlaştırır ve çöküş tamamlanır.AKP muhalefet konumuna düştüğü an ise biter.***** Eyvah TürklerTam 41 yıldır gazetecilik yapan Sedat Sertoğlu şimdi de müthiş bir işe soyunmuş. Diyor ki “Bu internet inanılmaz bir şey, ucu bucağı yok, gelecek internette. Hiç aklıma gelmezdi günümün neredeyse 16 saatinin ekran başında geçeceğini ama o kadar çok yenilik var ki insan çok şaşırıyor.” Sedat Sertoğlu’na bunları söyleten yayına yeni soktuğu bir internet sitesi. Şimdi sıkı durun, adı çok ilginç: “www.eyvahturkler.com” Bu haber sitesi seçme haberlerden oluşuyor. Her haberin mutlaka bir dış bağlantısı olmasına dikkat ediyor Sertoğlu. “Örneğin” diyor, “Tayyip Erdoğan’ın konuşması bu site için önemli değil, ama eğer konuşmasında bir dış bağlantı varsa işte o zaman bu benim haberim.” Tabii hemen sordum “Neden?” diye. Sertoğlu “Çünkü” dedi, “Biz her şeye kendi açımızdan, Türkiye yerelinde bakıyoruz. Oysa koca bir dünya içindeyiz ve bundan kendimizi soyutlayamayız. Haberleri dış bağlantıları ile birlikte ele alınca inanıyorum ki okurun ufkuna da çok önemli katkılar sağlanacak.” Henüz çok duyurulmamasına rağmen Eyvah Türkler sitesi iki günde ilgi görmüş. Önceki gün baktığımda haberlerin okunma sayısı 7-8’i geçmiyordu. Dün bu sayıların 500’ü geçtiğini gördüm. Demek önümüzdeki günlerde on binleri sonra yüz binleri bulacak.Kutlarım Sedat Sertoğlu. 41 yıldan sonra böylesine bir yeniliğe soyunduğun için.***** Polisin Amerikan hayranlığıABD Başkanı dünyanın neresine gitse protestolarla karşılaşıyor. Bu, Amerikalılar için son derece doğal bir tepki. Pek çok ülkede Amerikan aleyhtarı bu gösteriler zaman zaman şiddetle de besleniyor.Ama hiçbir ülke polisi Amerikan aleyhtarı gösteri yapan kendi vatandaşlarını Ankara’daki kadar şiddet ve öfkeyle tartaklamıyor.Ankara’daki gösterileri ve polisin şiddetini ekranlarda izlerken açıkçası yüreğim daraldı. Bazı göstericiler 7-8 polisin ortasında kaldı, inanılmaz dayak yedi. Gösteri mi önleniyordu yoksa Obama’ya protesto mu cezalandırılıyordu anlamak mümkün değildi. Obama için uygulanan olağanüstü güvenlik polisi strese sokmuş olabilir, müdürleri en küçük bir olay bile çıkmamasını istemiş olabilir, ama bunların hiçbiri her ülkede görülen türden protesto eylemlerini bu kadar vahşice bastırmanın bahanesi olamaz.*****Gün ortasında tacizÜniversite öğrencisi genç kız neredeyse ağlamak üzereydi yanıma geldiğinde. “İnsanlar bu kadar mı duyarsız, bu kadar mı korkak” diye sordu ürkek bakışlarla.Yenibosna’ya yakın Airport Alışveriş Merkezi’nin önündeki köprüden geçerken iri kıyım bir adam musallat olup parasını istemiş.Genç kız “Sadece otobüs param vardı üzerimde, başka para olsa kurtulmak için vereceğim” dedi. İri kıyım adam para alamamış ama genç kızın peşini de bırakmamış.Üniversite öğrencisi çığlıklar atarak o anda gelip geçen yüzlerce kişiden medet ummuş ama inanır mısınız bir kişi bile müdahale etmemiş o adama.Adam sonunda işi sarılmaya kadar vardırmış, genç kız bunun üzerine koşmaya başlamış. Neyse ki kendisini otobüse atmış ve adam yetişememiş.Benzer bir olayı da Kadıköy’den bir okur yazmıştı. O da genç bir kız. Vapurdan inip Şehir Tiyatrosu’nun önünden geçerken bu tür bir tacize uğramış. Geçen ilk taksiye binip kaçmak istemiş ama adam taksinin de önünü kesmiş. Ve o taksici “Abla in aşağı başımı derde sokma” deyip kızı yol ortasında bırakıvermiş. O genç kıza da kimse koşup yardım etmemiş. Neyse ki başka bir şoför arabasına almış ve yolda “Bunlar buraları sardı, kimse korkudan bir şey yapamıyor” demiş.İstanbul garip bir kent haline geldi. Polis ise gün ortasında yoldan gelip geçenleri durdurup “GBT araştırması” adı altında mahcup duruma düşürüyor. Bu tiplerle mücade ise belli ki edilmiyor.

