ABD Başkanı Obama, Meclis konuşmasını bitirip de Tayyip Erdoğan’la öpüşünce AKP milletvekillerinden bir alkış koptu.
Neden? Başbakanımızın ABD Başkanı ile öpüşmesi alkışlanacak kadar güzel bir olay mı?
Hemen söyleyeyim ki, Obama ile Erdoğan’ın öpüşmesinin hiçbir olumsuz tarafı yok. Altında da bir şey aramıyorum. Ayrıca bizim için çok normal olan bu davranışı Obama düşünsün. Bu fotoğraflar Amerikan basınında yayınlanınca hakkında söylenecekleri o düşünsün.
AKP ve yandaşları Obama’nın Türkiye’ye gelişini, NATO krizi konusundaki garantör tavrını iktidarın gücüne ve başarısına bağlamak istiyorlar. Garip bir çelişkidir, Türkiye dünyada Amerikan aleyhtarlığının en fazla olduğu ama aynı zamanda Amerika’dan gelecek mesajlara da en çok kulak veren ülke durumunda.
Dış politikayı iç politika malzemesi yapmak isteyen AKP kurmayları ısrarla Amerikan yönetiminin AKP iktidarının arkasında olduğunu vurgulamaya çalışıyor. İşte bu nedenle Obama, Erdoğan’ı öpünce milletvekilleri de “Başkan bizi destekliyor daha iyi kanıt olur mu?” diye düşündüler herhalde.
Oysa Obama’nın bir dünya lideri kalitesinde yaptığı konuşma çok daha önemli. Birincisi Obama “Türkiye’nin çok önemli olduğunu” ısrarla tekrarladı. “Siz bulunduğunuz yer nedeniyle çok önemlisiniz, medeniyetleri ayıran değil buluşturan bir noktadasınız” dedi. Demek ki iktidarda kim olursa olsun aslolanın Türkiye olduğu gerçeğini vurguluyor Obama.
ABD Başkanı’nın konuşmasına Atatürk’le başlaması “Canlı laik demokrasiniz var” demesi bence önemli bir işaretti. Demek ki Amerika Bush yönetiminin o akılsız Orta Doğu projesinden ve Türkiye’yi bir (ılımlı) İslam devleti gibi görme politikasından tamamen sıyrılıyor. Obama bana göre İslam dünyasına mesajını da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden verdi. Ailesinde Müslüman olduğunu söyleyen ve İslamiyet’le bir illiyeti bulunduğunu belirten Obama, ABD’nin İslam dünyasına düşman gibi bakmadığını açıkça anlattı. Ancak Obama isim vererek dini şiddet ve siyaset aracı olarak kullananlara karşı da taviz vermeyeceklerini söyleyerek İslam’la terörü ayırdı. İzlediğim kadarıyla Obama son derece etkili ve güzel bir konuşma yaptı Ankara’da. Ancak önemli olan konuşmalar değil bu konuşmalarda verilen mesajların Türkiye’ye de yararlar sağlayacak biçimde uygulanmasıdır.
Fransa’yı hiç dert etmedik
Başbakan, Rasmussen’in Genel Sekreter olmasına karşı olduğunu açıklayarak birkaç saatlik kriz yarattı. Ama kriz Merkel’in deyimiyle “kararlılıkla” atlatıldı, Türkiye’nin ağzına bir parça bal çalındı ve yola devam edildi.
Oysa aynı saatlerde NATO’da başka birçok önemli konu daha görüşülüyordu. O da Fransa’nın tekrar NATO’nun askeri kanadına dönüşüydü.
Fransa Devlet Başkanı Sarkozy, ABD Başkanı Obama’nın “Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne alın” çağrısına anında cevap vererek “Türkiye’yi alamayız” dedi. Yani AB yolundaki en büyük engelimiz Fransa, sonra Almanya geliyor ama Merkel biraz daha ihtiyatlı. Böyle bir durumda Türkiye’nin Rasmussen krizi yaratmak yerine, belki kamuoyu önünde değil ama kapalı kapılar ardında Sarkozy’yi sıkıştırması çok daha akılcı ve mantıklıydı. Her nedense Rasmussen krizi çıkaran ve 2 saat sonra da çark eden Türkiye, Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönüşüne seyirci kaldı.