Devamını Oku

Anlaşılan Türkiye kandırılmış

8 Nisan 2009

Sürekli özgürlüklerden, demokrasiden, hukuktan, Kopenhag Kriterleri’nin uygulanmasından söz eden AKP iktidarı Avrupa Birliği’ne üye olmayı yürekten istiyor mu?Hayır, istemiyor. Çünkü eğer gerçekten Batı standartları yerleşirse AKP’nin de eli kolu bağlanacak. Demokrasiyi kendisine bağlılık, hukuku mahkemelerden istedikleri kararlar çıktığında doğru, insan haklarını da türbanın üniversitelerde serbest bırakılması olarak algılayan bir iktidar gerçek demokrasi ve hukuk ortamında tutunabilir mi?AKP’nin aslında AB’yi pek istemediğini son bir haftada uluslararası arenada yaşadıklarımız kanıtlıyor adeta. Dikkat edin, Rasmussen çıkışından sonra Erdoğan’ı ikna etmeye çalışan Batılı ülke devlet adamlarının ortak söylemi şöyleydi: “Türkiye’yi Batı’dan koparmamak gerek.” Demek ki “Türkiye’nin Batı’dan kopma tehlikesi var.” Türkiye’de bir iktidar değişikliği olmadığına göre bu kuşku nasıl oluşmuş olabilir? Tabii ki AKP iktidarının genel tavrından.AKP’nin hal ve gidişi anlaşıldığı kadarıyla Batı’da “bir kopma” biçiminde algılanıyor ve bunu önlemek için ABD bile devreye giriyor.Aslına bakarsanız kaç yıldır AKP’nin AB ile ilgili bir hevesinin olmadığını, asıl dönülmek istenen yerin Orta Doğu ve İslam dünyası olduğunu yazmaya çalışıyorum.AKP sadece lafta AB’den yana. AKP işbaşına geldikten sonra yerini sağlamlaştırmak adına AB’yi kullandı. Bunun için de arkasına kendisini liberal görenleri aldı.Bir taraftan “reform-değişim” gibi sloganlarla yol alınırken, diğer taraftan otokrasiyi andıran bir korku ortamı yaratıldı. Muhalefetin önü kesildi, muhalif sesler ya susturuldu ya da “marjinal” hale getirilmeye çalışıldı.Bunları birkaç yıldır hep yazıp söyledik. Dinlememeyi tercih ettiler.Ama şimdi durum farklı. Çünkü bizzat Batı diyor ki “Aman Türkiye Avrupa’dan kopacak, onu tutmak gerek.” İktidar sahipleri ise Batı’nın bu tavrını “kendilerinden vazgeçilemiyor” diye okumaya çalışıyorlar. Bu nedenle Obama’nın “Siz bulunduğunuz yer nedeniyle önemlisiniz” sözlerini sanki iktidara destek gibi sunmaya çalışıyorlar.Hepsi boşa kürek çekme gibi geliyor bana. Sonuçta iktidarın aslında Batı’dan yana olmadığı, bunu hedefe giden yolda tıpkı demokrasiyi kullandıkları gibi kullandıkları artık iyice ortaya çıktı.*****Resmi araç çıkabilir Bazı zamanlar trafikten kaçmak için Kâğıthane yolunu kullanıp Seyrantepe üzerinden Levent Büyükdere Caddesi’ne çıkıyorum.Seyrantepe’de Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir ulaşım birimi var. Burada çöp kamyonlarıyla hafriyatta kullanılan kamyonlar park ediyor. Bu merkeze doğru gelirken ilginç bir tabelayla karşılaşıyorsunuz, tabelada diyor ki, “Resmi araç çıkabilir.” Yani? Resmi araç çıkarsa ne olur?Yollarda çeşitli uyarılarla karşılaşırız. Örneğin “Fabrika çıkışı” yazar. Bilirsiniz ki önünüze büyük bir araç çıkabilir. Bazı yerlerde tabelada inek resmi vardır. Demek ki çevrede otlatılan sürüler vardır, dikkat etmeniz gerekir. Ya da bir ceylan resmi vardır tabelada.Kastamonu’da adamın biri “Ayu çıkabilüür” diye yazmıştı örneğin.Hepsi tamam da resmi araç uyarısı neden yapılır acaba? Bir üstünlükleri mi var yoksa “Aman dikkat resmi araç çıkar ve hiçbir kurala uymaz, başınızı derde sokmayın” mı denmek isteniyor. Neresinden baksanız bakın komik değil mi?*****İran Cumhurbaşkanı dese ki!.. Başbakan Erdoğan NATO Genel Sekreterliği için fiyasko ile sonuçlanan çıkışında Danimarka’nın ROJ TV’yi kapatmasını istemişti. Sonuçta Obama garantör olarak devreye girdi ve Türkiye sanki tavizler almış gibi yaptı.Bu tavizlerden biri ROJ TV’nin kapatılmasıydı. İktidar demokrasi ve hukuka pek saygı göstermediği için bunu gerçekten taviz sandı. Öyle olmadığı birkaç saat içinde ortaya çıktı.Diyorum ki, bir örnekleme yapalım. Örneğin İran’daki yönetime karşı Şah yanlısı bir televizyon kanalı Türkiye topraklarından yayın yapıyor. İran yönetimi bundan çok rahatsızlık duyuyor ve Ahmedinecad, Tayyip Erdoğan’a “Bu televizyon ülkemdeki teröristleri destekliyor, bunu kapatın” diyor.Tayyip Bey ne cevap verebilir? “Hay hay” diyebilir mi örneğin?Diyemez. Diyeceği şudur: “Derhal incelettireceğim. Eğer terörle ilgili bir kanıt bulunursa hiç zaman kaybetmeden yargıya götürürüz. Mahkemeler de uygun kararı verir.” Demokratik bir hukuk devletinde bundan başkası yapılabilir mi? Danimarka’nın yaptığı da budur. Ama Tayyip Bey’in her hareketinde bir hikmet arayanlar ROJ TV olayını bile “NATO fatihliği” olarak sunuyorlar ya, bravo.*****Yürü bakalımYıldırım Tuna’dan: Ameliyat sonrası hastanın şuuru yavaş yavaş yerine gelince karşısında gördüğü kişiye “Evet doktor..” diye sormuş, “Operasyonum nasıl, başarılı geçti mi?..” Hafif flu gözüken adam “Üzgünüm evlat ben doktor değilim..” diye cevaplamış sonra da eklemiş: “Hemen kalkıp şu ipin üzerinden karşıya geç bakalım önce.”*****Dişlerinize dikkat edinİnsanın başına gelince başkalarını da uyarma ihtiyacı hissediyor. Hele konu sağlık olunca. Önce fıkrası; Yahudi, doktor olmak isteyen oğluna “Hangi dalı seçeceksin?” diye sormuş. Oğlu cevap vermeden “Diş hekimi ol” demiş, “Unutma insanın ağzında 32 dişi var, ama midesi tek.” Şaka bir yana yıllarca dişlerimden çok çektim. Bakmamaktan değil de biraz bünyevi galiba. Ağzımda tedavi edilmedik dişim kalmadı. Geçenlerde kaplama altındaki dişlerimden biri tuttu. Geceyi dar etti bana. Sabah ilk iş değerli dostum Nihat Tanfer’i aradım. Hemen gelmemi söyledi. Oturdum koltuğa, kaplamayı kaldırdı, iki diş birden tedavisi imkânsız hale gelmiş.Çekildi tabii, ama yerine ne konacak... İşte Tanfer orada hünerini gösterdi. Birer buçuk dakikadan üç dakikada (vallahi abartmıyorum) iki implant taktı. 5 saat dişlerim açık gezdim, sonra tekrar gittim üzerine geçici bir kaplama taktı ve rahata erdim.Uzun lafın kısası, sağlığınıza çok dikkat edin. Özellikle dişlere, çünkü dişler sinir sistemini de etkiliyor ve pek çok hastalığa neden oluyor. Çektiğiniz korkunç acı da kâr kalır yanınıza.*****Aptal bir adam utanılacak bir şey yaptı mı, görevini yerine getirdiğini söyler.

Devamını Oku

Obama öpünce kopan alkış

6 Nisan 2009

ABD Başkanı Obama, Meclis konuşmasını bitirip de Tayyip Erdoğan’la öpüşünce AKP milletvekillerinden bir alkış koptu.Neden? Başbakanımızın ABD Başkanı ile öpüşmesi alkışlanacak kadar güzel bir olay mı?Hemen söyleyeyim ki, Obama ile Erdoğan’ın öpüşmesinin hiçbir olumsuz tarafı yok. Altında da bir şey aramıyorum. Ayrıca bizim için çok normal olan bu davranışı Obama düşünsün. Bu fotoğraflar Amerikan basınında yayınlanınca hakkında söylenecekleri o düşünsün.AKP ve yandaşları Obama’nın Türkiye’ye gelişini, NATO krizi konusundaki garantör tavrını iktidarın gücüne ve başarısına bağlamak istiyorlar. Garip bir çelişkidir, Türkiye dünyada Amerikan aleyhtarlığının en fazla olduğu ama aynı zamanda Amerika’dan gelecek mesajlara da en çok kulak veren ülke durumunda.Dış politikayı iç politika malzemesi yapmak isteyen AKP kurmayları ısrarla Amerikan yönetiminin AKP iktidarının arkasında olduğunu vurgulamaya çalışıyor. İşte bu nedenle Obama, Erdoğan’ı öpünce milletvekilleri de “Başkan bizi destekliyor daha iyi kanıt olur mu?” diye düşündüler herhalde.Oysa Obama’nın bir dünya lideri kalitesinde yaptığı konuşma çok daha önemli. Birincisi Obama “Türkiye’nin çok önemli olduğunu” ısrarla tekrarladı. “Siz bulunduğunuz yer nedeniyle çok önemlisiniz, medeniyetleri ayıran değil buluşturan bir noktadasınız” dedi. Demek ki iktidarda kim olursa olsun aslolanın Türkiye olduğu gerçeğini vurguluyor Obama.ABD Başkanı’nın konuşmasına Atatürk’le başlaması “Canlı laik demokrasiniz var” demesi bence önemli bir işaretti. Demek ki Amerika Bush yönetiminin o akılsız Orta Doğu projesinden ve Türkiye’yi bir (ılımlı) İslam devleti gibi görme politikasından tamamen sıyrılıyor. Obama bana göre İslam dünyasına mesajını da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden verdi. Ailesinde Müslüman olduğunu söyleyen ve İslamiyet’le bir illiyeti bulunduğunu belirten Obama, ABD’nin İslam dünyasına düşman gibi bakmadığını açıkça anlattı. Ancak Obama isim vererek dini şiddet ve siyaset aracı olarak kullananlara karşı da taviz vermeyeceklerini söyleyerek İslam’la terörü ayırdı. İzlediğim kadarıyla Obama son derece etkili ve güzel bir konuşma yaptı Ankara’da. Ancak önemli olan konuşmalar değil bu konuşmalarda verilen mesajların Türkiye’ye de yararlar sağlayacak biçimde uygulanmasıdır.*****Fransa’yı hiç dert etmedikBaşbakan, Rasmussen’in Genel Sekreter olmasına karşı olduğunu açıklayarak birkaç saatlik kriz yarattı. Ama kriz Merkel’in deyimiyle “kararlılıkla” atlatıldı, Türkiye’nin ağzına bir parça bal çalındı ve yola devam edildi.Oysa aynı saatlerde NATO’da başka birçok önemli konu daha görüşülüyordu. O da Fransa’nın tekrar NATO’nun askeri kanadına dönüşüydü.Fransa Devlet Başkanı Sarkozy, ABD Başkanı Obama’nın “Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne alın” çağrısına anında cevap vererek “Türkiye’yi alamayız” dedi. Yani AB yolundaki en büyük engelimiz Fransa, sonra Almanya geliyor ama Merkel biraz daha ihtiyatlı. Böyle bir durumda Türkiye’nin Rasmussen krizi yaratmak yerine, belki kamuoyu önünde değil ama kapalı kapılar ardında Sarkozy’yi sıkıştırması çok daha akılcı ve mantıklıydı. Her nedense Rasmussen krizi çıkaran ve 2 saat sonra da çark eden Türkiye, Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönüşüne seyirci kaldı.Rasmussen olayını zafer gibi sunmak isteyenlerin Fransa konusunda ağızlarını hiç açmaması çok manidar.***** Dakika bir gol ikiAKP ve yandaşları Erdoğan’ın NATO’daki eylemini “büyük zafer” gibi sunmaya çalışıyor ama daha ilk dakikada iki gol yedik bile.Erdoğan, Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri olmasına karşı olduğunu söyledi, aradan iki saat geçmeden Rasmussen bu göreve getirildi. Bize söylenen “büyük tavizler” aldığımız yolundaydı.ROJ TV: Danimarka’dan yayın yapan ve PKK’nın yayın organı olduğu söylenen ROJ TV’nin kapatılması için söz verildiği söylendi. Oysa gerçeğin bu olmadığı hemen anlaşıldı. Rasmussen Danimarka’nın demokratik bir hukuk devleti olduğunu, bu konuda yeterli kanıtların bulunması halinde yargının harekete geçeceğini söyledi. Demek ki ROJ TV’yi kapatma gibi bir durum söz konusu değil henüz.ÖZÜR DİLEME: Rasmussen’in İstanbul’daki Medeniyetler İttifakı Forumu’nda karikatür krizinde takındığı tavır nedeniyle İslam dünyasından özür dileyeceği belirtildi. Rasmussen önce Forum’da konuştu, sonra basın toplantısı yaptı. Ama özür dilemedi. Bunun yerine her devlet adamının yapacağı klişe bir konuşma ile Avrupa için Müslüman dünyasının ne kadar önemli olduğunu anlattı.SONUÇ: Demek ki söylendiği gibi Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri olmasına tavizler alarak onay verdiğimiz doğru değil. Bir halkı böyle kandırmak ve gururunu böylesine rencide etmek “dik duruş” mu sayılıyor?*****Düzce’de yükselen üniversiteİstanbul Üniversitesi’nin yeni rektörü Yunus Söylet İstanbul Erkek Lisesi’nden dönem arkadaşım. Aynı dönemde ayrı sınıflardaydık. Rektör seçildikten sonra eski arkadaşlarla birlikte toplu bir yemek yedik. Biz aramızda “Artık bir de rektörümüz var” derken Düzce Üniversitesi’nden bir mesaj aldım. Rektör Funda Sivrikaya Şerifoğlu “Okulumuzdan çıkan ilk rektör diyorsunuz ama, ben de aynı okuldanım ve Düzce Üniversitesi’nin rektörüyüm” diyordu.Meğer Funda Sivrikaya Şerefoğlu bizden hayli sonraki bir öğrenciymiş, Amerika’daki eğitiminden sonra akademik kariyerde karar kılmış, yıllarca yaşadığı Düzce’de açılan üniversitenin de ilk rektörü olmuş.Böyle bir haberleşme sonunda öğrencilerle sohbet etmek ve üniversiteyi yakından tanımak için Düzce’ye gittim bir süre önce.Ankara’ya karayoluyla giderken hep Düzce’den geçerim de, içine hiç girmemiştim. Yüz bini aşkın nüfusuyla koca bir kent Düzce. Üniversite ise biraz dışında. Ama yolları bir felaket, hem dar hem de delik deşik. Öğrencileri ve öğretim üyelerini bu yollara sürmek en azından Düzce’nin ayıbıdır.Düzce Üniversitesi daha önce Bolu İzzet Baysal Üniversitesi’nin bazı yüksek okullarını kapsıyormuş. Daha sonra başlı başına üniversite statüsüne kavuşmuş. Şu anda 3 bin civarında öğrencisi var.Ancak Rektör Sivrikaya üniversitenin her geçen gün geliştiğini ve kısa sürede hem öğrenci sayısı hem fakülte ve olanaklar açısından çok cazip bir üniversite haline geleceğini söyledi.Öğrencilerle 2.5 saati aşkın bir sohbet toplantısı yaptım. Hepsi Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelen öğrenciler; dikkat ve ilgiyle dinlediler, ilginç sorularıyla da hayli zorladılar. Düzce’de hoş bir gün geçirmenin keyfini yaşadım.