Rasmussen olayını zafer gibi sunmak isteyenlerin Fransa konusunda ağızlarını hiç açmaması çok manidar.
Dakika bir gol iki
AKP ve yandaşları Erdoğan’ın NATO’daki eylemini “büyük zafer” gibi sunmaya çalışıyor ama daha ilk dakikada iki gol yedik bile.
Erdoğan, Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri olmasına karşı olduğunu söyledi, aradan iki saat geçmeden Rasmussen bu göreve getirildi. Bize söylenen “büyük tavizler” aldığımız yolundaydı.
ROJ TV: Danimarka’dan yayın yapan ve PKK’nın yayın organı olduğu söylenen ROJ TV’nin kapatılması için söz verildiği söylendi. Oysa gerçeğin bu olmadığı hemen anlaşıldı. Rasmussen Danimarka’nın demokratik bir hukuk devleti olduğunu, bu konuda yeterli kanıtların bulunması halinde yargının harekete geçeceğini söyledi. Demek ki ROJ TV’yi kapatma gibi bir durum söz konusu değil henüz.
ÖZÜR DİLEME: Rasmussen’in İstanbul’daki Medeniyetler İttifakı Forumu’nda karikatür krizinde takındığı tavır nedeniyle İslam dünyasından özür dileyeceği belirtildi. Rasmussen önce Forum’da konuştu, sonra basın toplantısı yaptı. Ama özür dilemedi. Bunun yerine her devlet adamının yapacağı klişe bir konuşma ile Avrupa için Müslüman dünyasının ne kadar önemli olduğunu anlattı.
SONUÇ: Demek ki söylendiği gibi Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri olmasına tavizler alarak onay verdiğimiz doğru değil. Bir halkı böyle kandırmak ve gururunu böylesine rencide etmek “dik duruş” mu sayılıyor?
Düzce’de yükselen üniversite
İstanbul Üniversitesi’nin yeni rektörü Yunus Söylet İstanbul Erkek Lisesi’nden dönem arkadaşım. Aynı dönemde ayrı sınıflardaydık. Rektör seçildikten sonra eski arkadaşlarla birlikte toplu bir yemek yedik.
Biz aramızda “Artık bir de rektörümüz var” derken Düzce Üniversitesi’nden bir mesaj aldım. Rektör Funda Sivrikaya Şerifoğlu “Okulumuzdan çıkan ilk rektör diyorsunuz ama, ben de aynı okuldanım ve Düzce Üniversitesi’nin rektörüyüm” diyordu.
Meğer Funda Sivrikaya Şerefoğlu bizden hayli sonraki bir öğrenciymiş, Amerika’daki eğitiminden sonra akademik kariyerde karar kılmış, yıllarca yaşadığı Düzce’de açılan üniversitenin de ilk rektörü olmuş.
Böyle bir haberleşme sonunda öğrencilerle sohbet etmek ve üniversiteyi yakından tanımak için Düzce’ye gittim bir süre
önce.
Ankara’ya karayoluyla giderken hep Düzce’den geçerim de, içine hiç girmemiştim. Yüz bini aşkın nüfusuyla koca bir kent Düzce. Üniversite ise biraz dışında. Ama yolları bir felaket, hem dar hem de delik deşik. Öğrencileri ve öğretim üyelerini bu yollara sürmek en azından Düzce’nin ayıbıdır.
Düzce Üniversitesi daha önce Bolu İzzet Baysal Üniversitesi’nin bazı yüksek okullarını kapsıyormuş. Daha sonra başlı başına üniversite statüsüne kavuşmuş. Şu anda 3 bin civarında öğrencisi var.
Ancak Rektör Sivrikaya üniversitenin her geçen gün geliştiğini ve kısa sürede hem öğrenci sayısı hem fakülte ve olanaklar açısından çok cazip bir üniversite haline geleceğini söyledi.
Öğrencilerle 2.5 saati aşkın bir sohbet toplantısı yaptım. Hepsi Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelen öğrenciler; dikkat ve ilgiyle dinlediler, ilginç sorularıyla da hayli zorladılar. Düzce’de hoş bir gün geçirmenin keyfini yaşadım.