Devamını Oku

Bi daa da Avrupa’ya gitme Tayyip Bey

6 Nisan 2009

Sevgili okurlar; seçim sonuçlarını yoğun biçimde değerlendirmeye çalışırken kendimizi bir anda üç büyük dış olayın içinde buluverdik. Birincisi Londra’daki G-20 toplantısı, hemen ardından yapılan NATO’nun 60. kuruluş yılı kutlamaları ve yeni Genel Sekreter’in seçilmesi, tabii bir de dün gece yarısı başlayan Obama’nın Türkiye gezisi.NATO’da fiyaskoSeçimdeki düş kırıklığını üzerinden atamayan ve Türkiye’den öfkeli biçimde ayrılan Başbakan Erdoğan yeni NATO Genel Sekreteri’nin seçimi nedeniyle Londra’da “çok haklı” olarak başlattığı girişimini büyük bir fiyasko ile bitirdi. Gayriresmi bir platform olan Davos’ta bir moderatöre karşı “Türkiye’nin dik duruşunu” göstermek için şov yapan Başbakan’ın gerçek bir diplomasi platformundaki benzer çıkışı hüsranla bitti.Rasmussen olayıAslına bakarsanız Rasmussen adı üzerine koparılan gürültünün kokusu 20 gün kadar önce çıkmıştı. AKP kulislerinden yayılan bir dedikoduya göre Türkiye, Rasmussen’in yeni NATO Genel Sekreteri olmasına karşı çıkacaktı. Gerekçesi de çok makuldü.Rasmussen İslam karşıtıDanimarka Başbakanı, Hazreti Muhammed’e hakaret edilen karikatür olayında gereken hassasiyeti göstermemiş ve dünyadaki bir milyarın üzerindeki Müslüman’ı rencide etmişti. Böyle bir kişinin NATO Genel Sekreteri olması, barışın sağlanması adına yararlı olmayacaktı. Türkiye’nin bir de özel sorunu vardı. Türkiye aleyhtarı yayın yapan ROJ TV’nin merkezi Danimarka’daydı.İyi yönetilmediBaşbakan bu çok haklı dayanaklarını kullandı. Yanlış olan, dünya kamuoyu önünde “Rasmussen’in seçilmesine karşıyım” demesiydi. Erdoğan’ın bir cümlesi ise “muhtemel bir kaçış için” kullanılacaktı belki de. Çünkü bu açıklamasının ardından “Bunu Tayyip Erdoğan olarak, Başbakan olarak söylüyorum” dedi. Yani tepki sanki kişiseldi. Çünkü NATO’nun bu toplantısındaki karar makamı Başbakan değil Cumhurbaşkanı. Top oraya atılmış oldu.Diplomatik mi?Erdoğan’ın bu fikrini basın toplantısı ile açıklaması ister istemez akla “Yapılan diplomatik bir hareket mi?” sorusunu getiriyor. Elbette herkes Erdoğan’ın bu seçime karşı olduğunu biliyor. Ama dediğim gibi yanlış olan bunu olduğu gibi söylemek. Konuyu diplomatça anlatmazsanız geri adım atmak ya da uzlaşmak çok zorlaşır. Bu en başta söyleyeni çok sıkıntıya sokar.Avrupa delirdi mi?Nitekim bu atak anında tepkisini gösterdi. NATO karıştı. İşin içine Türkiye’yi zaten AB’de istemeyen çevreler girdi. Olli Rehn “Bu tutum Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini de etkiler” dedi. Oysa konu AB değil NATO’ydu. İşte o an aklıma “Avrupa delirdi mi?” sorusu geldi. Öyle ya böyle bir tehdit sonucu Türkiye’nin tümden kaybedilmesi gündeme gelebilirdi.Dik duruş eğiliverdiAçık söyleyeyim sevgili okurlar; bu tehdit karşısında Türkiye’nin daha da kararlı olacağını düşündüm. Ve içimden de bu geçti; AB’ye girelim ama böyle tehditlere de boyun eğmeyelim. Ama beklediğim gibi olmadı. Birkaç saat içinde Türkiye’nin dik duruşu birden eğildi ve ajanslar “flaş” haberi geçmeye başladı. Türkiye ikna edilmişti. Rasmussen NATO’nun yeni Genel Sekreteri’ydi.Yüzde 50 planıydıÖyle sanıyorum ki, iktidar yerel seçimlerden yüzde 50’ye yakın bir oranla çıkacağına çok inanmıştı. Erdoğan buradan aldığı güçle Batı’ya da kafa tutmayı planlamıştı. Rasmussen tıpkı moderatörün omza dokunması gibi bir fırsattı. Erdoğan “dik duruş” sergileyerek özellikle Türkiye’de çok prim yapacak “Davos Fatihliği’nden dünya liderliğine terfi” edecekti.Plan tutmadıOysa plan tutmadı. Erdoğan, Avrupa’ya arkasında yüzde 50 desteği ile değil, oy kaybetmiş, karizması çizilmiş biçimde gitti. Ama aynı tavrı sürdürmeyi tercih etti besbelli. Sanıyordu ki NATO ülkeleri Erdoğan’dan çekinecek, gerileyecek. NATO’ya “rest” dedi Başbakan. NATO ise “Blöf yapıyorsun” diyerek elini açtı. Erdoğan ve tabii ki Türkiye oyunu kaybetti.Türkiye’nin zararınaBu olay Türkiye’nin uluslararası planda uğradığı en ağır hezimetlerden biridir. Ne Cumhurbaşkanı, ne Başbakan “tavizler aldık” mazeretinin arkasına sığınabilir. Taviz denilen Türkiye’ye bir genel sekreter yardımcılığı verilmesidir ki, bunun bir önemi yok. Zamanında Osman Olcay bu görevi yapmıştı, ilk değil yani. Daha etkin görevlerde olmak da taviz değil hakkımız zaten.Özür dileme taviziRasmussen’nin NATO Genel Sekreteri olması yolunda alınan tavizlerin belki de en dişe dokunur olanı, Danimarka Başbakanı’nın salı günü İstanbul’da yapılacak Medeniyetler Konferansı’nda İslam âleminden özür dilemesi olacak. Ama rest blöfünü NATO ülkelerinin ciddiye almaması ve önce Rasmussen’i NATO’nun başına getirdikten sonra özür dilenmesi İslam âlemini tatmin edecek ve Türkiye’yi lider konumuna getirecek mi? Hiç sanmam.Şimdi ne olacak?Cumhurbaşkanı uğranan hezimeti gizlemek için “Bundan sonrasına bakacağız” diyor. Tavizler için garanti alındığını belirtiyor. İyi de garantinin garantisi var mı? Verilen sözler tutulmazsa bunun bir yaptırımı olacak mı? Sonuçta lafımız yerde kaldı ve üzerinde tepinildi. Şimdi Tayyip Erdoğan Müslüman ülkelere şöyle mi diyecek: “Dinimize hakaret eden, aşağılayan bir adamı NATO’nun başına getirdik. Bu NATO, Müslüman ülkelerde askeri operasyonlar yapacak. Adamın yardımcısı da bizden olacak” Öfkeyle kalkanBaşbakan, Türkiye’deki hayal kırıklığının yarattığı öfkesini kontrol edememesinin bedelini ağır ödetecek. Uluslararası ilişkilere “One minute” mantığı ile bakan Başbakan haklıyken haksız ve üstelik ezilmiş duruma düştü. İşte bu iktidarın çöküşünün de habercisidir. Seçim gecesi “AKP çok kaybetmedi, ama bu çöküşün başlangıcıdır” diye yazmıştım. Sorun oy kaybı değildi, AKP’nin bundan sonra dikiş tutturmasının zorlaşmasıdır. İktidar bu tavrını sürdürdükçe çöküş daha da hızlanacaktır.Medyanın tavrıTam tahmin ettiğim gibi Başbakan’ın Rasmussen resti AKP medyasında büyük övgülerle yer aldı. Türkiye’nin yenilgisi zafer gibi sunulmaya çalışılıyor. Türk halkı yine kandırılıyor. Yorumları ve başlıkları okurken gerçekten hayretler içinde kaldım. Her şeye rağmen biraz aklı selimi olanlar “Erdoğan Avrupa’nın yaramaz çocuğu oldu” diyebilmiş en fazla. Yaramaz çocuk olmak iyi bir şey mi?G20 toplantısıSevgili okurlar, geçen haftanın dünya çapındaki en önemli olayı Londra’da toplanan G20 zirvesiydi. Açık söyleyeyim toplantıdan çok protesto gösterilerini kıskanarak izledim. Batı’da toplumlar kendileri ilgili konularda çok duyarlılar ve tepkilerini zaman zaman çok sert biçimde de gösterebiliyorlar. Aynı nedenle Türkiye’de böyle on binlerce kişinin sokağa dökülebileceğini düşünemiyorum bile. Hoş dökülseler de gözlerine gaz sıkılacak ya.Peki sonuç ne?G20’nin sonuç kararları bizim medyamızda da geniş yer aldı. Kararlar piyasaları da etkiledi, bir tür coşku yaşandı. Ama aslında olan şudur: Global ekonomi adı altında 20 yıl boyunca gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerin kaynakları sömürüldü. Ortaya sahte bir zenginlik çıktı. Gelişmiş ülkeler bu zenginlikle inanılmaz servetlere ve olanaklara kavuştular. Ama diğer ülkelerde para bitti. Şimdi üretilen mallar kime satılacak? İşte dünya ekonomisi için ortaya konan 1 trilyon dolarla bu sağlanacak. Yani oyun tekrar başlayacak.

Devamını Oku

Pazarın neşeli fıkraları

4 Nisan 2009

Yıldırım Tuna seçim gününün yorgunluğundan sonra yine güzel fıkralarıyla karşımızda. Haydi hep birlikte okuyup bu güzel Pazar gününü keyifle geçirelim: Dürüst juriJüri üyesi mahkemede ayağa kalkıp “Sayın hâkim, jüri üyeliğimden affımı rica ediyorum!..” demiş. “Neden ayrılmak istiyorsunuz?..” diye sormuş hâkim.Üye, “Birinden 500 dolar borç almıştım efendim, kendisi birkaç saat sonra şehrimizden ayrılıyor, hayli uzağa gidecek, dönmesi yıllar alabilir, o gitmeden bulup borcumu ödemeliyim, bu benim son ödeme şansım olabilir...” diye cevaplamış.“Jüriden hemen ayrılabilirsiniz...” demiş hâkim, “Böyle kuyruklu yalan söyleyen birini aramızda görmek istemiyoruz!..” Ölüm nedeniAdam hayat sigortası yaptırırken doldurduğu müracaat formunda karşılaştığı bir soruda dakikalarca duraksayınca, “Problem nedir?..” diye sormuş pazarlamacı:- Babamın ölüm nedenini yazamıyorum...- Neden?..Adam hayli sıkıntılı bir şekilde bocaladıktan sonra “Şeyy...” demiş, “Babam asıldı...” Pazarlamacı çok kısa bir süre düşündükten sonra “Yazın...” demiş: “Babam, Adalet Bakanlığı’nın kanunlara dayanarak kurduğu özel bir platformda yer alırken ayağını kaydırdılar!..” Çocukların adıAnne divanda oturup kitap okurken çocuklarından biri “Anne, benim adım neden Yaprak?..” diye sormuş heyecanla. “Çünkü bitanem” diye cevap vermiş annesi, “Doğduğunda başına yaprak düşmüştü onun için bu adı sana verdik...” Diğer çocuğu “Anneciğim” diye ayağa kalkmış, “Benim adım neden Gül?..” Anne, “Çünkü doğduktan birkaç gün sonra başına bir gül düşmüştü kızım..” demiş. Son çocuğu da ayağa fırlayıp üzerine doğru koşmuş ona kontrolsüz sarılıp “Anas clafas tasmmm Brusdollap!..” diyince “Offf, Buzdolabı!..” diye sinirlenmiş kadın onu iterek, “Otur bakayım yerine..!” Dengeli beslenme- Bizim sirkteki aslan ikidir ipte yürüyen cambazı yiyip duruyor..- Hadi yaa neden?..- Manyak kafayı takmış bir kere ’dengeli besleneceğim’ diye... ‘Çocuk değilim ki?’Adam kızına “En geç saat 11.00’de evde olacaksın!..” demiş. “Ama babaa, artık çocuk değilim ki?..” diye cevap vermiş kızı. “İyi ya...” demiş babası, “O yüzden söylüyoruz işte!..” Sigara içilebilen bölümİyi havalandırması olmayan restoranlarda ‘sigara içilebilen bölüm’ tahsis edilmesi, yüzme havuzlarının bir tarafının “çiş yapabilme” köşesine ayrılması gibi bir şey....Belediyeci TemelTemel bara gelip “Yarın belediyede işe başlıyorum!.. Parkmetrelerin paralarını toplama görevi bana verildi!..” diye sevinerek barda bulunan herkese içki ısmarlamış..Ertesi gün tekrar bara gelmiş, cebinden çıkardığı avuç avuç bozuk parayı tezgâhın üzerine yığıp “Herkese benden içkiii..” diye bağırınca, “Hadi bu işte ilk günün..” demiş barmen, “Ay başında maaş çekini alınca kim bilir ne yapacaksın?..” “Nee?..” demiş Temel cebini şişirmiş bozuk paraları avuçlarken “Bir de bunun üzerine bana maaş da mı verecekler?..” Deli danaİki inek çiftliklerinde otlayıp sohbet ederlerken, “Yahu şu ‘deli dana’ hastalığı ürkütücü” demiş birinci inek, “Çok hızlı yayılıyormuş, komşu çiftlikteki bazı ineklerin de bu hastalığa yakalandıklarını duydum...” “İnan en ufak bir tedirginliğim yok...” demiş ikinci inek, “Bizim gibi ördekleri kesinlikle etkilemiyor ki?..” Düdüklü tencereKarım evlendiğimizden beri mutfağımızın ilk “düdüklü tencere”sini satın aldı ve ben işten çıkıp eve geldiğimde ‘yemek hazır olacak’ diye çok sevinçliydi... Bu akşam büromdan çıkarken onu aradım “Aşkım...” dedim, “Gelirken almam gereken bir şey var mı?..” Heyecanlı bir ses tonuyla “Evet var...” dedi, “Portatif açılır merdiven getirebilir misin?..” “Aa?.. Neden?..” “Akşam yemeğimiz mutfağın tavanında hayatım!..” Temel’in soyadıKızıldereli Temel mahkemeye müracaat edip çok uzun olan soyadını değiştirmek istediğini söylemiş...“Adın ve soyadın ne?..” diye sormuş hâkim. “Adım Temel, soyadım ise Bulutların arasında süzülürken aniden yere çakılan muhteşem kartal...” “Mmm, haklısın..” demiş hâkim, “Peki yeni soyadını ne olarak değiştirmek istiyorsun?..” “Sadece ‘Pat’ efendim!..” Kısır kediKadın, erkek kedisini kısırlaştırmak için veterinere götürmüş. Klinikte yapılan operasyon odasından kucağında baygın kedi ile çıkan veteriner “Oldu bu iş, hallettik...” demiş kadına:- Nasıl emin olabilirim doktor?..- İzleyeceksiniz... Eğer herhangi bir ‘erkek davranışı’ gözlemlerseniz haberim olsun.- Bütün gün divanda yatıyor zaten.. Eğer TV’nin uzaktan kumandası ile oynamaya başlarsa getiririm!..

Devamını Oku

AKP’ye laf edemeyenler yine CHP’ye vuruyor

4 Nisan 2009

Seçimlerden önce ne yazdım; “Seçim sonuçları ne olursa olsun Baykal ve yönetimi gitmeli” Seçim gecesi ne yazdım; “Baykal ve ekibi istifa etmeli.” Şu anda bu görüşümden vazgeçmiş durumda mıyım? Hayır, aynı görüşümü savunuyorum.Ama biraz revize etmem gerektiğini de düşünmüyor değilim.Çünkü başta AKP ve yandaşları olmak üzere, diğer tarafta da AKP’ye hala laf söylemekten çekinen bir kesim oklarını CHP’e yöneltti. AKP’li olmayan çevrelerdeki CHP’ye yönelik eleştirileri anlamak mümkün de, AKP’lilerin ve yandaşlarının neden CHP ile bu kadar uğraştıklarını anlayamıyorum.Doğru düzgün bir şey söyleseler tamam, ama işi gücü bıraktılar CHP’nin içini karıştırmaya çalışıyorlar.Demek ki AKP cephesindeki temel politika, hedef şaşırtıp odak noktasına CHP’i koymak ve bir süre gözlerden uzak kalmak.O halde bu tuzağa da düşmemek gerekir.Gelelim CHP’ye. Şu anda Baykal ille de ayrılsın diyecek değilim. Ama halkın bu seçimde gösterdiği oy kullanma biçimini de iyi değerlendirmeliler.Madde bir; Halk bu seçimde CHP’ye yönelmedi. AKP’ye karşı güçlü gördüğü adayı destekledi. Bu pek çok yerde güçlü aday CHP’den olduğu için CHP’nin adayları kazandı.Madde iki; CHP’ye giden oyların önemli bir bölümü kerhen verildi. Bu seçim “kerhen CHP” diyenlerin son seçimi olabilir.Madde üç; Bu seçimler CHP’nin merkez yönetiminde yer alabilecek pek çok yıldız isim çıkardı.Bu seçimlerde “Muhalefet yok, alternatif yok” söylemi yıkılmıştır. Halk istediği an alternatif bulabileceğini gösterdi. Ama alternatif şu anda CHP değildir. CHP alternatif olmaya en yakın partidir.O halde bu mesaj iyi okunmalı ve CHP çok hızlı biçimde yönetimini değiştirmelidir. Kimsenin “partiye şunu getir, bunu getir” diye ahkam kesmeye hakkı olamaz. Ama önerilerde bulunabiliriz. Örneğin dürüstlüğü, şeffaflığı, sakinliği ve sağduyusu ile sembol adam olan Gürsel Tekin’den herhalde yararlanılmalıdır.Deniz Baykal İzmir’den yüzde 60 oy alırken Erzurum’dan neden yüzde 1’de bile zorlandığını düşünmelidir. Türkiye’nin en eski partisinin ülkenin bazı yerlerinde hiç olmaması kabul edilemez. Demek ki bu bölgelere yönelik özel çalışmalar yapılmalı.Bu görüşler ışığında CHP’yi izleyeceğimi söylemek istiyorum.MHP’YE ÖNEMLİ NOT: Lütfen bu yazıyı CHP yerine MHP, İzmir yerine Ankara, Erzurum yerine İstanbul koyarak okuyun. Çünkü bu yazı MHP için de geçerlidir.*****Biraz ayıp oldu ama...Krizin teğet geçtiği iddiaları ile hükümet ekonomik önlemler almakta gecikti. Seçimlere az bir zaman kala, belli ki oylara etkisi olur düşüncesiyle ard arda paketler açıldı.Bu paketler “ÖTV düşürülmesinden” ibaretti aslında. Ama ekonomistler “piyasa biraz hareketlenir” düşüncesiyle ve tabii biraz da “önlem önlemdir, psikolojisi bile yeter” savından hareketle alkışlarını esirgemediler.Bu kararlar açıklandığında küçük bir hatırlatma yapmış ve “ÖTV’yi düşürmek yurtdışından gelen ve elde kalan malların satılmasına yol açar o kadar” demiştim.Oysa eğer bir ekonomik önlem paketi açıklıyorsanız bunun içinde üretim ve istihdamın olması gerek. ÖTV indirimi ne üretime ne de istihdama hiçbir etki yapmaz.Nitekim aynen öyle oldu. Cebinde parası olan “mallar ucuzladı” diyerek öncelikle otomobil galerilerine koştu.Sonuçta stoklar eritildi, nakit para toplandı. Peki şimdi nereye geldik? ÖTV indiriminden yararlanan şirketlerin stokları ediri, ellerinde mal kalmadı. Şimdi yeni aşamaya geçtiler. Piyasadan talep alıyorlar, buna göre üretim yapıp satacaklar.Ekonomik olarak bu doğru elbette. Ama halka yararı nerede? İstihdam nerede? Rekabet koşulları nerede?Sonuç: İktidar parası olan ama kriz nedeniyle harcamayan rantiyelere ucuzluk sağladı, ithalata dayalı iş yapan büyük firmaların da stoklarını eritip düzlüğe çıkardı.Hayırlı olsun...*****Primus inter paresTayyip Erdoğan, seçimdeki hayal karıklığını bakanlarına karşı bir öfke seline dönüştürdü. Kendisine gözü kara bir destek veren Sabah Gazetesi’ne ağır eleştirilerde bulunurken aslında kendi hükümetindeki bakanlarına ağır hakaretler yağdırdı.“Söyleyin o 6 bakanı, kapının önüne koyayım” dedi.Başbakan’ın böyle konuşmaya hiç hakkı yok. Çünkü Başbakan hiçbir bakanı “kapı önüne” koyamaz. Buna yetkisi yok.Hükümet bir şirket olmadığı gibi Başbakan bir şirketin patronu değildir.Başbakan hükümet içinde tüm bakanlarla eşittir. Hiçbir bakanın birbirine karşı üstünlüğü olmadığı gibi Başbakan’ın da bakanlara karşı bir üstünlüğü yoktur.Bunun uluslar arası siyasi literatürdeki adı latinceden gelen “Primus inter pares”tir. Türkçesi “eşitler arasında birinci” dir.Bakanları Başbakan seçer ve Cumhurbaşkanı’na teklif eder. Bakanları Cumhurbaşkanı onaylar.Başbakan ancak gerek gördüğünde bir bakanı görevden almak için Cumhurbaşkanı’na başvurur. Bir bakanı görevden alma yetkisi Cumhurbaşkanı’na aittir.Bakanlar kendi alanlarında tek sorumlu ve yetkili kişilerdir. Bir işi yapmak için Başbakan’dan emir almak durumunda değillerdir.Başbakan bakanlar arasındaki koordinasyonu sağlar.Ancak öfkeli Başbakan belli ki anayasal yetkilerini hiç hatırlamadığı için, en yakın çalışma arkadaşlarının gururlarını kırmakta da bir yanlış görmüyor.*****Yarın Ruhat Mengi’nin programındayımStar TV’de Ruhat Mengi’nin hazırlayıp sunduğu “Her Açıdan” programının yarınki konuklarından biri de benim. Genel olarak seçim değerlendirmesinin ve Obama’nın ziyaretinin konuşulacağı programda ayrıca CHP’den Onur Öymen, MHP’den Oktay Vural, Prof Hakan Yılmaz, eski AKP milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır, araştırmacı Bülent Tanla var. Zeyno Baran ise Obama konusunda Amerika’dan telefonla katılacak yayına.“Her Açıdan” her zaman olduğu gibi saat 12.30’da Star TV ekranlarında olacak.Bu arada bu programdan hemen sonra, saat 15.00’te Kanal Biz’de hafta içi benimle yapılan ve yayınlanan programın tekrarı var. Merdan Yanardağ’ın sunduğu programda seçim sonuçları ve son siyasi gelişmelerle ilgili ayrıntılı görüşlerim var. 1 saat 10 dakika süren bu yayını vaktiniz ve ilginiz olursa izlemenizi öneririm.

Devamını Oku

AKP şoku atlatıyor

2 Nisan 2009

Yerel seçimlerde yüzde 50’nin üzerine çıkacaklarını tahmin eden ve bütün hazırlıklarını buna göre yapan AKP, yüzde 39’da kalınca büyük bir şoka girdi. Başta Başbakan olmak üzere AKP’liler ve yandaşlarının ilk ifadeleri derin bir üzüntüyü dile getiriyordu.Aradan iki gün geçtikten sonra bu hava dağılmaya başladı. AKP ve özellikle yandaşları şimdi seçimlerde alınan sonucun başarısızlık olarak nitelenemeyeceğini anlatan yorum ve analizleri dile getiriyorlar.Aslında çok da haksız değiller. AKP’lilerin derin şok nedeniyle göremedikleri bu gerçeği daha seçim gecesinden itibaren yazmaya başlamıştım. AKP’nin Türkiye’nin her yerinde var olması, belediye başkanlıklarını kazandıkları yerlerde bile İl Genel Meclisi seçimlerine göre yine birinci parti oldukları, bazı yerlerde yanlış adaylar nedeniyle kaybettikleri doğru.AKP’nin ve yandaşlarının şu anda gözden kaçırmaya çalıştıkları ya da yanıldıkları konu farklı.Evet, AKP bu bakış açısına göre çok da başarısız sayılmayabilir. Ama bu aynı zamanda çöküşe geçişin de bir başlangıcıdır. İşte AKP ve yandaşları bunu görmek istemiyor.Halkın çok önemli bir bölümü pazar gecesinden beri üzerindeki kalın örtüyü araladı. “Azınlıkta kaldığını” ya da “bundan sonra AKP’nin hiç gitmeyeceğini” düşünenler, bunun böyle olmadığını ve biraz gayretle AKP zihniyetinin baskısından tamamen kurtulabileceklerini gördü.Seçim sabahı bile çevremdeki pek çok kişide “AKP yüzde 50’yi geçecek nasıl olsa, zaten kime oy vereceğimizi bilmiyoruz, bilsek bile ne fark edecek ki?” duygusu içindeydi.Ama görünmeyen bir güç, bir tür sağduyu, pek çok yerde “kim güçlüyse ona verelim” fikrini harekete geçirdi. AKP iktidarının imajına ağır bir çizik atıldı. Bu nedenle “ekonomik kriz” veya “işsizlik” ya da “büyümedeki küçülme” gibi bahanelerin hiçbirinin geçerliliği yok bana göre. Zaten seçim sonuçları bunu açıkça gösteriyor. Ekonomik krizin en etkili olduğu illerde AKP açık ara önde. Bu sonuçlarla ekonominin hiç ilişkisi yok.Evet, laiklik, cumhuriyete ve ilkelerine bağlılık, Atatürk sevgisi bu seçimlerden önce hiç konuşulmadı. Ama yüreğinde bu duyguları taşıyanlar birbirlerinden habersiz ortak hareket etti.Son olarak çok iddialı olacak belki ama şunu söylemek istiyorum: Önümüzdeki pazar bir seçim olsa, AKP yüzde 39’dan çok daha aşağılara inecektir.*** Seçim hilesiSeçimler bitti ama bazı yerlerdeki “hile” tartışması hâlâ bitmedi. Tabii buna yol açan kuşkuya düşürücü gelişmeler de olmadı değil.Örneğin bazı yerlerde AKP’nin geride olduğu belirtilirken, gece yarısına doğru yaşanan bir “bilgisayar kilitlenmesi”nden sonra durumun bir anda aksi yönde geliştiği gözlendi.İtiraz edilen bazı sandıkların yeniden sayılması üzerine sonuçların çok ciddi biçimde değiştiği de görüldü.Beyoğlu İlçe Seçim Kurulu’na gece yarısı yapılan AKP baskını da zihinleri bulandırdı.Bu arada “iptal edilen oylar” konusu da çok önemli. Sandık görevlilerinin kendi partileri dışında partilere verilen oyları “Oraya bulaşmış, burada çizik var, şurası karalanmış” gibi bahanelerle iptal ettirdikleri ileri sürülüyor.Sonuç olarak kamuoyunun kafasında oluşan “2007 seçim sonuçları bilgisayarla dizayn mı edildi?” sorusu henüz net bir yanıt bulamamışken, bu seçimlerde de benzer iddiaların ortaya atılması Yüksek Seçim Kurulu’nun başını ağrıtacaktır.***Şaşırdı mı bir oyun mu var?Başbakan Erdoğan dün Londra’ya giderken beklenmedik bir açıklama yaptı. Londra gezisi ile ilgili bilgileri asık bir yüz ifadesiyle ama sakin bir tonda veren Erdoğan bir soru üzerine beklenmedik biçimde parladı.Başbakan her zaman olduğu gibi medyadan şikâyet etti. Ders verir gibi medyanın “ülkeye yararlı manşetler atması” gerektiğini anlattı. Lafın nereye geleceğini merakla beklerken, bir gazetenin manşetinden söz etmeye başladı.Gazetelerden birinin manşeti Bakanlar Kurulu toplantısı ile ilgiliymiş. Başbakan, Bakanlar Kurulu’nun gizli olduğunu, hiçbir bakanın dışarıya bilgi sızdırmayacağını, özel haber denilen haberin yalan olduğunu söyledi.Ardından gazete yönetimini aradığını ima ederek “Sorunca 6 bakanın söylediğini ileri sürüyorlar. Söyle o bakanları hemen görevden alayım” dedi.Sabah gazetelere bakmıştım ama Başbakan’ı bu kadar sinirlendirecek bir habere rastlamamıştım. Gazeteleri karıştırırken gördüm ki Başbakan’ı çileden çıkaran gazete AKP’nin yarı resmi yayın organı gibi çalışan Sabah.Haber de şu: “Bakanlardan istifa jesti.” Habere göre bakanlar Başbakan’a “Seçimden sonra bir değişiklik düşünüyorsanız, hepimiz istifalarımızı verelim, siz rahat hareket edin” demişler.Başbakan bu habere neden bu kadar öfkelendi anlayamadım. Aslında haber doğruysa bunda kötü bir şey yok. Bakanlar gerçekten jest yapmışlar.Buna rağmen Başbakan çok öfkeli. Neden acaba? Aklıma gelenler şöyle:1- Haberin Sabah’ta yayınlandığını fark etmedi.2- “Jest” kelimesini “rest” olarak okudu.3- Sabah’ın Genel Yayın Müdürü’nün sıkı bir laik ve Atatürkçü olduğunu yeni öğrendi ve attırmak istiyor,4- Tarafsızlığını göstermek için kendi medyasına da fırça atıyor. 5- Başbakan gazete yönetimi ile anlaştı ve zaten görevden almak istediği bakanları bu yolla gönderecek?***Yüzlerce geldiAşağıdaki söz internette herkese gidiyor. Benim e-postama da yüzlercesi geldi. Artık yazmadan olmaz:“Fosforun zekâ gelişimine katkısını sahil şeridine bakarak görebiliyoruz. Türkiye Balık Yesin!”*****Kıyafet balosuYıldırım Tuna’dan: Kısa boylu, zayıflıktan her tarafında mosmor damarları çıkmış yaşlı kadın çırılçıplak bir vaziyette sokakta yürürken onu gören arkadaşı “Hayrola?” demiş şaşırarak, “Nereye böyle?” Kadın “Kıyafet balosuna” diye cevap vermiş. “Aa.. Teman nedir? Ne olarak gidiyorsun?” sorusuna kadın gülerek “Tabii ki karayolları haritası olarak!” demiş.*****Bu haftanın konseri Caddebostan’daİstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın bu hafta cuma konseri Caddebostan Kültür Merkezi’nde ve yine saat 19.30’da. Alpaslan Ertüngealp’in yönetimindeki orkestra Edouard Lalo’nun Viyolonsel konçertosu ile, Çaykovski’nin Manfred Senfonisi’ni seslendirecek. Solisti ise çellist Daniel Grosgurin.

Devamını Oku

2007: Her iki kişiden biri AKP’li 2009: Her üç kişiden biri AKP’li

1 Nisan 2009

Bu yazının hemen başında dünkü yazıya değinmek zorunda hissediyorum kendimi, çünkü bazen nezaketten bazen de meramımı anlattığımı sanarak yanlış değerlendirilebilecek ifadeler kullanmış olabilirim.Dün “Kimse kendisini kandırmasın” başlığı altında AKP’nin sayısal olarak fazla oy kaybetmediğini belirtirken aslında “kendisini azınlıkta görenlerin” ayağa kalkışını anlatmak istemiştim.İşin özü şudur: AKP 2002’de “seçim sisteminin cilvesi” sayesinde gücünün çok üzerinde bir çoğunlukla Meclis’e girdi. İlk çekingenliği üzerinden attıktan sonra çok sistemli bir kadrolaşma ile devletin önemli merkezlerini tam hakimiyeti altına almaya başladı. Estirdiği güç terörü ile muhalefetin sesinin yüksek çıkmasını önledi.AKP’nin iktidar gücünü sınırsız biçimde kullanması, yaratılan korku ortamı nedeniyle muhalefet yapılmaması ve gerçeklerin konuşulamaması halkın önemli bölümünde bir yılgınlık yarattı.Olağanüstü popülist propaganda yöntemleri sonucu Türkiye’nin itici gücünü oluşturan milyonlarca insan kendisini yalnız hissetmeye ve azınlıkta kaldığını düşünmeye başladı.Bu yılgınlık 2009 seçimlerinde kendisini gösterdi ve pek çok kişi sandığa gitmezken ondan daha fazlası da oylarını sağa sola dağıttı. Böylece 2007’deki genel seçimlerden sonra ortaya şöyle bir manzara çıktı: Sokakta gördüğümüz her iki kişiden biri AKP’li.Geldik 2009’a. Seçmen sayısına 2 milyonu 18 yaşı aşmış olmaktan 6 milyon seçmen eklendi. Bunu çok tartıştık, bir hileden kuşkulandık. Görülüyor ki 4 milyon kişi gerçekten hiç seçmen konumuna geçmemiş ve bugüne kadar üstelik bunu da dert etmemiş.Pazar günü yapılan seçimlere büyük ihtimalle bu seçmenlerin önemli bölümü katıldı. Seçmen sayısı artınca, bir de üstüne katılım yüksek olunca, AKP eskisine yakın sayıda oy almasına rağmen yüzde hesabında ciddi kayba uğradı.Sonuçta 2009 seçimlerinden çıkan sonuca göre artık her üç kişiden biri AKP’li.İşte bu nedenle tekrar söylüyorum; bu seçimlerde halk AKP’ye bir uyarıda falan bulunmadı. Bu ülkenin gerçek itici gücü milli iradenin kuru kalabalıklardan oluşmadığını, sandığa ve kentine sahip çıkması halinde “azınlıkta olmadığını” göstermiştir.NOT: Başlık fikrini yazısındaki bir satırdan verdiği için Bekir Coşkun’a teşekkür ederim.*****Antalya farkıSeçimlerden önce Antalya ile ilgili yazdığım yazıda “Bu kentin halkı daha önce pragmatik davrandı ve AKP’nin hışmına uğramamak için, aslında AKP’li olmayan birini AKP patenti altında seçti” demiştim.Gerçekten bu düşünce doğru sonuç verdi ve AKP Antalya’ya pek çok yatırım yaptı. Antalya halkı bunlara teşekkür ettikten sonra “Şimdi bundan sonrası tehlikeli, AKP bizi çantada keklik gibi görürse yaşam biçimimize müdahale başlar” dedi ve aslına döndü.Başkanlık yarışında büyük zafer kazanan Prof. Mustafa Akaydın aslında Antalya’ya çok hizmet vermiş değerli bir bilim adamı. Hakkında pek çok gazete ve köşede, övücü, destekleyici yazılar yayınlandı. Ama sanıyorum bu analizi yaparak Akaydın’ın seçimleri kazanabileceğini yazan tek kişi benim. Bu da benim keyfim.Mustafa Akaydın’ın kutlamak isterim. Ancak Antalya halkını adeta “nankörlükle” suçlayan AKP şimdi intikam almak isteyebilir. Akaydın Hoca’nın hep tetikte olması gerek galiba.*****AKP bundan sonra neleri rahat yapamayacak? Seçim sonuçları AKP’de büyük şok yarattı. Tayyip Erdoğan’ın seçim gecesi yaptığı konuşmadaki yüz ifadesi bunun en gerçekçi kanıtlarından biri.Oysa AKP seçimlerden önce yüzde 50’yi geçeceğine o kadar inanıyordu ki, seçim sonrası yapılacakları ayrıntılarıyla hazırlamıştı. Bu noktada AKP “milli irade benim” mantığı ile yapmayı planladığı bazı projelerden vazgeçecektir.YENİ ANAYASA: AKP’nin özellikle kendilerine liberal diyen yandaşların en büyük hayali Anayasa’yı yeni baştan yazmak ve Cumhuriyet felsefesini tamamen ortadan kaldırmaktı. Bu sonuçlardan sonra AKP’nin “Yeni anayasa yazmaya” cesaret etmesi mümkün değil.GÜNEYDOĞU POLİTİKASI: AKP’nin yine kendilerine liberal diyenlerin de teşviği ile oluşturduğu Güneydoğu politikasının ne kadar yanlış olduğu seçimlerde ortaya çıktı. AKP seçimlerden sonra bölgede daha atak ve “tabu yıkıcı” bir tavır almayı planlıyordu. Yeni dönemde Güneydoğu politikasında ciddi sapmalar olacaktır.DIŞ POLİTİKA: Davos’taki şovdan sonra “dünyaya karşı dik durma” propagandası yapılmıştı. Bundan güç alan Erdoğan seçimlerde yüzde 50’nin üzerinde oy alarak Amerika, Batı ve İsrail’le ilişkileri özünde her şeyi kabul eden ama kamuoyuna kahramanlık olarak yansıtmayı amaçlayan plan ve programlar hazırlıyordu. Bu desteği alamayan iktidar dış politikada patinaj yapacaktır.IMF İLE İLİŞKİLER: Erdoğan IMF ile anlaşmayı bilerek ve isteyerek seçim sonuna attı. “Ümüğümüzü sıktırmayız” sloganı ile seçim propagandası yapan Erdoğan, seçim sonrası imzalayacğı anlaşmayı da “Onlar bizi değil, biz onları dize getirdik” diye sunmayı düşünüyordu. Planı tutmayan Erdoğan’ın IMF karşısında şartları kabul etmekten başka çaresi kalmadı.İMAR RANTLARI: AKP döneminde başta Ankara ve İstanbul olmak üzere güçlü olduğu belediyelerde ayyuka çıkan iddiaların başında imar rantları geliyordu. Belediye meclisinde de çok güçlü olan AKP istediğini yapabiliyordu. Oysa şimdi belediye meclislerindeki güçleri de azaldı, rant dağıtımı sıkıntıya girecektir.*****Doğru söylemekFehmi Koru, Taha Kıvanç adıyla yazdığı köşesinde seçimlerden önce AKP’nin yüzde 50’yi geçeceğini tahmin ettiğini söylüyor. Ancak diyor ki “Bana yakışan yüzde 50 demek kahramanlığını yapıverdim, sonucun öyle olmayacağını bile bile.” Kısacası Koru, AKP’nin yüzde 50 almayacağını bile bile “Yüzde 50 alır” demiş. Ama yazının devamında “kahramanlık” adına doğruyu söylememesini işin içine biraz espri katarak düzeltmeye çalışıyor. Hani “başkası söylemeden ben söyleyeyim de kurtulayım” gibi bir üslup bu. Burada şaşırtan şu: Son zamanlarda Fehmi Koru’nun her söylediğini doğru kabul edip bunu iktidarın da bir işareti gibi algılayanlar var. Kendi ifadesine göre Fehmi Koru bazen “bile bile” doğruyu söylemiyormuş. Bu durumda acaba Koru’nun “bile bile” doğruyu söylemediği başka neler var, çok merak ediyorum.

Devamını Oku